Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Daniel felaketinin gölgesinde Libya’daki siyasi gelişmeler: Seçim mi Statüko mu

Yayınlanma

10 Eylül’de Libya’yı vuran Daniel Fırtınası’nın yol açtığı felaket dikkatleri siyaset sahnesinden bir süre uzaklaştırdı ancak ağustostan bu yana ilk bakışta birbiriyle bağlantısız gibi duran bir dizi gelişme statükonun bozulabileceğine işaret ediyor. Gelişmelerin merkezinde Trablus merkezli Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’nin başrolünde olduğu “yeni hükümet” planı var.

Aşağıda çevirisini okuyacağını analiz, son dönemde yaşanan siyasi gelişmelerin birbiri ile bağlantısı ve ne anlama geldiğini açıklarken statükonun değişmesi anlamına gelebilecek adımların arka planına mercek tutuyor. Analiz değişimler ışında Libya’yı neler beklediğini dört senaryoda ele alıyor:

***

Tek Manzara, Üç Değişken: Libya Çatışmasının Yeni Dinamikleri ve Rotası

Bilal Abdullah

Temel Çıkarımlar

  • Libya siyasi sahnesinin şu anda şekillenmekte olan gerçekler nedeniyle değişikliklere tanık olması bekleniyor.
  • Libya’daki çekişme muhtemelen hiçbir tarafın diğerine taviz vermediği ya da ülkenin her iki kesiminde de huzursuzluğa neden olmadığı mevcut güç dengesinin donmasına yol açacak.
  • Değişen manzara, Washington’un Rusya’nın Libya’daki askeri etkisine ilişkin beklenmedik değişimlerin içerdiği riskleri nasıl değerlendirdiğine ve Moskova’nın bu etkiyi kurumsallaştırma ve pekiştirme becerisine bağlı olacak.
  • Son yıllarda ülke çapında farklı bölgelerdeki protestolar Libya’nın en etkili siyasi ve askeri figürlerinden bazılarına karşı hızla ayaklanmalara dönüştü.

Ağustos 2023’te Libya siyasi ortamı, muhtemelen bazı özelliklerinde değişikliklere işaret eden üç gelişmeye tanık oldu. Birincisi, Libya hükümetini değiştirmek için yakılan uluslararası yeşil ışık; ikincisi, Libya Merkez Bankası’nın (CBL) yeniden birleştirilmesi; üçüncüsü Rusya’nın Libya’daki askeri varlığında yapılan değişiklikler.

Bu üç gelişme yüzeysel olarak birbirinden ayrı görünüyor. Ancak geçen haftalarda Libya’daki aktörlerin karşılıklı etkileşimlerini takip etmek, bu üç gelişmenin birbiriyle yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu makale, birbiriyle bağlantılı üç gelişme ve ilgili olaylar hakkında önemli bilgileri analiz etmekte ve bu gelişmeler ışığında Libya siyasi manzarasında meydana gelebilecek değişiklikleri incelemektedir.

Üç Ana Gelişme

1) Yeni bir hükümet kurulması: Batı ve Birleşmiş Milletler, bazı Libyalı partilerin Trablus merkezli hükümetin Başbakanı Abdülhamid Dibeybe’yi devirme girişimlerini reddediyordu. Bu tutum son zamanlarda değişmeye başladı ve iki taraf yeni bir Libya hükümeti kurmaya açık görünüyor.

Birkaç gösterge bu yeni pozisyona işaret ediyor:

Birincisi, dönemin İngiltere’nin Libya Büyükelçisi Caroline Hurndall’ın ağustos ayında bir sonraki seçimlerde fırsat eşitliğinin korunmasının önemine dair yaptığı ve adayları hükümet görevlerini bırakmaya çağıran açıklamaları. İkinci olarak, son aylarda BM Genel Sekreterinin Libya Özel Temsilcisi Abdoulaye Bathily, seçimlerden önce hükümet kurulmasına öncelik vermeyi reddetmekten, Dibeybe hükümetinin değişmesine giden yolu desteklemek karşılığında öncelikle seçim yasaları üzerinde nihai bir anlaşmaya varılması gerekliliğine işaret etmeye kadar kademeli olarak pozisyonunu değiştirdi.

Bathily, 22 Ağustos’ta Güvenlik Konseyi’nin Libya konulu toplantısına verdiği brifingde “ülkeyi seçimlere götürmek için başlıca aktörlerin üzerinde anlaştığı birleşik bir hükümetin şart olduğunu” vurguladı. Son olarak, en önemli ve en açık işaret ABD’nin BM Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield’den geldi; Linda Thomas-Greenfield BM Güvenlik Konseyi’nin Libya konulu brifinginde yaptığı konuşmada ülkesinin “tek görevi ülkeyi özgür ve adil seçimlere götürmek olacak teknokrat bir hükümetinin kurulmasını desteklemeye açık olduğunu” vurguladı.

ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland da 28 Ağustos 2023’te Mısır gazetesi Al-Masry Al-Youm’a verdiği mülakatta aynı mesajı yineledi. Ardından Fransa Cumhurbaşkanı’nın Libya Özel Temsilcisi Paul Soler, 30 Ağustos 2023’te Bathily ile görüşerek teknokrat bir hükümet kurulmasını desteklediğini ifade etti.

Dışarıdan gelen bu mesajlar, memleketi Misrata’da Dibeybe’ye verilen desteğin azaldığına işaret eden benzer göstergelerle örtüşüyor. Geleneksel olarak Başağa’yı destekleyen bloğun aksine, şehirde son zamanlarda Dibeybe hükümetinin politikalarını protesto eden bazı toplantılar düzenlendi. Bu toplantılara daha önce Dibeybe’yi destekledikleri bilinen Misrata’nın önde gelen isimleri de katıldı.

Dahası, Dibeybe’nin batı bölgesindeki çeşitli güç merkezleriyle ilişkileri genel olarak gergin. Son aylarda Zaviye’de, batı kıyısındaki şehirlerde, Nafusa dağındaki Amazigh şehirlerinde ve Trablus’un doğusundaki Hums’ta Dibeybe hükümeti ile farklı gruplar arasında gerilim arttı. Bu gerilimler Dibeybe hükümetinin siyasi ve askeri politikalarından kaynaklandı.

Bu gelişmeler, Dibeybe’nin devrilmesini rakiplerinin onu devirmeye yönelik olağan taleplerinden farklı bir bağlama oturttu ve bu talebi daha ulaşılabilir hale getirdi. Libya’nın eski Dışişleri Bakanı Necle Menguş’un İsrailli mevkidaşı Eli Cohen ile Roma’da yaptığı görüşmenin basına sızması, Dibeybe’nin rakipleri için altın bir fırsat oldu ve başta Trablus olmak üzere ülkenin batısındaki birçok şehirde protesto gösterilerine yol açtı. Dibeybe’nin Menguş’u görevden alma kararı tepkileri dindiremedi ve halkın Menguş’un istifasını talep etmesine yol açtı.

2) Merkez Bankası’nın yeniden birleştirilmesi: 20 Ağustos 2023’te Libya Merkez Bankası’nın (CBL) iki şubesinin yeniden birleştirildiği ve bankanın tek bir egemen kurum olarak görev yapmasına olanak sağlandığı açıklandı. Bu karar, CBL Başkanı Sadık el-Kebir, yardımcısı (bankanın Doğu Libya’daki şubesinin başkanı) Marai Rahil ile Trablus ve Bingazi birimlerindeki daire başkanları ve danışmanlar arasında Trablus’ta yapılan bir toplantının ardından alındı. Böylece bankada 2014 yılında yaşanan bölünme sona ermiş oldu.

Bu, ülkenin ekonomik ve mali bölünmüşlüğünün sona erdirilmesine yönelik önemli bir adımdı. Bu adım, tüm Libyalıların yararına olacak adil gelir paylaşımı anlaşmalarına ulaşma çabasının bir parçasıdır. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, çatışmanın iki tarafı da bu anlaşmalardan doğrudan faydalanıyor. CBL’nin yeniden birleşmesi muhtemelen Libya Başkanlık Konseyi (LPC) Başkanı Muhammed el-Menfi başkanlığındaki Yüksek Maliye Komitesi tarafından yapılan çalışmalarla ilişkili.

Maliye Komitesi, Libya’nın doğusundaki kampın bir dizi gerilimi artırıcı eyleminin ardından kuruldu. Bu eylemlerin başında haziran ayında Osama Hamada hükümetinin petrol gelirlerine idari olarak el koyma kararı geliyordu. Bingazi Temyiz Mahkemesi bu kararı onadı. 3 Temmuz 2023’te General Hafter, petrol gelirlerinin Libyalılar arasında adil bir şekilde dağıtılması için bir Maliye Komitesi kurulması talebine ağırlığını koydu.

Hafter, bu talebin yerine getirilmemesi halinde askeri eylemlerini artıracağı tehdidinde bulundu ve bu tehdidini, önerilen komitenin çalışmalarının geçen ağustos ayı sonuna kadar tamamlanması gerektiğine dair bir ültimatomla destekledi. Üç gün sonra, Hafter’in kontrolündeki Temsilciler Meclisi (HoR), LPC, Ordu Genel Komutanlığı, CBL, Ulusal Petrol Şirketi (NOC), İdari Kontrol Otoritesi (ACA) ve Libya Denetim Bürosu’ndan (LAB) temsilcilerin yer aldığı Maliye Komitesi kuruldu. Bu komite çalışmalarına devam ediyor.

Merkez Bankası’nın yeniden birleştirilmesine yönelik toplantıdan önce Bingazi’de Menfi, General Hafter ve Meclis Başkanı Akile Salih arasında bir toplantı daha yapılmıştı. Bu toplantıdan üç tarafın bir sonraki aşamada siyasi sürece nasıl yaklaşacağına dair ortak bir açıklama çıktı. Bu yaklaşımın özü, Bathily’nin tartışmalı konuları çözmek için tüm Libyalı tarafları içeren genişletilmiş bir komite kurma planına karşı durmak gibi görünüyor. Bunun yerine muhtemelen LPC’nin daha etkin olduğu, HoR ve LPC ile onların türevi olan 6+6 komitesi aracılığıyla çözüm sürecini yönetmeyi öngörüyor.

CBL’nin yeniden birleşmesi, Menfi’nin komitesi ve Bingazi toplantısı arasındaki ilişkiye gelince, bu hamleler çatışmayı besleyen tartışmalı konularda, özellikle de gelir paylaşımı ve belki de kısmen seçim yasaları üzerinde anlaşmaya varma konusunda ciddi bir ilerleme kaydederek önlem alıyorlar gibi görünüyor. Tüm bu gelişmelerden en az fayda sağlayan oyuncu ise siyaset sahnesinin dışına itilme gibi ciddi bir ihtimalle karşı karşıya olan Dibeybe.

3) Rus askeri etkisi: Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Yunus-Bek Yevkurov Ağustos 2023 sonunda Libya’ya üç günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Resmi açıklamalara göre ziyaret askeri ve güvenlik işbirliği ile terörizm ve sınırı aşan suçlarla mücadelenin bir parçasıydı. Ancak ziyaretin zamanlaması dikkat çekiciydi. Ziyaret, Wagner Grubu lideri Yevgeny Prigozhin’in ölümünden bir gün önce, 22 Ağustos’ta başladı. Guardian gazetesi, Prigozhin’in Kremlin’e karşı ayaklanmasından iki haftadan kısa bir süre sonra 6 Temmuz’da bir Rus elçinin daha önce duyurulmamış bir ziyaret kapsamında General Hafter ile görüştüğünü ortaya çıkardı. Bu ziyaret, Rusya’nın Libya’daki varlığını, lideri dışarıdayken Wagner aracılığıyla yeniden organize etme amacı taşıdığı şeklinde yorumlanabilir. Bu ziyaret aynı zamanda komşu ülkelerdeki, özellikle Nijer’deki askeri darbe ve Çad’da rejim ile militan muhalefet arasındaki çatışma gibi önemli güvenlik ve askeri gelişmelerle aynı zamana denk geldi.

Bu ziyaretin olağanüstü resmi niteliği göz önüne alındığında ziyaretin büyük öneme sahip olabilir. Bu, iki tarafın Rusya’nın Libya’daki askeri varlığını son dört yıldır Wagner grubu aracılığıyla gayri resmi varlığından uzaklaştırarak resmileştirmek istediği anlamına gelebilir. Bu olası resmileştirme arzusu iki şekilde okunabilir:

Birincisi, Moskova’nın askeri kurumlarının Wagner’in faaliyetlerini denetlemesine izin verme eğilimi. Daily Mail’de yer alan bir habere göre Rusya askeri istihbaratının Gizli Operasyonlar Birimi Başkanı Tümgeneral Andrey Averyanov Wagner’i yönetmeye hazırlanıyor.

İkincisi, Moskova’nın Nijer’deki darbe liderlerine, Prigozhin’in ölümünden önce verdiği olumlu mesajlar ya da Batı’nın darbeye karşı tutumunu eleştiren resmi açıklamalar, Nijer’deki darbe liderlerinin Moskova’nın Wagner aracılığıyla sağladığı askeri hizmetlerle senkronize olabileceğini gösteriyor. Bu, Nijer’in Rusya’nın askeri olarak aktif olduğu Afrika ülkeleri arasına katılmasını daha olası kılıyor. Bu da Wagner’in yıllardır güçlü bir varlığa sahip olduğu Libya’nın doğrudan komşusu olarak önemini artırıyor.

Seçim mi Statüko mu: Çatışma Nereye Gidiyor?

Libya’daki siyasi gelişmeler tekdüze değil ve bir sonuca işaret etmiyor. Bunun yerine, “masadaki” iki ana seçeneği savunanlar arasındaki çatışmayı daha da körükleyebilirler: Seçimlerin yapılması ve statükonun devam etmesi. Bu seçenekler şu şekilde açıklanabilir:

Libya’daki BM misyonu (UNSMIL) ve Batılı ülkelerin Dibeybe’den vazgeçme kararı, esas olarak seçimlerin büyük bir paketin parçası olarak yapılacağı garantisine bağlı. Aslında, Dibeybe’nin denklemden çıkarılma kararı, diğer tarafların seçim yasalarını geçirme konusunda daha esnek davranmaları için bir teşvik olarak sunulabilir. Ancak bu seçenek, Libya’nın izlemesi gereken yol konusunda BM elçisinin siyasi tekeline karşı durma karşılığında yerel aktörlerin gelir paylaşımı ve CBL konusundaki bölünmeleri sona erdirme konusunda anlaşmaya varma isteğini zayıflatabilir. Bu Bathily karşıtı tutum üçlü Bingazi toplantısının bildirisinde açıkça ifade edilmişti.

Yerel aktörlerin potansiyel planları, Bathily’nin 25 Ağustos 2023’te BM Haber platformuna verdiği mülakatta da yansıtıldığı üzere, Batı ve BM’nin korkularını körüklüyor. Yeni bir hükümet kurmanın tek amacının seçimleri düzenlemek olduğunu vurgulayan Bathily, Libya’nın bir başka geçici hükümeti, dolayısıyla bölünmenin daha uzun süre devam etmesini kaldıramayacağını söyledi.

Burada vurgulanması gereken bir diğer nokta da uluslararası aktörlerin yeni hükümetin kurulmasını İsrail ile normalleşme girişiminin sonuçlarından ayrı tutmaya yönelik ilgisidir. Menguş-Cohen görüşmesinin fiyaskoyla sonuçlanmasının ardından Batılı yetkililer Dibeybe’nin rakiplerinin siyasi avantaj elde etmesini önlemek için onun ismini vermeden “yeni hükümet” formülüne vurgu yaparken yeni hükümet ile ilgili açıklamalarında hükümet değişikliğini seçimlere hazırlıkla ilişkilendiriyorlar. Bu rakipler, geçiş dönemini uzatmak için seçimlerin düzenlenmesi konusunda herhangi bir taviz vermeden Dibeybe’yi görevden almaya kararlı.

Doğu Libya güçlerinin Rusya’nın askeri varlığını resmileştirme arzusu, bu varlığın sona erdirilmesine öncelik veren ABD politikasına ters düşüyor. Dibeybe hükümetini feda etmek ve bölünmenin sona erdirilmesi için geçiş dönemini uzatılmasına yönelik yerel çabalara karşı çıkmak anlamına gelse bile Washington’un seçimlerin yapılması ve bu yöndeki çabaların hızlandırılması konusundaki ısrarının nedeni bu olabilir.

Senaryolar

Bu gelişmeler arasındaki olası etkileşim ışığında, Libya’da olayların nasıl şekillenebileceğine dair üç muhtemel senaryo bulunuyor:

İlk senaryo Dibeybe’nin görevden alınması ve seçimlerin yapılması: Bu, ABD, UNSMIL ve şu an için iktidardan dışlanmış olan Libyalı taraflar için ideal bir senaryodur. Bu senaryo, Washington’un tüm araçlarını kullanarak çatışmanın taraflarını birlikte çalışmaya ve farklılıklarını bir kenara bırakmaya zorlamasını gerektiriyor. Söz konusu tarafların engeller yaratma ve herhangi bir çözümü engelleme kabiliyetleri göz önüne alındığında bunu başarmak kolay değil. Ayrıca bu senaryonun gerçekleşmesi için Washington’un Libya krizine öncelik vermesi gerekir ki Libya ABD’nin öncelikli sorunları ve çıkarları listesinde alt sıralarda yer aldığı için bunu yapmaya istekli olmayabilir.

İkinci senaryo ise Dibeybe’nin görevden alınması ve geçiş döneminin uzatılmasını içeriyor: Bu, Dibeybe hariç Libya’nın doğusu ve batısındaki çeşitli siyasi aktörler için ideal senaryo. UNSMIL ve ABD bu senaryoyu tercih etmiyor çünkü teknokrat hükümeti kurmak Dibeybe’yi feda etmek anlamına gelebilir ancak diğer tarafların seçim konusunda işbirliği yapacağına dair hiçbir garanti yok.

Üçüncü senaryoda ise Dibeybe hükümeti görevde kalır ve statüko devam eder. Bu UNSMIL ve ABD için en az riskli senaryo. Ekonomik ve mali birleşme konusundaki ilerlemenin sağlanmasına zaman tanır ve bu, kaynaklar için rekabeti azaltabilir. Bu durum, askeri kurumu birleştirirken Rusya’nın Libya’daki askeri varlığını yönetmek için diplomatik araçlara odaklanmaya yardımcı olur.

Dördüncü senaryo ise ülke çapında huzursuzluğun yayılması. Bu senaryoda halkın artan öfkesi Libyalı tarafları taviz vermeye zorlayabilir, batı bölgesinde Dibeybe hükümetini düşürebilir ya da doğu bölgesinde Temsilciler Meclisi ve hatta Genel Komutanlık gibi güçleri hedef alabilir. Son yıllarda protestolar ülke çapında farklı bölgelerde Libya’nın en etkili siyasi ve askeri figürlerinden bazılarına karşı hızla ayaklanmalara dönüştü.

Bu dört senaryo göz önüne alındığında, üçüncü ve dördüncü senaryolar diğer ikisinden daha olası görünüyor. Bu iki senaryodan hangisinin gerçekleşeceğine karar verecek olan şey, Rusya’nın askeri varlığındaki potansiyel ciddi değişimlere bağlı. Eğer bu Rus varlığı resmiyet kazanır ve genişlemeye çalışırsa, Washington’un dördüncü senaryoya yol açabilecek şekilde kararlı adımlar atması gerekebilir. Moskova’nın, Washington’un bu genişlemiş varlığa etkili ve barışçıl bir şekilde karşılık verebileceğini düşünerek Libya’daki varlığını genişletmeye çalışmadığını varsayalım. Bu durumda üçüncü senaryo en olası senaryo olacaktır.

Ortadoğu

Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

Yayınlanma

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.

POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.

Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.

Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.

Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:

“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”

Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.

Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.

ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.

“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.

“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”

Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti  Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.

Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.

Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.

Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Yayınlanma

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.

German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.

Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.

Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.

Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.

Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.

Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.

Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.

UNIFIL sona yaklaşıyor

Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.

Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.

UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.

Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı. 

Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.

Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.

Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.

Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri

2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.

Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.

Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.

Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi. 

Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.

Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.

Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.

Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.

Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.

Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor

Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.

Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.

Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.

Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.

Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.

AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir

Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.

Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.

Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.

Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.

Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.

Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.

AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?

Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.

Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.

Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.

Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.

Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Yayınlanma

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.

Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.

“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.

Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.

İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek

Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.

Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.

Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.

Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.

Mélenchon: Biz unutulmuşların, aşağılanmışların sesiyiz

“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim

LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.

Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.

“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.

Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.

Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.

Sağdan salvolar, soldan eleştiriler

Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.

Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.

Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.

Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.

Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.

Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.

Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.

Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English