Avrupa
CDU ve CSU, AfD konusunda kararsız

Almanya için Alternatif’in (AfD) önlenemeyen yükselişi sürerken, “merkez sağ”daki Hıristiyan Birlik partileri CDU ve CSU, ne yapacağını bilemiyor.
POLITICO, federal hükümet ve çeşitli eyalet hükümetlerindeki yetkililere AfD hakkında sorular yöneltti. Cevap verme konusundaki isteksizlik, özellikle CDU ve Bavyera’daki kardeş partisi CSU arasında dikkat çekiciydi. Üst düzey parti yetkilileri ve eyalet bakanları ya yorum yapmayı reddettiler ya da isimlerinin açıklanmasını istemediler.
POLITICO’ya göre bu temkinlilik anlaşılır; zira CDU ve CSU bir zamanlar merkezin sağındaki siyasi alanı tamamen domine ederken, bugün AfD bu alanı yavaş yavaş ele geçiriyor.
Sosyal Demokratlar ve Yeşiller ise AfD’ye karşı harekete geçme konusunda daha istekliydiler.
Haber için yapılan görüşmelerde tek bir endişe ön plana çıktı: AfD’nin Başkan Vladimir Putin’in Rusya’sıyla daha yakın ilişkiler kurulmasını savunması göz önüne alındığında, iç güvenlik ve özellikle istihbarat bilgilerinin korunması.
Thüringen Eyaleti İçişleri Bakanı olarak görev yapan Sosyal Demokrat Georg Maier’e göre, AfD’nin Moskova’ya “iyi kanalları” var.
Maier, “AfD, Saksonya-Anhalt’ta başbakanı çıkarırsa, Kremlin’de şampanya mantarları patlayacak,” dedi.
6 Eylül’de yapılacak seçimlerde Saksonya-Anhalt’ı yönetmesine neredeyse kesin gözüyle bakılan AfD’yi kontrol altına almak için henüz bir eylem planı bulunmasa da, Berlin’de ve bazı eyalet başkentlerinde bu konudaki yaklaşım, soyut aşamayı çoktan geride bırakmış durumda.
POLITICO’ya göre AfD’nin hassas tartışmalara erişimini sınırlamanın bir yolu, basitçe daha fazla tartışma düzenlemek olabilir.
AfD’li Ulrich Siegmund’un bir yıl boyunca başkanlık etmesinin beklendiği eyalet başbakanları toplantısının yanı sıra, Almanya’nın eyaletleri düzenli olarak bakanlar düzeyindeki “konferanslar” ağı aracılığıyla koordinasyon sağlıyor.
Bunların en önemlilerinden biri, ülkenin en acil güvenlik ve istihbarat meselelerinin tartışıldığı içişleri bakanları konferansı.
Dikkate alınan seçeneklerden biri, içişleri bakanlarının olağan toplantılarını sürdürmekle birlikte, özellikle hassas konular için ayrı toplantılar düzenlemek.
Bu toplantılara, Saksonya-Anhalt temsilcisi hariç, yalnızca Almanya’nın diğer 15 içişleri bakanı katılacak. Birkaç bakan, bu varsayımsal senaryoyu POLITICO’ya doğruladı.
Bu fikir, Alman siyasetinde uzun süredir yerleşik bir uygulamaya dayanıyor. Eyalet hükümetleri, hangi siyasi kampın iktidar çoğunluğuna sahip olduğuna bağlı olarak gayri resmi olarak “A” ve “B” eyaletleri olarak gruplandırılıyor: Bir yanda Sosyal Demokratların liderliğindeki hükümetler, diğer yanda muhafazakâr hükümetler. Önemli konferanslar öncesinde her iki kamp da kendi içlerinde koordinasyon sağlıyor.
Bu model AfD’ye uygulandığında, dışlanmış hükümet bir tarafta, diğer herkes ise diğer tarafta yer alır.
Anayasa hukuku emeritus profesörü ve Saksonya Anayasa Mahkemesi’nin eski yargıcı Christoph Degenhart, bu fikrin kesinlikle düşünülebilir olduğunu söylüyor: “Bunun ne kadar süreyle işe yarayacağı ve mahkemelerin buna müsamaha gösterip göstermeyeceği ise elbette ayrı bir soru.”
Maier’e göre, AfD ile ilgili en büyük endişelerden biri, partinin Moskova’ya olan yakınlığı. Bakanın en büyük endişesi, özellikle AfD’nin İçişleri Bakanlığı’nı yönetmesi. Bakan, böyle bir bakanlığı yöneten kişinin son derece gizli bilgilere erişim imkânı elde edeceğini belirtti.
Bununla birlikte, Almanya’nın iç istihbarat ağından devletin tamamını dışlamak mümkün olmaz; “terör saldırılarına” karşı koruma da dahil olmak üzere kamu güvenliği, bunu imkansız kılar.
Bakan, “Fakat ortak bilgi sistemlerimize, belirli bilgileri engelleyen bariyerler, yani ‘Çin setleri’ kurabiliriz. ‘Çin setleri’ buraya tam uyuyor. AfD’nin yalnızca Moskova’ya karşı zaafı yok,” diye ekledi.
Peki Maier hangi bilgileri engelleyebilir? Cevap: “Aşırı sağcılıkla ve casusluk alanının tamamıyla ilgili tüm istihbaratı AfD’den uzak tutmamız gerekir.”
Aldığı hukuki danışmanlığı gerekçe gösteren Maier, böyle bir “önleyici segmentasyon”un yasal olarak mümkün olduğunu da ekledi. Bunun nispeten hızlı bir şekilde uygulanması da mümkün ve ona göre “Hükümetin kurulması bir gecede gerçekleşmeyecek.”
AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesi sözcüsü Patrick Harr, Rusya’ya yakınlık yönündeki tüm suçlamaları reddetti ve şöyle konuştu:
“Bu tamamen saçmalık. Moskova’ya bağlı bir ‘kırmızı telefon’umuz yok. Batı ya da Doğu fark etmez, herkesle konuşuruz. Bu, dosyaları teslim edeceğimiz anlamına gelmez. Aksini iddia edenler saçmalıyor. Bu tür bilgilere erişimimiz olursa, bir koalisyon partisi olarak sorumluluğumuzun bilincindeyiz.”
Fakat Yeşiller milletvekili ve istihbarat denetim komisyonu başkan yardımcısı Konstantin von Notz, Avusturya’daki sağcı Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) iktidarda olduğu dönemi bir “ibret vesikası” olarak gösterdi.
2017’de iktidara girdikten sonra FPÖ, içişleri bakanlığını devralmıştı. Ertesi yıl polis, Avusturya’nın iç istihbarat servisine baskın düzenlemiş ve müttefik kurumlardan gelen bilgiler de dahil olmak üzere hassas verilere el koymuştu.
Batı istihbarat ortakları bunun üzerine gizli bilgilerin paylaşımını kısıtlamıştı. Avusturya istihbarat servisi ise, resmi olarak gönüllülük esasına dayanan Batı istihbarat servislerinin gayri resmi ağı olan Bern Kulübü’nün çalışma gruplarından geçici olarak çekilmişti.
Von Notz, örneğin müttefiklerin, Almanya’nın iç istihbarat servislerinin “aşırılıkçılar, casuslar ve diğer güvenlik tehditleri” hakkında bilgi alışverişinde kullandığı veri tabanına Rusya’nın erişebileceğinden şüphe duyması halinde, bir AfD hükümeti altında Almanya’nın da benzer bir durumla karşı karşıya kalabileceğini söyledi.
Yeşil politikacı, “İngilizler, Amerikalılar, Polonyalılar, Ukraynalılar: herkes, bilgilerin Moskova’ya aktarılacağı korkusuyla artık bizimle bilgi paylaşmayacaktır,” diye uyardı.
Hem AfD mensupları hem de partinin muhalifleri tarafından bahsedilen bir diğer araç, daha zengin eyaletlerden gelen paralar ve ek federal fonlar yoluyla daha yoksul eyaletlere destek sağlayan Almanya’nın mali dengeleme sistemi.
Saksonya-Anhalt, on yıllardır bu sisteme bağımlı. Ön verilere göre, 2025 yılında eyalet bütçesinin neredeyse beşte birini oluşturan yaklaşık 2,8 milyar avro aldı.
Bu tür ödemeleri azaltmak ya da hatta durdurmak, bir AfD hükümetinin işini zorlaştırmanın ya da partiyi siyasi düzenin kabul edilebilir bulduğu şekilde davranmaya zorlamanın bir yolu olabilir.
AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesinde bu senaryo gerçek bir risk olarak görülüyor.
Fakat yasal engeller oldukça büyük olacak. Almanya’nın zengin eyaletlerinden Baden-Württemberg’in Yeşil maliye bakanı Danyal Bayaz, “Mali dengeleme sistemi anayasada yer alıyor ve siyasi rüzgârlara göre kolayca değiştirilebilecek bir araç değil,” dedi.
Öte yandan Bayaz’a göre, dayanışmaya dayalı bir federal devlet, hukukun üstünlüğüne yönelik ortak taahhütlere bağlıdır. Bir eyalet hükümeti bu ilkeleri sorgularsa ya da hukuki açıdan şüpheli özel yollar izlerse, bu durum federal hükümet ve diğer eyaletlerle olan güven ve işbirliğini, “mali konularda da dahil olmak üzere” etkileyecektir.
Bayaz’ın sözcüsü, bunun bakanın kişisel değerlendirmesi olduğunu, Yeşiller’in liderlik ettiği ve CDU’nun küçük ortak olarak yer aldığı koalisyon hükümetinin mutabık kalınmış bir tutumu olmadığını vurguladı.
Bir diğer seçenek ise en güçlü anayasal aracı, yani “federal zorlama”yı (Bundeszwang) kullanmak.
Almanya Anayasası’nın 37. maddesi uyarınca, federal hükümet, eyaletleri temsil eden Bundesrat’ın onayıyla, bir eyaleti yasal yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlamak için “gerekli önlemleri” alabilir.
Basitçe söylemek gerekirse: Berlin, bir eyalet hükümetini federal yasalara uymaya zorlayabilir.
Bu hüküm bugüne kadar hiç kullanılmadı.
AfD’nin sağcı entelektüel çevrelerinde, federal zorlama uzun süredir gerçekçi bir senaryo olarak değerlendiriliyor.
2025 yılında, mülkü Saksonya-Anhalt’ta bulunan ve New York Times tarafından bir zamanlar “Almanya’nın yeni sağının peygamberi” olarak nitelendirilen yayıncı Götz Kubitschek, POLITICO’ya verdiği demeçte, tam da bunun gerçekleşmesini beklediğini söyledi.
Olası bir tetikleyici unsur yalnızca tahmin edilebilir. Örneğin, Saksonya-Anhalt’ta bir AfD hükümeti sığınmacıların en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamazsa, federal hükümet bu hizmetlerin yeniden sağlanması için bağlayıcı talimatlarla müdahale edebilir.
Bu müdahale, nihayetinde eyalete ve tüm eyalet makamlarına talimat verme yetkisine sahip bir federal komiser aracılığıyla gerçekleştirilebilir.
Öte yandan Almanya’nın siyasi müesses nizamı, ülkenin ilk AfD hükümetini bu sonbaharda ya da daha sonra kontrol altına almak için ne yaparsa yapsın, riskler ortada.
“Liberal demokrasiyi savunmak” amacıyla alınan önlemler, AfD’nin ve seçmenlerinin çoğunun temel şikâyetini daha da körükleyebilir: Müesses nizamın, parti kazansa bile onu kabul etmeyi reddetmesi.
Bu konudaki kamuoyu, eskisine göre daha bölünmüş durumda. Temmuz ayında yapılan temsili bir ankete göre, Almanların sadece yüzde 42’si Sosyal Demokratlar ve CDU’nun AfD ile işbirliğini reddetmesini hâlâ doğru buluyor.
Başka bir anket ise dışlama stratejisine verilen desteğin 2025’in başındaki yüzde 54’ten yüzde 46’ya düştüğünü gösterdi.
AfD ile MAGA arasındaki dans tüm Alman sağını memnun etmiyor
Olağan dışı bir şey yapmamak, yerleşik partiler için en güvenli seçenek olabilir. AfD, yıllardır muhalefette güçlenerek rakiplerinin hatalarını ve tutulmayan vaatlerini siyasi yakıt olarak kullandı ama hiçbir zaman iktidarda olmadı.
İktidara geldiğinde, yetersizlik ve iç çekişmelerin batağına saplanabilir ve bu da rakiplerinin özel savunma manevralarına gerek kalmamasını sağlayabilir.
AfD’nin kendi çevresindeki kilit isimler bu tehlikenin farkında. Kubitschek, 2025 yılında POLITICO’ya Siegmund’un eyalet şubesiyle ilgili olarak, “En başarılılar gibi hazırlanmak zorundalar,” demişti.
Bir başka etkili aşırı sağcı entelektüel ve bir AfD milletvekilinin danışmanı Benedikt Kaiser de partinin mutlak çoğunluğu kazanması durumunda ihtiyatlı olunması gerektiğini tavsiye ederek, “Hükümetteki ilk 90 gün içinde AfD, korku yaratmayan bir politika izlemeli,” dedi ve örnek olarak “aile yardımları, ücretsiz okul yemekleri, bunun gibi şeyler”i gösterdi.
Almanya’nın siyasi kurumu bir AfD eyalet hükümetini kontrol altına almanın yollarını ararken, partinin entelektüel liderleri daha acil bir endişeyle boğuşuyor: Basitçe iktidarda olmak, ülkenin siyasi ana akımının tasarlayabileceği herhangi bir önlemden daha etkili bir kısıtlama unsuru haline gelebilir.
Avrupa
Fransa’da liseli eylemleri sürüyor: Yüzlerce okul kapandı

Fransa’da lise protestoları sürerken 560’tan fazla okulda eğitim aksadı; eylemlerin başından bu yana 2 bin öğrenci gözaltına alındı.
Le Figaro’nun öğlen saatlerindeki verilerden aktardığına göre, lise protestoları devam ederken sürmekte olan kargaşadan dolayı 564 okul ve eğitim kurumunda eğitim aksadı ve bugün şu ana kadar yaklaşık 600 kişi gözaltına alındı.
The Guardian muhabirine konuşan 17 yaşındaki Sophia, Paris’teki Voltaire Lisesi’nin önünde kurulan barikatın en ön saflarında yer alıyordu.
Gerçek adının yayınlanmasını istemeyen öğrenci, “Bunun devasa bir gençlik protesto hareketine dönüşmesini umuyoruz,” dedi.
Yüzlerce kişiyle birlikte okul girişini kapatmanın ikinci gününde olan Sophia, tüm derslerin iptal edilmesini sağlamış.
Fransız öğrenci, “Sadece hükümetin bizi dinlemesini istiyoruz. Kötü koşullarda ders çalışmak zorunda kalmaktansa burada durup bunu yapmayı tercih ederiz. Sesimizi duyurmanın tek yolu bu,” dedi.
“Okul bir haktır, ayrıcalık değil,” yazan bir karton pankartın önünde Sophia, Fransa genelindeki gençlerin şikayetlerini sıraladı: Eğitime yönelik devlet yatırımlarının yetersizliği, yıkılmak üzere olan binalarda 40 çocuğa kadar çıkan aşırı kalabalık sınıflar, öğretmenlerin düşük maaşları, personel devamsızlıkları ve başarıyı sosyal kökenin belirlediği eşitsiz bir sistem.
Protestonun diğer nedenleri arasında, üniversite başvuruları için kullanılan şeffaf olmayan ve kullanımı zor çevrimiçi sistemin yanı sıra, Mayıs ve Haziran aylarındaki sıcak dalgaları sırasında sınıflarda yaşanan dayanılmaz sıcaklıklar da yer alıyordu.
Sanat eğitimi almak ve animasyon alanında çalışmak isteyen Sophia, “Eğitim bütçesi paramparça edilirken, orduya çok fazla ek fon aktarılıyor,” dedi.
Öğrenci, gösterilerin ve barikatların önümüzdeki haftaya da devam etmesini umduğunu belirtti. Birkaç öğretmen de destek vermek amacıyla barikatların yanında durdu.
Gazetecilere “Jean” takma adıyla tanıtan bir öğrenci ise Paris’te lisenin son sınıfında okuyor.
17 yaşındaki öğrenci, kendisinin ve sınıf arkadaşlarının okulların yakılmasını istemediklerini, sadece eğitimin “daha iyi” olmasını istediklerini söylüyor.
BBC’ye konuşan genç, “Bence Fransa, eğitim konusunda Avrupa’nın en kötü ülkelerinden biri. Artık yeter diye karar verdik,” diyor.
Hasar verenlerin “kendileri ile hiçbir ilgisi olmadığını” ve öğrencilerin talep ettiği değişimin gerçekleşmesine “katkıda bulunmadıklarını” belirtiyor.
Öğrenci, “Buraya nazik davranmak için gelmedik ama kaos da istemiyoruz. Sadece sesimizin hükümet tarafından duyulmasını istiyoruz,” dedi.
Öte yandan ülke genelinde eylemlere yönelik polis şiddeti haberleri de gelmeye devam ediyor.
Fransız yetkililer, olaylar sırasında en az 65 personelin ve 305 polis memurunun yaralandığını, yaklaşık 2.000 kişinin ise gözaltına alındığını bildirdi.
Eğitim Bakanı Édouard Geffray, öğrencilere önerilen bir danışma platformunun ayrıntılarını açıkladı.
Cuma sabahı öğretmen sendikalarıyla yapılan bir toplantıda Geffray, danışma platformunun önümüzdeki pazartesi günü faaliyete geçeceğini belirtti.
Bu kapsamda iki soru sorulacak:
- Hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
- Beklentileriniz nelerdir?
Öğrencilerin, Azizler Günü tatili sonrasında başlayacak analiz ve tartışma aşamasına kadar yanıt vermek için üç haftaları olacak.
Bu geri bildirim aşaması, Ulusal Meclis’teki bütçe tartışmalarıyla eş zamanlı olarak gerçekleşecek.
Avrupa
Jaecoo 7 Britanya’da en çok satan araç oldu

Çinli markaların Avrupalı rakiplerini geride bırakmasıyla, Jaecoo 7 Eylül ayında Birleşik Krallık’ta en çok satan yeni otomobil oldu.
Bazı internet kullanıcılarının “Temu’dan aldığım Range Rover” dedikleri bu SUV, daha önce Mart ayında da sıralamanın zirvesinde yer almıştı; bu da, yeni otomobil pazarı için yılın en önemli iki ayında ülkenin en popüler modeli olduğu anlamına geliyor.
Mart ve Eylül, tarihsel olarak satışların en yüksek olduğu aylar çünkü bu aylarda plakalardaki yıl kodları değişir ve bu da alıcıları, plakalarından anlaşıldığı üzere yollardaki en yeni otomobilleri tercih etmeye teşvik eder.
Sektör kuruluşu Motor Üreticileri ve Tüccarları Derneği (SMMT) tarafından açıklanan ön verilere göre, geçen ay 7 modelinden 10.813 adet tescil edildi.
Tesla Model 3, 9.929 tescil ile ikinci sırada yer alırken, onu Ford Puma (6.958) izledi.
İlk 10’da yer alan tek diğer Çinli otomobil, sekizinci sırada yer alan MG HS oldu (5.444).
Yüksek satış rakamlarına sahip tek tek model sayısı az olmasına rağmen, Çinli üreticiler geçen ay Birleşik Krallık pazarının %23’ünü oluşturdu.
BYD, 20.140 kayıtla en çok satan ikinci marka oldu ve 18.399 kayıt kaydeden Kia’nın önüne geçti.
Volkswagen ise 25.972 kayıtla birinci sırada yer aldı.
Öte yandan, Eylül ayında köklü birkaç marka önemli düşüşler yaşadı. Hyundai’nin 10.002 kayıt rakamı, bir önceki yıla göre %31,9’luk bir düşüşe karşılık gelirken, Renault’nun 6.721 araçlık sonucu %29,7 oranında geriledi.
Omoda-Jaecoo genel müdürü Victor Zhang, ikiz markaların Birleşik Krallık’taki benzeri görülmemiş yükselişinin ardından “burada kalıcı olduklarını” söyledi.
Zhang, artık hedeflerinin “en hızlı büyüyen markadan, sağlam bir konuma sahip bir markaya” dönüşmek olduğunu da sözlerine ekledi.
Omoda-Jaecoo’nun ana şirketi Chery, araçlarını Birleşik Krallık pazarına daha iyi uyarlayabilmek amacıyla, sürücü destek sistemleri ve şasinin ayarlanmasına odaklanarak, Bedfordshire’daki UTAC Millbrook test pistinde kısa süre önce bir Ar-Ge merkezi açtı.
Chery ayrıca, Japon firmanın Sunderland’daki fabrikasında araçlarını üretme olasılığı konusunda Nissan ile bir mutabakat zaptı imzaladı; bu araçlar arasında Jaecoo 7 de yer alabilir.
Eylül ayı, genel olarak yeni otomobil pazarı için güçlü bir ay oldu. Toplam kayıt sayısı, bir önceki yıla göre %12,7 artışla 350.518’e ulaştı.
Avrupa
AB Komiseri Kos: Ukrayna’nın 2027’de üyeliği imkansız

AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de birliğe üye olmasının imkansız olduğunu ve sürecin liyakat esasına dayandığını açıkladı. Adaylara ayrıcalık tanınamayacağını vurgulayan Kos, mevcut prosedürlerin değiştirilmesi çağrısında bulundu.
Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, İtalyan gazetesi Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, Ukrayna’nın 2027 yılının başında birliğe katılımının mümkün olmadığını söyledi.
Sürecin liyakat esasına dayandığını vurgulayan Kos, “1 Ocak 2027 tarihi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından dile getirilmişti. Katılım liyakat esasına dayanıyor; bu tarihin imkansız olduğu açıktır” ifadesini kullandı.
Jeopolitik koşulların değişmesiyle birlikte AB üyeliğinin yalnızca Ukrayna için değil birçok ülke açısından öncelik haline geldiğini belirten Kos, üyelik sürecinde hiçbir adayın ayrıcalığı olmadığını kaydetti.
Fakat Ukrayna’nın içinde olduğu şartların gözetilmesi gerektiğini ifade eden Kos, “Tam da bu nedenle ona yardım etmekle yükümlüyüz” dedi. Genişleme Komiseri, bu yılın sonuna kadar Ukrayna ile katılım müzakerelerinde mümkün olduğunca fazla fasıl kümesinin açılmasını umduğunu dile getirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, yılın başında yaptığı açıklamada AB üyeliğinin hem ülkesi hem de Avrupa için temel güvenlik garantilerinden biri olduğunu savunmuş ve katılım tarihi olarak 2027’yi işaret etmişti.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de bu tarihin imkansız olduğunu belirterek “Bu süreçler genellikle birkaç yıl sürer” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Mevcut prosedürler nedeniyle Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de katılımını olanaksız gören Kos ise AB’ye giriş sürecinde değişikliğe gidilmesi çağrısı yaptı.
Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada AB’nin Ukrayna’nın üyeliği konusunda iki senaryo üzerinde durduğunu aktarmıştı. İlk senaryonun tam üyelik gerçekleştikten sonra ülkelerin entegre olduğu standart model olduğunu belirten Kos, ikinci seçeneğin ise adayın gerekli şartları karşıladıkça belirli alanlarda AB politikalarına dahil olduğu sektörel entegrasyonu kapsadığını kaydetmişti. Kos, o dönemde birlik yetkilileri ile Ukrayna’nın bu ikinci seçenek üzerinde çalıştığını ifade etmişti.
Ukrayna, 2022 yılında resmi olarak AB’ye aday ülke statüsü aldı; katılım müzakerelerinin ilk bölümü ise Haziran 2026’da başladı.
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri












