Dünya Basını
Foreign Affairs: Orta Doğu’da ABD liderliği Godot’yu beklemek gibi

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD Dış İlişkiler Konseyinin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs’ta yayınlandı. 7 Ekim’den sonra her ne kadar tersine dönmüş gibi görünse de ABD’nin orta ve uzun vadede eskisi gibi Orta Doğu’ya “dönmeyeceğini” açıklayan makale, Orta Doğu’nun istikrarının ancak bölgesel güçlerin işbirliği ile sağlanabileceği fikrini öne sürüyor. Makale, bunun koşullarının mevcut olduğunu açıkladıktan sonra bir yol haritası da sunuyor.
***
Orta Doğu’yu sadece Orta Doğu düzeltebilir
Amerika sonrası bölgesel düzene giden yol
Dalia Dassa Kaye ve Sanam Vakil,
2024’ün ilk haftalarında, Gazze Şeridi’ndeki yıkıcı savaş tüm bölgeyi alevlendirmeye başladığında, Orta Doğu’nun istikrarı bir kez daha ABD dış politika gündeminin merkezine oturmuş gibi görünüyordu. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından sonraki ilk günlerde, Biden yönetimi iki uçak gemisi saldırı grubunu ve nükleer enerjiyle çalışan bir denizaltıyı Orta Doğu’ya gönderirken Başkan Joe Biden da dahil üst düzey ABD yetkilileri sürekli olarak bölgeye yüksek profilli ziyaretler yapmaya başladı. Ardından, çatışmanın kontrol altına alınması zorlaştıkça ABD daha da ileri gitti. Kasım ayı başlarında, İran destekli grupların Irak ve Suriye’deki ABD askeri personeline yönelik saldırılarına karşılık olarak ABD, Suriye’de İran Devrim Muhafızları tarafından kullanılan askeri tesislere saldırılar düzenledi; ocak ayı başlarında ABD güçleri Bağdat’ta bu gruplardan birinin üst düzey bir komutanını öldürdü. Ocak ayı ortalarında ise, yine İran tarafından desteklenen Husi hareketinin Kızıldeniz’deki ticari gemilere haftalarca süren saldırılarının ardından ABD, İngiltere ile birlikte Yemen’deki Husi üslerine yönelik bir dizi saldırı başlattı.
Bu güç gösterisine rağmen, ABD’nin uzun vadede büyük diplomatik ve güvenlik kaynaklarını Orta Doğu’ya aktaracağına dair bahse girmek akıllıca olmaz. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından çok önce, birbirini izleyen ABD yönetimleri yükselen Çin’le daha fazla ilgilenmek için bölgeden uzaklaşma niyetlerinin sinyallerini vermişlerdi. Biden yönetimi aynı zamanda Rusya’nın Ukrayna’daki savaşıyla da uğraşıyor ve bu da Orta Doğu’yla başa çıkmak için kapasitesini daha da kısıtlıyor. 2023 yılına gelindiğinde, ABD’li yetkililer İran’la nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılmasından büyük ölçüde vazgeçmiş, bunun yerine İranlı muhataplarıyla gayrı resmi gerilimi azaltma anlaşmalarına varmaya çalışıyorlardı. Aynı zamanda yönetim, güvenlik yükünün bir kısmını Washington’un üstünden almak için Suudi Arabistan gibi bölgesel ortakların askeri kapasitesini güçlendiriyordu. Biden’ın, ABD istihbaratının Suudi gazeteci ve Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı’nın 2018’de öldürülmesinden sorumlu olduğuna inandığı Riyad’la iş yapma konusundaki ilk isteksizliğine rağmen Başkan, Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkileri normalleştirecek bir anlaşmaya öncelik verdi. ABD bu anlaşmayı yaparken her iki tarafa da önemli teşvikler sunmaya hazırdı ve Filistin meselesini çoğunlukla görmezden geliyordu.
7 Ekim bu yaklaşımı altüst ederek Filistin meselesinin merkezi önemini hatırlattı ve ABD’yi daha doğrudan askeri angajmana zorladı. Yine de Gazze’deki savaş Washington’un temel politikalarında önemli bir değişikliğe yol açmadı. Yönetim, İsrail’in Filistinliler için ayrı bir devlete karşı çıkmasına rağmen Suudi Arabistan’ın normalleşmesi için bastırmaya devam ediyor ki Suudiler böyle bir anlaşmayı şart koşuyor. Ve ABD’li yetkililer, ABD’yi Orta Doğu’daki çatışmalardan uzak tutma çabalarından vazgeçecek gibi görünmüyor. Aksine, savaşın giderek karmaşıklaşan dinamikleri ABD’nin bölgeye angaje olma iştahının daha da azalmasına neden olabilir. Orta Doğu’daki taahhütlerini artırmak da kritik bir seçim yılında Amerikan siyasi partileri için kazanan bir strateji olmayacaktır.
Elbette ABD Orta Doğu’da yer almaya devam edecek. ABD güçlerine yönelik füze saldırıları Amerikalıların ölümüyle sonuçlanırsa ya da Gazze çatışmasıyla bağlantılı bir terör saldırısı Amerikalı sivilleri öldürürse, bu durum ABD’yi yönetimin istemediği daha büyük bir askeri angajmana zorlayabilir. Ancak ABD’nin Gazze’yi etkin bir şekilde yönetme ve kalıcı bir Orta Doğu barışı sağlama konusunda liderliği üstlenmesini beklemek Godot’yu beklemek gibi olacaktır: mevcut bölgesel ve küresel dinamikler Washington’un bu baskın rolü oynamasını çok zorlaştırıyor. Bu, diğer küresel güçlerin ABD’nin yerini alacağı anlamına gelmiyor. ABD’nin etkisi azalsa bile Avrupalı veya Çinli liderlerin bu görevi üstlenmeye ne ilgisi var ne de kapasiteleri. Ortaya çıkan bu gerçek karşısında bölgesel güçlerin -özellikle de İsrail’in yakın Arap komşuları Mısır ve Ürdün’ün yanı sıra savaş başladığından beri koordinasyon halinde olan Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE)- acilen adım atması ve ileriye dönük ortak bir yol belirlemesi gerekiyor.
Hamas’ın 7 Ekim’deki acımasız saldırıları ve İsrail’in Gazze’deki yıkıcı harekâtının ardından ortak bir zemin bulmak son derece zor olacak. Ve savaş ne kadar uzun sürerse, Orta Doğu’da daha geniş çaplı kırılmalar yaşanması riski de o kadar artacak. Ancak saldırılardan önceki yıllarda hem Arap hem de Arap olmayan devletler, bölge genelinde ilişkilerin büyük ölçüde sıfırlanması anlamına gelen yeni işbirliği biçimleri için potansiyel olduğunu gösterdi. Aylar süren savaştan sonra bile bu bağların çoğu sağlam kaldı. Şimdi, bu eğilim tersine dönmeden önce, bu hükümetler çatışmaların önlenmesi ve nihayetinde barış için kalıcı mekanizmalar oluşturmak üzere bir araya gelmelidir.
En acil olarak, bölgesel güçler İsrailliler ve Filistinliler arasında anlamlı bir siyasi süreci desteklemeli. Ancak aynı zamanda böyle bir felaketin tekrar yaşanmasını önlemek için kararlı adımlar atmalılar. Özellikle de ABD liderliğinde olsun ya da olmasın istikrar sağlayabilecek yeni ve daha güçlü bölgesel güvenlik düzenlemeleri oluşturmaya çalışmalılar. Orta Doğu’nun bölgesel güvenlik için kendi güçleri arasında kalıcı diyalog zemini oluşturacak bir foruma sahip olmasının zamanı çoktan geldi. Trajediden fırsat çıkarmak için çok çalışmak ve en üst siyasi düzeylerde kararlılık göstermek gerekecek. Ancak bu vizyon bugün ne kadar uzak görünse de Orta Doğu liderlerinin şiddet sarmalını durdurma ve bölgeyi daha olumlu bir yöne taşıma potansiyeli mevcuttur.
Etki Kaygısı
Savaşı sona erdirmek için kararlı adımlar atmadığı için Biden yönetimine yönelik artan hayal kırıklığına rağmen, Washington’daki müdahale yanlılarıyla birlikte bazı Arap liderler ABD’nin Orta Doğu’ya “geri döndüğünü” görmeye hevesli olabilir. Biden yönetiminin hızlı diplomatik ve askeri tepkisi -ve İran’a bağlı gruplara karşı güç kullanma konusundaki istekliliği- bölgenin bir kez daha ABD’nin ulusal güvenlik kaygılarının merkezinde yer aldığını gösterdi. Aslında, askeri güç açısından ABD bölgeden hiç ayrılmamıştı: 7 Ekim saldırıları sırasında on binlerce ABD askeri bölgedeydi ve Washington; Bahreyn ve Katar’da büyük askeri üslerin yanı sıra Suriye ve Irak’ta daha küçük askeri konuşlanmaları sürdürmeye devam ediyordu.
Ancak ABD’nin 7 Ekim’den bu yana yürüttüğü askeri ve diplomatik faaliyetler güven telkin etmedi. Bir kere, yönetimin daha geniş çaplı bir bölgesel çatışmayı önleme çabaları kesinlikle karışık. En kaygı verici parlama noktalarından biri olan İsrail’in Lübnan sınırında Hizbullah ile yaşadığı çatışmada, Washington her iki tarafta da artan şiddeti önleyemedi. Önemli askeri ve sivil kayıpların yanı sıra, on binlerce sivil, kuzey İsrail ve güney Lübnan’daki kasabaları boşaltmak zorunda kaldı. Hizbullah şu ana kadar ekonomik teşvikler karşılığında güçlerini sınırdan çekmeyi reddetti ve Beyrut’ta üst düzey bir Hamas yetkilisine suikast düzenleyen İsrail diplomasi için zamanın tükenmekte olduğunun sinyallerini verdi.
Bu arada ABD, İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki vekillerinden gelen askeri baskıyı kontrol altına almakta zorlanıyor. Savaşın başlamasından bu yana Irak ve Suriye’deki ABD güçleri bu grupların 150’den fazla saldırısıyla karşı karşıya kaldı. ABD ve Birleşik Krallık’ın bir dizi misilleme saldırısına rağmen Washington, Husilerin Kızıldeniz’deki amansız füze ve insansız hava aracı saldırılarına son veremedi. Husiler şimdiden uluslararası ticarette önemli aksamalara yol açarak büyük nakliye şirketlerini Süveyş Kanalı’ndan kaçınmaya zorladı. ABD’nin bu tehdide karşı çok uluslu bir deniz gücü oluşturma girişimleri, yönetimin Gazze politikalarına temkinli yaklaşan Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi bölgesel ortakların ilgisini çekmeyi başaramadı.
Washington’un askeri gücü azaldıkça diplomatik gücü de zayıfladı. Üst düzey yönetim yetkililerinin bölgeye sürekli ziyaretleri, kararlılık göstermek yerine, ABD’nin ne kadar az nüfuza sahip olduğunu ya da İsrail örneğinde, yönetimin bunu kullanma konusundaki isteksizliğini gösterdi. Savaşın ilk aylarında, yönetimin görünürdeki birkaç başarısından biri, Kasım ayı sonlarında çatışmalara bir haftalık ara verilmesi, 100’den fazla İsrailli ve yabancı rehinenin serbest bırakılması ve Gazze’ye mütevazı bir insani yardım ulaştırılması oldu. Ancak bu durumda bile Katar ve Mısır’ın arabuluculuğu çok önemliydi. Aksi takdirde ABD (en azından bu yazı yazıldığı sırada) ateşkes çağrısında bulunma konusunda isteksiz davrandı ve yönetimin kamu diplomasisi çoğunlukla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve sağcı hükümetinin en kötü dürtülerini dizginlemeye yönelik retorik çabalarla sınırlı kaldı.
Yönetim, Batı Şeria ve Gazze’de “canlandırılmış” bir Filistin Yönetimi liderliği ve Gazze’nin yeniden inşası için bölgesel destek olarak adlandırdığı şeye odaklanan “ertesi gün” için barış fikirlerini destekleme konusunda daha yüksek sesle konuşuyor. Ancak başta zengin Körfez Arap ülkeleri olmak üzere bölgesel güçler, Filistin devletine yönelik geri dönüşü olmayan adımlar atılmadan bu tür planları desteklemeyeceklerini açıkça belirttiler. ABD’li yetkililer Suudi Arabistan ile daha büyük bir normalleşme anlaşmasının parçası olarak iki devletli bir çözümün gerekliliğinden daha açık bir şekilde bahsetmeye başladıktan sonra Netanyahu bu olasılığı kesin bir dille reddetti ve İsrail’in Filistin bölgelerinde tam güvenlik kontrolüne sahip olması gerektiğinde ısrar etti. Ancak merkezdeki İsrailli yetkililer bile Hamas’a karşı topyekûn savaş devam ederken ABD’nin barış girişimlerini zorlamasına şaşırdıklarını ifade ettiler. Bu arada yönetimin çatışmalarda İsrail’i desteklemesi ve Filistinlilerin çektiği acılara empati duymadığı algısı, Amerika’nın öncülük ettiği herhangi bir plan için Filistinlilerin katılımı bir yana, bölgesel desteği çekmenin önünde önemli engeller yarattı.
ABD, askeri varlıkları ve İsrail ile olan benzersiz ilişkisi nedeniyle bölgede önemli bir oyuncu olmaya devam edecek. Ancak Washington’un İsrail-Filistin çatışmasını kesin olarak sona erdirecek büyük bir pazarlık yapabileceği beklentisi günümüz Orta Doğu’sunun gerçeklerinden kopuktur. Nihayetinde, büyük diplomatik atılımlar büyük olasılıkla bölgenin kendisinden gelecek ve bölgenin kendisine bağlı olacak.
Yalnız ya da birlikte
Washington’un Orta Doğu’da azalan etkisinin sonuçları mevcut çatışmayla sınırlı kalmadı. ABD’nin bölgedeki etkinliği 7 Ekim’den önceki yıllarda azalırken, büyük bölgesel güçler güvenlik düzenlemelerini şekillendirme ve belirleme çabalarını istikrarlı bir şekilde artırdı. Gerçekten de 2019’dan itibaren bölgedeki hükümetler daha önce gergin olan ilişkilerini düzeltmeye başladılar. Bu alışılmadık bölgesel yeniden yapılanma sadece ekonomik önceliklerden -daha önce ticareti ve büyümeyi sekteye uğratan ya da engelleyen sürtüşmelerin üstesinden gelmek- değil, aynı zamanda Washington’un Orta Doğu’daki çatışmaları yönetmeye olan ilgisinin azaldığı algısından da kaynaklandı.
Körfez ülkeleri ile İran arasındaki yakınlaşmayı ele alalım. BAE, 2019’da üç yıllık bir kopuşun ardından İran’la ikili ilişkilerini yeniden kurmaya başladı ve ilişkileri doğrudan yönetme ve çıkarlarını Körfez taşımacılığını aksatan ve Emirlik turizmini ve ticaretini tehdit eden İran destekli gruplardan koruma fırsatı gördü. Abu Dabi 2022 yılında Tahran ile diplomatik ilişkilerini resmen yeniden başlatarak Riyad’ın da aynı yolu izlemesinin önünü açtı. Mart 2023’te, uzun süredir rakip olan Suudi Arabistan ve İran; Umman ve Irak’ın moderatörlüğünde aylarca süren arka kanal görüşmelerinin ardından Çin’in aracılık ettiği bir anlaşmayla ilişkilerini yeniden başlattıklarını duyurdular. ABD’nin bu anlaşmalarda hiçbir rolü yoktu.
Bu arada 2021 yılında Bahreyn, Mısır, Suudi Arabistan ve BAE; Müslüman Kardeşler gruplarını destekleyen, İran ve Türkiye ile yakın ilişkileri olan ve aktivist el Cezire televizyon kanalının sahibi Katar’a yönelik sürdürdükleri üç buçuk yıllık ablukayı sona erdirdi. Aynı dönemde BAE ve Suudi Arabistan, Katar’a ve Müslüman Kardeşler ile bağlantılı gruplara verdiği desteğe tepki olarak daha önce uzak durdukları Türkiye ile uzlaştı. (Suudi-Türk ilişkileri, Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesine ilişkin Türk adli soruşturması nedeniyle de gerilmişti). İlişkileri yeniden başlatan Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri, zor durumdaki Türk ekonomisine önemli Körfez yatırımlarının kapısını açmış oldu. Ve Mayıs 2023’te Arap liderler Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı Arap Birliği’ne geri davet ederek Suriye’nin acımasız iç savaşı sırasında on yıldan fazla süren izolasyonun sona erdirdiler.
Bu daha geniş kapsamlı yeniden yapılanmanın bir parçası olarak Orta Doğu’daki hükümetler de çeşitli bölgesel forumlara katılmaya başladı. Irak’ın istikrarını görüşmek üzere ilk kez 2021’de Bağdat’ta ve 2022’de Amman’da toplanan Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı, İran ve Türkiye, Körfez İşbirliği Konseyi üyeleri ve Ürdün ve Mısır da geniş yelpazedeki eski rakipleri bir araya getirdi. 2020’de kurulan ve gaz güvenliği ve karbonsuzlaştırma üzerine inşa edilmiş düzenli bir diyalog olarak tasarlanan Doğu Akdeniz Gaz Forumu; (Güney) Kıbrıs, Mısır, Fransa, Yunanistan, İsrail, İtalya ve Ürdün’ün yanı sıra Filistin Yönetimi’nden temsilcileri bir araya getirdi. Hindistan, İsrail, BAE ve ABD’nin yer aldığı I2U2 adlı grup ise 2021 yılında sağlık, altyapı ve enerji konularına odaklanan bölgeler arası ortaklıkları teşvik etmek üzere kuruldu.
Bu bölgesel yeniden yapılanmanın bir başka yönü de İsrail’in bazı Arap hükümetleriyle normalleşmesiydi. Bahreyn, Fas ve BAE, 2020 İbrahim Anlaşmalarında İsrail ile resmi ilişkiler kurmayı kabul ederek yeni ekonomik ilişkiler ve ticaret için fırsatlar yarattı. Anlaşmaların bir hedefi de İsrail ile Arap dünyası arasında yeni, doğrudan güvenlik ilişkilerinin önünü açmaktı. Biden yönetimi, 7 Ekim saldırılarından önce Arap dünyasının önde gelen bir üyesi olarak Suudi Arabistan’ın da bu gruba katılacağına dair büyük umutlar besliyordu. Bu anlaşmalar üzerine inşa edilen Mart 2022 Negev Zirvesi; Bahreyn, Mısır, İsrail, Fas, BAE ve ABD’yi düzenli bir toplantı olması planlanan ekonomik ve güvenlik işbirliğini teşvik etmek üzere bir araya getirdi.
Ancak normalleşme anlaşmalarında gözle görülür bir şekilde yer almayan Filistin meselesi büyük ölçüde bir kenara bırakıldı. Sonuç olarak Ürdün Negev Zirvesi’ne katılmayı reddetti ve İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimleriyle ilgili gerginlik 2023’ün başlarında alevlenince grubun bir sonraki toplantısı defalarca ertelendi. Şimdi, Gazze’nin yıkımıyla birlikte, daha fazla ilerleme kaydedilmesi sadece savaşı sona erdirmeye değil, aynı zamanda Filistin devleti için uygulanabilir bir plan oluşturmaya da bağlı olacak.
Kırılmalar ve direnç
Teorik olarak, Gazze’deki yıkıcı savaşın Orta Doğu’nun yeniden yapılanması için ciddi bir tehdit oluşturduğu düşünülebilir. Çoğu durumda, yeni kurulan bölgesel ilişkiler hâlâ kırılgan ve silahların yayılması, BAE’nin Libya ve Sudan’daki militan grupları desteklemeye devam etmesi, İran’ın bölgedeki devlet dışı silahlı milis gruplara desteği ve Suriye’nin uyuşturucu Captagon ihracatı gibi çetrefilli konular henüz ele alınmadı. İsrail’in Arap hükümetleriyle yeni yeni normalleşmeye başlayan ilişkilerini tehlikeye atmanın yanı sıra, Hizbullah ve Husilerden Suriye ve Irak’taki çeşitli milislere kadar İran destekli grupların artan dahli, İran ve Körfez ülkeleri arasında yeni çatlaklar yaratma potansiyeline sahip. Ancak şu ana kadar, ortaya çıkan yeniden hizalanmalar şaşırtıcı derecede dayanıklı oldu.
Gazze savaşı İran ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri bozmak yerine daha da güçlendirmiş görünüyor. Kasım 2023’te İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ev sahipliğinde Riyad’da düzenlenen Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın nadir ortak toplantısına katıldı ve ertesi ay İranlı ve Suudi liderler Gazze savaşını görüşmek üzere Pekin’de tekrar bir araya geldi. İki ülke ayrıca önümüzdeki aylarda Reisi ve Muhammed’in karşılıklı devlet ziyaretleri gerçekleştirmesini de planladı; bu ziyaretlerin yeni ekonomik ve güvenlik bağlarını resmileştirmesi bekleniyor. Özellikle Husiler konusunda tırmanan gerilime rağmen İran ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları Ocak 2024’te Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda da bir araya geldi.
Bu arada İsrail ile İbrahim Anlaşması ortakları arasındaki diplomatik bağlar şu ana kadar devam etti. BAE, mevcut krizde bile İsrail hükümeti ile diyaloğu İsrail-Filistin siyasi çözümünde ilerleme sağlamanın önemli bir yolu olarak gördüğünü açıkça ortaya koydu. Bahreyn parlamentosu Gazze’ye yönelik devam eden saldırıyı kınamış olsa da ülke, İsrail ile bağlarını resmen koparmış değil. Her iki Arap ülkesi için de normalleşme sadece İsrail ile ekonomik bağları güçlendirmek değil, aynı zamanda ABD ile stratejik ilişkileri pekiştirmek anlamına geliyor. Zira Washington’un son yıllarda bölgeden uzaklaştığı algısına rağmen Körfez Arap ülkeleri hâlâ ABD’nin güvenlik garantilerini ve korumasını arıyor: Ocak 2022’de Biden Katar’ı “NATO üyesi olmayan önemli bir müttefik” olarak tanımladı ve Eylül 2023’te Bahreyn ve ABD stratejik ortaklıklarını güçlendirmek için bir anlaşma imzaladı.
Kuşkusuz savaş, özellikle İsrail ve komşu devletler söz konusu olduğunda bölgesel işbirliğinin önünde yeni engeller yarattı. Hem Türkiye hem de Ürdün İsrail’deki büyükelçilerini geri çekti ve İsrail ile Fas arasındaki doğrudan uçuşlar Ekim ayında durdu. Ocak ayı sonunda Gazze’de 26.000’den fazla kişi öldürülmüş ve görünürde ateşkes yokken Arap kamuoyu normalleşmeye her zamankinden daha güçlü bir şekilde karşı çıkıyordu. Ayrıca pek çok kişi ABD ve İngiltere’nin Husilere yönelik askeri saldırılarının Yemen’deki grubu cesaretlendirebileceğinden ve Husilerin Yemen’de Suudi Arabistan’la yaklaşık on yıldır süren savaşında uzun süredir aranan ateşkesi resmileştirme çabalarını sekteye uğratabileceğinden korkuyor. Her ne kadar Körfez Arap ülkeleri, Tahran’la diplomatik temaslarını sürdürme taahhüdünde bulunmuş olsalar da bölgedeki çok az sayıda yetkili İran’ın “ileri savunma” yaklaşımını değiştireceği konusunda umutlu; zira İran, stratejik güç oluşturmak ve caydırıcılığını korumak için militan gruplara bel bağlıyor. Ocak ayı ortasında İsrail’in saldırılarına karşılık Tahran’ın Irak, Pakistan ve Suriye’ye doğrudan füze saldırısı düzenlemesi ve IŞİD’in İran’ın Kerman kentine saldırması gerilimi daha da artırdı.
Şimdilik Orta Doğu liderlerinin bu anlaşmazlıkları aşmaya çalıştığına dair işaretler var. Örneğin İran, artan ekonomik baskıyı ve içerideki huzursuzluğu yönetmek için sadece Körfez Arap ülkeleriyle değil, Irak, Türkiye ve Orta Asya ülkelerinin yanı sıra Çin ve Rusya ile de bölgesel iş ve ticari ilişkilerine yeni bir öncelik verdi. Bu durum, Tahran’ın çeşitli vekil grupları desteklemesine rağmen Gazze çatışmasına doğrudan müdahil olmaktan kaçındığı mesajını veren pragmatik dürtülere işaret ediyor. Ancak Gazze’de ateşkes sağlanamaması halinde bölgede kısasa kısas saldırılar arttıkça İran’ın hesapları da değişebilir.
Gazze etkisi
Paradoksal bir şekilde, bölgeyi bir arada tutan en güçlü nedenlerden biri Gazze’nin içinde bulunduğu kötü durum ve savaşın dünyanın dikkatini bu kadar keskin bir şekilde çektiği Filistin meselesi olabilir. Halkın büyük öfkesi ve uzun vadede radikalleşme ve aşırılık yanlısı grupların geri dönme potansiyeliyle karşı karşıya kalan bölge liderleri, savaşa yönelik politikalarını büyük ölçüde uyumlu hale getirdiler. İsrail ve Filistinlilere yönelik 7 Ekim öncesindeki farklı stratejilere rağmen, Orta Doğu’daki hükümetler acil ateşkes talebi, Filistinlilerin Gazze dışına göç ettirilmesine karşı çıkma, Gazze’ye insani erişim ve acil yardım sağlanması çağrısında bulunma ve savaşın sona ermesi karşılığında İsrailli rehinelerin serbest bırakılması için müzakereleri destekleme konularında büyük ölçüde birleşmiş durumdalar. Şimdi asıl soru bu birlikteliğin meşru bir barış sürecinin inşasına yönlendirilip yönlendirilemeyeceği.
Bölgedeki pek çok Arap ve Müslüman ülke için en büyük öncelik Gazze ve nihayetinde Filistin devleti için net bir plan belirlemek. İsrailli liderler, Suudi Arabistan ve BAE gibi önemli kaynaklara sahip Körfez ülkelerinin Gazze’nin yeniden inşasının maliyetini paylaşabileceğini öne sürdü. Ancak İsrail’in mevcut hükümeti bir Filistin devletine karşı olduğunu söyledi ve savaş devam ederken hiçbir Arap hükümeti böyle bir taahhütte bulunmaya ya da İsrail’in savaş çabalarını finanse ediyor görünmeye istekli değil. Bunun yerine savaş sonrası barış için kendi önerilerini açıkladılar.
Aralık 2023’te Mısır ve Katar, rehinelerin aşamalı olarak serbest bırakılması ve esir takası şartına bağlı bir ateşkesle başlayan bir plan ortaya koydu. Bir geçiş döneminin ardından, bu güven artırıcı adımlar teoride bir Filistin birlik hükümetinin kurulmasına yol açacaktı. Uzun süredir Filistin Yönetimi’ni kontrol eden milliyetçi parti el-Fetih ve Hamas’ın üyelerinden oluşan yeni yönetim, farklı Filistin bölgelerinin artık siyasi olarak ayrılmaması yönündeki kritik bölgesel talep göz önünde bulundurularak Batı Şeria ve Gazze’yi ortaklaşa yönetecekti. Bu son aşama Filistin seçimlerini ve bir Filistin devletinin kurulmasını gerektirecekti. Her ne kadar İsrail hem Hamas’ın dahil edilmesi hem de devlet meselesi nedeniyle planın kendisini reddetmiş olsa da plan daha sonraki tartışmalar için bir başlangıç noktası oluşturdu.
Buna karşılık Türkiye, bölgedeki devletlerin Filistin’in güvenliğini ve yönetimini koruyup destekleyeceği, ABD ve Avrupa ülkelerinin de İsrail için güvenlik garantileri sağlayacağı çok ülkeli bir garantörlük sistemi kavramını ortaya attı. Diğerleri ise Birleşmiş Milletler’in Batı Şeria ve Gazze’de Filistin yönetim yapısının elden geçirilmesi için zaman tanıyacak ve nihayetinde Filistin seçimlerine zemin hazırlayacak bir geçiş dönemi otoritesini yönetmesini önerdi. İran ise Filistinliler tarafından desteklenen her türlü sonucu destekleyeceğini defalarca dile getirdi; bu da Tahran’ı bir anlaşmayı desteklemeye ikna etmek ve her zamanki oyun bozucu rolünü engellemek için yeni bir fırsat olduğunu gösteriyor.
Bu arada Suudi Arabistan diğer Arap devletleriyle birlikte İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesini, Filistin devletine giden geri dönülmez yolun açılması şartına bağlayan bir barış planı geliştiriyor. Riyad’ın yaklaşımı, Doğu Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’da bir Filistin devletinin kurulması karşılığında Arapların İsrail’i tanımasını taahhüt eden 2002 Arap barış girişimiyle destekleniyor. Suudi Arabistan’ın mevcut planı, Washington’un İsrail-Suudi normalleşmesi yönündeki çabalarıyla örtüşüyor. Ancak Suudilerin, özellikle İsrail’in güçlü direnişi göz önüne alındığında, Filistin devletine yönelik inandırıcı ve geri döndürülemez adımları neyin oluşturduğu konusunda Amerikalı mevkidaşlarıyla hemfikir olup olmayacakları belirsizliğini koruyor.
Netanyahu yönetimindeki İsrail hükümeti tüm bu önerileri reddetmeye devam ediyor. Ancak ocak ayı sonu itibariyle İsrail, Hamas’ı ortadan kaldırmaya yönelik savaş hedefini gerçekleştirmekten çok uzaktı ve kalan 100’den fazla rehinenin serbest bırakılmasını henüz sağlayamamıştı. Ayrıca hem savaş kabinesinde hem de İsrail kamuoyunda askeri harekatın gelecekteki seyri konusunda gerilim artıyordu. Dahası, ülke gelecekteki güvenliğine ilişkin ciddi bir kamusal ya da siyasi tartışmayı savaş bitene kadar erteledi. Bu gerçekleştiğinde İsrail’in Arap hükümetleriyle diplomatik kanalları açık tutması, onlardan finansman ve güvenlik garantileri alması ve süreç boyunca Washington’un angajmanını sürdürmesi gerekecek.
Böylesine korkunç bir savaşın ardından ciddi bir barış süreci için gerekli siyasi koşulları oluşturmak yıllar alabilir. Bununla birlikte, çatışma ve bunun bölgeye yayılması, her ne kadar İsrail-Filistin çatışması tek neden olmasa da devam ettiği sürece bölgesel istikrarın sürekli risk altında olacağının açık bir hatırlatıcısıdır. Ve bölgedeki hükümetler, kendileri için gerçekçi bir barış süreci başlatma konusunda yalnızca ABD’ye güvenemeyeceklerinin giderek daha fazla farkına varıyorlar.
Rakipler komşuya dönüşüyor
Filistin meselesini yeniden uluslararası gündemin ön sıralarına taşısa da Gazze’deki savaş, Orta Doğu’daki önemli yeni siyasi dinamiklerin altını çizdi. Bir yandan Amerika Birleşik Devletleri’nin etkisi azalmış görünüyor. Ancak aynı zamanda, daha önce anlaşmazlık içinde olanlar da dahil bölgesel güçler inisiyatif alıyor, arabuluculuğa dahil oluyor ve politik tepkilerini koordine ediyor. Özellikle Mısır, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve BAE gibi bölgesel güçler 7 Ekim’den önce Filistin meselesinde daha az uyumluyken, şimdi etkileyici bir birlik, koordinasyon ve planlama ile hareket ediyorlar. Ancak bu ortak kararlılığı kalıcı bir kolektif liderlik kaynağına dönüştürmek için bu güçler daha kalıcı bölgesel kurum ve düzenlemeleri benimsemeli.
En önemlisi de bu kurumların tüm bölge için daimî bir diyalog forumu içermesidir. Bakanlar için düzenlenen dönemsel zirveler ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu ve I2U2 gibi geçici “mini” gruplaşmalar şüphesiz önümüzdeki yıllarda da bölgesel manzarayı belirlemeye devam edecek. Ancak bölgesel güvenlik için kalıcı bir forum eksik. Dünyanın diğer bölgelerinde, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği gibi işbirliğine dayalı güvenlik forumları, ikili ve bölgesel güvenlik ittifaklarının yanı sıra gelişebilmiş, hasımlar arasında bile iletişimi artırmış ve çatışmaların önlenmesine yardımcı olmuştur. Orta Doğu’nun küresel bir istisna olarak kalması için hiçbir neden yok. Bölgenin acil koordinasyon ve gerilimi azaltma ihtiyacı göz önüne alındığında, mevcut kriz böyle bir girişimi başlatmak için çok önemli bir fırsat sunuyor.
Her ne kadar liderler tüm bölgeyi kapsayan bir forum fikrine şüpheyle yaklaşsalar da yeni işbirlikçi güvenlik mekanizmalarının inşa edilebileceği çeşitli yollar var. Örneğin, 1990’ların başında İsrail-Filistin çatışmasını ele almak üzere Madrid barış sürecinin başlatılmasından bu yana, bu tür düzenlemeler uzmanlar arasındaki diyaloglarda gayrı resmi olarak önerilmişti. Geçen birkaç yıl içinde, çok sayıda politikacı ve diğerleri bu yaklaşımın resmi düzeyde uygulanmaya hazır olduğunu açıkça ortaya koydu. Her ne kadar böyle bir forumun tüm Arap devletleri, İran, İsrail ve Türkiye olmak üzere tüm bölgeyi kapsaması hedeflense de bu hemen mümkün olmayacak. Ancak daha az sayıda kilit devlet resmi bir süreç başlatarak ileride daha geniş bir katılım olasılığını açık tutabilir. Bazı Arap devletleri ve Türkiye’nin hem İsrail hem de İran ile ilişkileri olduğundan katılımları başlangıçta özellikle değerli olacaktır.
Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesini en geniş anlamda kapsayacak şekilde Orta Doğu Forumu olarak adlandırılabilecek yeni örgüt, başlangıçta iklim, enerji ve krizlere acil müdahale gibi üzerinde geniş bir mutabakat bulunan kesişen konulara odaklanmalı. Her ne kadar Gazze savaşı ve İsrail-Filistin çatışmasının çözümü için ayrı bir Arap girişimine ihtiyaç duyulacak olsa da forum, Filistinlilere yönelik insani destek ve yeniden inşa yardımı da dahil acil müdahale gündemi aracılığıyla savaş sonrası Gazze’ye ilişkin pozisyonları koordine edebilir. Forumun kendisi doğrudan çatışmalara arabuluculuk yapmayacak: İşbirliğine dayalı güvenlik diyaloglarının; gerilimleri yatıştırmak için iletişim ve koordinasyonu geliştirmeye ve üyelere karşılıklı güvenlik ve sosyoekonomik faydalar sağlamaya odaklandığında etkili oldukları kanıtlandı. Ancak düzenli temaslar ve aşamalı bir güven inşası yoluyla böyle bir süreç İsrail-Filistin arenasında ve ötesinde çatışma çözümünü destekleyebilir.
Gerçekten de daimî bölgesel toplantılar, başka türlü doğrudan iletişim kanalları bulunmayan rakipler ve hasımlar arasındaki çekişmeli anlaşmazlıklara ilişkin diyaloglar için siyasi kılıfın yanı sıra önemli fırsatlar da sağlayabilir. Bu toplantılar sadece İsrailliler ve Filistinlileri değil, nihayetinde İsrailliler ve İranlıları da kapsayabilir ve bunlar teknik çalışma gruplarında karşılıklı endişe yaratan tartışmalı olmayan konularda bir araya gelebilirler. Bu tür etkileşimler, iklim ve su konularına odaklanan diğer çok taraflı forumların kenarlarında şimdiden sessizce ortaya çıktı; bu da daha kapsayıcı bölgesel işbirliğinin nihayetinde mümkün olduğunu gösteriyor.
Bir Orta Doğu güvenlik forumunun kurulması için en üst düzeyde siyasi iradenin yanı sıra tarafsız güç kabul edilen güçlü bir bölgesel destekçi de gerekecek. Bir olasılık, yeni organizasyonun bir dışişleri bakanları toplantısında, muhtemelen Ürdün’deki Ölü Deniz’de düzenlenen ekonomik oturumlardan biri gibi başka bir bölgesel toplantının marjında duyurulması olabilir. Girişimin hem oluşturulması hem de bölgeden yönetilmesi halinde başarılı olma ihtimali daha yüksek olacak. Örneğin Asya ve Avrupa’daki orta güçler, değerli uzmanlıklarının olduğu alanlarda siyasi ve teknik destek sağlayabilirler. En azından başlangıçta Çin, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri, forumun büyük güçlerin rekabeti için başka bir platforma dönüşmesini önlemek için sınırlı rollere sahip olmalı. Bununla birlikte, forumun bölgede kendi diplomasileri için bir tehditten ziyade faydalı bir tamamlayıcı olmasını sağlamak için hem Washington hem de Pekin’in desteği kritik önem taşıyacaktır.
Liderlik zamanı
Gazze’deki savaşın ortaya çıkardığı zor gerçekler arasında, en belirgin olanlarından biri Amerikan gücünün sınırları olabilir. Ne kadar arzu edilirse edilsin Amerika Birleşik Devletleri’nin, kalıcı bir İsrail-Filistin çözümünü gerçekleştirmek için gerekli olan kesin liderliği veya baskıyı sağlama olasılığı düşük. Sorumluluğu üstlenmek Orta Doğu’nun kendi liderlerine ve diplomatlarına kalacak. Bölgenin dikkatini ve diplomatik enerjisini üzerine çeken savaş, yeni işbirlikçi liderlik biçimleri için nadir bir fırsat yarattı.
Bölgesel bir güvenlik forumu tek başına Orta Doğu barışını sağlayamaz; bunu tek bir girişim yapamaz. Hesap verebilir bir yönetişim olmadan da uzun vadeli gerçek bir istikrarın sağlanması zor olmaya devam edecek. Ayrıca, böyle bir organizasyon, uzun süredir Orta Doğu devletçiliğinin bir özelliği olan rekabetçi güç dengesini tamamen değiştirmeyecek. Asya ve Avrupa’da bile, Ukrayna’daki savaşın çok acı bir şekilde gösterdiği gibi, işbirliğine dayalı düzenlemeler ulusal stratejik rekabetlerin yerini alamadı ya da askeri çatışmaları engelleyemedi. Yine de düzenli bir forum, çatışma eğilimli Orta Doğu’ya hayati bir istikrar katmanı ekleyecek. Bu tür bir proje aynı zamanda giderek daha acil hale geldi.
Her ne kadar 7 Ekim henüz gerilimi azaltma ve uzlaşma yanlısı tüm bölgesel akımları tersine çevirmemiş olsa da bu sıfırlanmadan faydalanmak için zaman daralıyor olabilir. Önde gelen Arap devletleri, Türkiye gibi bölgesel güçlerle birlikte, Gazze’den önceki yakınlaşmayı ve o zamandan beri ortaya çıkan koordinasyonu pekiştirmek için anı yakalamalı. Orta Doğu bir hesaplaşma anıyla karşı karşıya. Eğer Gazze’de akan korkunç kan karşısında felç olursa, kriz ve çatışma ortamına daha da sürüklenebilir. Ya da farklı bir gelecek inşa etmeye başlayabilir.
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak









