Bizi Takip Edin

Asya

Çin’in barışçıl yükselişi mümkün mü?

Yayınlanma

Editörün notu: Güneydoğu Norveç Üniversitesi’nden siyaset bilimi profesörü Glenn Diesen, Çin’in yükselişinin kaçınılmaz olarak ABD ile rekabeti artırdığını ve uluslararası gerilimi tetiklediğini vurguluyor. Çin’in barışçıl yükselişinin başarısı, hem Pekin’in stratejilerine hem de ABD’nin bu yeni güç dağılımına uyum sağlama yeteneğine bağlı. ABD’nin Soğuk Savaş sonrası kurduğu tek kutuplu sistem artık sürdürülemez hale geldi; bu da güç rekabetini yönetmeyi zorlaştırıyor. Çin, ekonomik gücünü sanayileşme ve ihracat odaklı kalkınma ile artırırken, 2008-09 Küresel Mali Krizi ilişkilerin dönüm noktası oldu. Bu kriz, Çin’in ABD’ye olan bağımlılığını azaltma çabalarını hızlandırdı. Çin, ekonomik ortaklarını çeşitlendirip Kuşak ve Yol Girişimi gibi projelerle yeni finansal yapılar kurdu. Barışçıl yükseliş artık, çok kutuplu bir dünya düzeni inşa etmeyi ve uluslararası güç dengelerini yönetmeyi hedefleyen bir yaklaşıma dönüştü.


Çin’in barışçıl yükselişi mümkün mü?

Glenn Diesen

16 Kasım 2024

Çin’in muazzam yükselişi, kaçınılmaz olarak ABD ile güvenlik rekabetini tetikleyerek dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında gerilim yaratacaktır.

Fakat, Çin’in barışçıl bir şekilde yükselmesi sadece Pekin’in sorumluluğunda değil; ABD de, uluslararası güç dağılımındaki değişimlere uyum sağlayarak bu güvenlik rekabetini yönetmek zorunda.

Soğuk Savaş’tan sonra ABD, tek kutupluluk (küresel egemenlik) üzerine kurulu bir uluslararası sistem inşa etti ve bu sistem, sahadaki gerçekleri artık yansıtmadığında onu korumaya çalışmak, güvenlik rekabetini yönetmeyi neredeyse imkânsız hale getirecektir.

Geçici bir strateji

Çin’in önceki formatında barışçıl yükselişi, büyük ölçüde geçici bir stratejiydi. Çin’in barışçıl yükselişi, hızlı sanayileşme ve gücünü büyük ölçüde uluslararası işlere fazla müdahil olmadan inşa etmeyi içeriyordu; bu da diğer büyük güçlerin gereksiz endişelerini üzerine çekmekten kaçınmak içindi.

Deng Xiaoping’in ifadeleriyle barışçıl yükseliş, Çin’in amacının “vakti geldiğinde harekete geçmek ve kabiliyetlerini gizlemek” anlamına geliyordu. Çin, hızla sanayileşmek, büyük döviz rezervleri biriktirmek ve küresel değer zincirlerinde kademeli olarak yükselmek için ihracat odaklı bir kalkınma modeli izledi. Peki, Çin artık yeteneklerini gizleyemediğinde ne olacaktı?

Bu “karşılıklı fayda sağlayan” ortaklık sürdürülebilir değildi; zira Çin, sanayi rekabet gücünü ABD’ye karşı kademeli olarak artıracak ve ABD, Çin mallarını satın almak için sürekli daha fazla para gönderecekti.

Bir noktada, ABD, borç seviyeleri sürdürülemez hale geldiğinde ve üretim gücünün kaybı toparlanmayı engellediğinde bu ilişkiden çıkmak isteyecekti.

Çin tarafı da benzer şekilde, ABD’nin artan borçları bir zafiyet haline geldiğinde, ABD’nin borçlarını ödeyemeyecek durumda olması nedeniyle bu ortaklığı yeniden yapılandırmak isteyecekti.

John Maynard Keynes’in özlü bir şekilde ifade ettiği gibi: “Bankanıza yüz pound borçluysanız, bu sizin sorununuzdur. Ama bankanıza bir milyon pound borçluysanız, bu onun sorunudur…”

İlişkinin dönüm noktası, 2008-09 Küresel Mali Krizi oldu. Bu krizde ABD, borçlanma ve harcamanın sürdürülebilir bir iktisadi model olmadığını keşfetti, Çin ise ABD’nin mali disiplinini geri kazanamayacağını fark etti. Washington’un “borçlanarak ve tüketerek” refaha ulaşma politikası, Çin’in ya giderek daha iflas etmiş bir ABD’ye daha fazla yatırım yapmasını ya da ABD Merkez Bankası’nın para basması nedeniyle mevcut yatırımlarının değer kaybetmesini kabullenmesini gerektiriyordu.

ABD, Çin’i ya daha fazla borç vermeye zorlayarak ya da para basacağını belirterek Çin’i tehdit etti. Washington, karşılıklı bağımlılığın mutlak kazançla değil, nispi kazançla ölçülmesi gerektiğini de anlamaya başladı.

Çin, ABD liderliğindeki uluslararası mali sistemi geride bırakmaya ve böylece ABD’nin baskın konumunu zorlamaya mahkûmdu. Çin, ABD’ye aşırı bağımlılığından kurtulmak için diğer Avrasya devleriyle bağlantılar kurmaya, Afrika’da nüfuzunu artırmaya ve hatta ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülen Latin Amerika’ya girmeye başladı.

ABD, doğal olarak, bu meydan okumayı tehdit olarak görecek ve bu noktada ABD’ye aşırı derecede bağımlı olmak çok tehlikeli hale gelecekti. Çin’in ABD teknolojilerine aşırı bağımlılığı, Washington’un Çin’in tedarik zincirlerini bozmasına neden olabilirdi; ABD Donanmasının kontrolü altındaki ulaşım koridorlarına ve boğazlara aşırı bağımlılık, Çin’in uluslararası ticaretin ana arterlerinden koparılmasına yol açabilirdi ve ABD bankalarına, ödeme sistemlerine ve dolara olan aşırı bağımlılık, ABD’nin Çin’in finans sistemini durdurabilmesi anlamına gelirdi.

Ayrıca ABD, Tayvan üzerindeki egemenliğini sorgulamaya başlayabilir, “insan hakları STK’ları” ile Hong Kong ve Sincan’ı istikrarsızlaştırabilir ve Çin’in komşularını ABD’nin karşıt ittifak sistemine çekebilirdi. Güçlü bir hegemon olarak ABD, uluslararası ekonomi mimarisi üzerine güven inşa etmeye ve barışçıl bir birlikte yaşama ihtimali yaratmaya çalışır, ancak gerileyen bir ABD hegemonu tahmin edilebilir şekilde son derece acımasız davranır ve uluslararası mali sistem üzerindeki idari kontrolünü rakiplerini zayıflatmak veya yok etmek için kullanır.

Küresel Mali Krizden sonra Çin’e verilecek en iyi tavsiye ne olabilirdi? Çin, ABD’ye olan bağımlılığını azaltmak için ekonomik ortaklarını çeşitlendirmeli ve ABD’nin Çin’i küçültmeye yönelik giderek daha saldırgan hale gelen politikalarına hazırlanmalıydı.

Çin, bunun ardından, Dördüncü Sanayi Devrimi ile ilgili en ileri teknolojilerde liderliği ele almak için iddialı sanayi politikaları başlattı; Kuşak ve Yol Girişimi’ni geliştirerek dünya ile bağlantı kurdu ve alternatif kalkınma bankaları, ödeme sistemleri ve ulusal para birimlerinde ticaret gibi yeni finansal araçlar geliştirdi.

Ayrıca Çin, güçlü bir askeri caydırıcılık inşa etmeye başladı ve ABD’nin ada zincirleri üzerinden uyguladığı çevreleme stratejisini aşmak için hazırlık yaptı.

Amerika’nın paylaşılan yükümlülükleri

“Barışçıl yükseliş”, çift yönlü bir süreç olarak değerlendirilebilir; zira Çin, uluslararası düzenin kurallarına ve yapısına entegre olmaya istekli olmalı, aynı zamanda mevcut sistemi domine eden güç de Çin’i kabul edebilmek için reform yapmaya ve uyum sağlamaya hazır olmalı.

Çok kutuplu bir dünyada hegemonik bir stratejiyi sürdürmek, güvenlik rekabetini azaltma çabalarından vazgeçmeyi gerektirir; zira tek kutupluluk, yükselen rakiplerin çevrelenmesini, zayıflatılmasını veya yok edilmesini zorunlu kılar.

Washington, mevcut yapılar içinde Çin’e yeterince uyum sağlamadı; bu da Çin’i alternatif mali yapılar geliştirmeye zorladı. Örneğin, ABD, Çin’i IMF, Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası gibi kurumlar içindeki ABD önceliği mekanizmalarından vazgeçerek kabul etmeye isteksiz oldu.

Çin’in teknolojik gelişimi, DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) kurallarını açıkça ihlal eden ekonomik baskılarla engelliyor. ABD, artık ABD liderliğindeki uluslararası mali sistemin kurallarına uymuyor.

ABD, karşı tarafın kabul edemeyeceği yeni kurallar geliştiriyor ve böylece istikrarı bozuyor.

Çin’in dışlanma niyeti, Obama’nın 2016’da kaleme aldığı bir makalede açıkça belirtilmiş, “Dünya değişti. Kurallar da onunla birlikte değişiyor. Bunları yazması gereken, Çin gibi ülkeler değil, ABD’dir,” demişti.

Trump ve ardından Biden dönemlerinde daha da yoğunlaşan ekonomik savaş, uluslararası güç dağılımındaki değişiklikleri yönetme konusundaki başarısızlıktan kaynaklanıyordu. Rusya’nın en büyük Avrupa devleti olarak dışlandığı bir Avrupa inşa etme çabası öngörülebilir şekilde çatışmaya yol açtı; Çin’in sadece izleyici olduğu bir Asya inşa etme çabası da aynı sonuçları doğuracaktır.

Barışçıl yükseliş için yeni bir format mı?

On yıllardır Çin, ABD hegemonyasına dayanan bir sistemi eleştirel bir gözle değerlendirdiğini açıkça ortaya koydu; zira bu sistem, diğer güçlerin yükselişini ve uluslararası güç dağılımındaki değişimleri esnek bir şekilde karşılamaktan yoksun.

Diğer güçlerin basitçe yükselmesi bile hegemonya sistemini sarsma tehdidi taşır. Çin’in alternatifler geliştirme arzusu da yeni bir durum değildir. 1990 yılında Deng Xiaoping, Merkez Komite üyelerine dünyanın çok kutupluluğa doğru ilerlediğini söylemişti:

“Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin tüm uluslararası işlere hâkim olduğu durum değişiyor. Bununla beraber dünya üç kutuplu, dört kutuplu veya beş kutuplu hale geldiğinde Sovyetler Birliği, ne kadar zayıflarsa zayıflasın ve bazı cumhuriyetleri ondan ayrılsa bile, yine de bir kutup olarak kalacaktır. Çok kutuplu dünyada, Çin de bir kutup olacaktır. Kendi önemimizi küçümsememeliyiz: Bir şekilde, Çin de bir kutup olarak sayılacaktır. Dış politikalarımız aynı kalmaktadır: Birincisi, hegemonizme ve güç siyasetine karşı çıkmak ve dünya barışını korumak; ikincisi, yeni bir uluslararası siyasi düzen ve yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurmak için çalışmak.”

Çin, “barışçıl yükseliş” politikasını tamamen terk etmedi, yalnızca onu yeniden şekillendirdi. Barışçıl yükseliş, artık ABD hegemonik sistemi içinde güç inşa etmek ve bu gücü gizleyerek istenmeyen dikkatlerden kaçınmak anlamına gelmiyor.

Bunun yerine, barışçıl yükseliş, uluslararası güç dağılımındaki değişimleri yönetme kapasitesine daha uygun ve diğer büyük güçlerle çıkarlarını uyumlu hale getiren çok kutuplu bir ekonomik sistem geliştirmeyi ifade ediyor.

John Mearsheimer: Amerikalılar Tayvan için ‘savaşmaya ve ölmeye’ hazır

Asya

Hindistan, ABD ile ticaret görüşmelerinde daha iyi koşullar için direniyor

Yayınlanma

Yetkililer ve analistlere göre Hindistan, ABD ile son görüşmelerde hızlı bir ticaret anlaşmasını reddetti ve Başbakan Narendra Modi’nin yeni ticaret ortakları, azalan ekonomik riskler ve iç siyasette elde ettiği kazanımlardan aldığı güvenle daha iyi koşullar için beklemeyi tercih etti.

Aylar süren müzakerelerin ardından iki ülke, ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer’ın geçen ay Yeni Delhi’ye yaptığı ziyaret sırasında geçici bir ticaret anlaşmasını sonuçlandıramadı. Oysa her iki taraf da sınırlı kapsamlı bir anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu düşünüyordu.

Görüşmeler hakkında bilgi sahibi bir Hindistan hükümeti yetkilisi, Reuters’a, Washington’ın Yeni Delhi’nin temel talepleri konusunda güvence vermemesi nedeniyle uzlaşma sağlanamadığını söyledi. Bu talepler arasında Hindistan’a Çin gibi rakipleri karşısında tarife avantajı tanınması ve anlaşma sonrasında ABD tarafından yeni vergiler getirilmemesi bulunuyordu.

Yetkili, “Tutumumuz açık. Olumlu koşullar içermeyen bir anlaşmaya alelacele imza atmayı ya da tarım konusunda taviz vermek gibi kırmızı çizgilerimizden ödün vermeyi düşünmüyoruz” dedi.

Yetkililer ve analistlere göre Washington, Başkan Donald Trump’ın bu ayın ilerleyen günlerinde yürürlüğe girmesi beklenen yeni gümrük vergilerine hazırlandığı bir dönemde, stratejik ortağı Hindistan’dan hızlı ticari tavizler almayı umuyordu. Ancak Hindistan’ın direnmesi, ihracatına daha yüksek vergiler uygulanması ve şirketler açısından belirsizliğin uzaması riskini beraberinde getiriyor.

Greer ile yapılan görüşmelerin ertesi günü Hindistan Ticaret Bakanı Piyush Goyal, Hindistan’a avantaj sağlamadığı sürece ABD ile anlaşmanın uygulamaya konulmayacağını söyledi. Bu açıklama, daha yüksek tarife ihtimaline rağmen Yeni Delhi’nin tutumunu sertleştirdiğini ve anlaşma konusunda acele etmediğini gösterdi.

Diğer birçok ülkede olduğu gibi Hindistan’dan gelen malların büyük bölümü şu anda ABD’de yüzde 10 gümrük vergisine tabi. Ancak Trump yönetiminin, aşırı sanayi kapasitesine ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında bu ay daha yüksek tarifeler getirmesi bekleniyor. Hindistan ise ABD’nin kapasite fazlasına ilişkin suçlamalarını reddediyor.

Washington, zorla çalıştırılarak üretilen malların ticaretini engellemekte başarısız oldukları iddiasıyla aralarında Hindistan’ın da bulunduğu onlarca ülkeye yüzde 12,5’e varan yeni tarifeler uygulanmasını daha önce teklif etmişti.

Görüşmeler hakkında bilgi sahibi bir ABD kaynağının Reuters’a aktardığına göre Washington’ın tutumu, Hindistan’ın talep ettiği tercihli ticaret hükümlerinden yararlanabilmek için kendi tavizlerini vermesi gerektiği yönünde.

Müzakerelerin gizli olması nedeniyle Hindistanlı yetkili ile ABD’li kaynak isimlerinin açıklanmasını istemedi. Hindistan Ticaret Bakanlığı ile ABD Ticaret Temsilciliği, e-posta yoluyla gönderilen yorum taleplerine yanıt vermedi.

İsminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkili, Washington’ın Hindistan ile görüşmeleri sürdürdüğünü ve hâlâ bir anlaşmaya varılmasını beklediğini söyledi ancak herhangi bir takvim paylaşmadı.

Yetkili, bununla birlikte Hindistan’ın müzakerelerde zaman zaman yavaş, bürokratik ve zorlu bir tutum sergilediğini belirterek hızlı bir anlaşma ihtimalinin düşük olduğu sinyalini verdi.

Beyaz Saray Sözcüsü Kush Desai, görüşmelerdeki tıkanıklığa ilişkin soruya şu yanıtı verdi:

“Trump yönetimi, Amerikalıları ve ‘Önce Amerika’ yaklaşımını merkeze alan tarihi bir ticaret anlaşmasını sonuçlandırmak için Hindistanlı yetkililerle verimli temaslarını sürdürüyor.”

Modi’nin üst düzey danışmanı: Hindistan yüzde 8 büyümeye çok yakın

Hindistan’ın ihracatı artıyor, ekonomik riskler azalıyor

Ticaret analistlerine göre ihracattaki artış, diğer ülkeler ve bloklarla imzalanan yeni ticaret anlaşmaları ve ekonomik risklerin azalması, Hindistan’ın elini güçlendirdi.

Yetkililerin verdiği bilgiye göre Hindistan’ın toplam mal ihracatı, İran’daki savaşın yol açtığı aksamalara rağmen nisan-haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yaklaşık yüzde 15 arttı. Bu artışta, fiyatı yükselen petrol ürünleri sevkiyatları etkili oldu.

Tüccarların alternatif nakliye güzergâhlarına yönelmesinin ardından Körfez ülkelerine ihracat savaş öncesi seviyelere geri döndü. Mart ayında 2,62 milyar dolar olan ihracat mayısta 5,3 milyar dolara yükselirken, ABD’ye ihracat nisan ve mayıs aylarında 17,29 milyar dolara çıktı.

Hindistan ayrıca diğer gelişmiş pazarlara erişimini genişletiyor. İngiltere ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasının bu ay yürürlüğe girmesi, Avrupa Birliği ile yapılacak anlaşmanın ise gelecek yılın başlarında tamamlanması bekleniyor.

Washington merkezli Asia Society Policy Institute’un kıdemli başkan yardımcısı ve eski ABD ticaret yetkilisi Wendy Cutler, “Hindistanlı müzakereciler, ülkenin güçlü ekonomisi, diğer ortaklarla yürüttüğü çeşitlendirme girişimleri ve dünyadaki stratejik konumu sayesinde görüşmelerde belirli bir manevra alanı kazandı” dedi.

Goldman Sachs ekonomisti Santanu Sengupta bir raporunda, ABD ile İran arasındaki geçici barış anlaşmasının petrol fiyatlarını düşürerek Hindistan’ın ekonomik görünümünü iyileştirdiğini belirtti.

Banka, Hindistan için 2026 büyüme tahminini yüzde 6,8’e yükseltirken, enflasyon ve cari açık tahminlerini düşürdü. Bu da Yeni Delhi’nin daha iyi koşullar elde etmek amacıyla beklemek için ekonomik açıdan daha geniş bir hareket alanına sahip olduğunu gösteriyor.

Rupinin değer kaybetmesi de ihracatçıların rekabet gücünü artırdı.

Washington’ı bekleme stratejisi

Bir başka Hindistanlı yetkiliye göre Yeni Delhi ayrıca ABD’nin bazı ticaret önlemlerinin hukuki ya da siyasi engellerle karşılaşabileceğini hesaplıyor.

Demokrat Parti’den 22 eyalet başsavcısından oluşan bir grup, Trump yönetiminin zorla çalıştırmaya ilişkin soruşturmalar kapsamında önerdiği tarifelere karşı şimdiden itirazda bulundu.

Ticaret analistlerine göre ABD tarifelerine ilişkin hukuki belirsizlikler ile Modi’nin son eyalet seçimlerindeki zaferleri, Hindistan’ın aceleye getirilmiş bir anlaşmaya direnmesine yardımcı oldu.

Modi’nin Bharatiya Janata Partisi’nin üst düzey yöneticileri, ticaret anlaşmalarının Hindistanlı çiftçileri ve küçük işletmeleri koruması gerektiğini kamuoyu önünde savundu. Yeni Delhi, siyasi açıdan etkili olan bu iki kesimi ticaret müzakerelerinde uzun süredir koruyor.

Eski ticaret müzakerecisi ve Global Trade Research Initiative’in kurucusu Ajay Srivastava, “Hindistan, aceleye getirilmiş bir anlaşmayı geciktirmenin, hatta tamamen terk etmenin; maliyeti geçici tarife avantajlarının çok ötesine geçebilecek yükümlülüklerin altına girmekten daha ihtiyatlı olabileceğinin farkında” dedi.

Hindistan’da Hamamböceği Partisi’nin protestoları sürüyor

Okumaya Devam Et

Asya

Çin küresel kaz ciğeri üretiminin yeni merkezi oldu

Yayınlanma

Fransız mutfağının simge gıdası kaz ciğeri üretiminde Çin, devlet destekli yatırımlarla küresel pazarın yüzde 45’ini ele geçirdi. Ülkede yılda 11 bin ton üretilen de lüks gıda maddesi, Fransız rakiplerine kıyasla yarı fiyatına alıcı buluyor.

Fransız mutfağının ve kültürünün dünya çapındaki en önemli simgelerinden biri olan kaz ciğeri (foie gras) üretiminde dengeler değişiyor.

The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre Çin, gerçekleştirdiği büyük atılımla bu lüks gıda maddesinin küresel üretim merkezi haline geldi. Devlet kontrolündeki yatırım kuruluşu China International Capital tarafından haziran ayında yayımlanan rapora göre, Çin sınırları içinde her yıl 11 bin ton kaz ciğeri üretiliyor.

Bu hacim, Çinli üreticilerin şu anda küresel kaz ciğeri üretiminin yüzde 45 gibi büyük bir oranını tek başına karşıladığı anlamına geliyor.

The Wall Street Journal gazetesine değerlendirmelerde bulunan Çin tarım sektörü uzmanı Even Pei, Batı dünyasındaki algının dönüştüğünü vurguladı. Pei, konuya ilişkin açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“On yıllar boyunca Batılı tüketicilerin gözünde ‘Çin Malı’ ibaresi ucuz, kalitesiz ve basit ürünlerle özdeşleşti. Ancak son on yılda, Çin’de üretilen ve yüksek kaliteyi daha düşük fiyata sunan çok sayıda yerli markanın yükselişine şahit oluyoruz.”

Kırsal kalkınma hamlesi sektörü büyüttü

Kaz ciğeri üretimindeki bu olağanüstü büyüme, Pekin yönetiminin kırsal bölgeleri kalkındırma stratejisinin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Kentlere göç eden iş gücü nedeniyle boşalan kırsal yerleşim birimlerinde sürdürülebilir sanayi kolları yaratmak isteyen Çin hükümeti, bu sektörü hedef seçti.

Tarım uzmanı Even Pei, devletin üreticilere düşük faizli krediler sağlayarak ve pazarlama faaliyetlerine doğrudan destek vererek sektörün büyümesini hızlandırdığını ifade etti.

Günümüzde Çinli çiftçiler, ördek ve kazları ciğerlerini büyütecek şekilde özel besleme yöntemlerine tabi tutarak binlerce ton kaz ciğeri işleme kapasitesine sahip durumda.

Ülkedeki restoranlar ve gıda üreticileri de tüketimi artırmak amacıyla yaratıcı sunumlar geliştiriyor. Habere göre, piyasada kaz ciğerli dondurma, yaban mersini aromalı kaz ciğeri ve bu lezzeti barındıran suşi roll gibi alternatif ürünler yer alıyor.

Lüks tüketim sınıfındaki bu gıda maddesi Çin içinde halen ağırlıklı olarak büyük şehirlerde yaşayan varlıklı kesime hitap ediyor.

Bununla birlikte, Çin’de üretilen kaz ciğerinin satış fiyatı, Fransa’da üretilen muadillerine kıyasla neredeyse yarı yarıya daha düşük seviyede seyrediyor.

Avrupa pazarında rekabet endişesi

The Wall Street Journal gazetesinin dikkat çektiği bir diğer husus ise Avrupa Birliği’nin ithal ürünlere yönelik tedbirleri oldu. Avrupa Birliği, kaz ciğeri etiketleme kurallarını sıkılaştırarak yabancı üreticilerin ürünlerinde Fransa menşeini çağrıştıracak ibareler kullanmasını yasakladı.

Çin dışında üretilen kaz ciğerinin uluslararası satışı şu an için yalnızca birkaç küçük pazarla sınırlı kalıyor.

Öte yandan Fransa’daki sektör temsilcileri, Çin menşeli kaz ciğerinin Avrupa pazarına doğrudan girmesi durumunda, düşük fiyat avantajının tüketiciler nezdinde belirleyici unsur haline gelmesinden endişe ediyor.

Dünya gastronomi kültüründe kaz ciğeri, Fransa’nın en önemli marka değerleri arasında kabul ediliyor. Fransa, bu özel yemeğe yasal koruma altında olan kültürel ve gastronomik miras statüsü tanımış durumda.

Okumaya Devam Et

Asya

Çin, Japonya Dışişleri Bakanı’nın Güney Çin Denizi tahkim kararını gündeme taşımasını protesto etti

Yayınlanma

Çin, Japonya Dışişleri Bakanı’nın Güney Çin Denizi tahkim kararını gündeme taşıması ve bazı ülkelerle yayımladığı ortak bildiri nedeniyle sert girişimde bulundu.

Çin Dışişleri Bakanlığı Asya İşleri Dairesi’nden sorumlu bir yetkili, pazar günü Japonya’nın Çin Büyükelçiliği Maslahatgüzarı’nı bakanlığa çağırdı. Görüşmede, Japonya Dışişleri Bakanı’nın, sözde “Güney Çin Denizi Tahkim Kararı”nı yayımlanmasının 10. yılında yeniden gündeme taşıması ve Japonya’nın bazı ülkelerle işbirliği içinde ortak bir bildiri yayımlaması nedeniyle sert girişimde bulunuldu; Çin’in güçlü memnuniyetsizliği ve protestosu iletildi.

Yetkili, Çin’in Japonya’nın “provokasyonlarına kararlı ve güçlü biçimde karşılık vereceğini”, toprak egemenliğini ve denizlerdeki hak ve çıkarlarını “kesin biçimde koruyacağını” belirtti.

Çin Dışişleri Bakanlığına göre Çin tarafı, Japonya’nın Güney Çin Denizi ile bağlantılı tarihsel suçlarının hesabını açık biçimde vermediğini ve bu nedenle konu hakkında sorumsuzca açıklamalar yapma hakkına sahip olmadığını ifade etti.

Çin tarafı, Japonya’nın “bu çirkin söz ve eylemlerinin savaş sonrası uluslararası düzene ve uluslararası ilişkilerde hukukun üstünlüğüne meydan okuduğunu, çifte standart uyguladığını, ülkeler arasında ayrılık yaratmaya çalıştığını ve Güney Çin Denizi’ndeki barış ve istikrarı baltaladığını” bildirdi. Bu tutumun, bölge ülkelerinin ortak çıkarları ve beklentileriyle de çeliştiği kaydedildi.

Bakanlık, bu tür adımların Çin dahil uluslararası toplumda, Japonya’nın modern tarihteki saldırganlık eylemleri ve sömürgeci vahşeti konusunda tarihsel kaygıları yeniden canlandırdığını ve güçlü öfkeye yol açtığını açıkladı.

Açıklamada, Çin’in Japonya’nın provokasyonlarına kararlı ve güçlü biçimde karşılık vereceği, toprak egemenliğini ve denizlerdeki hak ve çıkarlarını kesin biçimde koruyacağı yinelendi.

Bakanlık ayrıca Çin tarafının, Japonya’yla bağlantılı çeşitli olumsuz gelişmeler konusunda da sert girişimlerde bulunduğunu bildirdi. Bunlar arasında, “Tayvan meselesi, Japonya’nın Çin’de bıraktığı terk edilmiş kimyasal silahlar, Japon parlamento üyelerinin Çin’in etnik politikalarına ilişkin uygunsuz açıklamaları ve Japonya’nın askeri ve güvenlik alanındaki olumsuz adımları” yer aldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English