Bizi Takip Edin

Amerika

Florida’da öğrencilere zorunlu komünizm karşıtı ders verilecek

Yayınlanma

2026 sonbaharından itibaren, Florida’daki tüm ortaokul ve lise öğrencileri, komünizm tarihi üzerine bir sosyal bilgiler dersi almak zorunda olacaklar.

Müfredat, Trump yanlısı muhafazakâr Heritage Vakfı, sağcı bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan National Association of Scholars (NAS) ve NAS’ın bir yan kuruluşu olan Civics Alliance tarafından onaylandı.

Bu müfredat, eyaletin 2022 yılında Komünizm Kurbanları Günü’nü zorunlu hale getirmesinin ardından geldi.

1917’de Rusya’da Ekim Devrimi’nin başladığı günle bağlantılı olarak her yıl 7 Kasım’da bu anma yapılıyor.

Yıllık anma töreni, okulların “komünizmin dehşeti” ve “Marksizm-Leninizmin yıkıcılığı” hakkında en az 45 dakikalık bir ders vermesini gerektiriyor.

Programın ayrıca “Amerikan cumhuriyetinin kurucu ilkelerine saygı” aşılaması bekleniyor ama bu ilkelerin ne olduğu belirtilmiyor.

Yeni müfredat, bu tek günlük etkinliği temel alıyor ve ayrıca Florida’nın Heritage Vakfı tarafından geliştirilen ve Şubat 2025’te yayınlanan “The Phoenix Declaration: An American Vision for Education” (Phoenix Deklarasyonu: Eğitim için Bir Amerikan Vizyonu) adlı belgeye olan bağlılığını da genişletiyor.

Florida Eğitim Komiseri Anastasios Kamoutsas’a göre, basın toplantısında duyurulan Deklarasyonun eyalet tarafından resmi olarak onaylanması, eyaletin “Heritage Vakfı ile olan bağlantısını” yansıtıyor ve eyaletin uzun süredir pedagojik açıdan sorunlu gördüğü cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, ırksal eşitsizlik, çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık (DEI) gibi konuları kapsayan dersleri kısıtlıyor.

Bunun yerine Deklarasyon, “vatan sevgisini” besleyen ve çocuklara “iyi, doğru ve güzel olanı aramayı” öğrettiği iddia edilen müfredatları taahhüt ediyor.

Bugüne kadar, Florida Deklarasyonu imzalayan tek eyalet. Kamoutsas ve eyalet eğitim yetkilileri, yeni “Komünizm Tarihi Standartları”nın Bildirgenin ilkelerini destekleyeceğini ve öğrencilerin “kapitalizm ve serbest girişimciliğe olan desteğini” güçlendireceğini savunuyor.

Yeni müfredatın mantığı şöyle açıklanıyor:

“Genç Amerikalıların sosyalizm ve komünizme olan açık sevgisi, komünizmin pratikteki karakteristik özellikleri olan yoksulluk, zulüm ve toplu katliamlar hakkında hiçbir zaman eğitim almamış olmalarının bir sonucudur. New Yorklu öğrencilere Lenin ve Stalin, Mao ve Pol Pot, Fidel Castro ve Che Guevara tarafından komünizm adına işlenen korkunç zulümlerin listesi öğretilmiş olsaydı, Zohran Mamdani’nin (örneğin) bu kadar coşkulu bir destek alacağına inanmak zor.”

Dahası, eyalet Eğitim Bakanlığı basın açıklaması, “Komünizm Tarihi Standartları”nı överek, “Florida, öğrencilere komünist ideolojilerin bireysel özgürlükleri nasıl bastırdığını, gücü nasıl suistimal ettiğini ve yaygın acılara nasıl yol açtığını doğru ve derinlemesine bir anlayışla donatarak ulusa öncülük ediyor,” diyor.

Müfredat, bu fikri pekiştirmek için, kapsanacak bir dizi konuyu özetliyor: komünist casusluğun ABD’nin ulusal güvenliğini nasıl baltaladığı ve ABD ve müttefiklerine nasıl bir tehdit oluşturmaya devam ettiği; komünistlerin sivil haklar hareketine nasıl sızdığı; ve komünist indoktrinasyonun nasıl işlediği gibi.

Müfredat, Joseph McCarthy ve Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesini “anti-komünizmin şampiyonları” olarak sunuyor; kolektifleri kınıyor; özel mülkiyetin ve bireysel servet edinmenin değerini övüyor.

Küba özellikle sert bir şekilde eleştiriliyor: müfredatta, elbette olumsuz bir şekilde tasvir edilen, “devrimci enternasyonalizmin önemli bir ihracatçısı” olarak tanımlanıyor.

Florida Eğitim Derneği başkanı Andrew Spar, anti-komünist müfredatı eleştiriyor. Spar, Truthout’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Florida’nın etik kuralları, eğitimcilerin eyalet standartlarını öğretmelerini gerektirir. Zorluk da buradadır. Öğretmenler zaten kendilerini kelepçeli hissediyorlar. Kendi kaynaklarını kullanmak veya ek okuma veya film eklemek istiyorlarsa, bu materyallerin önce bölge tarafından onaylanması gerekir. Devlet okullarındaki öğrencilerin matematik ve okuma öğretiminden daha fazlasına ihtiyaçları olduğunu ve bunu hak ettiklerini biliyoruz. Dürüst bir tarih öğretimine ihtiyaçları var. Demokratik bir toplum, öğrencilerin ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğrenmelerini gerektirir. Tartışma ve müzakere, yaratıcılığı ve problem çözme becerilerinin gelişimini teşvik eder. Ama teşvik edilen şey bu değil.”

Nitekim Spar, öğretmenlerin neyin öğretilebileceği ve neyin öğretilemeyeceği konusunda giderek daha fazla endişe duyduklarını bildiriyor ve “Devlet, öğretmenlerin öğretmesine izin vermelidir. Sağ kanadın eğitimden siyaseti çıkarmak istediğini söylemesi endişe verici, fakat bu gereklilik tam tersini yapıyor,” diye konuştu.

Spar, eleştirisinde yalnız değil. Yine de, sendika ve toplumun Standartlara karşı çıkmasına rağmen, öğretmenler ve yöneticiler müfredatın 2026-2027 öğretim yılının başında uygulamaya konulmasını bekliyorlar.

Fakat muhalifler, müfredatın olumsuz değerlendirmelerinin diğer eyaletleri bu modeli benimsemekten caydıracağını umuyor.

Örneğin akademisyen Timothy Snyder, Substack platformunda müfredatı, ABD’yi “dünyanın en iyi ülkesi” olarak aşırı basitleştirdiği için eleştirdi ve “ABD, Amerikalılar veya yasama organları gerçekte ne yaparsa yapsın, özgür ve demokratik olarak tanımlanmalıdır,” diye yazdı.

Dahası, müfredatın ülkenin tarihini anlamlı bir şekilde incelemesini engellediğini ve eşitlik, adalet ve özgürlüğü korumak ve genişletmek için en iyi yollar hakkında düşünmeyi sınırladığını sonucuna varıyor.

Snyder gibi, tarihçi Ellen Schrecker de sağcı baskı (ve özellikle McCarthyizm) konusunda uzman ve Truthout’a, Florida’nın yeni müfredatındaki birçok yanlış iddianın ele alınması gerektiğini söyledi:

“Komünistlerin sözde Amerikan değerlerine yönelik saldırıları hakkında rastgele gerçekleri ortaya çıkarıyorlar. Öğrencilere öğretilecek olan, var olmayan ve var olmayan bir komünist tehdit görüşüdür. Amerikan güvenliğini sürekli olarak baltalamaya çalışan, kontrol dışı bir solun (sosyalist ve komünist) sunumu yanlıştır. Müfredatta eksik olanlara da bakmamız gerekiyor. Örneğin, McCarthy ile ilgili bölümde, onun saldırıları nedeniyle insanların işlerini kaybettiği, gerçekten acı çektiği belirtilmiyor.”

Snyder gibi Schrecker de ABD’nin bir dünya feneri olarak tasvir edilmesini sorunlu buluyor. Tarihçi, “Müfredat, ABD’yi büyük, beyaz, erkek, Hıristiyan liderleriyle çoğu açıdan mükemmel olarak sunuyor, fakat ülkenin dış sosyalist veya komünist güçler tarafından tehdit edilebileceği konusunda uyarıyor. ABD’de ezilen veya sınırlı fırsatlara sahip olan insanlardan hiç bahsedilmiyor. Ayrıca, kolektif tepkilerden çok bireysel tepkilere odaklanan belirsiz bir ‘biz ve onlar’ konumlandırması da var,” dedi.

Kuzey Florida Üniversitesinde İngilizce ve Ergen Okuryazarlığı profesörü olan John White da Komünizm Tarihi Standartlarında öne sürülen yanlışlardan rahatsız:

”Sağ, öğretmenlerin öğrencileri indoktrine etmemesi gerektiğini söylüyor, fakat öğrencileri belirli bir bakış açısıyla indoktrine eden bir müfredat ortaya koymuşlar. Müfredat, komünizm ve sosyalizmi sanki tek bir ideolojiymiş gibi birleştiriyor. Müfredat, Joseph McCarthy’nin yaygın olarak itibarını yitirmiş bir palavracı olduğunu görmezden geliyor. Daha da kötüsü, ‘komünizm’ terimi, sağın hoşuna gitmeyen her türlü fikri ifade eden bir slogan gibi görünüyor.”

White, öğrencilerinin çoğunun tarih ve siyaseti sevdikleri için sosyal bilgiler öğretmeni olmak istediklerini söylüyor ve “Onlar dünyayı iyi ve kötü olarak ikili bir bakış açısıyla görmek ya da ırkçılık, cinsiyetçilik ve homofobiyi kötü kategorisine, körü körüne vatanseverliği ise iyi kategorisine koymak istemiyorlar. Öğrencilerin her şeyi hazır olarak sunulmasına gerek yok. Bu müfredat, eleştirel düşünmeyi zayıflattığı için iyi öğretimin tam tersi,” diyor.

Ne var ki bu itirazlar Florida Eğitim Bakanlığı veya Vali Ron DeSantis yönetimini rahatsız etmiyor.

Aslında, Komünizm Tarihi Standartlarını, 1962 ile 1983 yılları arasında eyaletin ortaokul ve lise öğrencilerine öğretilen Amerikanizm ve Komünizm adlı zorunlu dersin devamı olarak görüyorlar.

Bu ders zorunluluğu, Nisan 1961’de Küba’ya yönelik Domuzlar Körfezi işgalinin ardından getirildi ve Florida’daki çocuklara “komünizmin tehlikeleri, komünizmle mücadele yolları, komünizmin kötülükleri, komünizmin yanılgıları ve komünizmin yanlış doktrinleri”ni öğretme amacını açıkça ortaya koyuyordu.

New York Eyalet Üniversitesi Old Westbury’de emekli İngilizce profesörü olan Linda Camarasana, 1976 yılında North Miami Beach’teki lisede bu dersi almış.

Camarasana, Truthout’a verdiği demeçte şunları söyledi:

“Amacın bize komünizmin kötülüklerini öğretmek ve ABD’nin üstünlüğünü vurgulamak olduğunu biliyorduk. Fakat o zamanlar North Miami’nin nüfusu çok liberaldi, öğretmenlerimiz de öyle. Rus devrimine yol açan ve halkın ayaklanmasına neden olan koşulları öğrendik.”

Camarasana, dersin komünizmi korkunç bir şey olarak sunmak amacıyla verildiğini bilmelerine rağmen, bağımsız çalışma ve araştırmaya teşvik eden dengeli bir bakış açısı edindiklerini söylüyor.

Hem DeSantis hem de Kamoutsas, mevcut Komünizm Tarihi Standartlarının öğrencilere veya öğretmenlerine yönetim sistemlerini tartışmak için bu tür bir esneklik sağlamadığından emin olmak için kararlılar.

Kamoutsas’ın 2025 basın toplantısında söylediği gibi, “Amerika Birleşik Devletleri ve tüm dünyada komünist ideolojilerin yeniden canlanmasını” durdurmak, Florida’nın eğitim önceliği.

Kamoutsas, kendisi ve eyalet Eğitim Bakanlığı’nın, müfredatın yakında diğer eyaletler tarafından da benimsenebileceğinden emin olduklarını belirtmişti.

Amerika

JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.

İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.

Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.

Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.

Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.

Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.

Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.

Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.

Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.

Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.

Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.

Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.

JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.

Tucker Carlson: MAGA ihanete uğradı

5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.

Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.

Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.

Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.

2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.

Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.

Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor

Okumaya Devam Et

Amerika

S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yayınlanma

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.

Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.

S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.

ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.

Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.

Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.

Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.

Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.

Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.

Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.

Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.

Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.

Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Yayınlanma

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.

Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.

Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.

Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.

Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.

Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.

Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.

Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.

Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.

Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.

Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.

Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.

Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.

Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.

Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.

Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.

Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.

O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.

Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.

Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.

ABD’de ulusal borç 40 trilyon dolara ulaştı, Kongre bölündü

Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.

Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.

AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.

Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.

PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.

Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.

JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi

JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.

JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.

Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.

Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.

Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.

Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.

Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı

Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.

Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.

ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.

Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.

Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.

BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:

“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”

Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.

Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.

Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.

Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.

Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.

Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.

O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.

COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.

Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.

Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.

Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.

Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.

ABD Hazine Bakanlığı, daha fazla tahvil geri alacak

Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı

Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.

Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.

Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.

St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.

Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.

Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.

Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.

Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.

Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.

ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.

Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.

Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.

Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.

Warsh “daha az müdahale”den yana

Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.

Warsh şöyle konuşmuştu:

“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”

Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.

Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.

Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.

Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English