Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Fico suikastından çıkarılan dersler

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Slovakya Başbakanı Robert Fico’ya yönelik suikast girişiminde pek çok şaibe var. Yine de Ukrayna’da Kiev’i eleştirenlerin yer aldığı “vurulacaklar” listeleri pek gündemde yer işgal etmiyor. Fico da bir süredir bu listelerde yer aldığından, Batı medyasının suikast girişimiyle ilgili olarak, Ukrayna yanlısı bir aktivistin açıkça erişilebilen vurulacaklar listelerinde yer alan bir ismi hedef aldığına işaret etmemesi dikkate değer. Batılı düşünce kuruluşları ve mecraların tam da bu listeleri hazırlayanlarla olan yakın bağları, durumu izah etmeye yetiyor.


Suikast yoluyla “dezenformasyonla mücadele”: Fico’ya yönelik saldırıdan çıkarılan dersler

EIR News

24 Mayıs 2024

Tetiği kim çekmiş olursa olsun, 15 Mayıs’ta Slovakya Başbakanı Robert Fico’ya yönelik suikast girişimi ülkenin kendi iç meselesi değil. Acilen cevaplanması gereken stratejik sorular şunlar: Saldırıyı kim tertip etti? Emri kim verdi? Cui bono?

Bu kritik konulara dair soruşturmalar, Ukrayna Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (CCD) Robert Fico’yu en azından 2022’nin nisan ayından beri susturulması gereken düşmanlar listesinde tuttuğu hakikatini dikkate almalı. O dönemde muhalif bir figür olan Fico, aynı yılın 9 Nisan’ında kötü şöhretli CCD tarafından alenen “enformasyon teröristi” olarak yaftalandı ve “en azından son sekiz yıldır” Rusya propagandasına hizmet etmekle suçlandı. CCD, Temmuz 2022’de sözüm ona “Kremlin propagandacılarının” merkezi bir listesini ilk kez kamuoyuna açıkladığında, listede Fico’nun adı da yer alıyordu.

CCD bağlantısını soruşturmak, bu acil stratejik soruların cevaplarının yattığı daha büyük bir aygıtı gözler önüne seriyor. CCD, Ukrayna hükümetinin ana “enformasyon savaşı” birimi olup, Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’in Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi bünyesinde faaliyet gösteriyor ve hedeflerin isimlerini Ukrayna güvenlik aygıtına ve ülkenin “uluslararası ortaklarına” iletmekle görevli. Birim, Ukrayna’nın ulusal kahramanı ve Hitler’in müttefiki Stepan Bandera’nın (1909-1959) gururlu savunucuları olan fanatik neo-Nazilerden oluşuyor. Bununla birlikte, CCD sadece bir Ukrayna’yla sınırlı değil. Mart 2021’deki kuruluşundan bu yana CCD, ABD ve Birleşik Krallık hükümetleri, NATO ve AB tarafından finanse ediliyor ve yönetiliyor.

Temmuz 2022’de CCD, “düşmanlar” listesini ilk kez yayımladığında, listedeki isimlerin neredeyse yarısı ya Schiller Enstitüsü yöneticileri ya da enstitünün düzenlediği bir veya daha fazla konferansa katılmış isimlerdi. Schiller Enstitüsü’nün kurucusu Helga Zepp-LaRouche haklı çıktı, ki EIR, öncesinde “Kiev’in ‘enformasyon terörü listesi’: ‘Küresel NATO’ barış savunucularına saldırı talimatı verdi,” başlıklı bir dosya hazırlamıştı. Bu dosyada CCD’nin uluslararası kontrolü ve amacı belgelendi. 2 Eylül 2022’de yayımlanan dosyada, ABD Kongresi de dahil olmak üzere “hızlı ve kararlı uluslararası önlemler” alınması talep edildi. Bu önlemler, CCD’yi ve arkasındaki yapıyı etkisiz hale getirmek için tüm uluslararası finansman ve desteğin kesilmesini, hedef aldığı kişilerin hayatlarını korumayı ve Batı’da düşünce ve ifade özgürlüğünü, özellikle barışı teşvik etmeyi yeniden sağlamayı içeriyordu.

Bu olmadı ve Slovakya Başbakanı Fico, hastanede yaşam mücadelesi veriyor. Ukrayna Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, Washington ve Londra tarafından himaye edilmekle kalmadı, aşağıda daha detaylı olarak izah edeceğimiz üzere, CCD ile çalışan NATO tarafları şimdi Ukrayna’daki çoklu kamu ve özel “dezenformasyonla mücadele” teşkilatlanma modelinin Avrupa’nın geri kalanında —ve daha sonra ABD’de— acilen tekrarlanması gerektiği konusunda ısrar ediyorlar. Bu teşkilatlanmalar, Anglo-Amerikan Rusya’yı [ve ardından Çin’i] parçalama girişiminin muhaliflerini tespit etmek ve bu muhalifleri şu ya da bu şekilde susturmak için koordineli bir şekilde çalışıyor.

Diğer Avrupalı liderler de bu operasyonun hedefinde. Fico’nun CCD tarafından ilk kez alenen hedef alınmasından kısa bir süre önce Macaristan Başbakanı Viktor Orbán da barışı savunmak gibi aynı “suçla” itham edilmişti. CCD, 7 Nisan 2022’de “uzmanlarının” Orbán’ın Rusya’ya karşı savaş sürecine katılmayı reddetmesini “analiz etmek” üzere bir araya geldiğini bildirdi. Bu haberden bir gün önce, 6 Nisan’da Orbán “Rusyaı savaş suçlularının suç ortağı” olarak yaftalandı ve Ukrayna’da Mirotvorets [“barışsever”] adlı neo-Naziler tarafından saldırı gerektiğinde “Mirotvorets gönüllülerini” ve “kolluk kuvvetleri ile istihbarat kurumlarına” bilgilendirmek üzere tutulan kamuya açık veri tabanına eklendi. O zamandan beri CCD, Orbán’ı “Kremlin yanlısı dezenformasyon sisteminin AB’yi ‘sarsmak’ için kullandığı ana silah” olarak nitelendirdi ve defalarca başka biçimlerde karaladı.

Ancak Orbán hedef alınan isimler ve hükümetler arasında sadece en görünür olanı. Araştırmacılar “dezenformasyonla mücadelenin” aynı zamanda Slovakya, Macaristan, Gürcistan, Sırbistan, Bulgaristan, Slovenya, Moldova ve diğer pek çok ülkede renkli devrimleri ve rejim değişikliğini teşvik etmek üzere ABD Dışişleri Bakanlığı ve diğer Amerikan devlet kurumları tarafından finanse edilen STK’ların çoğunun resmi olarak belirtilen misyonu olduğunu belirtiyor. Bu aynı zamanda, yine ABD ve İngiliz hükümetleri tarafından finanse edilen, CCD çevresinde konuşlanmış Ukraynalı “karşı dezenformasyon” vurucu timlerinin toplamının belirtilen misyonu.

Şunu açıklığa kavuşturalım: STK’ların öncülüğündeki istikrarsızlaştırma aygıtı ve “karşı dezenformasyon” vurucu timleri ABD, Birleşik Krallık ve AB tarafından finanse edilen tek bir operasyon. Her biri diğerinin harekete geçmesi için gerekli koşulları yaratıyor. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olivér Várhelyi, 23 Mayıs’ta Gürcistan Başbakanı İrakli Kobahidze ile yaptığı telefon görüşmesinde “Slovakya’daki son trajik hadisenin”, yabancı hükümetlerden önemli miktarda fon alan bu tür STK’ların yabancı acenta olarak kayıt altına alınmasını zorunlu kılan yeni yasayı uygulamakta ısrar etmesi halinde Gürcistan’da neler olabileceğinin bir örneği olduğunu “hatırlattığını” yüzsüzce itiraf ettiğinde bu husus şok edici bir şekilde netleşti.

AB Komiseri, Başbakan Kobahidze’nin basına yaptığı açıklamada “bir AB komiserinden” “korkunç bir tehdit” aldığını söylemesiyle bunu kamuoyuna açıklamak zorunda kaldı. Kobahidze, “Robert Fico’ya yönelik suikast girişimiyle olan paralellik bize Gürcistan’a kaos getirmek için her şeyi yapabilecek Küresel Savaş Partisi gibi son derece tehlikeli bir güçle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor,” dedi.

EIR şunu savunuyor: Ukrayna’daki bu “dezenformasyon karşıtı” muharebe harekâtı ve onu yaratan Anglo-Amerikan, AB-NATO savaş partisi aygıtı, NATO-Ukrayna listelerindeki yüzlerce Avrupalı ve Amerikalı siyasi, askeri ve sivil lider “Fico’ya yapılan muamelenin” aynısıyla karşı karşıya kalmadan önce sona erdirilmeli.

Bu çabayı ilerletmek için EIR, NATO’nun Ukrayna’daki sözüm ona “dezenformasyonla mücadele” aygıtına ilişkin daha önce hazırladığı çığır açıcı dosyayı güncelleyerek, uluslararası soruşturmacılar için bir rehber olarak aşağıdaki yol haritasını sunuyor. Buna, Ukrayna’daki “dezenformasyonla mücadele” aygıtının her Avrupa ülkesinde nasıl kopyalanması gerektiği ve Batı’nın Ukrayna’daki hedef listesi aygıtının bir diğer kilit aktörü olan Molfar-OSINT adlı “özel” istihbarat biriminin ayrıntılı bir profili olmak üzere iki yeni unsur eklendi.

Stratejik ortam

Fico’nun, Orbán ile birlikte Rusya’yı ezmek adına tüm Avrupa’yı militarize etme çabalarının önünde bir engel olarak görüldüğü kimse için sır değil. Fico, 30 Eylül 2023 seçimleri için yürüttüğü kampanya sırasında Londra merkezli The Telegraph’a şunları söylemişti:

“Ukraynalıların ve Rusyalıların sonuçsuz bir on yıl daha birbirlerini öldürmelerine olanak sunmaktansa on yıl boyunca barış müzakereleri yapmak ve askeri operasyonları durdurmak daha iyidir.”

Böylelikle partisi seçimi kazandı ve 25 Ekim’de başbakan olarak yaptığı yemin töreni konuşmasında Fico, Slovakya’nın gelecekte Ukrayna’ya yalnızca sivil ve insani yardım göndereceğini ve askeri yardımın sona ereceğini duyurdu.

Başbakan olarak, diğerlerini de bu politikanın nereye varacağını düşünmeye çağırdı. Ocak 2024’te Ukraynalı mevkidaşı Denis Şmigal ile yaptığı görüşmeden önce Slovak radyo istasyonu RTVS’ye verdiği demeçte, Şmigal’a Slovakya’nın Ukrayna’nın NATO başvurusunu veto edeceğini ve engelleyeceğini söyleyeceğini belirterek “Zira bu tam olarak Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcıdır, ötesi değil,” dedi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO birliklerini Ukrayna’ya gönderme yönündeki skandal teklifini ilk ifşa eden Fico olmuştu. Gözle görülür bir şekilde rahatsız olan Fico, Macron’un 26 Şubat’ta Paris’te düzenlediği Ukrayna konulu özel Avrupa zirvesine gitmeden önce basına yaptığı açıklamada, toplantıdan önce dolaşıma sokulan “gizli bir belgenin” “bazı NATO ve AB üyesi ülkelerin Ukrayna’ya çift taraflı olarak asker göndermeyi düşündüğünü” gösterdiğini dile getirdi. Bunun “insanın tüylerini diken diken eden” bir fikir olduğunu yüksek sesle dile getirdi. Zirveden ayrılırken tartışmalara hâkim olan “bütünüyle kavgacı atmosferi” kınadı ve bu sırada “bir barış planı hakkında tek bir kelime bile edilmediğini” ifade etti.

Anglo-Amerikan basınının önde gelen yayın organları Fico’nun suikasta uğramak üzere olduğu haberini, CCD’nin ona yönelik karalamalarıyla neredeyse aynı şekilde verdi. Hem “muhafazakâr” hem de “liberal” İngiliz basınının verdiği mesaj, Fico’nun NATO’nun savaşına karşı çıkarak ülkeyi “kutuplaştırmakla” hak ettiğini bulduğu yönündeydi. Hiç kimse bir sonraki nefeste Orbán’ın adını anma fırsatını kaçırmadı.

The Telegraph’ın 15 Mayıs tarihli manşeti “Slovak Başbakan Robert Fico ülkesini nasıl Rusya’nın tek müttefiklerinden birine dönüştürdü?” başlığını taşıyordu. Makalede, “çarşamba günü vurulan Slovakya Başbakanı, geçtiğimiz eylül ayındaki seçim zaferinden bu yana Batı yanlısı değerlerden Rusya’ya artan bir sempatiye geçiş yaptı. […] Ukrayna’nın işgal edilmesinden bu yana, Macaristan’ın giderek daha fazla Putin yanlısı olan lideri Viktor Orbán’a çok daha fazla yaklaştı,” denildi. The Guardian aynı gün “çarşamba günü vurulan deneyimli siyasetçi, Viktor Orbán’ın hayranıydı ve iktidarda kalmak için giderek daha aşırı tutumlar aldı,” diye yazdı. Guardian makalesine “‘Trump’tan ödünç alıyor’: Slovakya’nın popülist lideri Robert Fico’nun yükselişi,” şeklinde kışkırtıcı bir başlık attı.

Anglo-Amerikan gazeteleri genel olarak Fico ve Orbán’ı birleşik bir Avrupa’da “çatlak” sesler olarak göstermeye çalıştı. Times of London, “Avrupa Parlamentosu seçimlerine sadece haftalar kala Amerika, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ndeki yeni hükümetlerin Slovakya ve Macaristan’ı tekrar bir araya getirerek NATO’nun temmuz ayında Washington’da yapılacak 75. yıldönümü zirvesinde bir tür siyasi birlik oluşturmasını umuyor,” diye yazdı. Fakat Times daha temkinli davranıyor ve kapsamlı bir AB-NATO deklarasyonu söz konusu olduğunda bazı ülkelerde görülen “vetoculuğa” işaret ediyor. Slovakya ve Macaristan’ın yanı sıra Gürcistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Moldova endişe merkezleri olarak gösteriliyor. Times, Fico’nun vurulmasıyla birlikte “savaşın başladığını” duyuruyor.

Pek çok güvenlik ve istihbarat uzmanı bu işin nereye varacağı konusunda giderek daha fazla endişeli. Çifte standart politikası tüm dünya için bu kadar açık hale geldikçe, tüm Batı sisteminin meşruiyeti sorgulanmaya başlıyor. Ve tarih, meşruiyetini yitiren bir sistemin hızla sona erdiğini ispat ediyor.

CCD nedir? Kime karşı sorumludur?

EIR’nin 2022’deki “Kiev’in ‘enformasyon terörü listesi’: ‘Küresel NATO’ barış savunucularına saldırı talimatı verdi,” başlıklı dosyasına göre CCD;

  • ABD ve Birleşik Krallık hükümetleri, NATO ve AB bürokrasisinin tamamen sahip olduğu, ABD Dışişleri Bakanlığı, Birleşik Krallık istihbaratı ve NATO tarafından finanse edilen ve her hareketi yakinen teşvik edilen bir oluşumdur;
  • Şu ya da bu şekilde susturulmak üzere saldırıya uğrayacak uluslararası şahsiyetlerin listesini hazırlamakla görevlendirilmiştir. Kiev’e daha fazla silah tedarik etmek yerine Ukrayna-Rusya ihtilafını diplomatik yollarla sona erdirmeyi önerenler, Ukrayna’nın Rusya’yı stratejik bir yenilgiye uğratmayı başarıp başaramayacağını sorgulayanlar ve hatta bunu yapmaya kalkışmanın muhtemelen küresel bir nükleer savaşa ve insan türünün sonuna yol açacağı endişesini dile getirenler hedef alınıyor;
  • “Enformasyon terörünün” uluslararası bir “insanlığa karşı suç” olarak sınıflandırılması çağrısında bulunur. Enformasyon terörü, Rusya’nın yok edilmesi gerektiği tezinden sapma olarak tanımlanır. Bu listede yer alan isimler “enformasyon teröristleri” ve “savaş suçluları” olarak suçlanabilecek, yargılanabilecek ve cezalandırılabilecektir, ayrıca:
  • Derlediği listeleri Ukrayna istihbarat teşkilatı SBU’ya, Mirotvorets’e ve Ukrayna’nın müttefik ve ortaklarına ileterek bu isimler karşı fiziksel saldırı ve suikast gibi karşı tedbirler alınmasını sağlar.

2014 yılında neo-Nazi Yevromaydan darbesinin aktivistleri tarafından kurulan Mirotvorets, yurt içinde ve yurt dışında “düşmanları” tanımlaması ve ardından bu “düşmanlardan” biri bombalı araç saldırıları ve açık sokak suikastları da dahil olmak üzere “tasfiye edildikten” sonraki övünmeleriyle biliniyor. Ukrayna’daki çok sayıdaki vurulacaklar listeleri arasında en iyi bilineni budur, zira CCD ve Ukrayna’daki Anglo-Amerikan savaş partisi tarafından tutulan ve birbiriyle örtüşen vurulacaklar listelerinin aksine, BM İnsan Hakları Komisyonu (2017) ve Alman Dışişleri Bakanlığı (2018) gibi uluslararası kurumlar ölümcül operasyonlarının soruşturulması çağrısında bulunmuş ve Fransız Mültecileri ve Vatansız Kişileri Koruma Kurumu (OFPRA) Dokümantasyon ve Soruşturma Dairesi, 2018 yılında Mirotvorets Operasyonu hakkında 11 sayfalık bir rapor yayımlamıştı.

EIR’nin 2022 tarihli dosyası, İngiliz ve Amerikan hükümetlerinin Ukrayna’daki tüm “siber güvenlik” aygıtının inşası, eğitimi ve yönlendirilmesindeki rolüne ilişkin gerekli genel bakışı sunuyor. Karşı dezenformasyon operasyonları ve vurulacaklar listeleri bu aygıt tarafından denetleniyor. İngiliz Hükümeti İletişim Merkezi (GCHQ) ve istihbarat kurumları, bu tür siber operasyonların “beyni” olarak bilinirken [örneğin Dürüstlük Girişimi (Integrity Initiative), İngiliz ordusunun 77. Tugayı, vs], “kas gücünü” sağlayanlar her zamanki gibi Amerikalılar. NATO’nun Ukrayna’daki dezenformasyon aygıtının önde gelen kamusal yüzleri, ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve uluslararası güvenlik ve lojistikle ilgilenen ABD merkezli bir Anglo-Amerikan “quango”su[1] olan Sivil Araştırma ve Geliştirme Vakfı-Global (CRDF-Global) olmaya devam ediyor. Aşağıda tanımladığımız Molfar-OSINT de her iki kuruluş tarafından destekleniyor [CRDF-Global’in Ukrayna’nın ulusal siber güvenlik stratejisinin geliştirilmesindeki merkezi rolü hakkındaki özete bakınız].

Hedef listelerinin tek elde toplanması, genişletilmiş bir savaşa hazırlık

8 Şubat 2024 tarihinde Ukrayna Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (CCD), yeni başkanı Teğmen Andrey Kovalenko’nun, Londra merkezli The Independent gazetesindeki destekçileri tarafından “Ukrayna’nın en büyük özel istihbarat teşkilatı” olarak tanımlanan açık kaynaklı istihbarat kurumu Molfar-OSINT’in CEO’su Artyom Starosyek ile bir iş birliği anlaşması imzaladığını duyurdu. CCD’nin açıklamasına göre, iki kuruluş güçlerini birleştirmeye karar verdi, zira “dezenformasyonla mücadeleyi güçlendirmek için” devlet yetkililerinin sivil toplumla birlikte çalışmasının önemini kabul ettiler. Aynı gün Molfar, aralarında ABD Senatörü Rand Paul’un da bulunduğu 28 ismi kamuoyuna açık “Rusya propagandacıları” listesine ekledi [Eke bakınız].

9 Şubat’ta, USAID’in “karşı dezenformasyon” operasyonları ağının bir parçası olan VoxUkraine’in “doğruluk kontrol” projesi VoxCheck, faaliyetleri “tehlike” arz eden 26 “Batılı uzmandan” oluşan bir “Rusya yanlısı dezenformasyon uygulayıcıları şebekesini” tespit ettiğini iddia eden bir akış şemasıyla birlikte bir makale yayımladı. Bu sözde “şebekede” adı geçen uzmanların her birine, VoxCheck ve CCD’nin ortak bir projesi tarafından Ekim ve Kasım 2023’te Ukraynaca olarak hazırlanan 26 videoluk bir seride ayrı ayrı işaret edilmişti. İngilizce olarak 9 Şubat’ta yayımlanan makalede, CCD/VoxCheck ekibinin Batı’da ve Ukrayna’da seslerini “kısmak” amacıyla bu isimler arasındaki sözüm ona “ilişkileri” ortaya çıkardığı iddia ediliyor.

VoxCheck, Molfar-OSINT ve CCD tarafından hedef alınan isimlerin listeleri ciddi ölçüde örtüşüyor. Bu üç listede yer alan pek çok kişi aynı zamanda Mirotvorets’in vurulacaklar listesinde de yer alıyor. Schiller Enstitüsü’nün kurucusu Helga Zepp-LaRouche, Enstitü’nün diğer bazı önde gelenleri gibi bu listelerin tamamında belirgin bir şekilde yer alıyor.

Savaş politikasının yabancı muhaliflerine karşı çeşitli Ukrayna güçlerinin merkezileşmesinin, NATO’nun Rusya ile kaçınılmaz olarak gördüğü savaşa hazırlık olarak Avrupa toplumunun ve hükümetlerinin artan militarize edilmesiyle aynı zamanda gerçekleşmesi dikkat çekici. Bu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO ülkelerinin Ukrayna’ya “çift taraflı” olarak asker göndermesi teklifinin Slovakya Başbakanı Fico’nun “tüylerini diken diken ettiği” dönem.

Aynı dönemde, 7 ve 8 Şubat 2024 tarihlerinde Ukrayna’da “tüm bu çetenin” katıldığı 2024 Birinci Uluslararası Kiev Siber Dayanıklılık Forumu gerçekleştirildi. Ukrayna Dışişleri Bakanlığı’na göre forum, Ukrayna Siber Güvenlik Ulusal Koordinasyon Merkezi [aynı zamanda Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi’ne bağlı] ve CRDF-Global tarafından ortaklaşa başlatıldı. Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, Ukrayna istihbarat teşkilatı SBU ve savunma ve dijital dönüşüm bakanlıkları tarafından ortaklaşa organize edildi ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından “desteklendi”, yani finanse edildi.

Yüksek kalibreli uluslararası konuşmacılar arasında şunlar vardı:

  • NATO İş birliği Siber Savunma Mükemmeliyet Merkezi (CCDCOE) Direktörü Mart Noorma;
  • ABD Siber Güvenlik ve Altyapı Güvenliği (CISA) Direktörü Jen Easterly ve yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı’nın “siber elçisi” Nathaniel Fick;
  • Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası Dış Eylem Servisi Direktörü Joanneke Balfoort ve;
  • Avrupa Birliği Siber Güvenlik Ajansı (ENISA) İcra Direktörü Juhan Lepassaar.

Forumun gündeminde NATO’nun Ukrayna’daki siber güvenlik pilot projesinin Avrupa’nın geri kalanına ve daha sonra diğer ülkelere genişletilmesi yoluyla siber savaş alanındaki uluslararası çabaların pekiştirilmesi vardı. Davetiyede “Ukrayna’nın dünyanın ilk siber savaşındaki eşsiz deneyimi” ve “OSINT araçları yardımıyla dezenformasyonla mücadele” konularının ana başlıklar arasında yer alacağı duyuruldu. Molfar’dan Starosyek, ikinci konuyla ilgili bir panelin konuşmacılarından biriydi. Bir CCD yetkilisi de başka bir panelde konuştu.

NATO’dan Noorma, forum için hazırlanan raporun [“Siber Savaş Siperlerinde On Yıl”] giriş kısmında dünyanın “tarihin son derece önemli bir noktasında” olduğunu ve “Ukrayna’nın siber çatışma konusundaki benzersiz deneyiminin küresel savunma stratejileri için paha biçilmez bilgiler sunduğunu” belirtti: “Bir iş birliği merkezi olan bu forum önemli ölçüde CCDCOE’nun [NATO] katkılarıyla şekillenmiştir”.

Zar zor gizlenen saldırı planları tartışıldı. SBU’nun siber güvenlik dairesi başkanı İlya Vityuk, “siber yöntemlerle toplanan bilgilerin SBU’nun ‘savaş suçlularını ortadan kaldırmak’ gibi benzersiz özel operasyonlar yürütmesine nasıl yardımcı olduğu” hakkında agresif bir şekilde konuştu. Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi Başkan Yardımcısı Sergey Demedyuk, “yeni bir uluslararası çatışma ve siber direniş düzeninin” dünya çapında “siber korumayı” uygulamak için uluslararası “ortak müdahale ekipleri” gerektirdiğini vurguladı.

Vaka çalışması: Almanya

CCD’nin nisan ayının başında Almanya’da gerçekleştirilen operasyonlarından biri, devam eden operasyonlara bir örnek teşkil ediyor. CCD, 8 Nisan 2024 tarihinde, Almanya’da yürütüldüğü iddia edilen “geniş çaplı bir Rusya dezenformasyon kampanyası” hakkında yeni bir “analitik rapor” yayımladı. EIR’in o tarihte bildirdiği üzere CCD raporu, “Helga Zepp-LaRouche liderliğindeki Schiller Enstitüsü’nün Rusya propagandası ile tutarlı anlatıları teşvik eden bir platform olduğunu tespit ettiğini” ve “anlatılarının” “sözde barış kampını” desteklediğini iddia etti. Aynı derecede zayıf gerekçelerle CCD, ZDF, Berliner Zeitung ve Anti-Spiegel’in yanı sıra Thomas Röper, Kim Dotcom, Alina Lipp ve Armin Körper gibi gazeteci ve blog yazarlarını da Rusya’nın hedefleri doğrultusunda çalıştıkları iddiasıyla yaftaladı.

Hemen ertesi gün (!), 9 ve 10 Nisan tarihlerinde CCD, raporunu “medya okuryazarlığı ve ‘dezenformasyonla mücadeleden’ sorumlu hükümet temsilcilerine sunmak üzere AB Ukrayna Danışma Misyonunun desteğiyle Federal Almanya Cumhuriyeti’ne bir ekip gönderdi. “Alman İçişleri Bakanlığı ve Federal Yurttaşlık Eğitimi Ajansı temsilcileriyle bir araya gelen heyet, Alman enformasyon alanında Ukrayna’ya ilişkin ‘dezenformasyonla mücadele’ konusunda daha fazla ortak çalışma yapılması konusunu görüştü. Bilginin izlenmesi ve analizine yönelik uluslararası standartlar ile dezenformasyon ve zararlı enformasyon etkisine karşı mücadelede hukuki destek ele alındı”.

“Mevcut tehditlere yanıt verme hızını arttırmaya ve düşmanca bilgi etkilerine karşı ortak mekanizmalar geliştirmeye yardımcı olacak” operasyonel düzeyde istişareler yapılması kararlaştırıldı. Tüm bunlara CCD’nin kendisi tarafından 17 Nisan 2024 tarihinde internet sitesinde “etkinlikler” başlığı altında yer verildi.

NATO, Ukrayna’nın hedef listelerini Avrupa için bir model olarak sunuyor

CCD’nin bu tür hamleleri tam da NATO tarafından teşvik edilen eylem türü. Ocak 2024’te Avrupa Hibrit Tehditlerle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi (kısaca Hybrid COE) “Ukrayna Rus dezenformasyonuyla nasıl mücadele ediyor: Arı kovanına karşı mamut,” başlıklı özel bir rapor yayımladı. Rapor, Hybrid COE’nin Hibrit Etki İlgi Grubu Direktör Yardımcısı Jakub Kalenský ve ABD Atlantik Konseyi Dijital Adli Araştırma Laboratuvarı’ndan (DFRLab) Roman Osadçuk tarafından ortaklaşa kaleme alındı ve Avrupalı ve Amerikalı “dezenformasyonla mücadele uzmanlarına” Ukrayna’nın yaklaşımını incelemeleri ve taklit etmeleri için ilham vermeyi amaçlıyor.

Hybrid COE iddia ettiği üzere “özerk” bir kuruluş değil. Merkezi Letonya’nın Riga kentinde ve “NATO Stratejik Komutanlıkları ile işlevsel ilişkiler sürdüren [ve] ayrıca muharebe geliştirme ajandasını destekleyen faaliyetler yoluyla NATO’nun muharebe konseptinin uygulanmasına yardımcı olan” 29 “NATO tarafından akredite edilmiş Mükemmeliyet Merkezinden” biri.

Başka bir deyişle Hybrid COE, NATO’nun savaş makinesinin bir kolu.

Ocak ayındaki rapor, “Batı’nın eşsiz Ukrayna deneyiminden öğrenebileceği on ders” içeriyor. Hükümet veya sivil toplumda çalışan yirmi Ukraynalı “enformasyon savaşçısı” ile görüşüldü [raporda çoğunun ismi geçiyor]. Mirotvorets’in vurulacaklar listesiyle bağlantısı olduğu bilinen ünlü neo-Nazi, eski içişleri bakanlığı danışmanı ve bakan yardımcısı Anton Geraşçenko da dahil olmak üzere CCD ve Ukrayna istihbaratıyla “çeşitli görüşmeler” yapıldı.

Rapora göre Ukrayna’dan çıkarılması gereken ilk ve en önemli ders, herkesin ve her iletişimin mümkün olduğunca çok sayıda kurum tarafından izlenmesi ve tespit edilen her türlü “dezenformasyon” üzerine harekete geçilmesi gerektiği. Raporda “barış zamanında bile kapsamlı gözetim” savunuluyor ve Batılı uzmanların Ukrayna’nın ne yaptığını anlamadığı, “tereddüt etmek yerine harekete geçmek gerektiği” uyarısında bulunuluyor.

6. ders anahtar niteliğinde. Kör bir başlık taşıyor: “Cezalandırıcı tedbirler şarttır”.

“Dezenformasyonla mücadele” sadece farklı bir politika lehine tartışanları “hedef göstermek ve utandırmaktan” ibaret değil. Ukrayna, “faaliyetlerini cezalandırma ve caydırma çabalarının” dezenformasyonla mücadelede muhtemelen “en önemli” çalışma olduğunu gösteriyor. İster hükümet ister sivil olsun, “görüşülen her bir isim”, 2014 darbesinden bu yana birbirini izleyen Ukrayna hükümetlerinin, “doğrudan Rusya devletine ait olmayan ancak yine de aynı mesajları yayanlar da dahil olmak üzere” giderek daha fazla sayıda televizyon kanalını, internet sitesini, sosyal medya kanalını ve muhabiri yasaklama kararını güçlü bir şekilde destekledi. CCD, “Rusya propagandasını güçlendiren uluslararası etkileyicilerin bir listesini” derliyor.

10. derse göre “Batı, Ukrayna’nın son yıllarda yaptığını yapmalı”. Batı, Rus dezenformasyon ve propaganda kanallarına ve “bunları kendi ülkelerinde yaymalarına yardımcı olan bilerek ya da bilmeyerek çalışan casuslara” karşı agresif tedbirler almalı.

Ukraynalı “enformasyon savaşçıları” Ukrayna’yı “enformasyon alanında” desteklemek üzere Ramstein Grubu olarak bilinen Ukrayna Savunma Temas Grubu’nu örnek alan bir “enformasyon Ramstein’ı” kurulmasını talep ediyorlar [Bu fikrin halihazırda Brüksel ile görüşüldüğü bildiriliyor]. “Rusya’nın etki ajanlarına” yönelik soruşturmalara ihtiyaç olduğunu, “dezenformasyonu bir silah olarak kullanan ya da kullanmaya teşebbüs eden herkesi ifşa etmek” gerektiğini iddia ediyorlar. Önerdikleri bir diğer tedbir ise “önde gelen Rusya propagandacıları” için “özel bir ceza mahkemesi” kurulması.

Rapor, Avrupa ve ABD’ye yönelik mesajı özetliyor: Ukrayna’nın izinden gitmenin ve “kötücül etkinin” tüm kanallarını kapatmak için uzun bir süre boyunca “ciddi kaynaklar” kullanmanın ve bunu Rusya ile olası bir savaştan çok sonra yapmaya hazırlanmanın zamanı geldi. Ne kadar erken, o kadar iyi.

Ekler

I. Molfar-OSINT nedir? Özetleyici bir profil

Molfar-OSINT, Ukrayna ile Rusya arasındaki ihtilafa barışçıl bir çözüm bulunması çağrısında bulunan veya NATO’nun bu ihtilafı desteklemesine karşı çıkan Batı’daki önde gelen isimleri karşı özel ve kamuya açık hedef listeleri tutan bir Anglo-Amerikan “açık kaynak istihbarat” (OSINT) yapılanması. Ukrayna’da faaliyet gösteriyor ancak merkezi Londra’da bulunuyor. Molfar-OSINT, yukarıda bahsi geçen diğer suikast timlerine kıyasla, Batı müesses nizamına derinlemesine yerleşmiş olmasıyla öne çıkıyor.

Yabancı “ortakların” listesi şunları içeriyor:

  • İngiliz monarşisinin önde gelen savunma düşünce kuruluşu olan Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü (RUSI);
  • USAID ve CRDF-Global, USAID’in Molfar ile seminerler düzenlemesi ve CRDF-Global’in Molfar’ın Ukraynalı kamu görevlilerini ve Ukrayna istihbarat teşkilatı SBU’yu OSINT yöntemleri konusunda eğitmesi için ödeme yapması ve;
  • European Endowment for Democracy (EED), adını ABD’deki meşhur National Endowment for Democracy’den alan ve AB Komisyonu ile AB üye ülkeleri tarafından finanse edilen bir kuruluş. Bu kuruluş 2013 yılında, skandal derecesinde Anglofil olan Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski’nin girişimiyle kuruldu.

Molfar’ın internet sitesinde müşterileri ve istihbarat raporlarının alıcıları olarak Batı’daki ana akım medyanın en seçkin isimleri listeleniyor: The Times of London, Reuters, The Economist, Financial Times, The Guardian, The Wall Street Journal, The New York Times, PBS, CNN, Foreign Policy, Newsweek, Forbes, Deutsche Welle, Kanadalı Globe and Mail ve İsrail’deki iş dünyası gazetesi Globes bunlardan birkaçı.

Molfar’ın CEO’su Starosyek Ukraynalı yayın kuruluşu Detector Media’ya yaptığı açıklamada, Molfar’ın savaş araştırmalarını Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşla ilgili güvenilir bir kaynak olarak yayımlayan ilk medya kuruluşunun Times of London olduğunu söyledi. Molfar’a göre Times’ın 22 Mart 2022 tarihli makalesinde bahsettiği “operasyonel soruşturma” aslında “dünyanın en saygın yayınlarından biri” olan thetimes.co.uk tarafından yaptırılmıştı [Times, Molfar’a Amerikalı araştırmacı gazeteci Max Blumenthal’in Ukrayna’nın savaş propagandasını çürüten bir makalesini çürütmesi için başvurmuştu].

Avrupa medya dergisi The Fix, Molfar’ın “kuruluş tarafından sağlanan bilgilere dayanarak Ukrayna hakkında yazılar yayımlayan dünyanın dört bir yanından yaklaşık bin gazeteciden oluşan bir tabana sahip olduğunu” bildiriyor. Gazetecilerin çoğu kuruluşun raporlarını kendi materyalleri için kaynak olarak kullanıyor. “Ancak medya kuruluşlarıyla ortak araştırmalar da yapılıyor”. Bir örnek: Molfar-OSINT raporuna atıfta bulunan 16 Ocak 2024 tarihli bir makalede Newsweek, “Ukrayna’daki savaşı yakından analiz eden Molfar’ın düzenli olarak savaş hakkında uydu fotoğraflarının yanı sıra derinlemesine raporlar sunduğunu” belirtmişti.

II. Şahısların ve askeri tesislerin hedef alınması

Molfar’ın internet sitesi, CCD gibi ekibinin de Ukrayna’daki sıkı Banderacı ve neo-Nazi aygıtının bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, 2014 yılında Azak Taburu olarak kurulan ve aynı yıl Ukrayna İçişleri Bakanlığı bünyesine dahil edilen, açıkça neo-Nazi olan örgütün “yüksek motivasyonlu vatanseverler” olarak savunulduğu iki gönderide açıkça görülüyor. Ağustos 2022 tarihli bir yazıda küstahça “Azak neden terörist değil kahramandır?” deniyor; benzer bir yazıda ise Azak’ın kendini neo-Nazi olarak gururla tanımlamasına dikkat çeken herkes “Rusya propagandacısı” olarak nitelendiriliyor [Daha fazla arka plan için EIR’nin “Ukrayna’daki İngiliz imparatorluk projesi: Şiddetli darbe, faşist aksiyomlar” başlıklı makalesine bakınız].

Molfar, müfettişlerinin bazı soruşturmalarında Mirotvorets’in vurulacaklar listesini başlangıç noktası olarak kullandıklarını gizlemiyor [örneğin Herson’daki “hain” hikayesi].

Şubat 2022’den bu yana Molfar’ın savaşla ilgili askeri soruşturmaları çalışmalarının ana odağı haline geldi. Kendi ifadesine göre Molfar, Ukrayna devlet ve askeri kurumlarının yanı sıra Batılı medya ve istihbarat kurumları tarafından da soruşturmalar yürütmek üzere görevlendiriliyor. Foreign Policy’nin 2 Mart 2023 tarihli sayısında askeri hedeflere ulaşmadaki “öncü rolü” ile ilgili olarak Molfar’ın “Ukrayna istihbaratına ayda ortalama 15 eyleme geçirilebilir istihbarat raporu sağladığını iddia ettiği” belirtiliyor. Batı medya ağındaki diğer makalelerde olduğu gibi bu makalede de Molfar, Ukrayna ordusunun Rusya içinde ve yeni topraklarında saldırması için net hedefler geliştirmede mükemmel olarak tasvir ediliyor.

Buna paralel olarak Molfar, sözüm ona “Ukrayna’nın düşmanlarına” karşı hedef listeleri oluşturuyor. Hedefleri ve aileleri, nerede yaşadıkları, kimlerle sosyalleştikleri vs. hakkında kişisel bilgiler derliyor ve bunların sadece bir kısmını yayımlıyor.

Bugüne dek bu türden on bir liste yayımlandı. Bu listeler Rusya’daki güvenlik personelinin [FSB, GRU, vs.] listelerinden, ülkenin stratejik bombardıman uçaklarının üslendiği Saratov civarındaki Engels-2 hava üssünden uçan Rusyalı pilotların listelerine, “‘Şahid’ ve ‘Lancet’ insansız hava araçlarının üretiminde yer alan şahısların listesine” ve Rusya’ya karşı yaptırımları ihlal eden anlaşmalarda “muhtemelen” aracı olarak hizmet ettiği iddia edilen dünya çapındaki şirketlere kadar uzanıyor.

Molfar’ın Ukrayna’nın düşmanlarından hazırladığı bir diğer liste ise Ukrayna Ortodoks Kilisesinin üst düzey din adamlarından oluşuyor. Bu kilisenin yasaklanması çağrısında bulunurken, X hesabında paylaştığı, bu kilisenin dövülmüş bir din adamının fotoğrafı, başka yöntemlerin de kullanılacağını gösteriyor. Molfar CEO’su Starosyek, Detector Media’ya yaptığı açıklamada “İnsanlara intikam umudu veriyoruz,” dedi. Ukraynalılar suçluların “yakın gelecekte her şeyin bedelini ödeyeceklerini görüyorlar,” diye övündü.

III. “Yabancı propagandacılar”

On bir listeden biri “Rusya Federasyonu terör rejiminin yabancı propagandacıları” iddiasını içeriyor. Molfar’ın kamuya açık “Yabancı Rusya propagandacıları sicili”, aralarında Devlet Başkanları Luiz Inácio Lula da Silva [Brezilya] ve Cyril Ramaphosa [Güney Afrika], Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Amerikalı senatörler Rand Paul ve U. Thomas Massie’nin de bulunduğu 153 önde gelen siyasetçi, gazeteci, iş insanı ve analisti listeliyor. Thomas Massie, Almanya vatandaşı ve Schiller Enstitüsü’nün kurucusu Helga Zepp-LaRouche, eski Slovakya Başbakanı Jan Carnogursky, Amerikalı gazeteciler Tucker Carlson, Jimmy Dore ve Max Blumenthal, eski BM silah denetçisi Scott Ritter ve 27 yıl CIA için çalışmış analist Ray McGovern ve diğerleri. Bu isimlerden 73’ü çeşitli gruplar halinde sadece 2024’e dahil edildi [Tam liste için bakınız].

Molfar, “Bizim işimiz, delilleri kullanmak ve yetkililerin dikkatini bu isimlerin faaliyetlerine çekmek,” diyor. Liste İngilizce olarak hazırlandı ve “yabancı Rusya propagandacılarının” çoğunun geldiği AB, ABD, Kanada veya diğer Batılı ülkelerin “yetkili makamlarına” iletilecek. Molfar, “uluslararası toplumun onların [güya propagandacıların] faaliyetlerine uygun şekilde yanıt vermediğinden” şikâyet ediyor ve yazılana göre, “kamu görevinden alınmalarını, yaptırım uygulanmasını ve suçlara kişisel katılımlarının soruşturulmasını” gerektiriyor.

Molfar, ayrıca hedefleri hakkındaki iftiraları geniş medya ağına da iletiyor. İngiliz Morning Star gazetesi 28 Temmuz 2022 tarihli bir haberinde muhabirinin “toplu e-posta” olarak gönderilen ve Max Blumenthal’in Kremlin tarafından finanse edildiği iddiasına ilişkin arka plan bilgilerini içeren bir basın bülteni aldığını açıkladı.

Molfar’ın 9 Şubat 2024’te Tucker Carlson’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği mülakata cevaben yaptığı Telegram paylaşımı, örgütün daha da kötü niyetli bir hedef peşinde olduğunu gösterdi: Tucker Carlson’ın çocuklarının fotoğraflarına ve kişisel bilgilerine bağlantılar yayımlandı.

Yeni hedefler geliştirilme aşamasında. 23 Şubat 2024’te Molfar, o dönemde Ukrayna’dan buğday ithalatına karşı başlatılan Polonyalı kamyoncu ablukasının liderlerinden Rafal Mekler ve mensubu olduğu Konfederacja partisine karşı bir başyazı yayımladı. Makalede, “Rafal Mekler ve Konfederacja partisinin çok sayıda üyesi Mirotvorets listesine çoktan dahil edildi,” deniyor. Meklar ve Konfederacja partisi, Hitler’in Waffen SS’lerinde görev yapan Ukraynalı kendini “milliyetçi” ilan edenler tarafından Volin’de Polonyalılara karşı gerçekleştirilen katliamı dünyaya hatırlatmaya cesaret ettikleri için “nefret vaizleri” olarak tasvir ediliyor.

Molfar bununla da kalmadı. Meklar’ın eşi ve çocuklarının isimlerinin yanı sıra özgeçmişi ve adresi de internet sitesinde yayımlanmakla kalmadı, bu profili Polonya basınına da göndererek onu Rusya casusu olmakla suçladı. Meklar kendisini savundu ve Polonya televizyon kanalı MN’ye şunları söyledi: “Benim ya da diğer siyasetçilerin yürüttüğü siyasi faaliyetler benim tek alanımdır. Ailemi baskı aracı olarak kullanmak terörist bir harekettir […] Çocuklarımın hangi okullara gittikleri, hangi ödülleri kimden aldıkları da dahil olmak üzere tüm detaylarını vermek tam bir barbarlıktır”.


[1] Yarı-otonom hükümet dışı örgüt. (ç.n.)

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English