Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: Amerika’nın İran’da İyi Bir Seçeneği Yok

Yayınlanma

Ilan Goldenberg’in Foreign Affairs dergisinde yayımlanan yazısını sizler için çevirdik.

Ilan Goldenberg, J Street’in Kıdemli Başkan Yardımcısı ve Politika Direktörüdür. 2023 ile 2024 yılları arasında ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Orta Doğu Özel Danışmanı olarak görev yapmış; 2009 ile 2012 yılları arasında ise Obama yönetimi döneminde Savunma Bakanı’nın ofisinde İran Ekibi Şefi olarak çalışmıştır.

Trump’ın Bir Çıkış Yolu Bulması Gerekiyor

Foreign Affairs, 23 Mart 2026

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı ortak savaşın üçüncü haftasında, tanıdık ve tehlikeli bir senaryonun ana hatları ortaya çıkmaya başladı. Mevcut çatışma, şimdilik Afganistan, Irak veya Vietnam’daki Amerikan savaşlarından önemli ölçüde farklı olabilir; henüz çok sayıda ABD kara kuvvetini içine çekmemiştir. Ancak İran savaşı, bu öncüllerle daha derin bir stratejik gerçekliği paylaşmaktadır. Washington, bir kez daha net hedefler, tanımlanmış bir zafer teorisi ve uygulanabilir bir çıkış stratejisi olmadan daha zayıf bir bölgesel güçle savaşmaktadır.

Sonuç, farklı türde bir çıkmazdır, ancak yine de bir çıkmazdır. ABD güçleri, aylarca veya yıllarca süren, küresel ekonomiye artan maliyetler yükleyen, daha geniş Orta Doğu bölgesini istikrarsızlaştıran ve İran, İsrail, Lübnan ve ötesindeki sivil nüfusa giderek artan bir bedel ödetmeye neden olan hava ve deniz operasyonlarında saplanıp kalabilir. Geçmiş çatışmalarda olduğu gibi, savaşın merkezindeki asimetri zayıf tarafın lehine işliyor. ABD’nin kazanması için, geniş kapsamlı ve belirsiz hedefler gerçekleştirmesi gerekiyor: rejim değişikliği ya da bölgeyi istikrarsızlaştıramayacak ve küresel petrol piyasalarını bozamayacak kadar zayıf bir İran. İran için zafer, sadece hayatta kalmak ve Hürmüz Boğazı’ndan geçişi önemli ölçüde kısıtlayan ya da Körfez ülkelerindeki hassas ve hayati petrol altyapısına zarar veren aralıklı saldırılar yoluyla küresel ekonomiye maliyet yükleme yeteneği anlamına gelebilir.

ABD ve İsrail’in şu anki füze ve insansız hava aracı saldırıları kampanyasının, köklü rejimi devirmeye yönelik olmadığı giderek daha açık hale geliyor. Bu saldırılar, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi engelleyemeyeceği veya küresel enerji ticareti için hayati öneme sahip tesisleri tehdit edemeyeceği şekilde İran’ın konvansiyonel kapasitelerini tamamen ortadan kaldırmayacaktır. ABD şu anda, İran’ın tesislerini ve topraklarını ele geçirmek için kara kuvvetlerini kullanma veya ülke çapındaki ayrılıkçı güçleri destekleme yoluyla gerilimi tırmandırma dürtüsü hissediyor olabilir. Ancak bu tür tırmanışların riskleri, olası kazançlarından çok daha ağır basmaktadır. Bu noktada, küresel ekonominin sarsıldığı ve Orta Doğu’nun çalkantı içinde olduğu bir ortamda, Washington’un en iyi seçeneği, pervasızca girdiği bir savaşa daha fazla bağlanmak değil, bir çıkış yolu bulmaktır.

GÖZÜKEN BİR ZAFER YOK

Başından beri, ABD’nin savaş çabaları stratejik tutarsızlıkla şekillenmiştir. Başkan Donald Trump askeri operasyonları başlattığında, bunu Amerikan halkını hazırlamadan ve net, ulaşılabilir hedefler belirlemeden yaptı. Gece yarısı yaptığı ilk açıklamada İran halkını ayaklanmaya ve hükümetini devirmeye çağırdı; böylece başarı kriterini rejim değişikliği olarak belirlemiş oldu. Bu, olağanüstü yüksek ve muhtemelen ulaşılamaz bir standarttı. Ayrıca İran liderliğine zafere giden basit bir yol sundu: dayanmak.

İlk gelişmeler, ABD ve İsrail’in attığı adımların, aksine, sert çizgideki kontrolü daha da sağlamlaştırdığını gösteriyor. Washington ve Tel Aviv İran’ın üst düzey liderlerinin ölümlerinin İslam Cumhuriyeti’nin çöküşüne yol açacağını umuyorsa, yanıldıkları ortaya çıktı. Şüphesiz, Dini Lider Ali Hamaney ve diğer üst düzey yetkililerin öldürülmesi rejim için bazı artan zorluklara yol açtı, ancak güvenlik güçlerinin geri çekilmeye başladığına ya da komutanlarına karşı çıktığına dair pek bir işaret yok. İran’ın savaş çabaları hâlâ tutarlı ve net bir komuta ve kontrol yapısı sergiliyor. Rejim, liderlerine yönelik saldırılara rağmen işlevini sürdüren bir kurumlar ağı geliştirmiştir. Saldırı başlatma yetkisini ademi merkeziyetçi hale getirerek, komutanlar ve liderler tek tek ortadan kaldırılsa bile İran ordusunun savaş çabalarını sürdürmesini sağlamıştır.

Nitekim Hamaney’in öldürülmesi, rejimin ülke üzerindeki hakimiyetini gevşetmeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştırmış olabilir. Savaştan önce birçok analist, Hamaney’in nihai ölümünün (hastalıklı ve 86 yaşındaydı) iç yeniden yapılanma için alan açabileceğine inanıyordu. Bu, demokratik bir dönüşümle sonuçlanmayabilirdi, ancak ülkenin ekonomik konumunu iyileştirme ve İslam Cumhuriyeti’nin uzun vadeli hayatta kalma şansını artırma gibi daha geniş bir hedefle İran’ın bölgesel duruşunu ve nükleer emellerini yeniden gözden geçiren daha pragmatik bir liderliğe doğru bir kayma yaratabilirdi.

Bu olasılık artık neredeyse kesin olarak ortadan kalkmıştır. Aşırı baskı koşulları altında bir liderlik geçişini zorlayarak, savaş İran’daki en sert çizgideki unsurları güçlendirmiştir. Hamaney’in oğlu Mojtaba artık yüce liderdir. O, İslam Devrim Muhafızları ile yakın bağları olan bir sertlik yanlısıdır. Ayrıca, ailesinin büyük bir kısmını İsrail saldırılarında kaybetmiştir. Onun yüce lider olarak atanması, değişime veya rejimin yumuşamasına yönelik bir adım değil, rejimin yerleşikleşmesinin garantisidir.

Rejim değişikliği artık yakın vadede daha az olası görünüyor, ancak ABD-İsrail ortak harekatının pek çok destekçisi, önümüzdeki haftalarda İran’ı askeri bir tehdit olarak etkisiz hale getirme konusunda başarılı olunabileceğini hâlâ düşünüyor. Savaşın başından beri ABD ordusu, başkanın aksine, daha sınırlı hedefleri vurguladı. İran’ın füze güçleri, deniz kuvvetleri ve nükleer programı dahil olmak üzere askeri kapasitesini zayıflatmaya ve Tahran’ın bölgesel vekillerini silahlandırma ve eğitme yeteneğini ortadan kaldırmaya odaklandığını ısrarla belirtmiştir. Bu çerçeve, Trump’ın rejim değişikliği girişimi kadar gerçekçi olmasa da, ABD’nin geçmişte Irak ve Afganistan’da karşılaştığı tanıdık bir sorunu akla getirmektedir.

Bu ülkelerde isyanla mücadele kampanyaları yürütmek için ABD, halkın ABD güçlerine ve yerel ortaklarına güvenebileceğini göstermek amacıyla toprak, yönetim ve güvenlik üzerinde neredeyse tam bir kontrol sağlaması gerektiğini fark etti. Buna karşılık, Afganistan’daki Taliban ve Irak’taki Sünni isyancılar, sadece halkın arasına karışıp, halkın güvenini ve güvenliğini sarsacak düzeyde şiddeti sürdürmekle yetindiler. Benzer bir dinamik, farklı bir alanda da olsa, şu anda Orta Doğu’da ortaya çıkmaktadır.

Washington ve ortakları için başarı, enerjinin serbest akışını sağlamak, kritik altyapıyı (özellikle Körfez’deki petrolle ilgili olanı) korumak ve bölgesel istikrarı sürdürmek anlamına geliyor. Tahran için ise, zaman zaman Hürmüz Boğazı’ndaki bir tankeri saldırıya uğratıp dar geçitten geçen nakliyeyi durdurmak, Körfez’deki enerji tesislerine saldırmak ya da Körfez devletlerinin savunmasını aşan ara sıra füze veya insansız hava aracı saldırıları düzenlemek yeterli olabilir. İran saldırılarının yüzde 90’ı engellense bile, geri kalan yüzde 10’u çok büyük ekonomik ve psikolojik etkilere yol açabilir. Bir tankere, petrol tesisine veya ticari bir merkeze yönelik tek bir başarılı saldırı, küresel piyasaları sarsar ve risk algısını değiştirir.

Bu, İran’ın kesin bir zafer kazanması gereken bir savaş değildir. İran’ın yapması gereken tek şey, rejim değişikliğinden çok uzak olan, bölgesel güvenliği artırmak gibi daha sınırlı bir ABD hedefinin başarısız olduğunu göstermektir. Şu ana kadar İran, üç hafta boyunca tutarlı füze ve insansız hava aracı saldırılarını sürdürebildi. Uzun menzilli füzeleri ve fırlatıcıları bitse bile, ABD ve İsrail’in İran’ın insansız hava araçlarını, kısa menzilli füzelerini ve mayınlarını, yakın çevresinde ve Körfez genelinde yıkım yaratamayacak kadar zayıflatabileceğine dair çok az işaret var. Geçen hazirandaki 12 Gün Savaşı’nın ardından yaşananlar ibret vericidir. İran hedeflerini bombaladıktan sonra, İsrail ve ABD, İran’ın yeteneklerinin önemli ölçüde gerilediğini ilan etti. Ancak kısa süre sonra, İran’ın hayal ettiklerinden çok daha hızlı bir şekilde yeniden silahlandığını keşfettiler.

TIRMANMA TUZAKLARI

Bu dinamik karşısında ABD, nükleer programı daha ciddi şekilde geriletmek, İran’ı komşularına yönelik saldırılarını durdurmaya zorlamak ya da rejimi açıkça devirmeye çalışmak amacıyla gerilimi tırmandırma eğiliminde olabilir. Irak ve Vietnam gibi geçmişteki çatışmalarda ABD, kötüleşen bir durumu genellikle savaşa daha fazla kaynak ayırarak, yenilginin eşiğinden zaferi koparmaya çalışarak ele almıştı. Bu durumda, çoğu durumda olduğu gibi, mevcut seçenekler cazip değildir.

Trump, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumuna el koyarak, İran’ın nükleer programına ve hızlı bir şekilde nükleer silah üretme kabiliyetine doğrudan darbe vurarak, kendisine zafer ilan etme yolu açmaya çalışabilir. ABD güçleri, şu anda İsfahan’daki tünellerde depolanan İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını doğrudan ele geçirebilir. Bu, en azından ABD’nin açık bir stratejik başarı elde etmesini sağlayacaktır: İran’ı temel nükleer bileşenlerden mahrum bırakmak ve bu savaşın odak noktası olmasa da uzun süredir ABD politikasının merkezi odağı olan nükleer programa büyük bir darbe indirmek.

Ancak bu, basit bir operasyondan çok uzak olacaktır. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre, uranyum, taşınması zor olan ve malzemenin doğası gereği hassas bir şekilde taşınması gereken kutularda gaz halinde depolanmaktadır. Dahası, geçen haziran ayında yapılan önceki saldırılar girişleri tıkadığı için tünellere erişimin ne kadar mümkün olduğu belirsiz. Bu, 2011’de Usame bin Ladin’i öldüren baskın veya ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun devrilmesi gibi hızlı bir operasyon olmayacaktır. Muhtemelen ABD güçlerinin saatlerce, hatta günlerce sahada kalmasını gerektirecektir.

Operasyon ayrıca İran’ın iç kesimlerinde, muhtemelen ülkedeki en sıkı korunan tesislerden birinde gerçekleşecektir. İran’ın böyle bir operasyonu beklemesi çok muhtemel olduğundan, ABD’nin herhangi bir harekâtı neredeyse kesinlikle sürpriz unsuru içermeyecektir. İran güçleri bölgeye akın edecek ve ABD’yi, yüz binlerce İranlı askerin çevrelediği düşman topraklarının derinliklerinde bir kara çemberi oluşturmaya ve bunu korumaya zorlayacaktır. Böyle bir operasyonun uygulanabilir olduğu, hatta ihtiyatlı olduğu bile belirsizdir.

Rejimin direnişini kırmanın bir başka yolu da İran’ın ekonomik can damarını hedef almak olabilir. ABD, İran’ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’unun geçtiği Basra Körfezi’ndeki Kharg Adası’nı ele geçirebilir. ABD ve İsrail güçleri, adadaki askeri savunma tesislerine yönelik saldırılar düzenlemiş durumda ve Trump ile bazı müttefikleri, Kharg Adası’nı ele geçirme olasılığını kamuoyuna açık bir şekilde dile getiriyorlar. Kara operasyonlarından farklı olarak, Kharg Adası’na yönelik bir saldırı, amfibi veya hava indirme operasyonu yoluyla gerçekleştirilebilir ve ada İran’ın iç kesimlerinde bulunmadığından, Tahran’ın savunması daha zor, ABD güçlerinin ise kontrolü altında tutması daha kolaydır.

Ancak adayı ele geçirmeye çalışmanın dezavantajları da oldukça büyük. İlk olarak, Manhattan’ın üçte biri büyüklüğündeki, iyi tahkim edilmiş bir bölgeyi ele geçirmek için büyük bir kara harekatı gerekecektir. Her ne kadar tamamen mümkün olsa da, bu operasyon ABD güçlerini tehlikeye atacak ve önemli kayıplara yol açabilecektir. İkincisi, Kharg’da yapılacak çatışmalar İran’ın petrol altyapısına ciddi zarar verebilir ve küresel fiyatları daha da yükseltebilir; bu ise ABD’nin kaçınmaya çalıştığı bir sonuçtur.

Daha da önemlisi, adayı ele geçirmenin stratejik olarak neye yarayacağı belirsizdir. Böyle bir hamlenin altında yatan teori, ekonomik baskının İran’ı davranışını değiştirmeye veya ABD’nin şartlarını kabul etmeye zorlayacağıdır. Ancak rejim, yıllardır ABD yaptırımlarına maruz kaldıktan sonra gösterdiği gibi, ciddi ekonomik sıkıntıları göze almaya istekli olduğunu kanıtlamıştır. İran’ın buna karşılık olarak bölgesel enerji altyapısına yönelik saldırılarını tırmandırması çok daha olasıdır.

Son haftalardaki olaylar bu dinamiklerin bir ön izlemesini sunuyor. İsrail’in İran’ın Güney Pars gaz sahasına düzenlediği saldırıların ardından İran, Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gaz altyapısını hedef alarak misilleme yaptı ve bu ülkenin üretim kapasitesinin yüzde 17’sini üç ila beş yıl süreyle devre dışı bıraktı. Kharg’a yapılacak bir saldırı, İran’ın bu türden daha da agresif bir tepkisini tetikleyebilir.

İran, ABD’nin petrol fiyatlarına karşı duyarlılığının da son derece farkında olduğunu göstermiştir. Küresel piyasaları yatıştırmak için İran petrolüne yönelik yaptırımları hafifletmeyi bile içeren Trump yönetiminin kendi eylemleri, savaşın tetiklediği petrol fiyatlarındaki artıştan Trump’ın ne kadar endişe duyduğunu göstermektedir. İran’ın enerji piyasalarını hedef almaya devam etmek için açık bir nedeni vardır.

Kharg operasyonunun kara kuvvetleri kullanılmadan yürütülecek bir başka versiyonu, Trump’ın 22 Mart’ta yapacağını tehdit ettiği şeye çok benzeyebilir: Tahran’ın davranışında bir değişiklik sağlamayı umarak İran’ın elektrik santrallerini hedef almak. Sivillere gereksiz yere zarar vermenin ve savaş hukukunu ihlal etme riskinin yanı sıra, böyle bir eylem Washington’un umduğu sonucu vermeyecektir; İran, Trump’ın taleplerine boyun eğmek yerine, Körfez ülkelerindeki benzer tesisleri hedef alarak karşılık verecektir.

İran’ın nükleer programını kesin olarak ortadan kaldırmaya ve petrol üretimini felç etmeye çalışmak uygulanabilir stratejiler değilse, ABD’li yetkililer başka bir tırmanma seçeneğini değerlendirebilir: iç muhalefet gruplarını silahlandırıp destekleyerek rejimi içeriden istikrarsızlaştırma çabalarını yoğunlaştırmak. Bu gruplar arasında İran’ın kuzeybatısındaki Kürt güçleri, Pakistan sınırındaki Beluç grupları ve diğer muhalif gruplar yer alabilir. ABD ayrıca rejimin kendi içindeki bölünmeleri de kullanmaya çalışabilir; belki de İslam Devrim Muhafızları’nda işbirliği yapabileceği hoşnutsuz bir general bulabilir.

Ancak bu yaklaşım, rejim değişikliği değil, parçalanma ve iç savaş doğurma riskini taşır. Muhtemel sonuç, temiz bir geçiş değil, Suriye ve Libya’da yaşanan kaosa benzer, uzun süren çok taraflı bir çatışmadır.

Diğer dış aktörler, savaşın parçaladığı İran’a neredeyse kesin olarak müdahale edecektir. İranlı Kürt gruplar güçlenirse Türkiye kenara çekilmeyecektir. Pakistan, Beluç militanlığı konusunda endişelenecektir. Körfez ülkeleri, kendi tercih ettikleri aktörleri destekleyecektir. Sonuç, İran’a silah ve fon akını olabilir ve bu da kaotik ve son derece istikrarsız bir ortam yaratabilir.

İsrail, parçalanmış ve çalkantılı bir İran’ı görmekten memnun olabilir. Ancak ABD için böyle bir sonuç bir kabus olur. İran, Afganistan, Irak ve Pakistan’ı da içeren bir bölgenin merkezinde yer almaktadır. Büyük bir iç çöküş, terörist gruplara alan açabilir, bölgesel ticareti aksatabilir ve sınırların ötesine yayılan istikrarsızlık yaratabilir.

SINIRLI BİR ÇIKIŞIN GEREKLİLİĞİ

Savaşın üçüncü haftasında ABD, zorlu bir seçimle karşı karşıya: belirsiz hedeflerin peşinde tırmanışı sürdürmek ya da rotasını yeniden belirleyip bir çıkış yolu aramak. En akıllıca yol ikincisidir. Trump, ABD ordusunun daha sınırlı askeri hedefleri – İran’ın yeteneklerini zayıflatmak – büyük ölçüde başardığını ilan etmeli ve daha fazla tırmanışı durdurma isteğini belirtmelidir. Bu mesajı, ABD’nin İsrail’i dizginleyeceği ve İran’a yönelik gelecekteki saldırıları ancak Tahran nükleer programını yeniden başlatırsa veya bölgesel ortaklarına saldırırsa destekleyeceği yönündeki güvenceler ve kamuoyuna yaptığı açıklamalarla desteklemelidir.

İran başlangıçta böyle bir teklifi reddedebilir. Ancak zamanla, gerilimin azaltılmasına yönelik bir ABD tutumu, uluslararası baskıyı Tahran’a kaydırabilir. Enerji piyasalarının istikrarına büyük çıkarları olan Çin, Avrupa ve Körfez ülkeleri dahil olmak üzere kilit küresel aktörlerin hepsi, çatışmanın sona ermesi için baskı yapma konusunda teşvikli olacaktır; onlar da gerilimin azaltılması için İran’a daha fazla baskı uygulayacaktır.

Elbette, bunların hiçbiri net bir zafer anlamına gelmeyecektir. ABD, zayıflamış ancak daha agresif bir İran’ı yönetmekle meşgul olarak bölgede kalmaya devam edecektir. İstemediği bir savaşın ekonomik ve güvenliksel sonuçları nedeniyle gerginleşen Körfez ortaklarıyla ilişkiler bir daha asla eskisi gibi olmayabilir. Savaşın ardından İran’ı kontrol altında tutmak için Orta Doğu’ya aktarılan kaynaklar ve savaş sırasında harcanan kaynaklar, ABD ordusunu özellikle Hint-Pasifik bölgesinde daha geniş bir alanda savunma pozisyonuna sokacaktır.

Ancak alternatif seçenek—kararlı bir sonuç elde etmek için çaba sarf etmek—çok daha kötü bir sonuca yol açma riski taşıyor. Amerikan tarihi, güvenle girilip zorlukla çıkılan savaşlara dair sayısız örnek sunuyor. Vietnam, Irak ve Afganistan’da ABD’li liderler, başarıyı kurtarma umuduyla çatışmayı tırmandırdılar, ancak bu hamle stratejik çıkmazlarını daha da derinleştirdi. Başarısızlık korkusu ve batık maliyet yanılgısı, ABD’yi bataklığa daha da sürükledi.

Mevcut çatışma da benzer bir cazibe sunuyor. Ancak bu durum, aynı zamanda bu döngüyü kırmak için bir fırsat da sunuyor. İran savaşı bir tercihti; ne olacağına dair net bir plan olmaksızın yapılan bir tercihti. Bu kararın sonuçları artık ortaya çıkmaya başlıyor. Önümüzdeki görev, ulaşılması zor bir zaferi kurtarmak değil, ABD’nin çıkarlarına, bölgesel istikrara ve Orta Doğu’daki sivillerin hayatlarına verilen zararı sınırlamaktır.

Bunun için rahatsız edici bir gerçeği kabul etmek gerekecek. Bunun gibi savaşlarda en sorumlu yol, zafer peşinde ilerlemek değil, maliyetlerin kazançlardan daha ağır bastığı anı fark etmek ve sınırlı bir çatışma her şeyi yutan bir bataklığa dönüşmeden geri adım atmaktır.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English