Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Daniel felaketinin gölgesinde Libya’daki siyasi gelişmeler: Seçim mi Statüko mu

Yayınlanma

10 Eylül’de Libya’yı vuran Daniel Fırtınası’nın yol açtığı felaket dikkatleri siyaset sahnesinden bir süre uzaklaştırdı ancak ağustostan bu yana ilk bakışta birbiriyle bağlantısız gibi duran bir dizi gelişme statükonun bozulabileceğine işaret ediyor. Gelişmelerin merkezinde Trablus merkezli Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’nin başrolünde olduğu “yeni hükümet” planı var.

Aşağıda çevirisini okuyacağını analiz, son dönemde yaşanan siyasi gelişmelerin birbiri ile bağlantısı ve ne anlama geldiğini açıklarken statükonun değişmesi anlamına gelebilecek adımların arka planına mercek tutuyor. Analiz değişimler ışında Libya’yı neler beklediğini dört senaryoda ele alıyor:

***

Tek Manzara, Üç Değişken: Libya Çatışmasının Yeni Dinamikleri ve Rotası

Bilal Abdullah

Temel Çıkarımlar

  • Libya siyasi sahnesinin şu anda şekillenmekte olan gerçekler nedeniyle değişikliklere tanık olması bekleniyor.
  • Libya’daki çekişme muhtemelen hiçbir tarafın diğerine taviz vermediği ya da ülkenin her iki kesiminde de huzursuzluğa neden olmadığı mevcut güç dengesinin donmasına yol açacak.
  • Değişen manzara, Washington’un Rusya’nın Libya’daki askeri etkisine ilişkin beklenmedik değişimlerin içerdiği riskleri nasıl değerlendirdiğine ve Moskova’nın bu etkiyi kurumsallaştırma ve pekiştirme becerisine bağlı olacak.
  • Son yıllarda ülke çapında farklı bölgelerdeki protestolar Libya’nın en etkili siyasi ve askeri figürlerinden bazılarına karşı hızla ayaklanmalara dönüştü.

Ağustos 2023’te Libya siyasi ortamı, muhtemelen bazı özelliklerinde değişikliklere işaret eden üç gelişmeye tanık oldu. Birincisi, Libya hükümetini değiştirmek için yakılan uluslararası yeşil ışık; ikincisi, Libya Merkez Bankası’nın (CBL) yeniden birleştirilmesi; üçüncüsü Rusya’nın Libya’daki askeri varlığında yapılan değişiklikler.

Bu üç gelişme yüzeysel olarak birbirinden ayrı görünüyor. Ancak geçen haftalarda Libya’daki aktörlerin karşılıklı etkileşimlerini takip etmek, bu üç gelişmenin birbiriyle yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu makale, birbiriyle bağlantılı üç gelişme ve ilgili olaylar hakkında önemli bilgileri analiz etmekte ve bu gelişmeler ışığında Libya siyasi manzarasında meydana gelebilecek değişiklikleri incelemektedir.

Üç Ana Gelişme

1) Yeni bir hükümet kurulması: Batı ve Birleşmiş Milletler, bazı Libyalı partilerin Trablus merkezli hükümetin Başbakanı Abdülhamid Dibeybe’yi devirme girişimlerini reddediyordu. Bu tutum son zamanlarda değişmeye başladı ve iki taraf yeni bir Libya hükümeti kurmaya açık görünüyor.

Birkaç gösterge bu yeni pozisyona işaret ediyor:

Birincisi, dönemin İngiltere’nin Libya Büyükelçisi Caroline Hurndall’ın ağustos ayında bir sonraki seçimlerde fırsat eşitliğinin korunmasının önemine dair yaptığı ve adayları hükümet görevlerini bırakmaya çağıran açıklamaları. İkinci olarak, son aylarda BM Genel Sekreterinin Libya Özel Temsilcisi Abdoulaye Bathily, seçimlerden önce hükümet kurulmasına öncelik vermeyi reddetmekten, Dibeybe hükümetinin değişmesine giden yolu desteklemek karşılığında öncelikle seçim yasaları üzerinde nihai bir anlaşmaya varılması gerekliliğine işaret etmeye kadar kademeli olarak pozisyonunu değiştirdi.

Bathily, 22 Ağustos’ta Güvenlik Konseyi’nin Libya konulu toplantısına verdiği brifingde “ülkeyi seçimlere götürmek için başlıca aktörlerin üzerinde anlaştığı birleşik bir hükümetin şart olduğunu” vurguladı. Son olarak, en önemli ve en açık işaret ABD’nin BM Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield’den geldi; Linda Thomas-Greenfield BM Güvenlik Konseyi’nin Libya konulu brifinginde yaptığı konuşmada ülkesinin “tek görevi ülkeyi özgür ve adil seçimlere götürmek olacak teknokrat bir hükümetinin kurulmasını desteklemeye açık olduğunu” vurguladı.

ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland da 28 Ağustos 2023’te Mısır gazetesi Al-Masry Al-Youm’a verdiği mülakatta aynı mesajı yineledi. Ardından Fransa Cumhurbaşkanı’nın Libya Özel Temsilcisi Paul Soler, 30 Ağustos 2023’te Bathily ile görüşerek teknokrat bir hükümet kurulmasını desteklediğini ifade etti.

Dışarıdan gelen bu mesajlar, memleketi Misrata’da Dibeybe’ye verilen desteğin azaldığına işaret eden benzer göstergelerle örtüşüyor. Geleneksel olarak Başağa’yı destekleyen bloğun aksine, şehirde son zamanlarda Dibeybe hükümetinin politikalarını protesto eden bazı toplantılar düzenlendi. Bu toplantılara daha önce Dibeybe’yi destekledikleri bilinen Misrata’nın önde gelen isimleri de katıldı.

Dahası, Dibeybe’nin batı bölgesindeki çeşitli güç merkezleriyle ilişkileri genel olarak gergin. Son aylarda Zaviye’de, batı kıyısındaki şehirlerde, Nafusa dağındaki Amazigh şehirlerinde ve Trablus’un doğusundaki Hums’ta Dibeybe hükümeti ile farklı gruplar arasında gerilim arttı. Bu gerilimler Dibeybe hükümetinin siyasi ve askeri politikalarından kaynaklandı.

Bu gelişmeler, Dibeybe’nin devrilmesini rakiplerinin onu devirmeye yönelik olağan taleplerinden farklı bir bağlama oturttu ve bu talebi daha ulaşılabilir hale getirdi. Libya’nın eski Dışişleri Bakanı Necle Menguş’un İsrailli mevkidaşı Eli Cohen ile Roma’da yaptığı görüşmenin basına sızması, Dibeybe’nin rakipleri için altın bir fırsat oldu ve başta Trablus olmak üzere ülkenin batısındaki birçok şehirde protesto gösterilerine yol açtı. Dibeybe’nin Menguş’u görevden alma kararı tepkileri dindiremedi ve halkın Menguş’un istifasını talep etmesine yol açtı.

2) Merkez Bankası’nın yeniden birleştirilmesi: 20 Ağustos 2023’te Libya Merkez Bankası’nın (CBL) iki şubesinin yeniden birleştirildiği ve bankanın tek bir egemen kurum olarak görev yapmasına olanak sağlandığı açıklandı. Bu karar, CBL Başkanı Sadık el-Kebir, yardımcısı (bankanın Doğu Libya’daki şubesinin başkanı) Marai Rahil ile Trablus ve Bingazi birimlerindeki daire başkanları ve danışmanlar arasında Trablus’ta yapılan bir toplantının ardından alındı. Böylece bankada 2014 yılında yaşanan bölünme sona ermiş oldu.

Bu, ülkenin ekonomik ve mali bölünmüşlüğünün sona erdirilmesine yönelik önemli bir adımdı. Bu adım, tüm Libyalıların yararına olacak adil gelir paylaşımı anlaşmalarına ulaşma çabasının bir parçasıdır. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, çatışmanın iki tarafı da bu anlaşmalardan doğrudan faydalanıyor. CBL’nin yeniden birleşmesi muhtemelen Libya Başkanlık Konseyi (LPC) Başkanı Muhammed el-Menfi başkanlığındaki Yüksek Maliye Komitesi tarafından yapılan çalışmalarla ilişkili.

Maliye Komitesi, Libya’nın doğusundaki kampın bir dizi gerilimi artırıcı eyleminin ardından kuruldu. Bu eylemlerin başında haziran ayında Osama Hamada hükümetinin petrol gelirlerine idari olarak el koyma kararı geliyordu. Bingazi Temyiz Mahkemesi bu kararı onadı. 3 Temmuz 2023’te General Hafter, petrol gelirlerinin Libyalılar arasında adil bir şekilde dağıtılması için bir Maliye Komitesi kurulması talebine ağırlığını koydu.

Hafter, bu talebin yerine getirilmemesi halinde askeri eylemlerini artıracağı tehdidinde bulundu ve bu tehdidini, önerilen komitenin çalışmalarının geçen ağustos ayı sonuna kadar tamamlanması gerektiğine dair bir ültimatomla destekledi. Üç gün sonra, Hafter’in kontrolündeki Temsilciler Meclisi (HoR), LPC, Ordu Genel Komutanlığı, CBL, Ulusal Petrol Şirketi (NOC), İdari Kontrol Otoritesi (ACA) ve Libya Denetim Bürosu’ndan (LAB) temsilcilerin yer aldığı Maliye Komitesi kuruldu. Bu komite çalışmalarına devam ediyor.

Merkez Bankası’nın yeniden birleştirilmesine yönelik toplantıdan önce Bingazi’de Menfi, General Hafter ve Meclis Başkanı Akile Salih arasında bir toplantı daha yapılmıştı. Bu toplantıdan üç tarafın bir sonraki aşamada siyasi sürece nasıl yaklaşacağına dair ortak bir açıklama çıktı. Bu yaklaşımın özü, Bathily’nin tartışmalı konuları çözmek için tüm Libyalı tarafları içeren genişletilmiş bir komite kurma planına karşı durmak gibi görünüyor. Bunun yerine muhtemelen LPC’nin daha etkin olduğu, HoR ve LPC ile onların türevi olan 6+6 komitesi aracılığıyla çözüm sürecini yönetmeyi öngörüyor.

CBL’nin yeniden birleşmesi, Menfi’nin komitesi ve Bingazi toplantısı arasındaki ilişkiye gelince, bu hamleler çatışmayı besleyen tartışmalı konularda, özellikle de gelir paylaşımı ve belki de kısmen seçim yasaları üzerinde anlaşmaya varma konusunda ciddi bir ilerleme kaydederek önlem alıyorlar gibi görünüyor. Tüm bu gelişmelerden en az fayda sağlayan oyuncu ise siyaset sahnesinin dışına itilme gibi ciddi bir ihtimalle karşı karşıya olan Dibeybe.

3) Rus askeri etkisi: Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Yunus-Bek Yevkurov Ağustos 2023 sonunda Libya’ya üç günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Resmi açıklamalara göre ziyaret askeri ve güvenlik işbirliği ile terörizm ve sınırı aşan suçlarla mücadelenin bir parçasıydı. Ancak ziyaretin zamanlaması dikkat çekiciydi. Ziyaret, Wagner Grubu lideri Yevgeny Prigozhin’in ölümünden bir gün önce, 22 Ağustos’ta başladı. Guardian gazetesi, Prigozhin’in Kremlin’e karşı ayaklanmasından iki haftadan kısa bir süre sonra 6 Temmuz’da bir Rus elçinin daha önce duyurulmamış bir ziyaret kapsamında General Hafter ile görüştüğünü ortaya çıkardı. Bu ziyaret, Rusya’nın Libya’daki varlığını, lideri dışarıdayken Wagner aracılığıyla yeniden organize etme amacı taşıdığı şeklinde yorumlanabilir. Bu ziyaret aynı zamanda komşu ülkelerdeki, özellikle Nijer’deki askeri darbe ve Çad’da rejim ile militan muhalefet arasındaki çatışma gibi önemli güvenlik ve askeri gelişmelerle aynı zamana denk geldi.

Bu ziyaretin olağanüstü resmi niteliği göz önüne alındığında ziyaretin büyük öneme sahip olabilir. Bu, iki tarafın Rusya’nın Libya’daki askeri varlığını son dört yıldır Wagner grubu aracılığıyla gayri resmi varlığından uzaklaştırarak resmileştirmek istediği anlamına gelebilir. Bu olası resmileştirme arzusu iki şekilde okunabilir:

Birincisi, Moskova’nın askeri kurumlarının Wagner’in faaliyetlerini denetlemesine izin verme eğilimi. Daily Mail’de yer alan bir habere göre Rusya askeri istihbaratının Gizli Operasyonlar Birimi Başkanı Tümgeneral Andrey Averyanov Wagner’i yönetmeye hazırlanıyor.

İkincisi, Moskova’nın Nijer’deki darbe liderlerine, Prigozhin’in ölümünden önce verdiği olumlu mesajlar ya da Batı’nın darbeye karşı tutumunu eleştiren resmi açıklamalar, Nijer’deki darbe liderlerinin Moskova’nın Wagner aracılığıyla sağladığı askeri hizmetlerle senkronize olabileceğini gösteriyor. Bu, Nijer’in Rusya’nın askeri olarak aktif olduğu Afrika ülkeleri arasına katılmasını daha olası kılıyor. Bu da Wagner’in yıllardır güçlü bir varlığa sahip olduğu Libya’nın doğrudan komşusu olarak önemini artırıyor.

Seçim mi Statüko mu: Çatışma Nereye Gidiyor?

Libya’daki siyasi gelişmeler tekdüze değil ve bir sonuca işaret etmiyor. Bunun yerine, “masadaki” iki ana seçeneği savunanlar arasındaki çatışmayı daha da körükleyebilirler: Seçimlerin yapılması ve statükonun devam etmesi. Bu seçenekler şu şekilde açıklanabilir:

Libya’daki BM misyonu (UNSMIL) ve Batılı ülkelerin Dibeybe’den vazgeçme kararı, esas olarak seçimlerin büyük bir paketin parçası olarak yapılacağı garantisine bağlı. Aslında, Dibeybe’nin denklemden çıkarılma kararı, diğer tarafların seçim yasalarını geçirme konusunda daha esnek davranmaları için bir teşvik olarak sunulabilir. Ancak bu seçenek, Libya’nın izlemesi gereken yol konusunda BM elçisinin siyasi tekeline karşı durma karşılığında yerel aktörlerin gelir paylaşımı ve CBL konusundaki bölünmeleri sona erdirme konusunda anlaşmaya varma isteğini zayıflatabilir. Bu Bathily karşıtı tutum üçlü Bingazi toplantısının bildirisinde açıkça ifade edilmişti.

Yerel aktörlerin potansiyel planları, Bathily’nin 25 Ağustos 2023’te BM Haber platformuna verdiği mülakatta da yansıtıldığı üzere, Batı ve BM’nin korkularını körüklüyor. Yeni bir hükümet kurmanın tek amacının seçimleri düzenlemek olduğunu vurgulayan Bathily, Libya’nın bir başka geçici hükümeti, dolayısıyla bölünmenin daha uzun süre devam etmesini kaldıramayacağını söyledi.

Burada vurgulanması gereken bir diğer nokta da uluslararası aktörlerin yeni hükümetin kurulmasını İsrail ile normalleşme girişiminin sonuçlarından ayrı tutmaya yönelik ilgisidir. Menguş-Cohen görüşmesinin fiyaskoyla sonuçlanmasının ardından Batılı yetkililer Dibeybe’nin rakiplerinin siyasi avantaj elde etmesini önlemek için onun ismini vermeden “yeni hükümet” formülüne vurgu yaparken yeni hükümet ile ilgili açıklamalarında hükümet değişikliğini seçimlere hazırlıkla ilişkilendiriyorlar. Bu rakipler, geçiş dönemini uzatmak için seçimlerin düzenlenmesi konusunda herhangi bir taviz vermeden Dibeybe’yi görevden almaya kararlı.

Doğu Libya güçlerinin Rusya’nın askeri varlığını resmileştirme arzusu, bu varlığın sona erdirilmesine öncelik veren ABD politikasına ters düşüyor. Dibeybe hükümetini feda etmek ve bölünmenin sona erdirilmesi için geçiş dönemini uzatılmasına yönelik yerel çabalara karşı çıkmak anlamına gelse bile Washington’un seçimlerin yapılması ve bu yöndeki çabaların hızlandırılması konusundaki ısrarının nedeni bu olabilir.

Senaryolar

Bu gelişmeler arasındaki olası etkileşim ışığında, Libya’da olayların nasıl şekillenebileceğine dair üç muhtemel senaryo bulunuyor:

İlk senaryo Dibeybe’nin görevden alınması ve seçimlerin yapılması: Bu, ABD, UNSMIL ve şu an için iktidardan dışlanmış olan Libyalı taraflar için ideal bir senaryodur. Bu senaryo, Washington’un tüm araçlarını kullanarak çatışmanın taraflarını birlikte çalışmaya ve farklılıklarını bir kenara bırakmaya zorlamasını gerektiriyor. Söz konusu tarafların engeller yaratma ve herhangi bir çözümü engelleme kabiliyetleri göz önüne alındığında bunu başarmak kolay değil. Ayrıca bu senaryonun gerçekleşmesi için Washington’un Libya krizine öncelik vermesi gerekir ki Libya ABD’nin öncelikli sorunları ve çıkarları listesinde alt sıralarda yer aldığı için bunu yapmaya istekli olmayabilir.

İkinci senaryo ise Dibeybe’nin görevden alınması ve geçiş döneminin uzatılmasını içeriyor: Bu, Dibeybe hariç Libya’nın doğusu ve batısındaki çeşitli siyasi aktörler için ideal senaryo. UNSMIL ve ABD bu senaryoyu tercih etmiyor çünkü teknokrat hükümeti kurmak Dibeybe’yi feda etmek anlamına gelebilir ancak diğer tarafların seçim konusunda işbirliği yapacağına dair hiçbir garanti yok.

Üçüncü senaryoda ise Dibeybe hükümeti görevde kalır ve statüko devam eder. Bu UNSMIL ve ABD için en az riskli senaryo. Ekonomik ve mali birleşme konusundaki ilerlemenin sağlanmasına zaman tanır ve bu, kaynaklar için rekabeti azaltabilir. Bu durum, askeri kurumu birleştirirken Rusya’nın Libya’daki askeri varlığını yönetmek için diplomatik araçlara odaklanmaya yardımcı olur.

Dördüncü senaryo ise ülke çapında huzursuzluğun yayılması. Bu senaryoda halkın artan öfkesi Libyalı tarafları taviz vermeye zorlayabilir, batı bölgesinde Dibeybe hükümetini düşürebilir ya da doğu bölgesinde Temsilciler Meclisi ve hatta Genel Komutanlık gibi güçleri hedef alabilir. Son yıllarda protestolar ülke çapında farklı bölgelerde Libya’nın en etkili siyasi ve askeri figürlerinden bazılarına karşı hızla ayaklanmalara dönüştü.

Bu dört senaryo göz önüne alındığında, üçüncü ve dördüncü senaryolar diğer ikisinden daha olası görünüyor. Bu iki senaryodan hangisinin gerçekleşeceğine karar verecek olan şey, Rusya’nın askeri varlığındaki potansiyel ciddi değişimlere bağlı. Eğer bu Rus varlığı resmiyet kazanır ve genişlemeye çalışırsa, Washington’un dördüncü senaryoya yol açabilecek şekilde kararlı adımlar atması gerekebilir. Moskova’nın, Washington’un bu genişlemiş varlığa etkili ve barışçıl bir şekilde karşılık verebileceğini düşünerek Libya’daki varlığını genişletmeye çalışmadığını varsayalım. Bu durumda üçüncü senaryo en olası senaryo olacaktır.

Ortadoğu

Umman: Körfez güvenliğine en büyük tehdit İsrail’dir

Yayınlanma

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Körfez güvenliğine yönelik en ciddi tehditlerin bölge dışından, özellikle Tel Aviv’de alınan kararlardan kaynaklandığını ve İran’ı çevreleme politikasının çöktüğünü belirtti. Pazartesi günü Le Monde gazetesinde yayımlanan makalesinde el-Busaidi, ABD’nin bölgedeki askeri varlığının ve üslerinin Körfez ülkelerine somut bir güvenlik faydası sağlamadığını vurguladı.

Körfez bölgesinde kalıcı güvenliğin İran’ı dışlayan politikalarla sağlanamayacağını vurgulayan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, İsrail’in bölge dışından aldığı kararların asıl tehdit kaynağı olduğunu kaydetti. El-Busaidi, ABD’nin genişleyen askeri varlığının da Körfez ülkelerine somut bir güvenlik sağlamadığını ifade etti.

Bölgedeki en ciddi tehdidin İran’dan değil İsrail’den kaynaklandığını belirten Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, yıllardır Tahran’a karşı sürdürülen çevreleme politikasının Körfez’e güvenlik sağladığı düşüncesinin son savaşla birlikte çöktüğünü aktardı.

El-Busaidi, pazartesi günü Le Monde gazetesinde yayımlanan makalesinde, “Körfez güvenliğine yönelik en ciddi tehditler bölgenin kendi içinden kaynaklanmıyor. Aksine, bunlar bölge dışında, her şeyden önce Tel Aviv’de alınan kararlardan doğuyor. Artık bu sonuca itiraz etmek güç” ifadelerini kullandı. Ummanlı Bakan, Tahran’ın varoluşsal bir tehdit oluşturmadığını da vurguladı.

“ABD’nin askeri varlığı Körfez’e güvenlik sağlamadı”

El-Busaidi, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını genişletmesini eleştirerek, bu durumun Körfez ülkelerine ne koruma sağladığını ne de somut bir fayda sunduğunu belirtti.

Umman Dışişleri Bakanı, makalesinde şu değerlendirmelere yer verdi:

“Bölgedeki devasa askeri harcamalar, Körfez’deki ABD üslerinin genişletilmesi ve uzaktan koruma sağlamak amacıyla sürdürülen kapsamlı ABD askeri varlığı büyük maliyetlerle kuruldu ve devam ettirildi. Ancak bunların hiçbiri gerçek anlamda bir fayda sağlamadı.”

Son savaşın, ABD, İsrail ve bazı Arap ülkelerinin İran’ı çevreleme politikasının bölgeye güvenlik sağladığı yönündeki inancı boşa çıkardığını kaydeden el-Busaidi, şöyle devam etti:

“Bu gerçek, yakın zamana kadar 45 yılı aşkın süredir büyük maliyetlerle sürdürülen çevreleme politikasını güvenlik adına katlanılması gereken bir maliyet olarak görenler tarafından bile artık kabul ediliyor.”

Hürmüz Boğazı’nda güvenli seyrüsefer önceliği

Umman Dışişleri Bakanı, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlayacak bir düzenlemeye ulaşılmasının öncelik taşıdığını vurguladı.

Böyle bir düzenlemede İran’ın rolünün hayati önemde olduğunu belirten el-Busaidi, şu ifadeleri kullandı:

“Körfez kıyıları sekiz devlet tarafından paylaşılıyor. Umman ve Körfez İşbirliği Konseyi’ndeki beş ortağı Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar’ın yanı sıra İran ve Irak da bu bölgenin parçası. Bu iki ülke de farklı dönemlerde çevreleme politikalarına ve askeri müdahalelere maruz kaldı.”

El-Busaidi, bu sekiz ülkenin tamamının koruması gereken hayati çıkarlara sahip olduğunu ve her birinin imkanları ile öncelikleri doğrultusunda ortak stratejik su yolunun güvenliğinden sorumlu olduğunu kaydetti.

Ummanlı Bakan, “Bu nedenle hiçbir ülke gelecekte kurulacak bölgesel güvenlik mimarisinin dışında bırakılamaz. Hepsi bu yapının tasarlanmasına ve uygulanmasına katılmalı, beraberinde getireceği sorumlulukları paylaşmalıdır” değerlendirmesinde bulundu. El-Busaidi, konuyla ilgili karmaşık müzakerelerin sürdüğünü de bildirdi.

Washington İslamabad mutabakatından geri adım attı

ABD, Washington ile Tahran arasında varılan İslamabad mutabakatının çeşitli maddelerinden geri adım attı. Bu maddeler arasında Hürmüz Boğazı’nın Umman ve İran tarafından ortaklaşa yönetilmesi de yer alıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, bu hafta Washington’ı “Boğazın Muhafızı” ilan etti.

Umman Dışişleri Bakanı’nın makalesi, Washington ile Tahran arasında büyük bir askeri gerilimin yaşandığı dönemde yayımlandı.

İran, son günlerde ABD’nin ölümcül hava saldırılarına karşılık olarak Körfez’deki Amerikan unsurlarına çok sayıda füze ve İHA saldırısı düzenledi. Washington ise mutabakatı ihlal ederek İran’a yönelik saldırılarını sürdürdü.

Trump, ateşkesin sona erdiğini ilan ederek yakın gelecekte İran’a karşı daha ağır saldırılar düzenleneceğini söyledi.

ABD üsleri füze ve İHA saldırılarıyla hedef alındı

Salı günü erken saatlerde İran’a ait İHA ve füzeler, Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün’deki ABD üslerini ve askeri altyapıyı hedef aldı.

Birkaç gün önce de Tahran, ABD saldırılarına Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün’deki Amerikan unsurlarını vurarak karşılık vermişti. İran ayrıca savaşın şubat ayında başlamasından sonraki ilk 40 gün boyunca hedef almaktan kaçındığı Umman’daki ABD varlıklarına da saldırılar düzenledi.

İran, Hürmüz Boğazı’nın gelecekteki yönetimi konusunda Umman ile doğrudan görüşmeler yürütüyor ancak kısa süre önce ABD ile Umman arasında bir deniz taşımacılığı koridorunun faaliyete geçirilmesini, mutabakatın ihlali olarak nitelendirerek kınadı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Umman ile istişare halinde gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık” dedi. Bekayi, “ABD’nin Umman üzerinde kurduğu baskı nedeniyle bu hedefe ulaşılamadı” ifadelerini kullandı.

İran Hürmüz için yeni otorite kurdu

İran, su yolunun gelecekteki yönetimini denetleme planlarının parçası olarak bu yılın başında Basra Körfezi Boğazlar İdaresi’ni kurdu.

İdareden salı günü yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:

“ABD güçlerinin bölgede gerçekleştirdiği ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden kapanmasına yol açan son kışkırtıcı eylemlerden önce, mutabakatın imzalanmasını takip eden üç hafta içinde İran’a ait olmayan 200’den fazla gemi İran ile koordinasyon kurdu. Bu gemilerin çoğuna geçiş izni ve sigorta güvencesi sağlandı.”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Bahreyn’de İran adına casuslukla suçlanan 3 kişiye müebbet

Yayınlanma

Bahreyn yargısı, İran Devrim Muhafızları Ordusu adına casusluk yaptıkları gerekçesiyle 3 kişiyi müebbet hapis cezasına çarptırdı. Başsavcılığın karara ilişkin açıklamasında, sanıkların ülkeye karşı düşmanca ve terör eylemlerine destek vermek amacıyla işbirliği yaptıkları kaydedildi.

Bahreyn yargısı, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) adına casusluk yapmakla suçlanan 3 kişiyi müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Başsavcılıktan 14 Temmuz’da yapılan açıklamada, “Üç sanık, Bahreyn Krallığı’na karşı düşmanca ve terör eylemlerine destek vermek ve ülkenin çıkarlarına zarar vermek amacıyla terör örgütü İran Devrim Muhafızları ve mensuplarıyla işbirliği yapmakla suçlandı. Mahkeme, sanıkların tamamını müebbet hapis cezasına çarptırdı” ifadeleri yer aldı.

Söz konusu kararlar, Bahreyn yönetiminin 28 Şubat’ta başlayan ABD, İsrail ve İran arasındaki savaştan bu yana yürüttüğü geniş çaplı baskı politikasının son adımı olarak değerlendiriliyor. Bu süreçte yüzlerce kişi gözaltına alınırken halka açık toplantılar yasaklandı ve muhalifler hapsedildi. Uygulamaların ağırlıklı olarak ülkenin Şii çoğunluğunu hedef aldığı kaydediliyor.

Bahreyn İçişleri Bakanlığı, mayıs ayı başında aralarında yaklaşık 30 Şii din adamının da yer aldığı 41 vatandaşın casusluk yaptıkları ve DMO ile bağlantılı oldukları iddiasıyla gözaltına alındığını duyurmuştu. Daha önce Bahreyn Temsilciler Meclisi, monarşinin baskı politikalarını ve İran’a karşı savaşa verdiği desteği kamuoyu önünde eleştiren 3 milletvekilinin üyeliğini düşürmüştü.

69 kişi aileleriyle birlikte vatandaşlıktan çıkarıldı

Nisan ayı sonunda Bahreyn yönetimi, “İran’ın düşmanca eylemlerini yüceltmek veya bu eylemlere sempati göstermekle” suçlanan 69 kişiyi ve ailelerini vatandaşlıktan çıkardı. Bahreyn Haklar ve Demokrasi Enstitüsü (BIRD), hukuki güvenceler ve itiraz hakkı sağlanmadan alınan bu kararı tehlikeli bir baskı döneminin başlangıcı olarak nitelendirdi.

Mart ayında ise Bahreynli yetkililerin, İran adına casusluk yapmakla suçlanan Şii aktivist Muhammed el-Musevi’yi işkenceyle öldürdüğü iddia edildi.

Musevi’nin cansız bedenine ait görüntülerde darp, kabloyla kırbaçlama ve elektrik verme sonucu oluştuğu belirtilen izlerin yer aldığı aktarıldı.

Manama yönetimi, İran liderliğine yönelik her türlü destek veya sempati ifadesine karşı sert ve zaman zaman şiddet içeren politikalarını sürdürüyor. Casusluk suçlamaları ise ülkenin güvenliğine yönelik tehditleri etkisiz hale getirmenin başlıca araçlarından biri olarak kullanılıyor.

ABD Beşinci Filosu Bahreyn’de konuşlu

Nüfusunun çoğunluğu Şiilerden oluşan ancak Sünni El Halife ailesi tarafından yönetilen Bahreyn, bölgedeki en büyük ABD deniz üssüne ev sahipliği yapıyor. ABD Beşinci Filosu’nun konuşlandığı bu üs, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşta kritik rol oynadı.

Tahran yönetimi ise Washington ve Tel Aviv ile işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Bahreyn’e ve diğer Körfez ülkelerine yönelik binlerce füze ve insansız hava aracı saldırısı düzenledi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran, Hürmüz Boğazı’nda BAE tankerlerini vurdu

Yayınlanma

Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’ndan geçen iki petrol tankerinin İran seyir füzeleriyle vurulduğunu, saldırıda bir kişinin hayatını kaybettiğini, sekiz kişinin ise yaralandığını duyurdu. İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD’nin hava saldırılarına karşı başlattığı misilleme operasyonları kapsamında uyarıları dikkate almayan tankerleri hedef aldığını açıkladı.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yönetimi, ülkeye ait iki petrol tankerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri esnasında İran seyir füzeleriyle vurulduğunu bildirdi.

BAE Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, “Mombasa ve Al-Bahiyah adlı ulusal tankerler, Umman karasuları içinde, Hürmüz Boğazı’nın güney deniz rotasından geçerken iki İran seyir füzesiyle hedef alındı” ifadesine yer verildi. Bakanlık, Mombasa tankerinde çalışan Hindistan uyruklu bir mürettebatın yaşamını yitirdiğini, sekiz kişinin de yaralandığını açıkladı. Açıklamada, saldırı nedeniyle her iki tankerde yangın çıktığı, yangınların daha sonra kontrol altına alındığı ve gemilerde maddi hasar oluştuğu kaydedildi.

Abu Dabi yönetimi, saldırıyı bölgenin güvenlik ve istikrarını tehdit eden “uluslararası hukukun açık ve ciddi bir ihlali” olarak nitelendirerek kınadı. BAE ayrıca söz konusu gerilimi tırmandırıcı adımlara karşılık verme hakkını saklı tuttuğunu açıkladı. Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları (UKMTO) verilerine göre salı günü Umman’ın Limah kentinin güneydoğusunda bir tankerin daha füzeyle vurulduğu saptandı.

BAE tankerlerine yönelik saldırıların, İran’ın ABD’nin son operasyonlarına karşı bölgede başlattığı yeni misilleme dalgası kapsamında gerçekleştiği bildirildi.

Devrim Muhafızları tankerlerin uyarıları dikkate almadığını savundu

İran Devrim Muhafızları Ordusu, bölgedeki çok sayıda ABD askeri tesisinin yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş kurallarını ihlal eden tankerlerin de hedef alındığını duyurdu.

Devrim Muhafızları Ordusundan yapılan açıklamada, “Kuralları ihlal eden iki süper tanker ABD tarafından kandırıldı, Hürmüz Boğazı Deniz Güvenliği Kontrol Merkezi’nin tekrarlanan uyarılarını dikkate almadı ve seyir sistemlerini kapattı. Mayınlı bir koridordan geçmeyi seçerek deniz trafiğini tehlikeye attılar” ifadesi kullanıldı. Devrim Muhafızları, bölge ülkelerine “saldırgan düşmanla işbirliği” yapmamaları yönündeki uyarılarını yineledi.

İran, “Zafer II Operasyonu” adıyla başlattığı yeni harekât kapsamında Bahreyn’deki ABD askeri altyapısının da hedef alındığını açıkladı. Vurulan noktalar arasında silah depoları ile bir uydu iletişim merkezinin yer aldığı belirtildi.

Devrim Muhafızları Ordusu, Bahreyn’de konuşlu ABD Beşinci Filosu’na füze ve insansız hava araçlarıyla yeni saldırılar düzenlendiğini duyurdu. Açıklamada, yakıt depolama tesislerinin ateşe verildiği; Patriot radar sistemleri, filonun hava kontrol radarı, erken uyarı amaçlı C-RAM radar sistemi ile insansız güdümlü botların sevk ve idare edildiği komuta merkezinin imha edildiği aktarıldı. Devrim Muhafızları ayrıca Ürdün’deki ABD tesislerinin de vurulduğunu açıklayarak misilleme operasyonlarının devam ettiğini vurguladı.

İran ordusu da Kuveyt’teki hava savunma sistemleri, yakıt depoları ve mühimmat tesislerine insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlendiğini bildirdi. Ordu, ABD’nin adımlarına karşı operasyonların süreceğini açıkladı. İran’ın bu açıklamaları, ABD’nin üst üste üçüncü gece ülkenin farklı bölgelerine ağır saldırılar düzenlediği sırada geldi.

Trump savaşı Kongre’ye bildirdi

Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump, İran’a karşı askeri harekâtın yeniden başladığını Kongre’ye resmen bildirdi. Trump yönetimi, bu adımla birlikte ABD ordusunun Kongre onayı olmadan bölgede faaliyet yürütebileceği 60 günlük yeni bir sürenin başladığını kaydediyor.

Reuters haber ajansının aktardığı mektupta Trump, “Bu askeri harekâtı, Amerikalıları, ABD’nin ulusal güvenliğini ve dış politika çıkarlarını koruma sorumluluğum doğrultusunda başlattım” ifadesini kullandı.

Pazartesi gecesi ve takip eden saatlerde, ABD’nin İran’a yönelik şiddetli saldırıları üst üste üçüncü gecede de devam etti. Yayınlanan görüntülerde, İran’ın Kiş Adası, Seravan kenti ve Washington’ın saldırılarıyla sivil teknelerin ateşe verildiği kıyı şeridi dahil olmak üzere ülke genelindeki ağır yıkım yansıdı. Saldırılarda bir milli park koruma istasyonu ve yem deposunun da hedef alındığı, bu saldırı sonucunda bir park korucusunun iki oğlu ve gelini dahil olmak üzere ailesinin hayatını kaybettiği bildirildi.

İran limanlarına yönelik ablukayı yeniden yürürlüğe koyan Trump, ABD’yi “Hürmüz’ün Muhafızı” ilan etti. Trump, Fox News televizyonuna verdiği demeçte, “Bu gece onlara çok sert vuracağız, yarın da çok sert vuracağız ve bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Hiçbir şeyleri yok. Büyük laflar etmek dışında hiçbir şeyleri kalmadı. Onları tanıdım ve tamamen delirmiş durumdalar” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English