Görüş
Hindistan-ABD ticaret anlaşması üzerine

ABD Başkanı Donald Trump 2 Şubat’ta Truth Social platformunda Hindistan ile ticaret anlaşması yaptıklarını duyurdu. Trump’ın duyurusuna yanıt olarak Hindistan Başbakanı Narendra Modi ise X platformunda “Hindistan’da üretilen ürünlerin artık yüzde 18’lik bir gümrük vergisi indirimine tabi olmasından memnuniyet duyduğunu” söyledi. Ancak Trump’ın paylaşımında belirttiği Rus petrol alımlarının durdurulması veya ABD için gümrük vergilerini sıfıra indirme ya da Amerikan ürünlerini satın almak için 500 milyar dolarlık taahhüt iddialarına değinmedi. Washington, Hindistan mallarına uygulanan ABD gümrük vergilerinin yüzde 18’e düşeceğini söylüyor. Hindistan, gümrük vergisi indirimini memnuniyetle karşılıyor. AMA Asıl iş ise bundan sonra başlıyor: Yazılı olan, uygulanabilir olan ve kasıtlı olarak belirsiz bırakılan kısımlar…
Şimdi her şeyden önce Hindistan-ABD ticaret anlaşmasına ilişkin sınırlı bilgiler Hindistan ve ABD’de farklı yorumlamalar olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla henüz belgelenmemiş olan bu prensip anlaşmasından öncelikli birkaç sorun ortaya çıkıyor. Trump, karşılıklı yüzde 25’lik gümrük vergilerini yüzde 18’e indirmekten bahsetse de cezai nitelikteki yüzde 25’lik ek gümrük vergilerinden hiç söz etmiyor, örneğin. Daha da önemlisi Trump’ın paylaşımı Hindistan-ABD ticaret anlaşmasının Hindistan’ın Rus petrol tedarikini Venezuela ham petrolü ile ikame etmesi şartına bağlı olduğunu ima ediyor.
Evet, prensipte bir anlaşma olmuş gözüküyor ANCAK birçok şey hala belirsizliğini koruyor: En önemlileri:
- ABD, Hindistan’ın Rusya’dan petrol ithalatına uyguladığı yüzde 25’lik gümrük vergisini kaldıracak mı?
- Hindistan, tarım gibi hassas sektörleri açacak mı?
Kİ Bu konuyu reddetmesi daha önceki anlaşmanın gerçekleşmemesinin en önemli nedenlerinden biriydi.
Ve 3. ABD önemli tavizler verdi mi?
Doğrusu ABD-Hindistan ticaret anlaşması stratejik bir uzlaşmadan çok taktiksel bir ateşkes gibi görünüyor. Ama Trump’ın Hindistan’a karşı altı aylık ticaret savaşı ve Hindistan ekonomisini “ölü” olarak nitelendirmesi de dahil bir dizi hakaretin ardından bu anlaşmanın yıpranmış ikili ilişkileri canlandırabileceği hiç de açık değil. Hindistan borsalarında görülen ani coşku hızla kayboldu, örneğin. Ve dediğimiz gibi Anlaşmanın şartları belirsizliğini koruyor Ki dahası Trump’ın ani bir şekilde rota değiştirme, anlaşmaları iptal etme veya yeni taleplerde bulunma geçmişi pek de güven vermiyor. Ve daha da önemlisi, iki ülke arasında güven bir kez zedelendi ve kolayca yeniden tesis edilemez. Günün sonunda Hindistan ABD’ye bağımlılığın risklerini acı bir şekilde öğrenmiş oldu.
Ortada duran fili ortadan kaldırma imkanınız yoksa, böyle yaşamaya alışın ve filin uzaklaşmasını bekleyin. Bu durumda asıl amaç filin hiçbir şeye zarar vermemesini sağlamak. Şimdi sanki en azından Hindistan böyle bir yaklaşım uyguluyor gibi. Nihayetinde durum tamamen sürdürülemezdi ve öyle ya da böyle bir anlaşmanın olması gerekiyordu. Yüzde 18 yüzde 50’den (veya hatta yüzde 25’ten dahi) daha iyidir, ancak gerçi gümrük vergisi oranı en başından beri yüzde 50 olmamalıydı, neyse ama Trump gümrük vergilerini seviyor ve bunları yalnızca ticaret anlaşmazlıkları için değil, çok daha fazlası için kullandı ya da kullanma tehdidinde bulundu. Uyuşturucu ile mücadele politikası yüzünden, herhangi bir ülkenin dış politika tercihlerini beğenmediği için, herhangi bir ABD şirketine nasıl davranıldığını beğenmediği için, diğer ülkelerin iç düzenleyici rejimlerini geri almak istediği için, ülkelerin yalnızca Amerikan malı satın alması gerektiğini düşündüğü için, üçüncü ülkeler ile tedarik zinciri ilişkilerini bırakmalarını istediği için, kendisinin anlaşma yaptığı ülkeler ile kimsenin anlaşma yapmasını istemediği için ve hatta bir toprak parçasını ilhak etme ilgisine başkalarının itiraz etmesine karşı çıktığı için dahi… Yani kısacası yüzde 18’lik oran Hindistan için kriz tırmanma rampasından sorunsuz bir iniş anlamına gelebilir çünkü Amerikan gümrük vergileri yaşamın bir gerçeği olacaksa önemli olan şey rakipler karşısındaki göreceli avantaj oluyor. ASEAN’dan daha düşük bir gümrük vergisi oranı —ki çoğu yüzde 19’da ve Vietnam ise aktarma sorunlarına dahi girmeden yüzde 20’de takılı kalmış durumda iken— Hint ihracatçılar için rekabet açısından iyi demek oluyor bu. Hatta Pakistan’ın yüzde 19’undan dahi daha düşük (!?!) …
Yani yüzde 18 ile Hindistan nihayet cezalandırıcı kategoriden çıkmış oluyor ve ASEAN emsalleri grubuna giriyor. Bu açıdan bakıldığında bu bir gerileyiş değil, döviz çöküşü olmadan ihracat rekabet gücünü korumak için yapılan zorunlu bir strateji değişikliği gibi gözüküyor.
Bu arada Çin’i de göz ardı etmeyin. Çin’in gümrük vergisi oranlarını önceki seviyelere düşürme konusunda gerçekçi bir şansı olmayabilir ancak buna zaten ihtiyacının olmadığı da söylenebilir. Yalnızca ASEAN ve Hindistan gümrük vergisi oranlarına yeterince yaklaşması Çin için gerekli ve yeterli ki üreticilerin orta vadeli hesaplamalarını şekillendirebilsin ve son zamanlardaki Çin’in dahil edildiği hesaplamaları karmaşıklaştırabilsin. Ki bu, bu yıl beklenen en az iki ABD-Çin liderler toplantısı olacağı ve Trump’ın Çin ile bir anlaşmaya açıkça can attığı göz önüne alınırsa ütopik durmuyor.
Neyse Şimdi en önceliklisi, Hiçbir Hindistan başbakanının yabancı tarım ürünlerine veya süt ürünlerine izin vermeyi kabul edebileceğini düşünmüyorum. Kİ BU Modi gibi çok güçlü bir Başbakan için dahi siyasi kariyerinin sonunun başlangıcı anlamına gelir.
Bir diğeri, Hindistan ABD’den yakın zamanda 500 milyar dolarlık bir şey nasıl satın alacak? ABD’nin Hindistan’a mal ihracatı 2024’te 41,5 milyar dolardı. ABD’nin Hindistan’a hizmet ihracatı 2024’te 41,8 milyar dolardı. Dolayısıyla 83 milyar dolardan 500 milyar dolara yüzde 500’lük bir artış biraz değil, bayağı abartılı görünüyor. Ancak Hindistan bugün, bu yıl veya gelecek yıl 500 milyar dolarlık ABD malı satın almayacak. 10 yıl içinde deniyor prensipte. Dolayısıyla bazı rakamlar göz ardı edilebilir, ABD-Hindistan ticareti her zaman potansiyelinin altında kaldı ve bu yüzden hırsı yansıtmak iyi olabilir. Ki her türlü 500 milyar rakamı zaten mantıklı değil. Bunun büyük bir kısmı muhtemelen zaten sipariş edilen 285 Boeing uçağı ve Trump’ın kendi malı sayacağı Venezuela petrolü olacaktır, ayrıca imzalanmış bazı LNG sözleşmelerini de dahil edin. Yani bu ticaret için değil de daha çok piyasalar için konmuş bir başlık gibi gözüküyor.
Bir diğeri, Rus petrolü konusu … Hindistan hiçbir zaman Rus petrol alımını durduracağını söylemedi. İma dahi etmedi. Durdurmak başka tamamen durdurmak başka azaltmak başka… Bunların hepsi başka başka şeyler… Şeytan ayrıntıda gizlidir… Hindistan’ın Rus petrolü ile ilgili herhangi bir taahhüdü açıkça belirteceğine inanmıyorum. Durduracağına ise hiç inanmıyorum. Ayrıca Trump ile bir ilişkide istikrar beklemek de saflık olur. Trump Çin dışında hiçbir ülkeyi kayda değer görmüyor. Hindistan’ın Rusya’dan kopacağını -inanmak şöyle dursun- hayal dahi etmekte zorlanıyorum. Herkes sırasını savıyor. Yani payına düşen cezayı ödüyor. Belki Ukrayna ile bir ateşkes olabilir… Sonra da Amerikan ara seçimleri…
Neyse, Son 6 ay hiç yaşanmamış olamaz. Uluslararası politikada ve iç politikada yan hasar diye bir şey var. 2000’lerden bu yana her iki tarafın da en büyük ortak başarısı siyasetten arındırılmış bir ilişki oldu. Son aylarda yaşananlar nedeni ile bu ilişki yeniden siyasallaştı. Ve on yıllar boyunca her iki tarafın, her iki tarafın da itiraz ettiği üçüncü ülke ilişkilerinin ABD-Hindistan ilişkilerine -Ki özellikle ABD’nin sık sık itiraz ettiği Hindistan’ın İran, Myanmar ve Rusya ile ilişkileri ve Hindistan’ın sık sık itiraz ettiği ABD’nin Çin ve Pakistan ile ilişkileri— yansımamasını sağlamak için gösterdiği yoğun çabalara karşın üçüncü ülke tercihlerine bağlı yüzde 25’lik petrol cezası bu siyasallaşma sürecinde kötü bir emsal oluşturdu. Ancak bu arada Hindistan boş durmadı. Altı ay içinde AB anlaşması, İngiltere anlaşması, Umman anlaşması imzaladı. Bu önlem aldığını gösteriyor.
Güveni kaybetmek inşa etmekten çok çok daha kolay. Ve dış politika argümanları güçlü bir iç politika temeline dayanmadıkça neredeyse hiçbir zaman geçerli olmaz. Ve yani iç politika neredeyse her zaman dış politikayı geçersiz kılar. Yani iç politika dış politikadan neredeyse hemen her zaman üstün gelir. Genel olarak herhangi iki ülke arasındaki müzakereler bir tarafın üzerinde Damokles kılıcı sallanmadan her iki taraf için de adil ve hiçbirine olumsuz koşullar içermeyen bir şekilde yürütülmeli. Tabi bu ideal olan. Ancak bir de reel olan var. ABD hem küresel hem de iç politikada sahip olduğu baskın konumunu kullanarak Hindistan’ı açıkça tehdit etti, göz ardı etti, hassasiyetlerini çıkarlarını umursamadı, bu durum Hindistan halkı ve mevcut ve gelecekteki hükümetleri tarafından dikkate alınır diye düşünüyorum. Fillerin hafızası güçlüdür. Aslında ABD-Hindistan ilişkileri hiçbir zaman yüksek bir güven düzeyine de ulaşmadı. 91-92 liberalleşmesinden sonra Hindistan’daki yeni kuşak ABD ile iyi ilişkiler istiyordu Ama bir vasal olarak değil. İlişkide en iyi dönem birinci Trump dönemiydi, geri kalan zamanlarda ise çoğunlukla ticarete dayalı bir ilişki oldu. Şimdiki anlaşmada ne kazanıldığı, ne verildiği, ne kaybedileceği düşünülmeye ve tartışılmaya devam edecek, ancak günün sonunda zaman her şeyi gösterecek. Hem belirsizlik çok ve ayrıca hem de belirlilik olsa dahi kağıt üzerinde iyi görünen şey pratikte öyle olmayabilir. Bu Hindistan için yalnızca bir nefes alma anı. Bence en iyisi Hindistan bu anlaşma hiç olmamış gibi davranıp, reformlar, altyapı modernizasyonu, üretim kapasitesi geliştirme ve ticaret çeşitlendirme yolunda yürümeye devam etmeli.
Öte yandan kendisini Asya’nın gelecekteki hegemonu olarak gören Çin’e karşı başarılı bir şekilde karşı koymak için Hindistan’ın tek şansı Batı ile ittifak kurmak. Ve ABD’nin de Çin’i dengelemek için Hindistan’a ihtiyacı var. Çıkarlar her zaman önceliklidir. Öyle ya da böyle ABD-Hindistan ilişkileri beklendiği gibi yeniden rayına oturtulacak. Hindistan Çin’in yerini alabileceğini hiç düşünmemişti ancak ABD için bu kadar önemsiz olması da son derece şaşırtıcıydı…
Kısacası;
Trump öncesinde bu tür gümrük vergileri yalnızca yüzde 2 veya 3’tü Ancak Şimdi Görünüşte Hindistan, Hint yapımı mallara uygulanan yüzde 18’lik indirimli gümrük vergisini kutlamakla meşgul Ve Ayrıca Hindistan artık Rusya’ya olan bağımlılığından kurtulmak için —YA DA kurtulmuş gözükmek için— Venezuela petrolü satın almak zorunda kalacak gibi görünüyor. Yani ABD bu çetin müzakere sürecinin galibi gibi gözüküyor. Olan tam olarak şu: Trump Hindistan’ı yüzde 0-10’dan yüzde 50’ye çıkardı. Sonra da “müzakere ederek” yüzde 18’e indirdi. Ve salon alkışladı. Bu müzakere tekniğinin bir ismi var: Çapa etkisi. Absürt bir tavan belirleyin. Sonra da ondan biraz daha az saçma bir rakam teklif edin. Ve Taviz için minnettarlık toplayın. Yani Hindistan şimdi on yıllarca neredeyse sıfır olan pazar erişimi için yüzde 18 ödüyor olacak. Ve bunu bir zafer olarak görüyor ve sunuyor olacak. Burada asıl hikaye oran değil, bunun bir emsal teşkil etmesi. Tarifeler artık kalıcı bir kaldıraç, ticaret politikası değil. Bu bir dış politika, enerji politikası, savunma tedarik politikası, diplomatik uyum politikası. Amerikan malı alın, Rusya’dan uzaklaşın, İran’dan uzak durun, yoksa rakam tekrar değişir, demek bu. Bugün yüzde 18, yarın yüzde 25’lik artışı ne tetikleyebilir örneğin? Güney Kore bir anlaşmaya vardıklarını sanıyordu. Kanada da bir anlaşmaya vardıklarını sanıyordu. Örneğin. 500 milyar dolarlık taahhüt pek çok şeyi açıklıyor zaten. Gerçek ticaret 83 milyar dolar, vaat edilen ticaret 500 milyar dolar. Bu ekonomi değil, Trump’ın duyurusu için tasarlanmış basın bülteni gibi duruyor. Karşıt görüş: Hindistan yine de göreceli oyunu kazandı. Vietnam: yüzde 20, ASEAN: yüzde 19, Ve Pakistan: yüzde 19. Ve Hindistan: yüzde 18. Tarifelerin kalıcı olduğu bir dünyada rekabetçi konumlanma mutlak oranlardan daha önemli hale geliyor. Hindistan ve diğerleri arasında seçim yapan üreticiler Hindistan’ı seçmek için tek bir neden daha kazanmış oldu. Ve Anlaşma hiç anlaşma olmamasından daha iyi ve Hint ihracatçılar için göreceli avantaj gerçek. Ancak tarifeye dayalı anlaşmaların kırılganlığı, söz konusu şaşırtıcı rakamlar ve ilişkinin potansiyel siyasallaşması ile ilgili noktalar kritik noktalar. Evet güven tavanı düştü Ama Ticaret tabanı sabit kaldı. Yani bu zafer değil ama yenilgi de değil. Bu yeni bir oyun. Kolayca silinebilir bir kalem ile yazılmış yeni kurallara sahip yeni bir oyunun startı yalnızca…
ABD, Hindistan’ın Rus petrol alımını durdurması karşılığında gümrük vergilerini %18’e indirdi
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa3 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya1 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor









