Bizi Takip Edin

Diplomasi

Britanya ile Mauritius arasındaki Chagos meselesi: ABD de topa girdi

Yayınlanma

Geçen ekim ayında Keir Starmer hükümeti Mauritius ile bir anlaşma yaptığını ve bu anlaşmaya göre Birleşik Krallık’ın Chagos takımadalarındaki en büyük ada olan Diego Garcia’daki askeri üssü işletmeye devam edeceğini fakat Mauritius’un egemenlik hakkına sahip olacağını duyurmuştu.

O günden bu yana Britanya’nın önde gelen Muhafazakâr ve Reform UK milletvekillerinden bazıları hükümete karşı büyük bir öfke duyuyor. Bu partilerin temsilcileri son dört ay içinde parlamentoya planla ilgili 100’den fazla yazılı soru önergesi verdiler.

Örneğin Gölge Dışişleri Bakanı Priti Patel, Birleşik Krallık’ın “200 yılı aşkın İngiliz egemenliğini sona erdirerek Hint Okyanusundaki önemli bir stratejik varlığından vazgeçmesinden” yakındı.

İki eski savunma bakanı da anlaşmayı eleştirdi ve hem Andrew Murrison hem de James Cartlidge bunu Chagos’un “teslimiyeti” olarak nitelendirdi.

Cartlidge ayrıca üssün ABD için önemi göz önüne alındığında, “[ABD’nin] savunma pozisyonuna zarar veren her şey… ulusal güvenliğimizi de zayıflatır,” şeklinde sıra dışı bir yorumda bulundu.

Trump’ın tutumu bekleniyor

Nitekim Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı David Lammy bu hafta ABD’li yeni mevkidaşı Marco Rubio ile bir araya gelerek İşçi Partisi’nin Chagos Adalarında Britanya-ABD ortak askeri üs planını kurtarmaya çalışacak.

Trump yönetimi, Birleşik Krallık hükümetinin Mauritius’un Hint Okyanusu adaları üzerinde egemenlik kurmasına izin veren anlaşmasına meydan okuyor gibi görünüyor.

Mauritius ve Britanya, Washington’un üssü 99 yıl boyunca elinde tutabileceği konusunda anlaşmış olsa da, ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Marco Rubio geçtiğimiz günlerde planı ABD’nin güvenliğine yönelik “ciddi bir tehdit” olarak nitelendirdi.

Kira meselesi çözüldü iddiası

Birleşik Krallık ve Mauritius arasındaki anlaşmayı o dönem hem eski Başkan Joe Biden hem de Hindistan desteklemişti.

Hindistan, Diego Garcia üssünü destekleyen ama Birleşik Krallık’ın Chagos Adaları üzerindeki hakkını tanımayan bir ABD müttefiki. Görünüşte asimetrik olan bu yaklaşımı paylaşan çok sayıda başka ülke de var.

Geçen yıl Kasım ayında Mauritius’ta yaşanan hükümet değişikliğinin ardından, Chagos Adaları ile ilgili müzakereler Aralık 2024’te yeniden başlatılmış ve Mauritius Diego Garcia üssü için daha önce kararlaştırılandan daha fazla kira talep etmişti.

Kira meselesi bu şubat ayında çözülmüş gibi görünse de henüz ayrıntılar yayınlanmadı ama Britanya’nın 9 milyar sterlin civarında olduğu yaygın olarak bildirilen toplam meblağın daha fazlasını 99 yıllık kira sözleşmesinin başlangıcına doğru önden yüklemeyi kabul ettiği bildirildi.

Trump-İngiliz sağı ittifakı anlaşmanın resmi onayını erteletti

ABD Başkanı Donald Trump’ın bu yıl 20 Ocak’ta göreve başlamasından önce, Chagos Adalarının Mauritius’a devredilmesine karşı Trump’ın müttefikleri ve sağcı İngiliz siyasetçiler arasında bir koalisyon oluştu.

Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch, anlaşmayı “aptalca bir anlaşma” olarak nitelendirmiş ve “Başbakan neden İngiliz halkının zaten sahip olduğu bir şey için para ödemesi gerektiğini düşünüyor?” diye sormuştu.

Ocak ayında ise aralarında diğer bazı Reform milletvekilleriyle birlikte Nigel Farage, eski Muhafazakâr Başbakan Liz Truss, eski Muhafazakâr İçişleri Bakanı Suella Braverman ve eski Reform lideri Ben Habib’in de bulunduğu sağın önde gelen 23 isminin imzaladığı bir açık mektup yayınlandı.

Mektubun organizatörlerinden ve imzacılarından biri olan Conservative Post editörü Claire Bullivant, o dönem The Independent’a yaptığı açıklamada kampanyanın Chagos Adaları konusundaki tartışmanın ötesinde daha geniş bir öneme sahip olduğunu söylemiş ve “Bu, Reform ve Muhafazakar Parti arasındaki potansiyel işbirliği için zemin hazırladı,” demişti.

Yoğun transatlantik muhalefetin ardından İşçi Partili İngiliz hükümeti, Chagos anlaşmasının resmi olarak sonuçlandırılmasını erteledi.

Amerikan-İngiliz üssü için binlerce yerli sürülmüştü

Öte yandan önerilen anlaşmanın en tuhaf yönlerinden biri, Britanya ve ABD’nin askeri üssü işletmeye devam edecek olması ve Chagosluları Diego Garcia’ya geri dönmekten mahrum bırakması.

Mauritius 1968’de bağımsızlığını kazandığında Londra, üç yıl önce 3 milyon sterline (bugün yaklaşık 45 milyon sterlin veya 56 milyon dolara denk geliyor) satın aldığı ada zincirinin kontrolünü elinde tuttu.

Britanya ayrıca 1966 yılında ABD’ye Diego Garcia’yı askeri amaçlarla kullanma yetkisi veren bir kira sözleşmesi imzalamıştı.

Britanya, 1960 ve 1970’lerde üsse yer açmak için yaklaşık 2.000 kişi Chagos Adalarından sürüldü. Bugün onlar ve onların soyundan gelenlerin sayısı Mauritius, Seyşeller ve Britanya arasında dağılmış olarak 10.000 civarındadır.

Anlaşma kapsamında Chagosluların sadece küçük adalara yerleşmelerine ve Diego Garcia’yı “ziyaret etmelerine” izin verilecek; bu ziyaretler de muhtemelen İngiliz-Amerikan askeri varlığının bu küçük bölgeye hakim olması nedeniyle sıkı bir kontrol altında gerçekleşecek.

Chagoslular, 18. yüzyılda, o zamanlar Fransız kontrolü altında olan takımadalara hindistan cevizi ve kopra yetiştirmek üzere getirilen Afrikalı kölelerin torunları.

O döneme ait bir İngiliz telgrafı yerel halkı “birkaç Tarzan ve Man Friday’lar” [köle gibi sadık uşaklar] olarak tanımlamıştı.

Birleşik Krallık’ın Mauritius ile yaptığı anlaşma üssün 99 yıllığına kiralanmasına ve daha sonra da yenilenmesine olanak tanıyor.

Buna rağmen doksan dokuz yıl ve daha fazlası bazı Muhafazakârlar için yeterli değil. Eski Dışişleri Bakanı Lord Bellingham, “sadece 99 yıllık” bir kiralamanın “sadece Çinlileri cesaretlendireceğini” ve bu nedenle Britanya’nın “ebediyen bir egemenlik bölgesine gitmesi” gerektiğini söyledi.

Uluslararası hukuk Londra’yı mahkum etmişti

Oysa 2017 yılında Birleşmiş Milletler’deki devletler, Uluslararası Adalet Divanı’ndan (UAD) adaların statüsüne ilişkin bir danışma görüşü talep etmek üzere oy kullanmıştı.

Şubat 2019’da UAD, Britanya’nın 1965 yılında “Britanya Hint Okyanusu Toprakları”nı (BIOT) oluştururken uluslararası hukuku ihlal ettiği sonucuna vardı.

UAD, “Chagos Takımadalarının hukuka aykırı olarak ayrılması ve BIOT olarak bilinen yeni bir koloniye dahil edilmesi sonucunda, Mauritius’un 1968’de bağımsızlığını kabul etmesiyle birlikte Mauritius’un sömürgelikten kurtulma sürecinin yasal olarak tamamlanmadığını” belirtti.

UAD, Birleşik Krallık’ın Chagos Takımadalarını yönetmesinin “bu Devletin uluslararası sorumluluğunu gerektiren haksız bir eylem teşkil ettiğini” de eklemiş ve Birleşik Krallık’ın bölge üzerindeki kontrolünü “mümkün olan en kısa sürede” sona erdirmesi gerektiğini belirtmişti.

Donald Trump ilk döneminde, Birleşik Krallık’ın Adalar üzerindeki hakkını desteklemek amacıyla BM’de Birleşik Krallık/ABD diplomatik atağına öncülük etmişti.

Bu girişim başarılı olamadı. Sadece üç ülke BM Genel Kurulunda ABD ve Britanya’nın pozisyonlarını destekleyen bir oy kullanmaya istekliydi. Bu üç ülke de Donald Trump’ın yakın siyasi müttefikleri tarafından yönetiliyordu: Binyamin Netanyahu’nun İsrail’i, Viktor Orbán’ın Macaristan’ı ve Scott Morrison’ın Avustralya’sı.

İki yıl sonra, 2021’de, BM’nin deniz hukuku mahkemesi de Britanya’nın adalar üzerinde egemenliği olmadığına karar verdi.

Birleşik Krallık, Diego Garcia’nın “terör tehditleri, organize suçlar ve korsanlık” karşısındaki stratejik öneminde ısrar ederek son tarihi uzun süre görmezden gelmişti.

Reform UK lideri Nigel Farage kısa bir süre önce parlamentoya yaptığı açıklamada, yeni gelen Trump yönetimindeki müttefiklerinin “oldukça belirsiz bir mahkemenin tavsiye niteliğindeki kararı üzerine adaların egemenliğinden neden vazgeçtiğimizi anlayamadıklarını” söyledi.

Britanya’nın adalar üzerindeki hak iddiasının tek dayanağı, 1814 Napolyon savaşlarından sonra bu adaları elde etmiş olması.

Britanya neden görünürde egemenliği devretti?

İngiliz hükümetinin Mauritius ile bu anlaşmayı şimdi yapmasının nedeninin, uluslararası hukuk organlarının gelecekte Birleşik Krallık’ın adalar üzerindeki hukuksuz kontrolü konusunda daha da sert kararlar vermesinden endişe etmesi olduğu iddialar arasında.

Dışişleri Bakanlığında Latin Amerika ve Karayipler müsteşarı olarak görev yapan Jenny Chapman geçen ay parlamentoya verdiği demeçte Britanya aleyhine gelecekte verilecek kararlardan korktuğunu itiraf etti ve “Bağlayıcı bir karar öncesinde müzakere etmek için, bu kararı beklemekten daha güçlü bir konumda olduğumuza inanıyoruz,” dedi.

Dışişleri Bakanlığından meslektaşı Stephen Doughty de aynı şekilde konuşarak, Birleşik Krallık’ın üssü işletmesinin tehdit altında olduğunu çünkü “mahkemelerin karar verdiğini” ve “Birleşik Krallık aleyhine yasal olarak bağlayıcı bir kararın kaçınılmaz göründüğünü” söyledi.

Doughty bu nedenle hükümetin şimdi “50 yıldır ilk kez üssün tartışmasız ve yasal olarak güvende olacağını” düşündüğünü aktardı.

Yani özetle Londra, on yıllardır üssün hukuksuz bir şekilde faaliyet gösterdiğini biliyordu.

Diplomasi

JPMorgan CEO’su Dimon: Hindistan Rus petrolü yüzünden cezalandırılmamalı

Yayınlanma

Uluslararası yatırım bankası JPMorgan’ın CEO’su James Dimon, ABD yönetiminin Rusya’ya baskı uygularken Hindistan’ı ve küresel petrol piyasalarını cezalandırmaması gerektiğini belirtti. Dimon, rafinerilerin teknik altyapısı nedeniyle tedarikçi değişiminin son derece güç olduğuna dikkat çekti.

ABD merkezli yatırım bankası JPMorgan Chase & Co. CEO’su James Dimon, CNBC TV18 kanalına verdiği mülakatta, Rusya’ya baskı kurma çabalarının Hindistan’ı ve küresel petrol piyasalarını hedef almaması gerektiğini söyledi.

Dimon konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Umarım Amerika oturup tüm bu meseleleri etraflıca değerlendirir ve neticede Rusya’ya karşı yapmamız gerekenleri uygularken Hindistan’ı ve küresel petrol piyasalarını cezalandırma yoluna gitmez” dedi.

Petrol rafinerilerinin genellikle belirli ham petrol türlerini işleyecek şekilde inşa edildiğine dikkat çeken Dimon, bu teknik durumun alıcıların tedarikçi değiştirmesini zorlaştırdığını vurguladı.

JPMorgan yöneticisi, “Buradan almadıkları takdirde başka bir yerden tedarik etmek zorundalar. O petrol de söz konusu rafinerilere uygun düşen türde olmayabilir” ifadelerini kullandı.

Dimon’ın bu çıkışından günler önce, 19 Eylül gecesi ABD Başkanı Donald Trump, merhum Senatör Lindsey Graham’ın adını taşıyan yeni yaptırım yasa tasarısını imzalamıştı.

“Cehennem yaptırımları” olarak nitelenen düzenleme, Rusya’dan petrol ve doğalgaz alan ülkelere ikincil ticaret kısıtlamaları getirilmesini öngörüyor.

Yasa kapsamında ABD’ye giren Rus menşeli ürünlere yüzde 500’e kadar, Rus petrolü veya doğalgazı satın alan ülkelerden gelen mallara ise yüzde 100’e kadar gümrük vergisi uygulanması planlanıyor.

Hindistan yönetimi ise ABD’nin Rusya ve İran’a yönelik bu yaptırım yasasını incelemeye alacağını duyurdu.

Daha önce Axios haber sitesi, ABD Temsilciler Meclisi’ndeki Demokrat Parti yönetiminin Rusya’ya yönelik “cehennem yaptırımlarına” açıkça karşı çıktığını yazmıştı.

Demokratlar, söz konusu gümrük vergilerinin ABD içindeki fiyatları artırabileceğini ve Trump’a gereğinden geniş ticaret yetkileri devredeceğini savunmuştu.

Tasarıyı destekleyen kanat ise bu adımlarla Rusya’nın enerji satışından elde ettiği gelirleri azaltmayı amaçlıyor.

Moskova yönetimi yaptırımları yasa dışı görüyor. Rusya’nın Washington Büyükelçiliği, Graham tasarısının Trump yönetimine yönelik “kötü bir hizmet” niteliği taşıdığını, kısıtlamaların bizzat Washington için ekonomik sonuçlar doğuracağını kaydetti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Ne kadar çok yaptırım uygulanırsa, bu yaptırımları getirenler için o kadar kötü olur” demişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov da ABD’nin atacağı bu yöndeki yeni adımların Ukrayna krizinde çözüm arayışlarını baltalayacağını dile getirmişti.

Peskov, “Bu girişimler hasmane eylemler kapsamına giriyor. ABD’nin getireceği ilave yaptırımlar, Ukrayna’da barışçıl çözüme dönük çabaları şüphesiz zorlaştıracaktır” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Palantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?

Yayınlanma

Yapay zeka şirketi Palantir, geliştirdiği askeri veri ve hedefleme yazılımlarını Ukrayna’nın savunma ve kamu mekanizmalarına entegre etti. Gerçek muharebe koşullarında toplanan veriler yeni nesil savunma sanayii ürünlerine aktarılıyor. Kiev yönetiminin dijital dönüşüm politikaları, küresel teknoloji firmalarının savaş sahasındaki test faaliyetleriyle paralel ilerliyor.

Yapay zeka odaklı askeri teknoloji şirketi Palantir, Ukrayna’nın askeri yapılarına ve sivil kurumlarına entegre olarak ülkeyi gözetleme, iz sürme ve hedef imha teknolojileri için bir test sahasına çevirdi.

Peter Thiel tarafından kurulan ve Alex Karp yönetimindeki şirket, 2022’de Rusya ile savaşın patlak vermesinin hemen ardından Ukrayna ordusuna “öldürme zincirini” (kill-chain) hızlandıran veri sistemleri sağlamaya başladı. Bir hedefin tespitinden vurulma veya ölüm anına kadar geçen süreci yöneten bu yapı, şirketin Maven adlı yapay zeka yazılımı üzerinden işliyor.

Şirkete ait Prisma sistemi insansız hava aracı saldırılarını yönlendirirken, Metaconstellation adlı üçüncü ürün ise saldırı öncesinde alçak yörünge uydularını yeryüzündeki herhangi bir alanı izlemek üzere görevlendiriyor.

Askeri alandaki ortaklığın ardından şirket, Ukrayna devlet mekanizmasında hızla etki kazandı. Ukrayna yönetimi 2023 yılında, Palantir’in Dijital Dönüşüm Bakanlığı üzerinden resmi bir temas noktası kurduğunu ve birçok kamu kurumuyla çalışmaya başladığını duyurdu.

Günümüzde söz konusu yazılımlar Ukrayna iç güvenlik birimlerinde ve eğitim sisteminde çalışıyor; ayrıca Ukrayna’nın dünyanın ilk yapay zeka tabanlı “eylemci devleti” (agentic state) olma yönündeki kamu dijitalleştirme adımlarının merkezinde yer alıyor.

Ukrayna’nın dijital dönüşümünün en belirgin alanı, askerlik çağındaki erkeklerin sokaklardan toplanarak cepheye gönderilmesini sağlayan iz sürme altyapısında görülüyor.

Ukrayna yönetimi bu süreçte Oberih adlı ulusal askeri veritabanını dijital ortama aktararak verileri Reserve+ sisteminde birleştirdi. Sistem; vergi, istihdam, ikamet ve sağlık kayıtları dahil olmak üzere kişisel bilgileri devlet sicilleriyle eşleştiriyor ve yapay zeka aracılığıyla kişilerin askerliğe uygunluk durumunu analiz ediyor.

Zorunlu seferberlik uygulamasında kullanılan bu sistem üzerinden yürütülen faaliyetler tepki çekiyor.

Ukrayna Telegram kanallarında, seferberlik birimlerinin erkekleri sokaklardan veya süpermarketlerden zorla araçlara bindirerek cephe hatlarına sevk ettiğini gösteren görüntüler günlük olarak yayımlanıyor.

Palantir veya Kiev yönetimi bu askeri sistemlerin dijitalleştirilmesinde şirketin rol aldığını resmi olarak doğrulamasa da, firmanın çoklu veritabanlarını birbirine bağlama konusundaki uzmanlığı bu iddiaları güçlendiriyor.

Reserve+ sisteminin çalışma prensibi ile Palantir’in kamu kurumlarındaki erişimi aynı doğrultuda ilerliyor.

Söz konusu seferberlik ekiplerinin çalışma biçimi, Palantir’in on yılı aşkın süredir veri araçları tedarik ettiği ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) birimlerinin uygulamalarıyla örtüşüyor.

ICE bünyesindeki Soruşturma Vaka Yönetimi platformu; şahısların okul durumu, aile bağları, çalışma bilgileri, telefon kayıtları, biyometrik verileri ve ikamet adresleri gibi geniş çaplı verileri topluyor. Her iki ülkede de kişilerin yakalanmasına yol açan yazılım temeli benzerlik gösteriyor.

Palantir’in yönlendirdiği kaydedilen Rusya topraklarına yönelik derin menzilli saldırılar ise stratejik bir kazanım getirmemekle birlikte, Rusya’nın karşı saldırılarını tetikledi.

Ukraynalı yetkililerin açıklamalarına göre bu saldırılar sonucunda Odessa limanları işlevsiz kalarak ülkenin deniz ticareti kesildi, gıda lojistiği altyapısının yaklaşık yüzde 90’ı ve enerji üretim kapasitesinin yüzde 80’i tahrip edildi.

Saldırılardan elde edilen saha verileri Palantir’in sistemlerine aktarılarak yeni nesil askeri yapay zeka ürünlerinin geliştirilmesinde girdi olarak kullanılıyor.

Şirket hisseleri savaş öncesinde 8 ila 10 dolar seviyesindeyken, savaş sürecinde yüzde 2000’in üzerinde artış kaydederek geçen yıl 200 dolar seviyesine ulaştı.

NATO da bazı AB ülkelerinin itirazlarına rağmen 2025’te Maven sistemini satın aldı ve bu yazılım haziran ayında operasyonel hale getirildi.

Savaş sürecinde Microsoft, Amazon ve Google gibi teknoloji şirketleri de Ukrayna pazarındaki faaliyetlerini artırdı.

Google’ın eski yöneticisi Eric Schmidt tarafından kurulan insansız hava aracı şirketi, Rusya’ya yönelik saldırılar için Ukrayna’ya çok sayıda tek kullanımlık insansız hava aracı sağlıyor.

Ukrayna basınında çıkan haberlerde, Schmidt’in yeni sistemleri test etmek için gerçek bir muharebe ortamına ihtiyaç duyduğu aktarılıyor.

Palantir İngiltere Yöneticisi Louis Mosley, Ukrayna’nın askeri bağlamda yapay zeka için bir Ar-Ge laboratuvarına dönüştüğünü ve gerçek savaş alanının sağladığı test imkanlarının teknolojik gelişimi hızlandırdığını kaydetti.

Görevden alınan eski savunma bakanı Mihail Fedorov da 2024’te Ukrayna’nın en yeni teknolojilerin denenmesi için en uygun test sahası olduğunu dile getirmişti. Fedorov’un kurduğu yeni askeri yapay zeka girişiminin ana yatırımcısının Alex Karp olduğu açıklandı.

Savaşın uzaması Ukrayna’daki demografik krizi derinleştiriyor. 1991 yılında 52 milyon civarında olan ülke nüfusu, 2021’de 41 milyona geriledi. IMF verilerine göre şu anda Ukrayna kontrolündeki bölgelerde 33 milyondan biraz fazla insan yaşıyor.

2025 yılında ölüm oranları doğum oranlarının yaklaşık üç katına çıkarken, 3 milyon çalışma çağındaki kişi ülkeyi terk etti ve doğurganlık oranı kadın başına bir çocuğun altına indi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD-Danimarka-Grönland güvenlik anlaşmasının ayrıntıları

Yayınlanma

ABD, Danimarka ve Grönland, Arktik adasında aylardır süren gerginliği sona erdirmeyi amaçlayan bir güvenlik anlaşmasını imzaladı.

Danimarka hükümeti tarafından yayınlanan metne göre, Grönland’ın savunmasına ilişkin 1951 tarihli ABD-Danimarka anlaşmasına ek niteliğindeki bazı temel unsurlar yer alıyor.

Anlaşma, Amerika Birleşik Devletleri’nin iki yeni askeri üs kurmasına (biri Grönland’ın güneyindeki Narsarsuaq’ta, diğeri ise doğu kıyısındaki Mestersvig’de) ve şu anda adadaki tek aktif üssü olan Pituffik Uzay Üssü’nü genişletmesine olanak tanıyor.

Washington, bu tür üslerin kurulması, bakımı veya sökülmesi ile ilgili mal ve hizmet sözleşmelerini “mümkün olduğunca en geniş ölçüde Grönlandlı kaynaklara” verecek.

Uçaklar ve gemiler dahil olmak üzere ABD’ye ait araçlar, karasuları da dahil olmak üzere Grönland’ın tamamında uçuş, iniş ve denizaltı haklarına sahip oluyor.

Anlaşmada, imzacı tarafların, NATO bölgesini, Grönland’ı ve Amerika kıtasını savunmak amacıyla ABD ordusuna Grönland’a erişim izni verme konusunda ortak çıkarları olduğu belirtiliyor ki buna Trump’ın planladığı füze savunma sistemi olan “Altın Kubbe” de dahil.

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, bu sistemin ayrıntıları konusunda henüz bir karar alınmadığını söyledi.

ABD, Grönland’da iki yeni askeri üs açacak

Anlaşma, asker sayıları veya zaman çizelgeleri konusunda ayrıntıya girmiyor.

Anlaşma, Kuzey Kutbu’nda daha güçlü bir NATO varlığına destek veriyor ve Danimarka, bölgedeki kendi güvenlik duruşunu daha da güçlendirmeyi taahhüt ediyor.

Grönland’ın bağımsızlığı kazanması durumunda, Danimarka ve Grönland, yeni devletin NATO’da kalmasını sağlayacak ve gerekirse üyelik başvurusunda bulunacak.

NATO üyesi olmayan ülkelerin Grönland’da sürekli bir askeri varlığı olması yasak.

Anlaşma, Grönland’ın kendi kaderini tayin etme hakkına saygı duyulacağını belirtiyor.

Anlaşma uyarınca, ABD, Grönland toplumuna ve Grönland’ın yaşam tarzına saygı gösterecek şekilde hareket etmek zorunda.

Anlaşma, ABD’nin çıkarlarını veya Grönland’ın madencilik ve doğal kaynaklar sektörüne yaptığı yatırımları ele almıyor.

Anlaşma, NATO üye devletleri, NATO ortakları veya Avrupa Birliği dışındaki yatırımcıların Grönland’daki hassas sektörler üzerinde kontrol veya önemli bir etkiye sahip olmasını yasaklıyor.

Grönland, bu kuralları uygulamak için yatırımları inceleyecek.

Anlaşma, yürürlüğe girmeden önce Grönland ve Danimarka parlamentolarının onayını almak durumunda.

Anlaşmanın sona erme tarihi yok ve yalnızca karşılıklı rıza ile değiştirilebilir.

Grönland ileride bağımsızlığı seçse bile anlaşma yine de geçerliliğini koruyacak.

New York’taki BM Genel Kurulu’nun kenarında gerçekleşen imza töreni, Trump’ın Grönland’daki ABD askeri varlığını güçlendirmek, ancak bölgenin Danimarka kontrolü altında kalmasını sağlamak amacıyla anlaşmayı duyurmasından birkaç gün sonra gerçekleşti.

Trump, anlaşma imzalanmadan hemen önce, “Bu, Avrupa, ABD ve herkes için muazzam bir gelişme. Grönland için de inanılmaz olacak,” dedi.

Frederiksen anlaşmayı “sonsuza kadar sürebilecek bir anlaşma” olarak nitelendirerek, bunun ABD, Grönland, Danimarka ve daha geniş NATO ittifakı için yararlı olduğunu belirtti.

Danimarkalı, “Sayın Başkan, çok net bir şekilde ifade ettiniz: Düşmanların çok yaklaşmasını istemiyorsunuz. Buna tamamen katılıyorum,” dedi.

Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen ise anlaşmayı “üç taraf için de kazançlı bir anlaşma” olarak nitelendirdi ve “Sizin güvenliğiniz bizim güvenliğimizdir ve bizim güvenliğimiz de sizin güvenliğinizdir,” dedi.

Grönland’ın Danimarka parlamentosundaki iki milletvekilinden biri ve Nuuk’ta eski bir bakan olan Naaja Nathanielsen, Associated Press’e verdiği demeçte, “Güvenin büyük ölçüde sınandığını söyleyebilirim. Grönland’da durum gerçekten zordu ve insanlar genel olarak, ülkemizi kaybetmekten geçim kaynaklarımızı kaybetmeye kadar her şeyden korkuyor ve endişe duyuyorlardı,” dedi.

Bununla birlikte Nathanielsen, anlaşmayı “doğru yönde atılmış dev bir adım” olarak nitelendirdi ve Grönland’ın bir ülke olarak imzaladığı ilk bağlayıcı anlaşma olması nedeniyle överek, “Bizim için bu, daha fazla özerklik ve masada daha büyük bir söz hakkı elde etme yolunda atılmış dev bir adım,” dedi.

Açıkça rahatlamış görünen Frederiksen, Nielsen ile birlikte imza töreninin ardından yaptığı açıklamada, “Danimarka Krallığı dün olduğumuzdan daha iyi bir durumda,” dedi ve basın toplantısını  “yakında dışarı çıkıp soğuk bir bira içeceklerini” söyleyerek sonlandırdı.

Salı günü NATO üyesi diğer ülkeler de rahat bir nefes aldı. Letonya Cumhurbaşkanı Edgars Rinkevics, henüz görülmesi gereken çok şey olsa da, bu açıklamanın “çok olumlu ve iyi” olduğunu söyledi.

Rinkevics, New York’taki BM Genel Kurulu’nun kenarında küçük bir grup gazeteciye yaptığı açıklamada, “Fakat bu konunun kapanmasını umuyorum, çünkü gerçekten iyi dostlar ve müttefikler arasında bu tür bir tartışmanın yaşanması pek de rahat bir durum değildi,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English