Görüş
Hindistan-ABD ticaret anlaşması üzerine

ABD Başkanı Donald Trump 2 Şubat’ta Truth Social platformunda Hindistan ile ticaret anlaşması yaptıklarını duyurdu. Trump’ın duyurusuna yanıt olarak Hindistan Başbakanı Narendra Modi ise X platformunda “Hindistan’da üretilen ürünlerin artık yüzde 18’lik bir gümrük vergisi indirimine tabi olmasından memnuniyet duyduğunu” söyledi. Ancak Trump’ın paylaşımında belirttiği Rus petrol alımlarının durdurulması veya ABD için gümrük vergilerini sıfıra indirme ya da Amerikan ürünlerini satın almak için 500 milyar dolarlık taahhüt iddialarına değinmedi. Washington, Hindistan mallarına uygulanan ABD gümrük vergilerinin yüzde 18’e düşeceğini söylüyor. Hindistan, gümrük vergisi indirimini memnuniyetle karşılıyor. AMA Asıl iş ise bundan sonra başlıyor: Yazılı olan, uygulanabilir olan ve kasıtlı olarak belirsiz bırakılan kısımlar…
Şimdi her şeyden önce Hindistan-ABD ticaret anlaşmasına ilişkin sınırlı bilgiler Hindistan ve ABD’de farklı yorumlamalar olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla henüz belgelenmemiş olan bu prensip anlaşmasından öncelikli birkaç sorun ortaya çıkıyor. Trump, karşılıklı yüzde 25’lik gümrük vergilerini yüzde 18’e indirmekten bahsetse de cezai nitelikteki yüzde 25’lik ek gümrük vergilerinden hiç söz etmiyor, örneğin. Daha da önemlisi Trump’ın paylaşımı Hindistan-ABD ticaret anlaşmasının Hindistan’ın Rus petrol tedarikini Venezuela ham petrolü ile ikame etmesi şartına bağlı olduğunu ima ediyor.
Evet, prensipte bir anlaşma olmuş gözüküyor ANCAK birçok şey hala belirsizliğini koruyor: En önemlileri:
- ABD, Hindistan’ın Rusya’dan petrol ithalatına uyguladığı yüzde 25’lik gümrük vergisini kaldıracak mı?
- Hindistan, tarım gibi hassas sektörleri açacak mı?
Kİ Bu konuyu reddetmesi daha önceki anlaşmanın gerçekleşmemesinin en önemli nedenlerinden biriydi.
Ve 3. ABD önemli tavizler verdi mi?
Doğrusu ABD-Hindistan ticaret anlaşması stratejik bir uzlaşmadan çok taktiksel bir ateşkes gibi görünüyor. Ama Trump’ın Hindistan’a karşı altı aylık ticaret savaşı ve Hindistan ekonomisini “ölü” olarak nitelendirmesi de dahil bir dizi hakaretin ardından bu anlaşmanın yıpranmış ikili ilişkileri canlandırabileceği hiç de açık değil. Hindistan borsalarında görülen ani coşku hızla kayboldu, örneğin. Ve dediğimiz gibi Anlaşmanın şartları belirsizliğini koruyor Ki dahası Trump’ın ani bir şekilde rota değiştirme, anlaşmaları iptal etme veya yeni taleplerde bulunma geçmişi pek de güven vermiyor. Ve daha da önemlisi, iki ülke arasında güven bir kez zedelendi ve kolayca yeniden tesis edilemez. Günün sonunda Hindistan ABD’ye bağımlılığın risklerini acı bir şekilde öğrenmiş oldu.
Ortada duran fili ortadan kaldırma imkanınız yoksa, böyle yaşamaya alışın ve filin uzaklaşmasını bekleyin. Bu durumda asıl amaç filin hiçbir şeye zarar vermemesini sağlamak. Şimdi sanki en azından Hindistan böyle bir yaklaşım uyguluyor gibi. Nihayetinde durum tamamen sürdürülemezdi ve öyle ya da böyle bir anlaşmanın olması gerekiyordu. Yüzde 18 yüzde 50’den (veya hatta yüzde 25’ten dahi) daha iyidir, ancak gerçi gümrük vergisi oranı en başından beri yüzde 50 olmamalıydı, neyse ama Trump gümrük vergilerini seviyor ve bunları yalnızca ticaret anlaşmazlıkları için değil, çok daha fazlası için kullandı ya da kullanma tehdidinde bulundu. Uyuşturucu ile mücadele politikası yüzünden, herhangi bir ülkenin dış politika tercihlerini beğenmediği için, herhangi bir ABD şirketine nasıl davranıldığını beğenmediği için, diğer ülkelerin iç düzenleyici rejimlerini geri almak istediği için, ülkelerin yalnızca Amerikan malı satın alması gerektiğini düşündüğü için, üçüncü ülkeler ile tedarik zinciri ilişkilerini bırakmalarını istediği için, kendisinin anlaşma yaptığı ülkeler ile kimsenin anlaşma yapmasını istemediği için ve hatta bir toprak parçasını ilhak etme ilgisine başkalarının itiraz etmesine karşı çıktığı için dahi… Yani kısacası yüzde 18’lik oran Hindistan için kriz tırmanma rampasından sorunsuz bir iniş anlamına gelebilir çünkü Amerikan gümrük vergileri yaşamın bir gerçeği olacaksa önemli olan şey rakipler karşısındaki göreceli avantaj oluyor. ASEAN’dan daha düşük bir gümrük vergisi oranı —ki çoğu yüzde 19’da ve Vietnam ise aktarma sorunlarına dahi girmeden yüzde 20’de takılı kalmış durumda iken— Hint ihracatçılar için rekabet açısından iyi demek oluyor bu. Hatta Pakistan’ın yüzde 19’undan dahi daha düşük (!?!) …
Yani yüzde 18 ile Hindistan nihayet cezalandırıcı kategoriden çıkmış oluyor ve ASEAN emsalleri grubuna giriyor. Bu açıdan bakıldığında bu bir gerileyiş değil, döviz çöküşü olmadan ihracat rekabet gücünü korumak için yapılan zorunlu bir strateji değişikliği gibi gözüküyor.
Bu arada Çin’i de göz ardı etmeyin. Çin’in gümrük vergisi oranlarını önceki seviyelere düşürme konusunda gerçekçi bir şansı olmayabilir ancak buna zaten ihtiyacının olmadığı da söylenebilir. Yalnızca ASEAN ve Hindistan gümrük vergisi oranlarına yeterince yaklaşması Çin için gerekli ve yeterli ki üreticilerin orta vadeli hesaplamalarını şekillendirebilsin ve son zamanlardaki Çin’in dahil edildiği hesaplamaları karmaşıklaştırabilsin. Ki bu, bu yıl beklenen en az iki ABD-Çin liderler toplantısı olacağı ve Trump’ın Çin ile bir anlaşmaya açıkça can attığı göz önüne alınırsa ütopik durmuyor.
Neyse Şimdi en önceliklisi, Hiçbir Hindistan başbakanının yabancı tarım ürünlerine veya süt ürünlerine izin vermeyi kabul edebileceğini düşünmüyorum. Kİ BU Modi gibi çok güçlü bir Başbakan için dahi siyasi kariyerinin sonunun başlangıcı anlamına gelir.
Bir diğeri, Hindistan ABD’den yakın zamanda 500 milyar dolarlık bir şey nasıl satın alacak? ABD’nin Hindistan’a mal ihracatı 2024’te 41,5 milyar dolardı. ABD’nin Hindistan’a hizmet ihracatı 2024’te 41,8 milyar dolardı. Dolayısıyla 83 milyar dolardan 500 milyar dolara yüzde 500’lük bir artış biraz değil, bayağı abartılı görünüyor. Ancak Hindistan bugün, bu yıl veya gelecek yıl 500 milyar dolarlık ABD malı satın almayacak. 10 yıl içinde deniyor prensipte. Dolayısıyla bazı rakamlar göz ardı edilebilir, ABD-Hindistan ticareti her zaman potansiyelinin altında kaldı ve bu yüzden hırsı yansıtmak iyi olabilir. Ki her türlü 500 milyar rakamı zaten mantıklı değil. Bunun büyük bir kısmı muhtemelen zaten sipariş edilen 285 Boeing uçağı ve Trump’ın kendi malı sayacağı Venezuela petrolü olacaktır, ayrıca imzalanmış bazı LNG sözleşmelerini de dahil edin. Yani bu ticaret için değil de daha çok piyasalar için konmuş bir başlık gibi gözüküyor.
Bir diğeri, Rus petrolü konusu … Hindistan hiçbir zaman Rus petrol alımını durduracağını söylemedi. İma dahi etmedi. Durdurmak başka tamamen durdurmak başka azaltmak başka… Bunların hepsi başka başka şeyler… Şeytan ayrıntıda gizlidir… Hindistan’ın Rus petrolü ile ilgili herhangi bir taahhüdü açıkça belirteceğine inanmıyorum. Durduracağına ise hiç inanmıyorum. Ayrıca Trump ile bir ilişkide istikrar beklemek de saflık olur. Trump Çin dışında hiçbir ülkeyi kayda değer görmüyor. Hindistan’ın Rusya’dan kopacağını -inanmak şöyle dursun- hayal dahi etmekte zorlanıyorum. Herkes sırasını savıyor. Yani payına düşen cezayı ödüyor. Belki Ukrayna ile bir ateşkes olabilir… Sonra da Amerikan ara seçimleri…
Neyse, Son 6 ay hiç yaşanmamış olamaz. Uluslararası politikada ve iç politikada yan hasar diye bir şey var. 2000’lerden bu yana her iki tarafın da en büyük ortak başarısı siyasetten arındırılmış bir ilişki oldu. Son aylarda yaşananlar nedeni ile bu ilişki yeniden siyasallaştı. Ve on yıllar boyunca her iki tarafın, her iki tarafın da itiraz ettiği üçüncü ülke ilişkilerinin ABD-Hindistan ilişkilerine -Ki özellikle ABD’nin sık sık itiraz ettiği Hindistan’ın İran, Myanmar ve Rusya ile ilişkileri ve Hindistan’ın sık sık itiraz ettiği ABD’nin Çin ve Pakistan ile ilişkileri— yansımamasını sağlamak için gösterdiği yoğun çabalara karşın üçüncü ülke tercihlerine bağlı yüzde 25’lik petrol cezası bu siyasallaşma sürecinde kötü bir emsal oluşturdu. Ancak bu arada Hindistan boş durmadı. Altı ay içinde AB anlaşması, İngiltere anlaşması, Umman anlaşması imzaladı. Bu önlem aldığını gösteriyor.
Güveni kaybetmek inşa etmekten çok çok daha kolay. Ve dış politika argümanları güçlü bir iç politika temeline dayanmadıkça neredeyse hiçbir zaman geçerli olmaz. Ve yani iç politika neredeyse her zaman dış politikayı geçersiz kılar. Yani iç politika dış politikadan neredeyse hemen her zaman üstün gelir. Genel olarak herhangi iki ülke arasındaki müzakereler bir tarafın üzerinde Damokles kılıcı sallanmadan her iki taraf için de adil ve hiçbirine olumsuz koşullar içermeyen bir şekilde yürütülmeli. Tabi bu ideal olan. Ancak bir de reel olan var. ABD hem küresel hem de iç politikada sahip olduğu baskın konumunu kullanarak Hindistan’ı açıkça tehdit etti, göz ardı etti, hassasiyetlerini çıkarlarını umursamadı, bu durum Hindistan halkı ve mevcut ve gelecekteki hükümetleri tarafından dikkate alınır diye düşünüyorum. Fillerin hafızası güçlüdür. Aslında ABD-Hindistan ilişkileri hiçbir zaman yüksek bir güven düzeyine de ulaşmadı. 91-92 liberalleşmesinden sonra Hindistan’daki yeni kuşak ABD ile iyi ilişkiler istiyordu Ama bir vasal olarak değil. İlişkide en iyi dönem birinci Trump dönemiydi, geri kalan zamanlarda ise çoğunlukla ticarete dayalı bir ilişki oldu. Şimdiki anlaşmada ne kazanıldığı, ne verildiği, ne kaybedileceği düşünülmeye ve tartışılmaya devam edecek, ancak günün sonunda zaman her şeyi gösterecek. Hem belirsizlik çok ve ayrıca hem de belirlilik olsa dahi kağıt üzerinde iyi görünen şey pratikte öyle olmayabilir. Bu Hindistan için yalnızca bir nefes alma anı. Bence en iyisi Hindistan bu anlaşma hiç olmamış gibi davranıp, reformlar, altyapı modernizasyonu, üretim kapasitesi geliştirme ve ticaret çeşitlendirme yolunda yürümeye devam etmeli.
Öte yandan kendisini Asya’nın gelecekteki hegemonu olarak gören Çin’e karşı başarılı bir şekilde karşı koymak için Hindistan’ın tek şansı Batı ile ittifak kurmak. Ve ABD’nin de Çin’i dengelemek için Hindistan’a ihtiyacı var. Çıkarlar her zaman önceliklidir. Öyle ya da böyle ABD-Hindistan ilişkileri beklendiği gibi yeniden rayına oturtulacak. Hindistan Çin’in yerini alabileceğini hiç düşünmemişti ancak ABD için bu kadar önemsiz olması da son derece şaşırtıcıydı…
Kısacası;
Trump öncesinde bu tür gümrük vergileri yalnızca yüzde 2 veya 3’tü Ancak Şimdi Görünüşte Hindistan, Hint yapımı mallara uygulanan yüzde 18’lik indirimli gümrük vergisini kutlamakla meşgul Ve Ayrıca Hindistan artık Rusya’ya olan bağımlılığından kurtulmak için —YA DA kurtulmuş gözükmek için— Venezuela petrolü satın almak zorunda kalacak gibi görünüyor. Yani ABD bu çetin müzakere sürecinin galibi gibi gözüküyor. Olan tam olarak şu: Trump Hindistan’ı yüzde 0-10’dan yüzde 50’ye çıkardı. Sonra da “müzakere ederek” yüzde 18’e indirdi. Ve salon alkışladı. Bu müzakere tekniğinin bir ismi var: Çapa etkisi. Absürt bir tavan belirleyin. Sonra da ondan biraz daha az saçma bir rakam teklif edin. Ve Taviz için minnettarlık toplayın. Yani Hindistan şimdi on yıllarca neredeyse sıfır olan pazar erişimi için yüzde 18 ödüyor olacak. Ve bunu bir zafer olarak görüyor ve sunuyor olacak. Burada asıl hikaye oran değil, bunun bir emsal teşkil etmesi. Tarifeler artık kalıcı bir kaldıraç, ticaret politikası değil. Bu bir dış politika, enerji politikası, savunma tedarik politikası, diplomatik uyum politikası. Amerikan malı alın, Rusya’dan uzaklaşın, İran’dan uzak durun, yoksa rakam tekrar değişir, demek bu. Bugün yüzde 18, yarın yüzde 25’lik artışı ne tetikleyebilir örneğin? Güney Kore bir anlaşmaya vardıklarını sanıyordu. Kanada da bir anlaşmaya vardıklarını sanıyordu. Örneğin. 500 milyar dolarlık taahhüt pek çok şeyi açıklıyor zaten. Gerçek ticaret 83 milyar dolar, vaat edilen ticaret 500 milyar dolar. Bu ekonomi değil, Trump’ın duyurusu için tasarlanmış basın bülteni gibi duruyor. Karşıt görüş: Hindistan yine de göreceli oyunu kazandı. Vietnam: yüzde 20, ASEAN: yüzde 19, Ve Pakistan: yüzde 19. Ve Hindistan: yüzde 18. Tarifelerin kalıcı olduğu bir dünyada rekabetçi konumlanma mutlak oranlardan daha önemli hale geliyor. Hindistan ve diğerleri arasında seçim yapan üreticiler Hindistan’ı seçmek için tek bir neden daha kazanmış oldu. Ve Anlaşma hiç anlaşma olmamasından daha iyi ve Hint ihracatçılar için göreceli avantaj gerçek. Ancak tarifeye dayalı anlaşmaların kırılganlığı, söz konusu şaşırtıcı rakamlar ve ilişkinin potansiyel siyasallaşması ile ilgili noktalar kritik noktalar. Evet güven tavanı düştü Ama Ticaret tabanı sabit kaldı. Yani bu zafer değil ama yenilgi de değil. Bu yeni bir oyun. Kolayca silinebilir bir kalem ile yazılmış yeni kurallara sahip yeni bir oyunun startı yalnızca…
ABD, Hindistan’ın Rus petrol alımını durdurması karşılığında gümrük vergilerini %18’e indirdi
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Görüş
Zirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli

NATO liderleri 36. zirve için 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanırken, resmi anlatı bellidir: Sovyet işgali tehdidi altındaki Türkiye, Kore’de verdiği kahramanca sınavla ittifaka girmiş ve güvenliğini sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Arşivi’nin son yıllarda araştırmaya açılan binin üzerinde belgesi üzerinde yürüttüğüm çalışma, bu anlatının iki temel direğinin de belgesel zemine oturmadığını gösteriyor. Birincisi: bugün erişilebilir olan Sovyet arşivleri, Moskova’nın hiçbir zaman Türkiye’yi işgal etmek gibi bir operasyonel planının var olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi: Türkiye NATO’ya bir güvenlik şemsiyesi altına sığınarak değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin Uzak Doğu’daki savaşına kendi evlatlarının kanını sürerek girdi. Ve bu pazarlığın en ağır, en uzun ömürlü faturası, bugün Ankara’nın en çok ihtiyaç duyduğu ilişkilerden birine kesildi: Çin’e.

BM Busan Türk Şehitliği
İşgal planı yoktu; korku vardı, hata vardı, fırsatçılık vardı
Önce Sovyet meselesindeki kayıtları düzeltelim. Molotov’un Haziran 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e ilettiği talepler — Boğazlar’da üs, Kars ve Ardahan’ın devri — gerçekti ve Sovyet diplomasisinin tarihî bir hatasıydı; bunu savunmanın imkânı yok. Ama 1990 sonrasında açılan Sovyet arşivleri, Jamil Hasanli’nin Azerbaycan devlet arşivindeki rekonstrüksiyonuyla birlikte, kritik bir gerçeği belgeliyor: Moskova’nın Kars-Ardahan’ı almak için hazırlanmış hiçbir operasyonel planı yoktu; 1945 talepleri, Kremlin’in kendisinin dahi kabul edilme ihtimali görmediği maksimalist bir açılış pozisyonuydu. Ağustos 1946 Boğazlar krizinde Stalin’in geri adım atması da bir askeri niyetin değil, temkinli bir hesabın ürünüydü. Aynı arşivler Stalin’in Kore’de dahi ne kadar isteksiz olduğunu gösteriyor: Kim İl-sung’un saldırı taleplerini 1949 boyunca sistematik olarak reddetmiş, Ocak 1950’deki onayını bile “büyük risk alınmayacak” kaydıyla vermişti.
Ankara’nın korkusu samimiydi — 1939 Molotov-Ribbentrop pazarlıklarından beri biriken ve arşiv belgelerinde tutarlı biçimde izlenebilen bir korkuydu bu; uydurma bir tehdit anlatısıyla halkın aldatıldığını söylemek belgelere haksızlık olur. Ama korkunun samimi olması, ona verilen cevabın isabetli olduğu anlamına gelmez. Washington, Sovyet diplomasisinin bu ağır hatasının yarattığı korkuyu kendi blok mimarisinin harcına çevirdi: Türkiye’yi 1949’da NATO’nun dışında bıraktı, sonra kapıyı aralamanın fiyatını koydu. Fiyat, Kore’ydi.

Kanla ödenen giriş ücreti
Arşivler, Kore kararının bir BM idealizmi değil, açık bir takas olduğunu tereddüde yer bırakmayacak biçimde belgeliyor. Ankara, hiçbir antlaşma yükümlülüğü yokken, 22 Temmuz 1950’de bir günden kısa süren bir müzakereyle 4.500 kişilik tugayı ABD komutası altındaki cepheye gönderme kararı aldı. Altı gün sonra BM Daimi Temsilcisi Sarper, basın önünde Atlantik Paktı üyeliği talebini dile getirdi; Genel Sekreter Trygve Lie ile görüşmesinin tutanağında karşılıklılık beklentisi açıkça telaffuz ediliyor. Belgelerin gösterdiğine göre Türkiye’nin Atlantik sistemine alınacağına dair yapısal karar fiilen 1 Kasım 1950’de — yani Kunuri’den önce ama Türk kanının pazarlık masasına konmasından sonra — Ankara’ya iletildi. Mehmetçik, Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdidin kaynağı olmayan bir ülkenin askerleriyle, Türkiye’nin hiçbir çıkarının bulunmadığı bir yarımadada, bir süper gücün blok konsolidasyonu için savaştırıldı. Buna başarı hikâyesi demek, o kanı dökülenlere değil, döktürenlere yazılmış bir methiyedir.
Faturanın merkezi: Çin
Bu takasın en az konuşulan ve en kalıcı sonucu Çin’le yaşanan kopuştur — ve hikâyenin asıl trajedisi buradadır. Çünkü karşı karşıya getirilen iki halk, yirminci yüzyılın iki büyük anti-emperyalist mücadelesinin sahibiydi. Kendi araştırmalarımın gösterdiği gibi, 1920’ler ve 30’ların Çin basını — Şenbao başta olmak üzere — Mustafa Kemal’in Türkiyesi’ni emperyalizme karşı verilmiş ilk muzaffer kurtuluş savaşının ülkesi olarak izlemiş, Kemalist modernleşmeyi kendi ulusal uyanışı için ilham kaynağı saymıştı. Çeyrek yüzyıl sonra bu iki halkın evlatları, Kunuri’de ve Kumyangjang-ni’de birbirine kurşun sıkıyordu — ikisinin de tarihsel çıkarına hizmet etmeyen, Washington’ın çizdiği bir cephede.
Ankara’nın Çin karşıtı angajmanı muharebe alanıyla da sınırlı kalmadı. İngiltere Ocak 1950’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanırken Türkiye, Amerikan çizgisinde tanımama kampına demirledi. Şubat 1951’de Çin’i “saldırgan” ilan eden BM kararını en önde destekledi; İngiltere ve Dominyonların dahi yumuşatma formülleri aradığı bir ortamda Ankara, arşiv yazışmalarında açıkça okunabilen “çoğunluğun yanında görünme” refleksiyle en sert çizgiye yerleşti. Mayıs 1951’de Çin’e stratejik ambargo hazırlanırken ilgili komiteye Türkiye başkanlık ediyordu. Aralık 1950’nin son günü Dışişleri Bakanı Köprülü’nün Ankara’da kabul ettiği “Çin büyükelçisi” bile Pekin’in değil Taipei’nin temsilcisiydi. Sonuç: Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’ya ilk dostluk elini uzatanlar arasındaki Sovyet Rusya’yla köprüler atılırken, anti-emperyalist mücadelenin öteki büyük ülkesi Çin’le ilişki daha kurulmadan donduruldu; Türkiye, Çin Halk Cumhuriyeti’ni ancak 1971’de tanıdı. Çin’de yaşayan bir araştırmacı olarak şunu ekleyeyim: Kore Savaşı — Çin hafızasındaki adıyla “Amerika’ya Karşı Koy, Kore’ye Yardım Et” — Çin’de kuruluş destanının parçasıdır ve Türkiye’nin o savaştaki konumu, Çinli muhataplarımızın tarihsel hafızasında bizim sandığımızdan çok daha canlıdır.

Aynı hizalanmanın öteki mirası: Sincan dosyası
Blok tercihinin bir başka kalıcı sonucu da aynı yıllarda mayalandı. 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte Sincan’dan ayrılan siyasi kadrolar — eski eyalet hükümeti genel sekreteri İsa Yusuf Alptekin ve eski eyalet yöneticilerinden Mehmet Emin Buğra başta olmak üzere — yönünü Türkiye’ye çevirdi; 1952’de Ankara hükümeti, Keşmir üzerinden gelen binlerce Sincan göçmenini kabul eden kararnameyi çıkardı ve İstanbul, izleyen on yıllarda bu muhaceretin dünya çapındaki merkezi hâline geldi. Türk kamuoyunun bu insanlara kucak açmasında samimi bir soydaşlık duygusu vardı ve bu duygunun kendisi eleştirilecek bir şey değildir. Eleştirilmesi gereken, bu insani dosyanın da Soğuk Savaş’ın blok mimarisine devşirilmesidir: muhaceret hareketi, dönemin Amerikan güdümündeki anti-komünist ağlarının ekosistemi içinde siyasallaştı ve Türkiye’nin Çin karşıtı hizalanmasının bir parçası olarak kurumsallaştı. Böylece soydaşlık gibi kendi başına meşru bir bağ, büyük güç rekabetinin aracı hâline getirildi — ve bugün Ankara ile Pekin arasındaki en hassas dosya doğdu: Pekin’in kendi toprak bütünlüğü meselesi olarak okuduğu, Türkiye’de ise soydaşlık ve insani boyutuyla algılanan, iki başkentin birbirini en zor anladığı başlık. Bu dosyanın kökleri, sanıldığı gibi 1990’lara değil, NATO üyeliğinin kanla satın alındığı o üç yıla uzanır. Türkiye bu meseleyi kendi vicdanıyla Çin’le ilişkisi arasında bir koz olarak değil, iki ülkenin doğrudan ve dürüst konuşması gereken bir tarih mirası olarak ele almayı öğrenmedikçe, üçüncü tarafların bu dosyayı yeniden araçsallaştırmasına açık kalacaktır.
1953: Gerekçe buharlaşıyor, bağımlılık kalıyor
Hikâyenin son perdesi, resmi anlatının en az sevdiği kısımdır. Stalin 5 Mart 1953’te öldü. 30 Mayıs 1953’te Sovyet hükümeti Türkiye’ye verdiği resmi notayla Kars-Ardahan üzerindeki taleplerden ve Boğazlar rejiminin revizyonu isteğinden açıkça vazgeçtiğini bildirdi; Sovyet güvenliğinin Türkiye’nin egemenliğiyle bağdaşan koşullarda sağlanabileceğini kabul etti. Moskova, sonraki yıllarda Kruşçev’in ağzından daha da ileri gidecek, Stalin dönemi taleplerinin bir hata olduğunu ve Türkiye’yi Amerikan ittifakına bizzat bu hatanın ittiğini kabul edecekti. Yani NATO üyeliğinin bütün gerekçesi, üyelikten on beş ay sonra bizzat kaynağı tarafından yazılı olarak geri çekildi. Ama üyelik geri çekilmedi; kan çoktan dökülmüş, bağımlılık mimarisi çoktan kurulmuş, Çin’le kapı çoktan kapanmıştı. Tehdit geçiciydi; taahhütler, üsler ve kapanan kapılar kalıcı oldu.
Zirveye asıl soru
Ankara’daki zirve salonunda sorulmayacak ama sorulması gereken soru şudur: bir ülke, var olmayan bir işgal planına karşı, kendi tarihsel davasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir cephede kan dökerek satın aldığı bir üyeliğin yetmiş beşinci yılını kutlarken, o üyeliğin Asya’da kapattığı kapıların envanterini ne zaman çıkaracaktır? Türkiye bugün Çin’le ticaretten Orta Koridor’a uzanan bir gündemi konuşuyorsa, aslında 1950-52’de bir süper gücün hesabına feda edilen bir ilişkiyi onarmaya çalışıyor demektir. Dünya yeniden blok siyasetine sürüklenirken tarihin dersi açıktır: büyük güçlerin savaşlarına kan taşıyarak elde edilen güvenlik, güvenlik değil, faturası nesiller boyu ödenen bir bağımlılıktır. Bu topraklarda anti-emperyalizmin kurucu bir tecrübe olduğunu hatırlayanlar için, zirvenin en anlamlı gündemi NATO’nun genişlemesi değil, Türkiye’nin kendi coğrafyasının bütün yönleriyle — Çin dahil — eşitlik temelinde ilişki kurma iradesi olmalıdır.
Söyleşi2 hafta önce“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi3 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş7 gün önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika3 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby








