Görüş
Hindistan-ABD ticaret anlaşması üzerine

ABD Başkanı Donald Trump 2 Şubat’ta Truth Social platformunda Hindistan ile ticaret anlaşması yaptıklarını duyurdu. Trump’ın duyurusuna yanıt olarak Hindistan Başbakanı Narendra Modi ise X platformunda “Hindistan’da üretilen ürünlerin artık yüzde 18’lik bir gümrük vergisi indirimine tabi olmasından memnuniyet duyduğunu” söyledi. Ancak Trump’ın paylaşımında belirttiği Rus petrol alımlarının durdurulması veya ABD için gümrük vergilerini sıfıra indirme ya da Amerikan ürünlerini satın almak için 500 milyar dolarlık taahhüt iddialarına değinmedi. Washington, Hindistan mallarına uygulanan ABD gümrük vergilerinin yüzde 18’e düşeceğini söylüyor. Hindistan, gümrük vergisi indirimini memnuniyetle karşılıyor. AMA Asıl iş ise bundan sonra başlıyor: Yazılı olan, uygulanabilir olan ve kasıtlı olarak belirsiz bırakılan kısımlar…
Şimdi her şeyden önce Hindistan-ABD ticaret anlaşmasına ilişkin sınırlı bilgiler Hindistan ve ABD’de farklı yorumlamalar olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla henüz belgelenmemiş olan bu prensip anlaşmasından öncelikli birkaç sorun ortaya çıkıyor. Trump, karşılıklı yüzde 25’lik gümrük vergilerini yüzde 18’e indirmekten bahsetse de cezai nitelikteki yüzde 25’lik ek gümrük vergilerinden hiç söz etmiyor, örneğin. Daha da önemlisi Trump’ın paylaşımı Hindistan-ABD ticaret anlaşmasının Hindistan’ın Rus petrol tedarikini Venezuela ham petrolü ile ikame etmesi şartına bağlı olduğunu ima ediyor.
Evet, prensipte bir anlaşma olmuş gözüküyor ANCAK birçok şey hala belirsizliğini koruyor: En önemlileri:
- ABD, Hindistan’ın Rusya’dan petrol ithalatına uyguladığı yüzde 25’lik gümrük vergisini kaldıracak mı?
- Hindistan, tarım gibi hassas sektörleri açacak mı?
Kİ Bu konuyu reddetmesi daha önceki anlaşmanın gerçekleşmemesinin en önemli nedenlerinden biriydi.
Ve 3. ABD önemli tavizler verdi mi?
Doğrusu ABD-Hindistan ticaret anlaşması stratejik bir uzlaşmadan çok taktiksel bir ateşkes gibi görünüyor. Ama Trump’ın Hindistan’a karşı altı aylık ticaret savaşı ve Hindistan ekonomisini “ölü” olarak nitelendirmesi de dahil bir dizi hakaretin ardından bu anlaşmanın yıpranmış ikili ilişkileri canlandırabileceği hiç de açık değil. Hindistan borsalarında görülen ani coşku hızla kayboldu, örneğin. Ve dediğimiz gibi Anlaşmanın şartları belirsizliğini koruyor Ki dahası Trump’ın ani bir şekilde rota değiştirme, anlaşmaları iptal etme veya yeni taleplerde bulunma geçmişi pek de güven vermiyor. Ve daha da önemlisi, iki ülke arasında güven bir kez zedelendi ve kolayca yeniden tesis edilemez. Günün sonunda Hindistan ABD’ye bağımlılığın risklerini acı bir şekilde öğrenmiş oldu.
Ortada duran fili ortadan kaldırma imkanınız yoksa, böyle yaşamaya alışın ve filin uzaklaşmasını bekleyin. Bu durumda asıl amaç filin hiçbir şeye zarar vermemesini sağlamak. Şimdi sanki en azından Hindistan böyle bir yaklaşım uyguluyor gibi. Nihayetinde durum tamamen sürdürülemezdi ve öyle ya da böyle bir anlaşmanın olması gerekiyordu. Yüzde 18 yüzde 50’den (veya hatta yüzde 25’ten dahi) daha iyidir, ancak gerçi gümrük vergisi oranı en başından beri yüzde 50 olmamalıydı, neyse ama Trump gümrük vergilerini seviyor ve bunları yalnızca ticaret anlaşmazlıkları için değil, çok daha fazlası için kullandı ya da kullanma tehdidinde bulundu. Uyuşturucu ile mücadele politikası yüzünden, herhangi bir ülkenin dış politika tercihlerini beğenmediği için, herhangi bir ABD şirketine nasıl davranıldığını beğenmediği için, diğer ülkelerin iç düzenleyici rejimlerini geri almak istediği için, ülkelerin yalnızca Amerikan malı satın alması gerektiğini düşündüğü için, üçüncü ülkeler ile tedarik zinciri ilişkilerini bırakmalarını istediği için, kendisinin anlaşma yaptığı ülkeler ile kimsenin anlaşma yapmasını istemediği için ve hatta bir toprak parçasını ilhak etme ilgisine başkalarının itiraz etmesine karşı çıktığı için dahi… Yani kısacası yüzde 18’lik oran Hindistan için kriz tırmanma rampasından sorunsuz bir iniş anlamına gelebilir çünkü Amerikan gümrük vergileri yaşamın bir gerçeği olacaksa önemli olan şey rakipler karşısındaki göreceli avantaj oluyor. ASEAN’dan daha düşük bir gümrük vergisi oranı —ki çoğu yüzde 19’da ve Vietnam ise aktarma sorunlarına dahi girmeden yüzde 20’de takılı kalmış durumda iken— Hint ihracatçılar için rekabet açısından iyi demek oluyor bu. Hatta Pakistan’ın yüzde 19’undan dahi daha düşük (!?!) …
Yani yüzde 18 ile Hindistan nihayet cezalandırıcı kategoriden çıkmış oluyor ve ASEAN emsalleri grubuna giriyor. Bu açıdan bakıldığında bu bir gerileyiş değil, döviz çöküşü olmadan ihracat rekabet gücünü korumak için yapılan zorunlu bir strateji değişikliği gibi gözüküyor.
Bu arada Çin’i de göz ardı etmeyin. Çin’in gümrük vergisi oranlarını önceki seviyelere düşürme konusunda gerçekçi bir şansı olmayabilir ancak buna zaten ihtiyacının olmadığı da söylenebilir. Yalnızca ASEAN ve Hindistan gümrük vergisi oranlarına yeterince yaklaşması Çin için gerekli ve yeterli ki üreticilerin orta vadeli hesaplamalarını şekillendirebilsin ve son zamanlardaki Çin’in dahil edildiği hesaplamaları karmaşıklaştırabilsin. Ki bu, bu yıl beklenen en az iki ABD-Çin liderler toplantısı olacağı ve Trump’ın Çin ile bir anlaşmaya açıkça can attığı göz önüne alınırsa ütopik durmuyor.
Neyse Şimdi en önceliklisi, Hiçbir Hindistan başbakanının yabancı tarım ürünlerine veya süt ürünlerine izin vermeyi kabul edebileceğini düşünmüyorum. Kİ BU Modi gibi çok güçlü bir Başbakan için dahi siyasi kariyerinin sonunun başlangıcı anlamına gelir.
Bir diğeri, Hindistan ABD’den yakın zamanda 500 milyar dolarlık bir şey nasıl satın alacak? ABD’nin Hindistan’a mal ihracatı 2024’te 41,5 milyar dolardı. ABD’nin Hindistan’a hizmet ihracatı 2024’te 41,8 milyar dolardı. Dolayısıyla 83 milyar dolardan 500 milyar dolara yüzde 500’lük bir artış biraz değil, bayağı abartılı görünüyor. Ancak Hindistan bugün, bu yıl veya gelecek yıl 500 milyar dolarlık ABD malı satın almayacak. 10 yıl içinde deniyor prensipte. Dolayısıyla bazı rakamlar göz ardı edilebilir, ABD-Hindistan ticareti her zaman potansiyelinin altında kaldı ve bu yüzden hırsı yansıtmak iyi olabilir. Ki her türlü 500 milyar rakamı zaten mantıklı değil. Bunun büyük bir kısmı muhtemelen zaten sipariş edilen 285 Boeing uçağı ve Trump’ın kendi malı sayacağı Venezuela petrolü olacaktır, ayrıca imzalanmış bazı LNG sözleşmelerini de dahil edin. Yani bu ticaret için değil de daha çok piyasalar için konmuş bir başlık gibi gözüküyor.
Bir diğeri, Rus petrolü konusu … Hindistan hiçbir zaman Rus petrol alımını durduracağını söylemedi. İma dahi etmedi. Durdurmak başka tamamen durdurmak başka azaltmak başka… Bunların hepsi başka başka şeyler… Şeytan ayrıntıda gizlidir… Hindistan’ın Rus petrolü ile ilgili herhangi bir taahhüdü açıkça belirteceğine inanmıyorum. Durduracağına ise hiç inanmıyorum. Ayrıca Trump ile bir ilişkide istikrar beklemek de saflık olur. Trump Çin dışında hiçbir ülkeyi kayda değer görmüyor. Hindistan’ın Rusya’dan kopacağını -inanmak şöyle dursun- hayal dahi etmekte zorlanıyorum. Herkes sırasını savıyor. Yani payına düşen cezayı ödüyor. Belki Ukrayna ile bir ateşkes olabilir… Sonra da Amerikan ara seçimleri…
Neyse, Son 6 ay hiç yaşanmamış olamaz. Uluslararası politikada ve iç politikada yan hasar diye bir şey var. 2000’lerden bu yana her iki tarafın da en büyük ortak başarısı siyasetten arındırılmış bir ilişki oldu. Son aylarda yaşananlar nedeni ile bu ilişki yeniden siyasallaştı. Ve on yıllar boyunca her iki tarafın, her iki tarafın da itiraz ettiği üçüncü ülke ilişkilerinin ABD-Hindistan ilişkilerine -Ki özellikle ABD’nin sık sık itiraz ettiği Hindistan’ın İran, Myanmar ve Rusya ile ilişkileri ve Hindistan’ın sık sık itiraz ettiği ABD’nin Çin ve Pakistan ile ilişkileri— yansımamasını sağlamak için gösterdiği yoğun çabalara karşın üçüncü ülke tercihlerine bağlı yüzde 25’lik petrol cezası bu siyasallaşma sürecinde kötü bir emsal oluşturdu. Ancak bu arada Hindistan boş durmadı. Altı ay içinde AB anlaşması, İngiltere anlaşması, Umman anlaşması imzaladı. Bu önlem aldığını gösteriyor.
Güveni kaybetmek inşa etmekten çok çok daha kolay. Ve dış politika argümanları güçlü bir iç politika temeline dayanmadıkça neredeyse hiçbir zaman geçerli olmaz. Ve yani iç politika neredeyse her zaman dış politikayı geçersiz kılar. Yani iç politika dış politikadan neredeyse hemen her zaman üstün gelir. Genel olarak herhangi iki ülke arasındaki müzakereler bir tarafın üzerinde Damokles kılıcı sallanmadan her iki taraf için de adil ve hiçbirine olumsuz koşullar içermeyen bir şekilde yürütülmeli. Tabi bu ideal olan. Ancak bir de reel olan var. ABD hem küresel hem de iç politikada sahip olduğu baskın konumunu kullanarak Hindistan’ı açıkça tehdit etti, göz ardı etti, hassasiyetlerini çıkarlarını umursamadı, bu durum Hindistan halkı ve mevcut ve gelecekteki hükümetleri tarafından dikkate alınır diye düşünüyorum. Fillerin hafızası güçlüdür. Aslında ABD-Hindistan ilişkileri hiçbir zaman yüksek bir güven düzeyine de ulaşmadı. 91-92 liberalleşmesinden sonra Hindistan’daki yeni kuşak ABD ile iyi ilişkiler istiyordu Ama bir vasal olarak değil. İlişkide en iyi dönem birinci Trump dönemiydi, geri kalan zamanlarda ise çoğunlukla ticarete dayalı bir ilişki oldu. Şimdiki anlaşmada ne kazanıldığı, ne verildiği, ne kaybedileceği düşünülmeye ve tartışılmaya devam edecek, ancak günün sonunda zaman her şeyi gösterecek. Hem belirsizlik çok ve ayrıca hem de belirlilik olsa dahi kağıt üzerinde iyi görünen şey pratikte öyle olmayabilir. Bu Hindistan için yalnızca bir nefes alma anı. Bence en iyisi Hindistan bu anlaşma hiç olmamış gibi davranıp, reformlar, altyapı modernizasyonu, üretim kapasitesi geliştirme ve ticaret çeşitlendirme yolunda yürümeye devam etmeli.
Öte yandan kendisini Asya’nın gelecekteki hegemonu olarak gören Çin’e karşı başarılı bir şekilde karşı koymak için Hindistan’ın tek şansı Batı ile ittifak kurmak. Ve ABD’nin de Çin’i dengelemek için Hindistan’a ihtiyacı var. Çıkarlar her zaman önceliklidir. Öyle ya da böyle ABD-Hindistan ilişkileri beklendiği gibi yeniden rayına oturtulacak. Hindistan Çin’in yerini alabileceğini hiç düşünmemişti ancak ABD için bu kadar önemsiz olması da son derece şaşırtıcıydı…
Kısacası;
Trump öncesinde bu tür gümrük vergileri yalnızca yüzde 2 veya 3’tü Ancak Şimdi Görünüşte Hindistan, Hint yapımı mallara uygulanan yüzde 18’lik indirimli gümrük vergisini kutlamakla meşgul Ve Ayrıca Hindistan artık Rusya’ya olan bağımlılığından kurtulmak için —YA DA kurtulmuş gözükmek için— Venezuela petrolü satın almak zorunda kalacak gibi görünüyor. Yani ABD bu çetin müzakere sürecinin galibi gibi gözüküyor. Olan tam olarak şu: Trump Hindistan’ı yüzde 0-10’dan yüzde 50’ye çıkardı. Sonra da “müzakere ederek” yüzde 18’e indirdi. Ve salon alkışladı. Bu müzakere tekniğinin bir ismi var: Çapa etkisi. Absürt bir tavan belirleyin. Sonra da ondan biraz daha az saçma bir rakam teklif edin. Ve Taviz için minnettarlık toplayın. Yani Hindistan şimdi on yıllarca neredeyse sıfır olan pazar erişimi için yüzde 18 ödüyor olacak. Ve bunu bir zafer olarak görüyor ve sunuyor olacak. Burada asıl hikaye oran değil, bunun bir emsal teşkil etmesi. Tarifeler artık kalıcı bir kaldıraç, ticaret politikası değil. Bu bir dış politika, enerji politikası, savunma tedarik politikası, diplomatik uyum politikası. Amerikan malı alın, Rusya’dan uzaklaşın, İran’dan uzak durun, yoksa rakam tekrar değişir, demek bu. Bugün yüzde 18, yarın yüzde 25’lik artışı ne tetikleyebilir örneğin? Güney Kore bir anlaşmaya vardıklarını sanıyordu. Kanada da bir anlaşmaya vardıklarını sanıyordu. Örneğin. 500 milyar dolarlık taahhüt pek çok şeyi açıklıyor zaten. Gerçek ticaret 83 milyar dolar, vaat edilen ticaret 500 milyar dolar. Bu ekonomi değil, Trump’ın duyurusu için tasarlanmış basın bülteni gibi duruyor. Karşıt görüş: Hindistan yine de göreceli oyunu kazandı. Vietnam: yüzde 20, ASEAN: yüzde 19, Ve Pakistan: yüzde 19. Ve Hindistan: yüzde 18. Tarifelerin kalıcı olduğu bir dünyada rekabetçi konumlanma mutlak oranlardan daha önemli hale geliyor. Hindistan ve diğerleri arasında seçim yapan üreticiler Hindistan’ı seçmek için tek bir neden daha kazanmış oldu. Ve Anlaşma hiç anlaşma olmamasından daha iyi ve Hint ihracatçılar için göreceli avantaj gerçek. Ancak tarifeye dayalı anlaşmaların kırılganlığı, söz konusu şaşırtıcı rakamlar ve ilişkinin potansiyel siyasallaşması ile ilgili noktalar kritik noktalar. Evet güven tavanı düştü Ama Ticaret tabanı sabit kaldı. Yani bu zafer değil ama yenilgi de değil. Bu yeni bir oyun. Kolayca silinebilir bir kalem ile yazılmış yeni kurallara sahip yeni bir oyunun startı yalnızca…
ABD, Hindistan’ın Rus petrol alımını durdurması karşılığında gümrük vergilerini %18’e indirdi
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Görüş2 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek











