Görüş
Olimpiyat oyunları, spor, sahtekârlık ve başka şeyler

1) Şartın ihlali
2019’da formüle edilen olimpizmin temel ilkelerinin 4’üncü maddesi şöyledir:
“Spor yapmak bir insan hakkıdır. Her birey, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın; dostluk, dayanışma ve fair play ruhuyla, karşılıklı anlayış gerektiren olimpiyat ruhu içerisinde spor yapma imkânına sahip olmalıdır.”
5’inci madde şöyle başlar:
“Olimpiyat hareketi içindeki spor organizasyonları, sporun toplum çerçevesi içinde gerçekleştiğinin bilinciyle, siyasi tarafsızlık ilkesini uygulayacaklardır.”
6’ncı madde:
“Bu olimpiyat şartında belirtilen hak ve hürriyetlerden yararlanılması, ırk, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, dil, dini, siyasi veya diğer kanaatler, milli veya sosyal köken, mal varlığı, doğum veya diğer herhangi bir statüye dayalı hiçbir ayrımcılık olmaksızın güvence altına alınacaktır.”
Bu genel ilkelerin dışında, “olimpizm şartının” diğer maddelerinden:
2/5: “Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin rolü… siyasi tarafsızlığı korumak ve sürdürmek…” 2/11: “sporun ve atletlerin siyasi ve ticari istismarına karşı durmak…” 16/1.3 (Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyelerinin yemininden): “Ticari ve siyasi menfaatlerden, keza her tür ırksal ve dini mülahazalardan daima bağımsız davranacağıma…” 50/2: “Hiçbir olimpiyat köyü, mahalli veya başka alanlarda hiçbir gösteri veya siyasi, dini veya ırksal propagandaya izin verilmez.” 55/3: “Olimpiyat oyunları boyunca… herhangi bir devletin temsilcisi veya kamu otoritesi yahut herhangi bir siyasetçi tarafından… hiçbir konuşma yapılamaz.”
Bütün bunların mütemadiyen ihlal edilmekte olmasına girmeyelim hiç. Sadece pervasızlığın ve sinik ikiyüzlülüğün özel bir biçimi üzerinde durmakla yetinelim.
Şarttan anlaşılıyor ki, hiçbir sporcunun oyunlara katılmasına engel olunamaz. Bir devletin uyruğu olan sporculara yönelik menetme uygulaması ise ancak şu hallerde meşru kabul edilebilir: 1) söz konusu devlet ayrımcılık üzerine kuruluysa ve bu şekilde uyruğu olan sporcularının oyunlara katılmasına engel oluyorsa; 2) söz konusu devlet milli olimpiyat komitelerinin sportif bağımsızlığını engelliyorsa.
Gerçekten de olimpiyat tarihinde bu ikisinin de örnekleri (olması gerekenden çok az ise bile) vardır: eğer 1948’e kadar birinci ve ikinci dünya savaşlarının çalkantılar dönemi ayrı kabul edilirse, Güney Afrika ırkçı yönetimde 30 yıl menedilmiştir; Rodezya (bugünkü Zimbabve) ırkçılık nedeniyle 1972’de menedilmiştir; Afganistan (öyle bir devlet varken) 2000’de kadın hakları ihlalleri yüzünden menedilmiştir; Katar 2016’da milli olimpiyat komitesine müdahale yüzünden menedilmiştir.
Rusya ve Belarus için ırkçılık veya milli komiteye müdahale gibi gerekçeler yok. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya milli komitesinin üyeliğini 2022’de askıya aldığında gerekçesi, Donbass’taki spor kulüplerini üye yapmış olmasıydı, böylece (UOK öyle diyordu) Ukrayna milli olimpiyat komitesinin “toprak kapsamı” bozmuştu. Bu “toprak kapsamı” hikayesi şartın 30/2’nci maddesine dayandırılıyordu; oysa o maddeye dayanarak, bugün Rusya’ya karşı uygulanan “tedbirlerin” aslında yıllardır Kiev rejimine karşı uygulanması gerektiği de pekâlâ ileri sürülebilir: “Bir milli olimpiyat komitesinin adı ülkesinin toprak kapsamını ve geleneğini yansıtmalıdır.”
Üstelik UOK sadece Rusya milli olimpiyat komitesinin üyeliğini kendi olimpiyat şartını çiğneyerek düşürmekle kalmadı; şartta savaş halini ve sporcuların savaşa karşı tutumlarını ilgilendiren bir şart bulunmadığı halde sporcuların ahlaki, vicdani ve siyasi kanaatlerini de katılım kriteri olarak gösterdi.
Demek ki, tersten bakıldığında, Donbass’taki spor kulüplerinin uluslararası müsabakalarda temsil edilmeleri ihlal nedeniydi ama Kiev rejiminin başta Donbass olmak üzere Ukrayna’da yaşayan Ruslara ve Rusya konuşanlara uyguladığı ayrımcılık meşruydu.
2) Kırım, doping ve Coca Cola
Rusya’nın olimpiyat oyunlarına katılımı 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılmasından bu yana sürekli engellere takıldı. Engellemelerin ilk döneminde bunların görünürdeki nedeni olan doping skandalıyla Kırım meselesi arasında en azından bugün itibariyle ortaya çıkmış kesin bir nedensellik yok; hem zaten skandal da iki yıl sonra, 2016’da patlak vermişti; ancak (nedeni ne olursa olsun) bu skandalın arkasından Rusyalı sporcuların uluslararası müsabakalara alınmamaları Rusya’nın diplomatik izolasyonu çabalarıyla öyle bir çakıştı ki insan şüphelenmeden edemiyor.
Doping skandalının arkasındaki bütün soruşturma ve karar eğip bükmelerine, manipülasyonlara ve muhtemelen yalanlara rağmen neticede cezasız ve temiz sporcular 2024 Paris olimpiyatlarına kadar yaz ve kış olimpiyat oyunlarına katıldılar. 2016’da Rio’da, 2020’de Tokyo’da ve 2022’de Pekin’de Rusya Olimpiyat Komitesi formasıyla, Çaykovski melodisiyle ve “tarafsız sporcu” statüsüyle yarıştılar; 2018’de PyeongChang’da kış oyunlarına ise “Rusya’dan olimpik atletler” olarak katıldılar. Bu, bana kalırsa, olimpiyatların ruhuna çok daha uygun bir yöntemdi ve dahası, aslında pek de beklenen sonucu vermedi, hatta tam tersine, Rusya ülke olarak oyunların dışında tutulmasına rağmen seyirciler açısından olimpiyat bayrağı Rusya’nın bayrağı olup çıktı.
Rusya’yı 2024 Paris ve 2026 Milano-Cortina oyunlarının tamamen dışında bırakma hesapları ise, öyle anlaşılıyor ki, Ukrayna çatışmasıyla birlikte pişirilmeye başlanmıştı. Daha 2022 temmuzunda şu uluslararası spor federasyonları Rusya’nın uluslararası sportif organizasyonlara katılmasına yasak koymuşlardı bile: Dünya softbol, kayak, badminton, basketbol, voleybol, atletizm, rugby, paten, hokey federasyonları; Avrupa Ligler Federasyonu, Avrupa Basketbol Ligi, Uluslararası Paralimpik Komitesi, uluslararası biatlon, golf, tenis, jimnastik, halter federasyonları; Özel Olimpiyat Komitesi; FIFA, UEFA. Bunların dışında, şu federasyonlar da Rusya’da kararlaştırılmış turnuvaları iptal etmişlerdi: Uluslararası Satranç Federasyonu, Formula 1, erkekler voleybol şampiyonası, Profesyonel Tenis Birliği turnuvası, Şampiyonlar Ligi finali, Avrupa carling şampiyonası, Avrupa atıcılık şampiyonası, NHL.
Ancak en önemli çıkış ertesi yılın başında geldi: Britanya hükümeti (bu sırada başbakan, GoldmanSachs bankeri Rishi Sunak’tı) 2023 martında olimpiyat oyunlarının en büyük sponsorlarına 2024’te Paris’te yapılacak oyunlara Rusya ve Belarus’tan sporcuların kendi ülkelerinin bayrakları altında katılmaması için nüfuzlarını kullanması talebiyle mektup göndermişti. Mektubun alıcıları arasında Coca Cola, Intel, Samsung ve Visa gibi dev şirketler vardı. Nedense o zaman çok dikkat çekmedi bu mektuplar, belki de tüzüklerdeki parlak bağımsızlık laflarının hiçbir anlamı olmadığı zaten herkes tarafından bilindiğinden; ancak oyunların gerçekte büyük ölçüde büyük tekellerin reklam ve vergi kaçakçılığı faaliyeti olduğunu ve onlar olmadan hiçbir şey olmayacağını gösteren karakteristik bir olaydı bu.
3) Bir uluslararası şantaj hikâyesi
2023 kasımında Rusyalı sporcuları Rusya devletinin eylemlerinden sorumlu tutan ve düpedüz ayrımcılığa maruz tutarak cezalandıran ama İsrailli sporcuların hükümetlerinin faaliyetinden sorumlu tutulamayacağı için ayrımcılığa uğramasının kabul edilemeyeceğini açıklayan Uluslararası Olimpiyat Komitesi, 2024 yaz ve kış Rusya’da yapılması planlanan Dünya Dostluk Oyunlarına katılmamaları için milli olimpiyat komitelerini uyardı. Uyarı tehdit kokuyordu; böylece laf dinlemeyip katılacak ülkelerin sporcularının olimpiyat oyunlarından menedilmesinin önü açılıyordu. UOK’nin “uyarı” gerekçesi, oyunların “siyasi bir kuruluşun” himayesi altında düzenlenecek olmasıydı. Hangi siyasi kuruluş? Rusya hükümeti. Ev sahibi ülkenin “himayesinin” siyasi amaç güttüğü, dolayısıyla olimpiyat ilkeleriyle çeliştiği öylesine sinik bir iddia ki, bu mantıkla bütün uluslararası spor etkinliklerinin ve ulusal spor etkinliklerinin de büyük bölümünün yasaklanması gerekir.
Neticede 2024 oyunları önce 2025’e ertelendi; daha sonra da bir başkanlık kararnamesiyle “yeni bir karar alınıncaya kadar” ertelendi.
Böylece, tıpkı Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi kararlarıyla emperyalist ilaç tekellerine, Dünya Ticaret Örgütü’nün gümrük kararlarıyla emperyalist ülkelere, Avrupa Enerji Ajansı’nın Amerikan enerji kaynaklarına bağımlılığa, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran’ın bombalanmasına, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun yenisömürgeciliğin dayatılmasına ve devamına, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın Kiev rejiminin Donbass provokasyonlarına, Ruanda’da BM barışgücünün Orta Afrika’daki katliamlara ve bu bölgenin istikrarsızlaştırılmasına, Trump’ın Barış Konseyi’nin Filistin’in yağmalanmasına… cevaz verdikleri ve ön ayak oldukları gibi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi de sporun politize edilmesinin baş vasıtasıydı.
4) İhlalin kısa tarihi
2023 aralığında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusyalı (ve Belaruslu) sporcuların 2024 Paris olimpiyat oyunlarına “bireysel tarafsız sporcu” statüsünde katılmasına karar verdi. Bu, oyuncuların (olimpiyat bayrağı dahil) hiçbir bayrak taşıyamayacaklarından başka madalya sıralamasında da görülmeyeceği anlamına gelir. Üstelik bu durumda bile sporcuların sayısı neredeyse sıfırlanmıştı: Paris’e ve Milano’ya ancak kulüpsüz ve sadece kendi spor dallarında kalifiye olmuş sporcular katılabilirdi. Kim karar verecekti bu kalifikasyona? UOK elbette; ve bunların sayısı, UOK’nin açıklamasına göre (olimpiyatlara genellikle 200-300 sporcuyla katılan) Rusya’da sadece 8, (olimpiyatlara genellikle 100-200 sporcuyla katılan) Belarus’ta da sadece 3’tü. Dahası, Ukrayna harekâtını destekleyen veya kolluk kuvvetleriyle ilişkisi olan sporcular da olimpiyatlara gidemeyeceklerdi. İkinci şart resmi olarak kanıtlanamayacağına göre keyfilik için üretilmişti; birinci şart ise sosyal medya ve diğer internet uygulamalarında sporcuların peşine düşmekten başka bir şeyin daha önünü açmaya hazırlanıyordu: pişmanlık dilekçelerinin.
2024 şubatında Rusya Olimpiyat Komitesi, 2024 olimpiyat oyunlarına Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin dayattığı şartlarda ve tarafsız statüde katılacak Rusyalı sporcuların Rusya kanunlarını ihlal edebileceği konusunda uyardı. Bu sırada Rusya’da tartışmanın tarafları ya devlet kararıyla oyunlara katılmama ya da aşağılanmayı sineye çekip katılma seçenekleri etrafında kamplaşmıştı. Bu arada Uluslararası Olimpiyat Komitesi bütün diğer hukuksuzluklardan başka Rusyalı sporcuların açılış törenlerine katılmasını da yasakladığını ilan etmekle kalmamış, üstüne üstlük başta Britanya ve ABD’nin baskısıyla bir tür “pişmanlık dilekçesi” imzalatmaya bile kalkmıştı.
İlk bakışta bunca aşağılanmaya karşı oyunları boykot etmekten yana olanlar haklı görünüyordu; ama bu durumda yıllarca ter dökmüş ve benzersiz emekler harcamış binlerce sporcunun teri ve emeği topluca anlamsız kılınmış olacaktı; oysa bunların en kötü durumda bile seçilmiş 10-15 kişinin arasında yer alma ihtimali vardı. Böylece 2024 martında Rusya Olimpiyat Komitesi, oyunları boykot etmeyeceklerini ama sporculara “bu şartların kabul edilemez olduğunu bildireceklerini” açıkladı. “Pişmanlık dilekçesi” şartının artık her tür çizmeyi aşmak anlamına geldiği anlaşılıp Uluslararası Olimpiyat Komitesi bundan cayınca, Putin 2024 nisanında kararın sporcuların ve federasyonların kendi bağımsız iradesine bırakılması yönünde irade bildirdi.
Mart ayında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya’dan sadece 12 sporcunun oyunlara “tarafsız statüde” ve bayrak taşımadan katılmasına izin vermişti, sonra bu sayı 15’e çıktı.
5) Hidayet alametleri
Hava Trump’la birlikte değişmeye başladı.
Ne var ki unutmamak gerek: Trump, ABD’deki iktidar çekişmelerinin görünür yüzünden ibaret; neocon çekiştirdikçe bir uca, MAGA çekiştirdikçe diğer uca savruluyor.
Geçen yıl ağustos ayında spora da el attı ve FIFA başkanı Infantino’yu hizaya çekti; ona, bu yıl “neler olacağına bağlı olarak”, ABD’de yapılacak dünya futbol şampiyonasına Putin’in de katılabileceğini söyledi. Infantino’nun yüz ifadesi görmeye değerdi; böylece hidayete erdi. Geçen hafta, Milano oyunlarının hemen arifesinde, Rusya futbol takımlarının uluslararası turnuvalara katılmasına getirilen yasağın hiçbir olumlu sonuç getirmediğini, “sadece daha fazla hayal kırıklığı ve nefret doğurduğunu” söyleyiverdi. 2022’de getirdikleri yasağı kaldırmayı düşünüp düşünmedikleri sorulduğunda da “kaldırmak zorundayız,” cevabını verdi. Ayrıca “kuralları” “hiçbir ülkede futbol oynamayı siyasi liderlerinin eylemleri yüzünden yasaklamamak” yönünde değiştirmek gerektiğini de belirtti. Dikkat edin: “kuralları” dedi — böyle kurallar varmış gibi. “Kurallara dayalı düzendeki” kuralların aynısıydı bunlar; yani gerçekte benim lafım ayettir kuralları. Gene de, UEFA başkanının 2023 nisanında, Ukrayna harekâtı bitene kadar Rusya kulüplerinin Avrupa turnuvalarına katılmasının mümkün olmadığını söylediği hatırlanırsa eğer, Infantino’nun hidayeti epey parlaktı; ama Kiev’de ödülünü almakta gecikmedi: Kiev rejimi, FIFA başkanını “barış gücü” sitesine koydu. Bu sitenin rejimin (ölüm değilse eğer) düşman listesi olduğu biliniyor.
6) Sinik alçaklık
Ama biz olimpiyatlara geri dönelim; malum, Milano’da oyunlar devam ediyor. Rusya 2010 kış olimpiyat oyunlarına 187; 2018’de “Rusya’dan olimpiyat atletleri” statüsüyle 168, 2022’de Rusya olimpiyat komitesi formasıyla 71 sporcuyla katılmıştı. 2026’da 13.
Doğrusu şükran duymak gerek — ama alicenaplıktan ötürü değil de küstahlıktan ve pervasızlıktan ötürü.
Geçen eylülde İspanya başbakanı Pedro Sánchez Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne, yeryüzündeki milyarlarca insanın gönlünden geçen soruyu yöneltmişti (ve sözümona Avrupa demokrasileri ve kendinden menkul “İslam dünyası” içinde bir tek o bu soruyu yöneltmişti): “Sportif örgütler kendilerine, İsrail’in müsabakalara katılmaya devam etmesinin etik olup olmadığı sorusunu yöneltmelidirler.” Tahmin edileceği gibi, İsrail’de faşist Netanyahu hükümeti küplere bindi, Sánchez’i antisemitizmle suçlama yarışına girdiler. Yalnız, takdire şayandır, UOK başvuruyu cevapsız bırakmadı ve aynen şu cevabı verdi: “İsrail ve Filistin milli olimpiyat komiteleri UOK tarafından tanınmaktadırlar ve eşit haklara sahiptirler. Her ikisi de olimpiyat şartına uymaktadır ve biz, mevcut çatışmanın sporcular üzerindeki etkilerini hafifletmek için onlarla çalışmaya devam ediyoruz.”
Ne harika, öyle değil mi?
Suçtan muafiyet İsrail’in faşist hükümetiyle sınırlı değil elbette. Match TV geçen ayın ortasında UOK’ne sorduğu bir soru ve aldığı cevabı yayınladı. Soru şöyleydi:
“UOK ABD’nin Venezuela’daki eylemlerini nasıl değerlendiriyor? ABD bu yüzden, 2026 olimpiyat oyunları da dahil herhangi bir müsabakadan uzaklaştırılabilir mi?”
Bu fazlasıyla uzun yazıyı komitenin ikiyüzlülük abidesi saymak gereken cevabıyla bitirebiliriz:
“Çatışmalar ve anlaşmazlıklarla sarsılan bir dünyada, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, sporun umut ışığı olması gerektiğine — dünyayı barışçıl rekabette birleştiren bir güç olduğuna — sıkı sıkıya inanmaktadır. Bu, olimpiyat hareketinin temelinde yatar ve olimpizmin temel prensiplerinden kaynaklanır. Bu, eylül 2025’te UOK Yürütme Komitesi tarafından bir kez daha vurgulanmıştır.
“Küresel bir örgüt olarak UOK, karmaşık gerçekliği yönetmek zorundadır. UOK her olimpiyat oyunlarında mevcut siyasi bağlamı ve dünyadaki son olayları dikkate almak zorundadır. Bunu her zaman başarıyla yaptık. Sporcuları kökenlerine bakmaksızın bir araya getirme yeteneği, değerlere dayalı, gerçekten küresel bir sporun geleceği için temel öneme sahiptir; bu spor, dünyaya umut aşılayabilir.
“Bu nedenle UOK, doğrudan siyasi meselelere veya ülkeler arasındaki çatışmalara müdahale edemez, çünkü bu bizim yetki alanımızın dışındadır. Bu, siyasetin alanıdır. Rolümüz, sporcuların kökenlerine bakmaksızın olimpiyat oyunlarına katılma fırsatını sağlamaktır.”
İnsan ister istemez neredeyse fiziksel bir mide bulantısı hissine kapılıyor.
Görüş
Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.
Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.
Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.
Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.
Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….
Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.
Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?
Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.
Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.
Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?
İçerideki işbirlikçi kim?
Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!
Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.
Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.
Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.
Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!
Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”
Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!
68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.
Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!
Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.
Heidegger’in müritleri
Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.
Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.
Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.
Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.
Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.
Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.
Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.
Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.
Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.
Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!
Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.
Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.
Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”
Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.
Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.
Görüş
Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi
Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.
Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.
Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.
Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.
Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Demokratik dayanıklılığın sınavı
Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.
Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.
Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.
Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık
Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.
Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.
Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.
Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.
Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.
Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.
(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4








