Bizi Takip Edin

Görüş

Olimpiyat oyunları, spor, sahtekârlık ve başka şeyler

Avatar photo

Yayınlanma

1) Şartın ihlali

2019’da formüle edilen olimpizmin temel ilkelerinin 4’üncü maddesi şöyledir:

“Spor yapmak bir insan hakkıdır. Her birey, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın; dostluk, dayanışma ve fair play ruhuyla, karşılıklı anlayış gerektiren olimpiyat ruhu içerisinde spor yapma imkânına sahip olmalıdır.”

5’inci madde şöyle başlar:

“Olimpiyat hareketi içindeki spor organizasyonları, sporun toplum çerçevesi içinde gerçekleştiğinin bilinciyle, siyasi tarafsızlık ilkesini uygulayacaklardır.”

6’ncı madde:

“Bu olimpiyat şartında belirtilen hak ve hürriyetlerden yararlanılması, ırk, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, dil, dini, siyasi veya diğer kanaatler, milli veya sosyal köken, mal varlığı, doğum veya diğer herhangi bir statüye dayalı hiçbir ayrımcılık olmaksızın güvence altına alınacaktır.”

Bu genel ilkelerin dışında, “olimpizm şartının” diğer maddelerinden:

2/5: “Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin rolü… siyasi tarafsızlığı korumak ve sürdürmek…” 2/11: “sporun ve atletlerin siyasi ve ticari istismarına karşı durmak…” 16/1.3 (Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyelerinin yemininden): “Ticari ve siyasi menfaatlerden, keza her tür ırksal ve dini mülahazalardan daima bağımsız davranacağıma…” 50/2: “Hiçbir olimpiyat köyü, mahalli veya başka alanlarda hiçbir gösteri veya siyasi, dini veya ırksal propagandaya izin verilmez.” 55/3: “Olimpiyat oyunları boyunca… herhangi bir devletin temsilcisi veya kamu otoritesi yahut herhangi bir siyasetçi tarafından… hiçbir konuşma yapılamaz.”

Bütün bunların mütemadiyen ihlal edilmekte olmasına girmeyelim hiç. Sadece pervasızlığın ve sinik ikiyüzlülüğün özel bir biçimi üzerinde durmakla yetinelim.

Şarttan anlaşılıyor ki, hiçbir sporcunun oyunlara katılmasına engel olunamaz. Bir devletin uyruğu olan sporculara yönelik menetme uygulaması ise ancak şu hallerde meşru kabul edilebilir: 1) söz konusu devlet ayrımcılık üzerine kuruluysa ve bu şekilde uyruğu olan sporcularının oyunlara katılmasına engel oluyorsa; 2) söz konusu devlet milli olimpiyat komitelerinin sportif bağımsızlığını engelliyorsa.

Gerçekten de olimpiyat tarihinde bu ikisinin de örnekleri (olması gerekenden çok az ise bile) vardır: eğer 1948’e kadar birinci ve ikinci dünya savaşlarının çalkantılar dönemi ayrı kabul edilirse, Güney Afrika ırkçı yönetimde 30 yıl menedilmiştir; Rodezya (bugünkü Zimbabve) ırkçılık nedeniyle 1972’de menedilmiştir; Afganistan (öyle bir devlet varken) 2000’de kadın hakları ihlalleri yüzünden menedilmiştir; Katar 2016’da milli olimpiyat komitesine müdahale yüzünden menedilmiştir.

Rusya ve Belarus için ırkçılık veya milli komiteye müdahale gibi gerekçeler yok. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya milli komitesinin üyeliğini 2022’de askıya aldığında gerekçesi, Donbass’taki spor kulüplerini üye yapmış olmasıydı, böylece (UOK öyle diyordu) Ukrayna milli olimpiyat komitesinin “toprak kapsamı” bozmuştu. Bu “toprak kapsamı” hikayesi şartın 30/2’nci maddesine dayandırılıyordu; oysa o maddeye dayanarak, bugün Rusya’ya karşı uygulanan “tedbirlerin” aslında yıllardır Kiev rejimine karşı uygulanması gerektiği de pekâlâ ileri sürülebilir: “Bir milli olimpiyat komitesinin adı ülkesinin toprak kapsamını ve geleneğini yansıtmalıdır.”

Üstelik UOK sadece Rusya milli olimpiyat komitesinin üyeliğini kendi olimpiyat şartını çiğneyerek düşürmekle kalmadı; şartta savaş halini ve sporcuların savaşa karşı tutumlarını ilgilendiren bir şart bulunmadığı halde sporcuların ahlaki, vicdani ve siyasi kanaatlerini de katılım kriteri olarak gösterdi.

Demek ki, tersten bakıldığında, Donbass’taki spor kulüplerinin uluslararası müsabakalarda temsil edilmeleri ihlal nedeniydi ama Kiev rejiminin başta Donbass olmak üzere Ukrayna’da yaşayan Ruslara ve Rusya konuşanlara uyguladığı ayrımcılık meşruydu.

2) Kırım, doping ve Coca Cola

Rusya’nın olimpiyat oyunlarına katılımı 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılmasından bu yana sürekli engellere takıldı. Engellemelerin ilk döneminde bunların görünürdeki nedeni olan doping skandalıyla Kırım meselesi arasında en azından bugün itibariyle ortaya çıkmış kesin bir nedensellik yok; hem zaten skandal da iki yıl sonra, 2016’da patlak vermişti; ancak (nedeni ne olursa olsun) bu skandalın arkasından Rusyalı sporcuların uluslararası müsabakalara alınmamaları Rusya’nın diplomatik izolasyonu çabalarıyla öyle bir çakıştı ki insan şüphelenmeden edemiyor.

Doping skandalının arkasındaki bütün soruşturma ve karar eğip bükmelerine, manipülasyonlara ve muhtemelen yalanlara rağmen neticede cezasız ve temiz sporcular 2024 Paris olimpiyatlarına kadar yaz ve kış olimpiyat oyunlarına katıldılar. 2016’da Rio’da, 2020’de Tokyo’da ve 2022’de Pekin’de Rusya Olimpiyat Komitesi formasıyla, Çaykovski melodisiyle ve “tarafsız sporcu” statüsüyle yarıştılar; 2018’de PyeongChang’da kış oyunlarına ise “Rusya’dan olimpik atletler” olarak katıldılar. Bu, bana kalırsa, olimpiyatların ruhuna çok daha uygun bir yöntemdi ve dahası, aslında pek de beklenen sonucu vermedi, hatta tam tersine, Rusya ülke olarak oyunların dışında tutulmasına rağmen seyirciler açısından olimpiyat bayrağı Rusya’nın bayrağı olup çıktı.

Rusya’yı 2024 Paris ve 2026 Milano-Cortina oyunlarının tamamen dışında bırakma hesapları ise, öyle anlaşılıyor ki, Ukrayna çatışmasıyla birlikte pişirilmeye başlanmıştı. Daha 2022 temmuzunda şu uluslararası spor federasyonları Rusya’nın uluslararası sportif organizasyonlara katılmasına yasak koymuşlardı bile: Dünya softbol, kayak, badminton, basketbol, voleybol, atletizm, rugby, paten, hokey federasyonları; Avrupa Ligler Federasyonu, Avrupa Basketbol Ligi, Uluslararası Paralimpik Komitesi, uluslararası biatlon, golf, tenis, jimnastik, halter federasyonları; Özel Olimpiyat Komitesi; FIFA, UEFA. Bunların dışında, şu federasyonlar da Rusya’da kararlaştırılmış turnuvaları iptal etmişlerdi: Uluslararası Satranç Federasyonu, Formula 1, erkekler voleybol şampiyonası, Profesyonel Tenis Birliği turnuvası, Şampiyonlar Ligi finali, Avrupa carling şampiyonası, Avrupa atıcılık şampiyonası, NHL.

Ancak en önemli çıkış ertesi yılın başında geldi: Britanya hükümeti (bu sırada başbakan, GoldmanSachs bankeri Rishi Sunak’tı) 2023 martında olimpiyat oyunlarının en büyük sponsorlarına 2024’te Paris’te yapılacak oyunlara Rusya ve Belarus’tan sporcuların kendi ülkelerinin bayrakları altında katılmaması için nüfuzlarını kullanması talebiyle mektup göndermişti. Mektubun alıcıları arasında Coca Cola, Intel, Samsung ve Visa gibi dev şirketler vardı. Nedense o zaman çok dikkat çekmedi bu mektuplar, belki de tüzüklerdeki parlak bağımsızlık laflarının hiçbir anlamı olmadığı zaten herkes tarafından bilindiğinden; ancak oyunların gerçekte büyük ölçüde büyük tekellerin reklam ve vergi kaçakçılığı faaliyeti olduğunu ve onlar olmadan hiçbir şey olmayacağını gösteren karakteristik bir olaydı bu.

3) Bir uluslararası şantaj hikâyesi

2023 kasımında Rusyalı sporcuları Rusya devletinin eylemlerinden sorumlu tutan ve düpedüz ayrımcılığa maruz tutarak cezalandıran ama İsrailli sporcuların hükümetlerinin faaliyetinden sorumlu tutulamayacağı için ayrımcılığa uğramasının kabul edilemeyeceğini açıklayan Uluslararası Olimpiyat Komitesi, 2024 yaz ve kış Rusya’da yapılması planlanan Dünya Dostluk Oyunlarına katılmamaları için milli olimpiyat komitelerini uyardı. Uyarı tehdit kokuyordu; böylece laf dinlemeyip katılacak ülkelerin sporcularının olimpiyat oyunlarından menedilmesinin önü açılıyordu. UOK’nin “uyarı” gerekçesi, oyunların “siyasi bir kuruluşun” himayesi altında düzenlenecek olmasıydı. Hangi siyasi kuruluş? Rusya hükümeti. Ev sahibi ülkenin “himayesinin” siyasi amaç güttüğü, dolayısıyla olimpiyat ilkeleriyle çeliştiği öylesine sinik bir iddia ki, bu mantıkla bütün uluslararası spor etkinliklerinin ve ulusal spor etkinliklerinin de büyük bölümünün yasaklanması gerekir.

Neticede 2024 oyunları önce 2025’e ertelendi; daha sonra da bir başkanlık kararnamesiyle “yeni bir karar alınıncaya kadar” ertelendi.

Böylece, tıpkı Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi kararlarıyla emperyalist ilaç tekellerine, Dünya Ticaret Örgütü’nün gümrük kararlarıyla emperyalist ülkelere, Avrupa Enerji Ajansı’nın Amerikan enerji kaynaklarına bağımlılığa, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran’ın bombalanmasına, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun yenisömürgeciliğin dayatılmasına ve devamına, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın Kiev rejiminin Donbass provokasyonlarına, Ruanda’da BM barışgücünün Orta Afrika’daki katliamlara ve bu bölgenin istikrarsızlaştırılmasına, Trump’ın Barış Konseyi’nin Filistin’in yağmalanmasına… cevaz verdikleri ve ön ayak oldukları gibi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi de sporun politize edilmesinin baş vasıtasıydı.

4) İhlalin kısa tarihi

2023 aralığında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusyalı (ve Belaruslu) sporcuların 2024 Paris olimpiyat oyunlarına “bireysel tarafsız sporcu” statüsünde katılmasına karar verdi. Bu, oyuncuların (olimpiyat bayrağı dahil) hiçbir bayrak taşıyamayacaklarından başka madalya sıralamasında da görülmeyeceği anlamına gelir. Üstelik bu durumda bile sporcuların sayısı neredeyse sıfırlanmıştı: Paris’e ve Milano’ya ancak kulüpsüz ve sadece kendi spor dallarında kalifiye olmuş sporcular katılabilirdi. Kim karar verecekti bu kalifikasyona? UOK elbette; ve bunların sayısı, UOK’nin açıklamasına göre (olimpiyatlara genellikle 200-300 sporcuyla katılan) Rusya’da sadece 8, (olimpiyatlara genellikle 100-200 sporcuyla katılan) Belarus’ta da sadece 3’tü. Dahası, Ukrayna harekâtını destekleyen veya kolluk kuvvetleriyle ilişkisi olan sporcular da olimpiyatlara gidemeyeceklerdi. İkinci şart resmi olarak kanıtlanamayacağına göre keyfilik için üretilmişti; birinci şart ise sosyal medya ve diğer internet uygulamalarında sporcuların peşine düşmekten başka bir şeyin daha önünü açmaya hazırlanıyordu: pişmanlık dilekçelerinin.

2024 şubatında Rusya Olimpiyat Komitesi, 2024 olimpiyat oyunlarına Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin dayattığı şartlarda ve tarafsız statüde katılacak Rusyalı sporcuların Rusya kanunlarını ihlal edebileceği konusunda uyardı. Bu sırada Rusya’da tartışmanın tarafları ya devlet kararıyla oyunlara katılmama ya da aşağılanmayı sineye çekip katılma seçenekleri etrafında kamplaşmıştı. Bu arada Uluslararası Olimpiyat Komitesi bütün diğer hukuksuzluklardan başka Rusyalı sporcuların açılış törenlerine katılmasını da yasakladığını ilan etmekle kalmamış, üstüne üstlük başta Britanya ve ABD’nin baskısıyla bir tür “pişmanlık dilekçesi” imzalatmaya bile kalkmıştı.

İlk bakışta bunca aşağılanmaya karşı oyunları boykot etmekten yana olanlar haklı görünüyordu; ama bu durumda yıllarca ter dökmüş ve benzersiz emekler harcamış binlerce sporcunun teri ve emeği topluca anlamsız kılınmış olacaktı; oysa bunların en kötü durumda bile seçilmiş 10-15 kişinin arasında yer alma ihtimali vardı. Böylece 2024 martında Rusya Olimpiyat Komitesi, oyunları boykot etmeyeceklerini ama sporculara “bu şartların kabul edilemez olduğunu bildireceklerini” açıkladı. “Pişmanlık dilekçesi” şartının artık her tür çizmeyi aşmak anlamına geldiği anlaşılıp Uluslararası Olimpiyat Komitesi bundan cayınca, Putin 2024 nisanında kararın sporcuların ve federasyonların kendi bağımsız iradesine bırakılması yönünde irade bildirdi.

Mart ayında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya’dan sadece 12 sporcunun oyunlara “tarafsız statüde” ve bayrak taşımadan katılmasına izin vermişti, sonra bu sayı 15’e çıktı.

5) Hidayet alametleri

Hava Trump’la birlikte değişmeye başladı.

Ne var ki unutmamak gerek: Trump, ABD’deki iktidar çekişmelerinin görünür yüzünden ibaret; neocon çekiştirdikçe bir uca, MAGA çekiştirdikçe diğer uca savruluyor.

Geçen yıl ağustos ayında spora da el attı ve FIFA başkanı Infantino’yu hizaya çekti; ona, bu yıl “neler olacağına bağlı olarak”, ABD’de yapılacak dünya futbol şampiyonasına Putin’in de katılabileceğini söyledi. Infantino’nun yüz ifadesi görmeye değerdi; böylece hidayete erdi. Geçen hafta, Milano oyunlarının hemen arifesinde, Rusya futbol takımlarının uluslararası turnuvalara katılmasına getirilen yasağın hiçbir olumlu sonuç getirmediğini, “sadece daha fazla hayal kırıklığı ve nefret doğurduğunu” söyleyiverdi. 2022’de getirdikleri yasağı kaldırmayı düşünüp düşünmedikleri sorulduğunda da “kaldırmak zorundayız,” cevabını verdi. Ayrıca “kuralları” “hiçbir ülkede futbol oynamayı siyasi liderlerinin eylemleri yüzünden yasaklamamak” yönünde değiştirmek gerektiğini de belirtti. Dikkat edin: “kuralları” dedi — böyle kurallar varmış gibi. “Kurallara dayalı düzendeki” kuralların aynısıydı bunlar; yani gerçekte benim lafım ayettir kuralları. Gene de, UEFA başkanının 2023 nisanında, Ukrayna harekâtı bitene kadar Rusya kulüplerinin Avrupa turnuvalarına katılmasının mümkün olmadığını söylediği hatırlanırsa eğer, Infantino’nun hidayeti epey parlaktı; ama Kiev’de ödülünü almakta gecikmedi: Kiev rejimi, FIFA başkanını “barış gücü” sitesine koydu. Bu sitenin rejimin (ölüm değilse eğer) düşman listesi olduğu biliniyor.

6) Sinik alçaklık

Ama biz olimpiyatlara geri dönelim; malum, Milano’da oyunlar devam ediyor. Rusya 2010 kış olimpiyat oyunlarına 187; 2018’de “Rusya’dan olimpiyat atletleri” statüsüyle 168, 2022’de Rusya olimpiyat komitesi formasıyla 71 sporcuyla katılmıştı. 2026’da 13.

Doğrusu şükran duymak gerek — ama alicenaplıktan ötürü değil de küstahlıktan ve pervasızlıktan ötürü.

Geçen eylülde İspanya başbakanı Pedro Sánchez Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne, yeryüzündeki milyarlarca insanın gönlünden geçen soruyu yöneltmişti (ve sözümona Avrupa demokrasileri ve kendinden menkul “İslam dünyası” içinde bir tek o bu soruyu yöneltmişti): “Sportif örgütler kendilerine, İsrail’in müsabakalara katılmaya devam etmesinin etik olup olmadığı sorusunu yöneltmelidirler.” Tahmin edileceği gibi, İsrail’de faşist Netanyahu hükümeti küplere bindi, Sánchez’i antisemitizmle suçlama yarışına girdiler. Yalnız, takdire şayandır, UOK başvuruyu cevapsız bırakmadı ve aynen şu cevabı verdi: “İsrail ve Filistin milli olimpiyat komiteleri UOK tarafından tanınmaktadırlar ve eşit haklara sahiptirler. Her ikisi de olimpiyat şartına uymaktadır ve biz, mevcut çatışmanın sporcular üzerindeki etkilerini hafifletmek için onlarla çalışmaya devam ediyoruz.”

Ne harika, öyle değil mi?

Suçtan muafiyet İsrail’in faşist hükümetiyle sınırlı değil elbette. Match TV geçen ayın ortasında UOK’ne sorduğu bir soru ve aldığı cevabı yayınladı. Soru şöyleydi:

“UOK ABD’nin Venezuela’daki eylemlerini nasıl değerlendiriyor? ABD bu yüzden, 2026 olimpiyat oyunları da dahil herhangi bir müsabakadan uzaklaştırılabilir mi?”

Bu fazlasıyla uzun yazıyı komitenin ikiyüzlülük abidesi saymak gereken cevabıyla bitirebiliriz:

“Çatışmalar ve anlaşmazlıklarla sarsılan bir dünyada, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, sporun umut ışığı olması gerektiğine — dünyayı barışçıl rekabette birleştiren bir güç olduğuna — sıkı sıkıya inanmaktadır. Bu, olimpiyat hareketinin temelinde yatar ve olimpizmin temel prensiplerinden kaynaklanır. Bu, eylül 2025’te UOK Yürütme Komitesi tarafından bir kez daha vurgulanmıştır.

“Küresel bir örgüt olarak UOK, karmaşık gerçekliği yönetmek zorundadır. UOK her olimpiyat oyunlarında mevcut siyasi bağlamı ve dünyadaki son olayları dikkate almak zorundadır. Bunu her zaman başarıyla yaptık. Sporcuları kökenlerine bakmaksızın bir araya getirme yeteneği, değerlere dayalı, gerçekten küresel bir sporun geleceği için temel öneme sahiptir; bu spor, dünyaya umut aşılayabilir.

“Bu nedenle UOK, doğrudan siyasi meselelere veya ülkeler arasındaki çatışmalara müdahale edemez, çünkü bu bizim yetki alanımızın dışındadır. Bu, siyasetin alanıdır. Rolümüz, sporcuların kökenlerine bakmaksızın olimpiyat oyunlarına katılma fırsatını sağlamaktır.”

İnsan ister istemez neredeyse fiziksel bir mide bulantısı hissine kapılıyor.

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English