Görüş
Devlet biçimine etki eden entelektüel bir tartışma

15 Ocak 2011’den bu yana Rusya Soruşturma Komitesi Başkanı, Putin’in gençliğinden bu yana yakın çevresinde olan isimlerden biri. Leningrad Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde aynı dönemde okudular. 1975’te okul bittikten sonra Putin KGB’de çalışmaya başladı, Bastrıkin ise polis müfettişi oldu. 1991’de Yeltsin darbesiyle dağıtılana kadar SBKP üyesi, üstelik 1982-1983 arasında Leningrad İl Komsomol Sekreteri, 1983-1985 arasında da Leningrad Oblast Komsomol Sekreteri — bu, eski dostuyla farklarından bir başkasıdır: Putin SBKP’den kendisi istifa etmişti. Akademik çalışmaya eski dostundan daha yakındı: 1980-1988 arasında Leningrad Üniversitesi’nde kriminoloji dersleri vermekten başka, doktora tezi, “Yabancıların içinde bulunduğu ceza davalarında soruşturma problemleri” (bu mesele üzerinde Soruşturma Komitesi başkanı olarak göçmenlerle ilgili çalışmalarında da durduğunu hatırlatmaya değer), doçentlik tezi ise “Sovyet ceza muhakemesi alanında iç ve uluslararası hukukun etkileşimi” başlığını taşıyor. 1992-1995 arasında St. Petersburg Sendikalar Beşeri Üniversitesi rektörü. 1996-1998 arasında Kuzeybatı Bölge İçişleri Hukuk İdaresi başkanı. 1998-2001 arasında Rusya Hukuk Akademisi Kuzeybatı Şube Müdürü. Sonra, akademide ders vermeye devam ederken, Adalet Bakanlığı Kuzeybatı Federal Bölge İdaresi Başkanı. Arkasından İçişleri Merkez Bölge İdaresi Başkanı, Rusya Genel Savcısı Yardımcısı.
Özetle, benzeri az bulunacak nitelikte, çok parlak bir idareci, akademisyen ve kriminolog.
* * *
Bastrıkin geçen ay St. Petersburg Uluslararası Hukuk Forumu’ndaydı. Çok dikkat çekici ve bu tür etkinlikler için sıradışı bir tartışma çıktı bu forumda: Rusya Federasyonu Anayasa’sının 13’üncü maddesi ne olacak?
13’üncü maddenin ikinci fıkrası şöyle der:
“Hiçbir ideoloji devlet ideolojisi veya mecburi ideoloji olarak tesis edilemez.”
Bastrıkin, forumdaki konuşmasında buna açıkça karşı çıktı ve Rusya’da her zaman bir ideoloji bulunduğunu ve bugün de bulunmak zorunda olduğunu söyledi. Bu çıkış kendi başına bile yeterince önemliydi; ancak arkasından gelen destek onu daha önemli kıldı: Rusya Adalet Bakanı Konstantin Çuyçenko, Bastrıkin’i desteklemekle kalmadı, 13’üncü madde probleminin “çözülmesi gerektiğini”, zira bunun, “Rusya’nın değerleri” ile çeliştiğini söyledi.
“Rusya’nın değerleri”, 16 Kasım 2022’de yayınlanan başkanlık kararnamesine gönderme yapıyor. Orada sayılan “değerler” şunlardır:
Yaşam, haysiyet, insan hak ve hürriyetleri, yurtseverlik, yurttaşlık, anavatana hizmet ve onun kaderinde sorumluluk taşımak, yüksek ahlaki idealler, güçlü aile, yaratıcı emek, manevi olanın maddi olana önceliği, hümanizm, merhamet, adalet, kolektivizm, karşılıklı yardım ve karşılıklı saygı, tarihi hafıza ve nesillerin devamlılığı, Rusya halklarının birliği.
Bunların her biri, birer ideolojik öğedir ve hepsi birden, gerçekten de bir devlet ideolojisi meydana getirirler. Bu yüzden Bastrıkin’in çıkışı (tarihi haklılığından başka hukuki temeli itibariyle de) haklıdır; Çuyçenko’nun düzeltme talebi de öyle.
Eğer anayasa maddeleri sözden ibaret değilse, eğer bunlar belli bir bilimsel-felsefi temele de oturmak zorundaysa, zaten var olan devlet ideolojisi anayasal çerçeve içinde de ifadesini bulmalıdır. Bastrıkin forumda, Anayasa Mahkemesi Başkanı Valeriy Zorkin’den tam da bunu talep etti: “Ben hangi ideolojinin: kapitalizmin mi, sosyalizmin mi, liberal ideolojinin mi daha iyi olduğu üzerine konuşma çağrısı yapmıyorum. Ama hareketi bu istikamette başlatalım.”
Zorkin’in Bastrıkin’e cevabı hukuk felsefesi açısından hiç de bu itirazdan daha az önemli değildi. Anayasa Mahkemesi Başkanı, anayasada, Rusya’nın demokratik hukuk devleti, sosyal devlet olduğu ifadelerinin de “idea” olduğunu söyledi, ekledi: “Bu bir ideoloji mi? İdeoloji. … Bence anayasa, sivil toplumu bu kendine has anlaşma temelinde birleştirmeye imkân sağlayan ideolojidir zaten.” Anayasa, hükümetin ideolojik temelidir ve bu temel, hükümetin hem daha liberal hem daha muhafazakâr siyaset yürütmesine imkân verir.
Neden önemli bu ve neden sadece bir hukuk felsefesi tartışmasından ibaret değil? Şundan: 2020’deki anayasa reformu gereğince anayasanın birinci bölümü (13’üncü madde de bu bölümde) meclis ve senato tarafından revize edilemez; bu maddelerde değişiklik için anayasa meclisi toplanması gerekir.
Demek ki tartışma aslında bir kurucu meclis tartışması, devletin yapısını ve geleceğini ilgilendiren bir tartışmadır. Tartışmanın ortaya çıkışının nedeni, dahası, tartışmanın taraflarında “hayır” diyen kimse bulunmayıp “evet, öyle” ile “evet, ama” arasında bölünmüş olmaları, toplumu bir ideoloji eşliğinde kenetleme ihtiyacını açık seçik biçimde gösteriyor. “Rusya’nın değerleri”, bu ihtiyacın ürünüydü; Kremlin’in çocuklar arasında Sovyet “piyonerlerine” benzer bir “birinciler hareketi” kurma çabası, bu ihtiyacın ürünüydü; kitlesel bir gençlik hareketi yaratılmasına yönelik tartışmalar, bu ihtiyacın ürünüydü; ve en önemlisi, ihtiyacın kendisi, yeterince zaten kenetlenme olmayışın sonucudur.
* * *
Bastrıkin aslında daha önce de pro-Sovyet yanlısı çıkışlarıyla dikkat çekmişti; daha önemlisi ise, bu tutumunu gizlemeye hiç kalkışmadı.
Geçen yılın sonunda, Sovyetler Birliği’nin kuruluşunun 100’üncü yıldönümü vesilesiyle yazdığı makaleye de bakalım. İyi bir makaleydi bu, ama genellikle amatör edebiyatçıların kullandığı bir blogtan dışarı pek az çıktı. Başlığı şöyleydi: “SSCB’nin 100 yılı. SSCB’nin başlıca 10 başarısı”.
Bastrıkin orada, Sovyetler Birliği’nin büyüklüğünü şunlara bağlıyor: muzaffer bir halk, uzayın ilk fatihleri, halkın emek başarıları; büyük bir dünya gücü; askeri kuvvet; ülkenin sportif gururu; nükleerin barışçıl kullanımı; birlik-eşitlik-kardeşlik; halkların kardeşliği; Sovyet kültürü.
Şu cümleler o makaleden:
“Ülkemiz iki defa enkazdan yeniden doğdu: 1917-1922 iç savaşından sonra, arkasından 1941-1945 Büyük Anavatan Savaşı’ndan sonra. Bu, pek çoğumuz için çocukluğumuzun ve gençliğimizin ülkesi olan Sovyetler Birliğinin oluşumu ve yükselişi dönemiydi.”
İlk bakışta bütünüyle nostaljik bir ifade gibi görülebilir. Ama burada dikkat çekici olan, antikomünist (genellikle liberal, bazen de muhafazakâr ve hatta dinci) tarih yazımında genellikle gereksiz bir kesinti sayılan dönemi, iç savaş sonrasını, enkazın üzerinde yeniden inşa olarak tanımlamış olması.
Şu cümleler o makaleden:
“Herkes şu sloganı hatırlar: ‘Beş yıllık plan dört yılda!’ Bu, pek çok Sovyet vatandaşı için bir yaşam biçimiydi; SSCB’de emek her zaman saygı uyandırırdı.”
Antikomünist tarih yazımı emeğin bu niteliğine tamamen gözlerini kapar, zira kapitalizmde emek değil emeksiz zenginlik daha büyük saygınlık uyandırır. Geçmişin hatırlatılması, aynı zamanda bugünün eleştirisi anlamına geliyor.
Şu cümleler o makaleden:
“SSCB’nin çokuluslu bir devlet olarak kalmasını sağlayan tam da eşitlik ve kardeşlik ideolojisiydi: Kazaklar, Ermeniler, Belaruslar ve diğer milliyetler barış ve dostluk içinde yaşıyor, ülkenin ortak refahı için çalışıyorlardı. BDT ülkelerini kenetlemeyi ve onlar arasında sağlam bir temel atmayı başaran Sovyetler Birliği’ydi.”
Antibolşevik tarih yazımı, Lenin’i “Ukrayna’yı yaratmakla” suçlar; çizilen tablo şöyledir: zaten aşağı yukarı barış ve huzur içinde yaşayan milletler ve milliyetler Rus devrimiyle birlikte geniş haklarla donatıldı, bu da SSCB’nin dağılmasına yol açtı. Bu tarih yazımı, milli meseleyi ele alırken devrimle karşıdevrim arasında 70 yıl geçtiğini unutur.
Gördüğünüz gibi, gerçekten de dikkat çekici bir makale, zira iktidar katında benzer eğilimlerin dile getirildiğine çok sık rastlanmaz. En azından, geçen yıl 24 Şubat’a kadar öyleydi.
* * *
Ama her şey 24 Şubat’la birlikte ortaya çıkmış değil. 24 Şubat, kaçınılmaz olarak Sovyet döneminin eseri olan bürokrasinin, esas itibariyle de mali değil idari ve hukuki alanın yöneticileri arasında bu eğilimi güçlendirdi; Bastrıkin ise siyasi eğilimlerini zaten hiç gizlememişti.
2016’da Kommersant’ta yayınlanan bir başka makalesine daha bakalım. Başlığı şöyle: “Enformasyon savaşında etkili bir bariyer örmenin zamanı geldi”.
18 Nisan’da yayınlanan bu makale, bir yerde (Lenin’e göndermeyle) “Bastrıkin’in nisan tezleri” diye anılmış.
2016’da olsaydık hiç tereddütsüz tamamını çevirirdim bu epey uzun makalenin; ama aradan bunca yıl geçtikten sonra bile güncel.
Yedi yıl önce şöyle diyor (bugün yaygınlık kazanan kavramların nasıl doğduğuna dikkat ediniz): “Son birkaç onyıldır Rusya ve bir dizi başka ülke daha ABD ve müttefikleri tarafından başlatılan hibrit savaş şartları altında yaşıyor. Bu savaş muhtelif istikametlerde yürütülüyor: Siyasi, iktisadi, enformasyon, keza hukuk. Dahası son yıllarda nitelik olarak yeni bir aşamaya, açıktan cepheleşme aşamasına girdi.”
Bu alıntıya birinci tez diyelim.
Sonra ABD’nin dolar manipülasyonuyla gelişmekte olan ülkelerin milli paralarını “yerle bir ettiğini”, uzun vadeli dış kredilerle reel sektörlere yatırımların yok edildiğini, kısa vadeli kredilerin spekülasyon amacıyla kullanıldığını anlatıyor. Bu savaşın hukuki veçheleri üzerinde (başta YUKOS davası) dikkatle duruyor, arkasından enformasyon savaşına ve vekalet savaşına geçiyor: “ABD radikal islamcıları ve diğer radikal ideolojik akımları destekleyerek Yakındoğu’daki durumu tamamen istikrarsızlaştırdı.”
İkinci tez, şu:
“Milliyetler arası (etnisiteler arası) nefret zeminindeki çatışmaların yıkıcı gücünün farkına varan ABD, kozunu bu enformasyon unsuruna oynadı. Problemin günümüzdeki kavranışıyla şu açıktır: temelinde halkların kardeşliği yatan SSCB’nin ideolojik temelinin baltalanması da dışarıdan başlatıldı ve milli çekişme usulleri üzerine inşa edildi. Etnisiteler arasındaki pek çok çatışmanın (Karabağ, Gürcü-Abhaz, Oset-İnguş, Transdinyester) 1990’ların başında fiilen eşzamanlı olarak başlamış olması tesadüf değildir. Aynı dönemde Kiev’de milliyetçi vatandaşların ilk kitlesel gösterileri de gerçekleşir. Ayrıca, devletliliğin baltalanması, Letonya, Litvanya, Estonya, Gürcistan ve başka ülkelerde anti-Sovyet ajitasyon ve siyasi muhalefetin finanse edilmesi aracılığıyla yürütüldü.”
Demek ki Bastrıkin yedi yıl önce de, milli meselenin Sovyet çözümünün işler (neredeyse ideal) bir çözüm olduğunu ve milli ihtilafların devletliliği baltaladığını düşünüyordu. Bu düşüncenin ikinci parçası, Kremlin’in eksiksiz paylaştığı bir görüştür (daha önce birçok defa yazmıştım; örneğin şuraya bakın). Birinci parçası ise, yukarıda da gördük ki, Bastrıkin ve fikirdaşları ile Kremlin arasında ihtilaf konusu kabul edilmeli; zira ilk grup neredeyse tamamen olumlar, ikinci grup neredeyse tamamen olumsuzlar. Bu ihtilafın büyümemesinin tek nedeni, belki de, bütün bu insanların aynı Sovyet toplumunun eseri olmaları ve o aynı Sovyet toplumuna kimi nostaljik kimi gerçekçi ortak bir özlem beslemeleridir.
Şu cümleleri Bastrıkin’in üçüncü tezi olarak kabul edebiliriz:
“Sert, uygun ve simetrik bir cevap şart. … Sözümona liberal değerlere takılıp yalancı bir demokrasi oyunu oynandığı yeter. Zira demokrasi veya halkın egemenliği, halkın menfaatleri doğrultusunda hayata geçirilen bizatihi halkın iktidarından başka bir şey değildir. Bu menfaatlerin sağlanması toplumun muhtelif temsilcilerinin mutlak hürriyeti ve keyfiyetiyle değil genel bir esenlik aracılığıyla mümkündür.”
Tamamen marksist bir anlayış olduğunu ileri sürmek mümkün. Başka bir şey eklemeye de gerek yok.
Dördüncü tez, yedi yıl öncesinden St. Petersburg Forumu tartışmasının öngörüldüğüne yorulabilir:
“Devletin ideolojik siyaseti konseptinin oluşturulması son derece önemlidir. Bunun temel unsuru, çokuluslu yekpare Rusya halkını gerçekten kenetleyecek milli bir idea olabilir.”
Düşüncenin bunca zaman önce bu netlikte ortaya konulmuş olması, ister istemez, elitin içinde bu ve benzer konuların hararetli şekilde görüşüldüğünü gösteriyor. Demek ki ideoloji meselesi, siyaset meselesi, en genelde üstyapı meselesi, gündemin içinde boğulmuyor, sürekli entelektüel bir çözüm arayışı geliştiriliyor. “Carpe diem”, hiç değilse üstyapıda, Rusya’da siyasi elitin sloganı değil.
Neden “hiç değilse üstyapıda”? Çünkü, birincisi, iktidar zaten bir ittifakı temsil ediyor; bu ittifak kendine has bir bonapartizm şeklinde icra ediliyor. (Başka birçok yazımdan başka, bu meseleye girizgâh olarak şuraya bakılabilir). Ve ikincisi, bonapartizm devleti fetişleştiriyor. Bu bir Sovyet anlayışıdır ve bunu ideolojik olarak ortadan kaldırma imkânı yoktur. Dahası, bu kaçınılmaz bir fetişleştirmedir, devletsizliğin gerçek bir yıkım olduğunu ve olacağını herkes bilir. (Bu perspektiften bir gözlem için, şuraya bakın.) İktidarın çözülmesi devletin yıkılması anlamına gelir ve post-Sovyet Rusya’da sol da bunun karşısında durur.
Beşinci tez şu olmalı:
“Enformatif-ideolojik ‘silah’ kullanılmaya devam edecek. ABD’nin Rusya ile sınır ülkelerde, keza Orta Asya devletlerinde demokrasi kurumlarını geliştirme adındaki programlara yaptığı bütçe harcamalarının artışı buna tanıklık ediyor.”
Tezin bu şekilde formüle edilmiş olması, bir kez daha, uzun vadeli entelektüel hazırlık sürecini gösteriyor. İktidarın entelektüel hazırlığının olduğu yerde siyasi hazırlığı da vardır. Bu, 24 Şubat’tan sonra yaygınlaşan, Rusya’nın tepkisinin panik halinde ve ölçüsüz-hesapsız olduğu tespitlerinin çürütülmesi sayılmalı.
Altıncı tez:
“Devlet ve toplum için özel bir önem taşıyan tarihi hadiselerin reddedilmesi veya çarpıtılmasının cezai sorumluluğunun tespiti yaygın bir uygulamadır. Örneğin pek çok ülkede olduğu gibi Rusya’da da faşizm propagandası kriminal bir ceza olarak mülahaza edilir.”
Bu da epey dikkat çekici bir gözlem, beklenti ve yedi yıl önceden bakıldığında bugün uygulamaya geçilen bir proje. Sorun belki de, bu suçların soruşturulmasında uygulanacak objektif ölçülerin belirlenmesinde yatıyor. Eğer bu ölçüler varsa, hukuk düzeninde düzgün bir cezai çerçeve oluşturulabilir; eğer yoksa, ceza kanunu maddeleri keyfiyetin aracı haline gelebilir.
* * *
Demin dediğim gibi, yedi yıl önce bu makaleyi hiç tereddütsüz çevirebilirdim, bugün ise daha çok bir tarih okumasının aracı, bugünün ideolojik ortamını meydana getiren entelektüel tartışmalar açısından tarihi bir köşe taşı sayılabilir.
Bununla birlikte Bastrıkin meselesi sadece bir entelektüel çevrenin devlet-oluşumuna etki eden tartışmalarından ibaret değil. Bu mesele, devletin bugünkü ve yarınki biçiminin ne olacağıyla da ilgili. Ve üstelik, artık, tartışılan şey sadece bir üstyapı kurumu olarak devletin biçimi değil, iktidarın dayandığı altyapı kurumlarını da kapsıyor.
Şimdi tartışmaya, özelleştirme mi millileştirme mi damgasını vuruyor.
Ama meselenin bu tamamen yeni ve aslında çok daha önemli veçhesiyle bir sonraki yazımızda ilgilenelim. Onun konusu, özelleştirme ve millileştirme tercihlerinde taraflar, onların sınıfsal tercihleri ve güçleri olsun.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları










