Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Biden’ın ‘İran’la yakınlaşmaya karşı çatışma’ oyunu

Yayınlanma

ABD ve Bahreyn arasında geçen hafta savunma, güvenlik, teknoloji ve ticaret gibi alanlarda işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan Kapsamlı Güvenlik Entegrasyonu ve Refah Anlaşması imzaladı. Anlaşmanın, İsrail’le normalleşme karşılığında Suudi Arabistan’ın ABD’den talep ettiği tavizlerin bir parçası olarak istediği güvenlik garantisine benzediği yorumu yapıldı. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın anlaşmanın diğer bölge ülkeleri için çerçeve niteliğinde olduğunu açıklaması da bu yorumu güçlendirdi.

Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz, Bahreyn’e sözde güvenlik garantisi veren anlaşmanın gerekçelerinin gerçekçi olmadığını açıklıyor. Analize göre anlaşma “Biden yönetiminin oynadığı çok daha büyük ‘İran’la yakınlaşmaya karşı çatışma’ oyununun sadece bir parçası” ve Körfezdeki gerilimi azaltmaya yönelik girişimleri baltalıyor:

***

Bahreyn ile güvenlik anlaşması ABD’nin çıkarlarına hizmet etmiyor

Suudi Arabistan’la yapılacak benzer bir anlaşmanın provası olarak görülen bu tür düzenlemelerin bölgeyi daha da istikrarsızlaştırması muhtemel.

Paul R. Pillar

ABD’nin uluslararası bir çatışmaya dahil olan başka bir ülkenin yanında yer alacağını önceden taahhüt etmesi, ancak olağanüstü koşullarda haklı görülebilecek olağanüstü bir adımdır.

Korunan ülkeye yönelik inandırıcı bir dış tehdit olması gerekir. Ayrıca ABD ile korunan devlet arasında çıkar ve değerler konusunda yeterince ortaklık olmalı ki korunan devletin saldırıya uğraması veya uğramaması ABD çıkarları için son derece hayati olsun.

Güvenlik taahhütlerinin uygunluğunu ölçmek için olası standart, Kuzey Atlantik Antlaşması kapsamındaki en büyük ABD taahhüdüdür. NATO’nun daha sonraki genişlemesi ve alan dışı faaliyetleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, 1940’ların sonunda ittifak kurulduğunda ABD’nin güvenlik taahhüdünü haklı çıkaran koşullar mevcuttu. Sovyetler Birliği ordusu Doğu Avrupa’yı istila etmiş ve buradaki devletleri uydu komünist diktatörlüklere dönüştürmüştü. Batı Avrupa’nın o zamanki kırılgan demokrasileri de aynı kaderi paylaşsaydı, sonuç ABD çıkarları için felaket olurdu.

Bugün Basra Körfezi bölgesindeki koşulların, bu koşullarla uzaktan yakından benzeyen hiçbir tarafı yok. Hiçbir Kızıl Ordu bölgeyi ele geçirmeye hazır değil. Bölgede hegemon olmaya aday kimse yok. İran kesinlikle değil, çünkü İran yaptırımlarla zayıflatılmış, iç bölünmelerle meşgul ve büyük ölçüde Arap ve Sünni olan bir bölgede etnik ve dini azınlık olarak dezavantajlı bir konumda.

Suudi Arabistan son zamanlarda bölgesel hegemonyaya en çok yaklaşan devletti. Bahreyn’de popüler olmayan bir rejimi desteklemek ve çok daha büyük ölçekte, son derece yıkıcı bir hava savaşı yoluyla Yemen’e iradesini dayatmak için sınırları dışında askeri güç kullandı. Bu girişim başarısız oldu ve Riyad, güvenliğinin hakimiyet arayışından ziyade uzlaşma yoluyla daha iyi sağlanabileceğinin farkına vardı.

Bölgede değerler ve çıkarlar açısından 1940’ların Avrupa’sında Batı demokrasileri ile Sovyet uydusu diktatörlükler arasında var olan farka benzer bir fark da yok. Körfez Arap ülkeleri mutlak monarşiler ve bu devletlerde demokrasiye yakın görünen tek şey Kuveyt’teki çoğunlukla seçilmiş Ulusal Meclis ancak bu organ ne zaman çok gürültülü çıksa ve iktidardaki rejime uymakta zorlansa, Emir onu kolaylıkla feshedilebilir.

Bu koşullara rağmen Biden yönetimi, son olarak Bahreyn ile Kapsamlı Güvenlik Entegrasyonu ve Refah Anlaşması imzalayarak Körfez ülkelerine güvenlik garantilerini genişletiyor. Anlaşma, Bahreyn’e karşı “dış saldırı veya dış saldırı tehdidi durumunda” ABD’nin “ek savunma ihtiyaçlarını belirlemek ve ekonomik, askeri ve/veya siyasi alanlar da dahil taraflarca kararlaştırılan uygun savunma ve caydırıcı tepkileri geliştirmek ve uygulamak için üst düzeyde derhal toplanacağını” taahhüt ediyor.

İsmini vermek istemeyen bir yönetim yetkilisi anlaşmanın bir antlaşma olmadığını ve dolayısıyla ABD Senatosu’nun onayına ihtiyaç duymadığını belirtmekle yetindi. Ancak görünüşe bakılırsa her iki tarafı da gözetmek isteyen yetkili, anlaşmanın “yasal olarak bağlayıcı” olduğunu da belirtti.

Tarafların hangi dış saldırıyı düşündüğünü açıklamak için herhangi bir çaba sarf edilmedi. Elbette İran, otomatik olarak sözde tehdit olarak anılan bir devlet. Ancak İran’ın D-Day benzeri amfibi filosu toplayıp (ABD savaş gemileri körfezde olsun ya da olmasın) körfezi geçerek Bahreyn’i işgal etme senaryosu absürt denecek kadar hayal ürünü.

Bahreyn’in en az Körfez İşbirliği Konseyi’nin diğer üyeleri kadar İran’la anlaşmazlıkları olduğu kesin. İlişkilerin tarihsel bagajında İran’ın Bahreyn’i “14. vilayeti” olarak görmesi de var ama son yıllarda İran böyle bir iddiada bulunmadı. Bu durum, Çin’in sürekli olarak kendi parçası olarak gördüğünü dünyaya ilan ettiği ve periyodik olarak işgal olasılığını duyurmak için askeri kılıç salladığı Tayvan’ın durumdan oldukça farklı.

Bahreyn’deki rejime yönelik olası bir güvenlik tehdidi; herhangi bir dış saldırıdan ziyade popüler olmayan Sünni rejimin çoğunluğu Şii olan nüfusu baskılaması nedeniyle iç çekişmeden kaynaklanabilir. Suudi Arabistan’ın 2011 yılında Bahreyn’e yaptığı askeri müdahale, Bahreyn rejiminin Arap Baharı döneminden kalma bir halk ayaklanmasını bastırmasına yardımcı olmayı amaçlıyordu.

Rejimin baskısı ve halkın hoşnutsuzluğu devam ediyor. Bu yıl Bahreynli mahkumlar hapishanedeki ağır koşulları protesto etmek için aylarca süren bir açlık grevi yaptı. Açlık grevi, Veliaht Prens’in yeni güvenlik anlaşmasını imzalamak üzere Washington’a yapacağı ziyaret öncesinde rejimin bazı koşulları hafifletmesi üzerine askıya alındı. Ancak Bahreyn ciddi bir insan hakları ihlalcisi olmaya devam ediyor.

Bahreyn’e yönelik herhangi bir dış saldırı ihtimalinin düşük olması, yeni anlaşmada yer alan ve bu tür bir saldırıya verilecek yanıtı belirleyen maddenin muhtemelen uygulanmayacağı anlamına geliyor. Anlaşmanın dezavantajları esas olarak diğer iki alanda yatıyor. Birincisi, ABD’nin baskıcı bir rejimle ilişkilerini daha da derinleştirmesi ki bu ABD’nin Bahreyn halkı ve genel olarak Şiiler arasındaki imajı açısından sorun yaratır.

Bahreyn’i dışarıdan ve içeriden eleştiren pek çok kişinin anlaşmadan dolayı öfkelendiği ve hayal kırıklığına uğradığı bildiriliyor. İngiltere merkezli Bahreyn Haklar ve Demokrasi Enstitüsü Direktörü, Bahreynli yetkililerin, anlaşmayı siyasi baskıyı artırmak için “yeşil ışık” olarak yorumlayacağını söyledi.

Anlaşmanın bir diğer kötü sonucu ise Basra Körfezi bölgesindeki uluslararası gerilimi azaltmaya yönelik faydalı bir eğilime ters düşmesi ve bu eğilimi baltalaması. Diğer KİK üyelerinin hepsi İran’la daha sıcak ve daha az çatışmacı ilişkilere doğru ilerliyor. Kuveyt ve Umman’ın uzun zamandır Tahran’la ticari ilişkileri var ve zaman zaman diğerleri için diplomatik arabuluculuk yaptılar. Aynı şekilde İran’la büyük bir gaz sahasını paylaşan Katar’la da.

Bu arada Birleşik Arap Emirlikleri Tahran’la ilişkilerini geliştiriyor ve Suudi Arabistan ve İran, bu yılın başlarında diplomatik ilişkileri yeniden tesis etmek üzere vardıkları anlaşmanın bir uygulaması olarak bu ay büyükelçilerini atadılar.

Bahreyn anlaşması, Biden yönetiminin oynadığı çok daha büyük “İran’la yakınlaşmaya karşı çatışma” oyununun sadece bir parçası. Dışişleri Bakanı Antony Blinken imza töreni sırasında şunları söyledi: “Bu anlaşmayı bölgesel istikrarı, ekonomik işbirliğini ve teknolojik yenilikleri güçlendirmede bize katılmak isteyebilecek başka ülkeler için de bir çerçeve olarak kullanmak istiyoruz.”

Yönetimin açıkça en çok aklında olan diğer ülke ise, İsrail ile zaten önemli olan ilişkisini tam diplomatik ilişkilere yükseltme karşılığında talep ettiği bedelin bir parçası olarak ABD ile bir güvenlik anlaşması talep eden Suudi Arabistan’dır. Belli ki yönetim Bahreyn’le yapılan anlaşmanın Suudi talebini karşılayacak ve aynı zamanda Capitol Hill’deki olası muhalefeti bertaraf edecek türden bir anlaşma için model olabileceğini umuyor.

Yönetimin İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri geliştirecek bir anlaşmaya aracılık etmek için harcadığı çabaya rağmen, böyle bir anlaşmanın ABD çıkarlarına ya da Orta Doğu’da barış ve istikrar davasına nasıl hizmet edeceğini hâlâ açıklamış değil. Aslında hiçbirine hizmet etmeyeceği gibi bölgedeki çatışma ve istikrarsızlığı uzatmaktan ve hatta artırmaktan başka bir işe yaramayacak. Bunun nedenini anlamak için, İsrail’in savaş halinde olmadığı Basra Körfezi Arap ülkeleriyle büyükelçilik ve elçi düzeyinde ilişki arayışındaki temel hedeflerine dikkat edin.

Amaçlardan biri, İran’la çatışmayı, İran’dan duyulan korkuyu ve nefreti yoğunlaştırmak ve kurumsallaştırmak, böylece İran’ı bölgedeki tüm sorunların müsebbibi bir baş belası olarak göstermek ve uluslararası dikkati İsrail’in davranışıyla ilgili her türlü sorundan uzaklaştırmak. Bu da Basra Körfezi bölgesinde daha az değil daha fazla gerilim ve tırmanma riski anlamına geliyor. Üstelik bu, Suudi rejiminin İsraillilerle ilişkilerini geliştirmek için daha fazla sınırsız silah satışı ve Suudi nükleer programına yardım da dahil daha fazla bedel talep etmeden önce geçerliydi.

İsrail’in bir diğer hedefi ise Filistinlilerin yaşadığı topraklardaki işgalini sürdürürken bölge ülkeleriyle normal ilişkilere sahip olabileceğini göstermek. Bir “barış” anlaşması olmaktan çok uzak olan Suudi Arabistan ile ilişkilerin iyileştirilmesi -daha önce Bahreyn, Fas ve BAE ile yapılan iyileştirmeler gibi- İsrail’in Filistinlilerle barış yapmaması anlamına gelecektir.

İsrail hükümetinin aşırı sağcı yapısı, koalisyonunu sağlam ve kendisini yolsuzluktan yargılanmaktan uzak tutmaya kararlı bir başbakan tarafından yönetildiği göz önüne alındığında, Riyad ve Washington’un İsrail’den koparabileceği Filistinlilere yönelik herhangi bir taviz, jestten öte gitmeyecek. Mevcut İsrail hükümetinin Filistin devletini ya da İsrail-Filistin çatışmasının başka herhangi bir çözümüne doğru bir adım atacağı düşünülemez.

Kısacası, yönetimin İsrail ile Arap ilişkilerini geliştirme projesi haklı çıkarılamaz. Dolayısıyla bu projenin bir parçası olan Bahreyn ile yapılan anlaşma da haklı değil.

Ortadoğu

ABD ve İsrail, ara seçimlerin ardından İran’ı vurmayı planlıyor

Yayınlanma

New York Times gazetesinin haberine göre ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’daki nükleer tesisleri, enerji altyapısını ve cephanelikleri hedef alan yeni bir askeri harekat planı hazırladı. Kongre ara seçimlerinin ardından başlatılması gündemde olan operasyon için ABD üç uçak gemisi dahil geniş bir askeri gücü bölgeye sevk ediyor.

ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırladı. Planlanan harekatın ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerinin ardından başlaması gündemde yer alıyor.

The New York Times gazetesinin kaynaklara dayandırdığı habere göre, hazırlıkları yapılan plan kısa süreli ancak yoğun bir operasyonu öngörüyor.

Askeri birimlerin tatbikatlarını artırdığı bu süreçte, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth olası saldırı senaryolarını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ele aldı.

Hedef listesinde İran’ın nükleer tesisleri, enerji altyapısı ile füze ve insansız hava aracı cephanelikleri var.

Gazeteye konuşan bazı yetkililer, yeni saldırı dalgasının İran ekonomisine ağır zarar verebileceğini ve Tahran yönetimini taviz vermeye zorlayabileceğini öne sürüyor.

Buna karşılık bazı kaynaklar, çatışmaların yeniden başlamasının şubat ile nisan ayları arasındaki önceki harekattan daha başarılı olacağından şüphe duyuyor.

Söz konusu önceki harekat, enerji fiyatlarının yükselmesine ve ABD’nin önleme füzeleri stoklarının tükenmesine yol açmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın bu operasyonu onaylayıp onaylamayacağı henüz netlik kazanmadı.

Planların seyrinde İsrail’deki iç siyasi durumun da etkili olabileceği değerlendiriliyor; zira ülkede genel seçimler 27 Ekim’de yapılacak.

Gazeteye görüş veren bazı uzmanlar, Netanyahu’nun savaş tehdidini ulusal birlik hükümeti kurmak amacıyla kullanabileceğini savunurken, diğerleri muhalefetin başbakana yönelik güvensizliğine dikkat çekiyor.

Washington bölgesel yayılmadan çekiniyor

Washington yönetimi, çatışmaların bölge geneline yayılma ihtimalinden de endişe duyuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, İran destekli Husilerin saldırıları nedeniyle Çarşamba günü Suudi Arabistan’daki zorunlu olmayan kamu personelinin ve ailelerinin ülkeden ayrılması talimatını verdi.

Üç uçak gemisi, savaş uçakları ve özel kuvvet birliklerini kapsayan ABD askeri gücünün kasım ayı başına kadar bölgeye tamamen konuşlandırılması planlanıyor.

Masadaki hedefler arasında “Pickaxe” adlı yer altı nükleer tesisi de yer alıyor. Trump bu tesise karşı “tüm bombaların anası” olarak bilinen yüksek tahrip gücüne sahip GBU-43/B bombasının kullanılabileceğini dile getirdi; ancak uzmanlar bu mühimmatın yerin derinliklerindeki kompleksi imha edebileceğinden şüphe ediyor.

Tahran yönetimi ise gerilimin olası tırmanışına karşı kendi hazırlıklarını yürütüyor ve hedef listesini genişletme tehdidinde bulunuyor. İran’ın olası karşı saldırılarında gemiler ve enerji altyapısının yanı sıra veri merkezleri ile deniz altı internet kablolarının da hedef alınabileceği belirtiliyor.

İranlı müzakerecinin danışmanı Mehdi Muhammedi, ABD’nin yeni harekatı 72 saat içinde bitirme hesabını “hayal” olarak nitelendirdi. Muhammedi, Tahran’ın vereceği yanıtın daha şiddetli ve beklenmedik olacağını kaydetti.

Financial Times ise daha önce İsrail’in 10 Ekim için planladığı İran operasyonunun, ABD Başkanı’nın Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı çatışmalara dönmek istememesi nedeniyle iptal edildiğini aktarmıştı.

Habere göre ordu, Netanyahu’nun talimatıyla nükleer tesislere, İran yönetimine, elektrik santrallerine ve sivil altyapıya yönelik çok günlük bir saldırı hazırlamıştı. Bu harekatın şubatta başlayan operasyondan daha yoğun olması tasarlanmıştı.

Washington yönetimi Tahran’dan Hürmüz Boğazı ve nükleer program konularında bir anlaşma koparmayı hedefliyor.

Financial Times‘a konuşan bir kaynak, “Ya bir anlaşma olacak ya da bir saldırı” diyerek önümüzdeki haftalarda operasyonun başlayabileceğini ifade etti.

Aynı gazeteye konuşan bir başka yetkili, İsrail’in hazırlıklarının müzakerelerde İran üzerinde baskı kurma amacı taşıyabileceğini dile getirdi.

Axios da Pentagon’un saldırıların yeniden başlatılması için hazırlık emri verdiğini, ancak belgede belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın nihai kararı henüz vermediğini bildirmişti.

ABD ve İsrail, İran’a karşı operasyonu 28 Şubat’ta başlatmıştı. İran bu hamleye bölgedeki ABD ve İsrail tesislerine saldırarak ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini kısıtlayarak karşılık vermişti.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukanın kaldırılmasına yönelik müzakereleri öngören bir mutabakat zaptı imzalamış, ancak ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar devam etmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

Yayınlanma

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.

İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.

İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.

Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.

Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor

Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.

Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.

Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.

Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.

Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.

Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti

Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.

Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.

Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.

Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor

Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.

Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.

Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.

Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English