Görüş
Erdoğan’ın diplomatik satrancı ve Amerika’nın sönen savaşları

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Ortadoğu, yıllardır görülen en önemli diplomatik olaylardan birine tanıklık ediyor. Başta bu yakınlaşma tesadüf gibi görünebilir: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 3 Şubat Salı günü Riyad’a vardığında, ABD Ortadoğu Temsilcisi Steve Witkoff da aynı saatlerde Tel Aviv’e iniyordu. ABD ve İran arasında 6 Şubat Cuma günü Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılması planlanan görüşmelerin hemen öncesine denk gelen bu paralel ziyaretler, takvimdeki basit bir rastlantıdan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu trafik, Türkiye’nin kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak konumlandırdığı, İsrail’in ise her şeyden çok korktuğu karşı ittifaklar tarafından giderek yalnızlaştırıldığı ve gelişmeleri kenardan endişeyle izlediği bölgesel güç dinamiklerindeki köklü bir değişimin habercisi.
Erdoğan’ın Temmuz 2023’ten bu yana Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret, kritik bir dönemeçte gerçekleşti. Türk Cumhurbaşkanı’nın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in de aralarında bulunduğu üst düzey bir heyetle Riyad’a gelmesi, bunun rutin bir nezaket ziyareti olmadığının açık bir göstergesiydi. Gündem oldukça iddialıydı: İkili ticaret hacminin 8 milyar dolardan 10 milyar dolara çıkarılması, Türk insansız hava aracı ihracatı da dâhil olmak üzere savunma işbirliğinin genişletilmesi ve Gazze, Suriye ve yaklaşan İran krizi konularında pozisyonların koordine edilmesi.
Ancak asıl önem, Erdoğan’ın temsil ettiği şeyde yatıyor: Riyad, Kahire ve potansiyel olarak Tahran arasında bağlayıcı bir unsur olarak hareket eden, yeniden yükselişe geçmiş bir Türkiye. Erdoğan, Suudi durağının ardından, Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi ile Türkiye-Mısır Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin ikinci toplantısı için çarşamba günü Mısır’a geçti. Bu ikili Körfez-Mısır turu, Ankara’nın yıkıcı bir savaştan kaçınmak için çırpınan bir bölgedeki birincil diplomatik arabulucu konumunu pekiştiriyor.
Mısır ve Türkiye arasındaki mevcut ticaret hacminin, 2024’teki 8,6-8,8 milyar dolarlık seviyeden yükselerek 2024 yılında 9-10 milyar dolara ulaşması tahmin ediliyor. Mısır’ın ticarette küçük bir fazlası (yaklaşık 200-300 milyon dolar) bulunuyor. Gelecek hedefi ise önümüzdeki yıllarda (2028’e kadar) bu rakamın 15 milyar dolara ulaşması ve Mısır’daki Türk yatırımlarının, özellikle tekstil ve imalat sektörlerinde yıllık 300-500 milyon dolar artması yönünde.
Zamanlamanın kasıtlı olduğuna şüphe yok. Cuma günü Umman’ın başkenti Maskat’ta (daha önce İstanbul olarak planlanmıştı) yapılması öngörülen görüşmeler büyük önem taşıyor; zira Maskat, 2025 baharı itibarıyla görüşmelerin ilk 5 turuna ev sahipliği yaptı ve müzakerelerin hangi noktada kaldığını biliyorlar. ABD Temsilcisi Witkoff, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile Katar, Mısır, Suudi Arabistan, Umman ve muhtemelen Pakistan temsilcilerini bir araya getiren bu görüşmeler, Trump’ın 2025 yazında İran nükleer tesislerine düzenlediği saldırılardan bu yana ABD ile İran arasındaki ilk doğrudan teması temsil ediyor. Türkiye sadece bir ev sahibi değil; Dışişleri Bakanı Fidan’ın ana arabulucu olduğu bir koordinasyon merkezi konumunda.
İsrail’in Kâbusu: Karşı İttifak Şekilleniyor
Erdoğan Suudi Arabistan’ın desteğini kazanmaya çalışırken, Witkoff’un Kudüs’teki varlığı İsrail’in endişesinin zirveye ulaştığını gözler önüne seriyor. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD temsilcisiyle yaptığı üç saatlik maraton görüşme sadece bir protokol gereği değildi; Maskat zirvesi öncesinde Amerikan esnekliğini sınırlamaya yönelik acil bir girişimdi. Netanyahu’nun İran’a “güvenilemeyeceğini” vurguladığı ve herhangi bir anlaşmanın sıfır zenginleştirme içermesini, ayrıca balistik füzeler ve vekil milisler konusunu ele almasını talep ettiği bildiriliyor; oysa Tahran bu şartları çoktan reddetmiş durumda.
İsrail’in korkuları nükleer dosyanın çok ötesine uzanıyor. Jerusalem Post, İsrailli yetkililerin ABD’nin nihayetinde askeri harekâtı seçebileceğine inandığını, ancak Washington’ın İran’ın bölgesel kabiliyetlerine dokunmayan sınırlı bir anlaşmaya razı olabileceğine dair hissedilir bir endişe taşıdığını bildirdi. Daha da önemlisi İsrail, kullanıcının bahsettiği karşı ittifakların ortaya çıkışıyla yüzleşiyor: Ankara’nın arabuluculuğunda gerçekleşen bir Türk-İran yumuşaması ve buna eşlik eden, İsrail’in katkısını giderek dışlayan derinleşmiş bir Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır koordinasyonu.
Suudi Arabistan, Pakistan ve potansiyel olarak Türkiye arasında önerilen savunma paktı -Ankara son zamanlarda resmen katılmayacağının sinyallerini verse de- İsrailli stratejik planlamacıların kâbuslarına giren türden bir “İslami NATO”yu temsil ediyor. Resmi anlaşma yükümlülükleri olmasa bile, bu güçlerin Gazze’nin yeniden inşası, Suriye’nin geleceği ve İran krizinin yönetimi konusundaki koordinasyonu, Tel Aviv’i devre dışı bırakan bölgesel bir mutabakat yaratıyor. 160 BM üyesi devlet Filistin’i tanıdığında -ki bu Türkiye ve Suudi Arabistan tarafından ortaklaşa yürütülen bir diplomatik hamledir- İsrail kendisini, bir zamanlar normalleşme için kur yaptığı ılımlı Arap devletleri tarafından diplomatik olarak kuşatılmış buluyor.
Bu kuşatma diplomatik olduğu kadar ekonomik ve askeridir de. Türkiye’nin savunma sanayisi Körfez pazarlarına derinlemesine nüfuz etmiş durumda; Baykar’ın Suudi Arabistan ile yaptığı 3 milyar dolarlık İHA anlaşması, Türk tarihindeki en büyük havacılık ihracat sözleşmesini temsil ediyor. Ankara ve Riyad, Suriye’nin yeniden inşası konusunda koordinasyon sağlıyor, İsrail yayılmacılığına karşı çıkıyor ve Filistin devletleşmesi konusunda giderek daha fazla ortaklaşıyor. Bir zamanlar Türkiye’nin bölgesel hırslarına düşmanca yaklaşan Mısır, şimdi stratejik konsey toplantılarına ve ortak iş forumlarına katılıyor. Gazze konusundaki ortak endişe ve Libya’nın istikrarına yönelik karşılıklı çıkarla mühürlenen Türkiye-Mısır yakınlaşması, İsrail’i giderek daha koordineli hale gelen bir güney ve doğu kanadıyla baş başa bırakan bir işbirliği çemberini tamamlıyor.
Putin Faktörü ve Amerikan Kısıtlamaları
İsrail ve Amerika’nın endişelerini daha da artıran bir gelişme olarak, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Maskat zirvesinden sadece birkaç gün önce, 30 Ocak’ta İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani ile Kremlin’de bir araya geldi. İran’ın benzeri görülmemiş bir iç karışıklık ve Amerika’nın askeri baskısıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde gerçekleşen bu duyurulmamış üst düzey istişare, Moskova’nın Tahran’ı stratejik bir ortak olarak tutma kararlılığının bir işareti.
Laricani ziyareti, Washington’ın binlerce kişinin ölümüyle sonuçlandığı bildirilen protestoların bastırılmasındaki rolü iddiasıyla şahsına yaptırım uygulamasının hemen ardından gerçekleşti. Putin’in onu buna rağmen kabul etmesi -ve Kremlin’e göre “önemli bölgesel ve uluslararası meseleleri” görüşmesi- Rusya’nın, İran’ın topyekûn Amerikan hakimiyetine karşı sigorta poliçesi olmaya devam ettiğini gösteriyor. Moskova, Washington ile Tahran arasında arabuluculuk teklif etti, ancak asıl rolü İran’ın Batı karşısında yalnız kalmamasını sağlamak.
Bu Rus-İran koordinasyonu, Türkiye liderliğinde ortaya çıkan bölgesel mimariyle birleştiğinde, Amerika ve İsrail hareket serbestisini kısıtlayan çok kutuplu bir Ortadoğu yaratıyor. Kullanıcının bahsettiği “Ebstein skandal sızıntıları” -açık kaynaklarda belirli detaylar belirsizliğini korusa da- muhtemelen Washington’da devam eden ve Trump’ın agresif askeri seçenekleri takip etme yeteneğini zayıflatan siyasi çalkantıya işaret ediyor. İç skandallar, ekonomik ters rüzgarlar ve 2025 saldırılarının İran’ın programını kalıcı olarak zayıflatamadığı gerçeği arasında sıkışan yönetim, askeri tırmanıştan elde edeceği faydanın giderek azaldığı bir tabloyla karşı karşıya.
Ekonomik Gerçeklikler ve Savaşın Sınırları
İsrail ve ABD’nin “ekonomik koşulları çok kötüyken daha fazla savaş ateşleyip ateşleyemeyeceği” sorusu, mevcut durumun kalbine dokunuyor. Her iki ulus da önemli mali kısıtlamalarla karşı karşıya. Amerika Birleşik Devletleri benzeri görülmemiş bir ulusal borç yükü taşıyor ve uzmanlaşmış Amerikan araştırma merkezleri ile Pentagon’un verilerine göre tek bir uçak gemisinin yıllık ortalama işletme maliyetinin yaklaşık 1,5 milyar dolar olduğu Basra Körfezi’ndeki uçak gemisi taarruz gruplarını idame ettirmenin maliyeti -Trump’ın “devasa donanma” söyleminin bir parçası olarak- tek bir kurşun atılmasa bile kaynakları tüketiyor. Gazze’de ve kuzeydeki gerilimlerde on beş aydır süren savaşla hırpalanan İsrail ekonomisi ise seferberlik maliyetleri ve yatırımcı belirsizliği altında eziliyor.
Ancak ekonomik kısıtlar çatışma iştahını ortadan kaldırmış değil; sadece her iki gücü de kesin bir yüzleşme yerine vekil ve sınırlı savaşa zorlamış durumda. Trump’ın “hız ve şiddetle” saldırı tehditleri ile müzakere teklifleri arasında gidip gelmesi, yönetimin ne tam ölçekli bir savaşı ne de taviz veriyormuş gibi görünmenin siyasi maliyetini göze alıp alamayacağı konusundaki belirsizliğini gösteriyor. İsrail ise kendi sınırlarını kabul ederek, caydırıcılığını sürdürmeye çalışırken Lübnan veya İran’a kara harekâtı düzenlemek yerine hedefli suikastlara ve hava saldırılarına yönelmiş durumda.
Bölgesel güçler bu Amerikan-İsrail tereddüdünü fark etti. Erdoğan, Sisi ve Suudi liderliği ABD ile İran arasındaki görüşmelere ev sahipliği yapmak için koordine olduklarında, sadece savaşı engellemekle kalmıyor, aynı zamanda kendi etkin rollerini koruyan diplomatik çerçevelere kanalize ederek büyük güç rekabetini yönetiyorlar. Maskat zirvesi, orta ölçekli bölgesel güçlerin etkisinin bir teyidi niteliğinde: Washington ve Tahran ana oyuncular olabilir, ancak sahneyi kuran ve angajman kurallarını yazanlar Ankara, Riyad ve Kahire.
Amerika Sonrası Ortadoğu
Tanık olduğumuz şey, Amerika sonrası bir Ortadoğu’nun doğuşudur; bu, Washington’ın tamamen çekildiği bir Ortadoğu değil, ancak hakimiyetinin kendi gündemlerini ve kabiliyetlerini geliştiren bölgesel güçler tarafından azaltıldığı bir Ortadoğu’dur. Türkiye’nin arabuluculuk rolü, Suudi-Pakistan savunma işbirliği, Mısır-Türkiye yakınlaşması ve Rusya ile İran arasında devam eden ortaklık, çok kutuplu bir bölgesel düzene işaret ediyor.
İsrail için bu durum varoluşsal bir stratejik zorluk teşkil ediyor. Yahudi devleti güvenliğini Washington ile ikili ilişkilere ve izole edilmiş Arap komşularıyla yaptığı dönemsel barış anlaşmalarına inşa etmişti. Şimdi ise eski hasımlarının Türk ve Suudi diplomasisi aracılığıyla koordine olduğu, Amerikalı hamisinin dikkatinin dağınık ve kısıtlanmış olduğu ve askeri üstünlüğünün kolayca siyasi güvenliğe tahvil edilemediği bir bölgeyle karşı karşıya.
6 Şubat’ta Amman’daki Maskat görüşmeleri, sonucu ne olursa olsun, bu yeni gerçekliği simgeliyor. Bu görüşmeler, süper güç müzakerelerinin geleneksel mekânları olan Cenevre veya Viyana’da değil, ittifaklar dengesiyle giderek daha barışık hale gelen bir NATO üyesinin daveti üzerine Amman’da gerçekleşiyor. İster bir nükleer anlaşmayla isterse çatışmanın sadece ertelenmesiyle sonuçlansın, bu görüşmeler Ortadoğu’nun geleceğinin dış süper güçler kadar iç dinamikler tarafından da şekillendirileceğini kanıtlıyor. Bu gelecekte İsrail’in yalnızlığı sadece bir ihtimal değil, liderliğinin gerçekçi bir şekilde yüzleşmesi ve bu durumu yansıtan diplomatik tavizleri kabul etmesi gereken, giderek belirginleşen bir varsayılan durumdur.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu







