Dünya Basını
Fransa 6. Cumhuriyet’in eşiğinde mi?

Çevirmenin notu: Fransa’da Cumhurbaşkanı Macron’un “mezarda emeklilik” reformu, Sarı Yelekler’den bu yana en şiddetli protesto dalgalarından birini de beraberinde getirdi. Fakat protestoların gerekçesi, tek başına bu konuyla ilgili değil. Paris’teki, iyide iyiye kastlaşan idare yapısı artık sürdürülebilir olmaktan çıktı. İngiliz oligarklarının kalender meşrep propaganda organı Financial Times’ta bu buhranın içinden 6. Cumhuriyet’le veya reforme edilmiş bir 5. Cumhuriyet’le çıkabilineceği değerlendirmesi yer bulmuş.
Fransa 6. Cumhuriyet’in eşiğinde mi?
Simon Kuper — Financial Times
24 Mart 2023
Emeklilik reformuna duyulan öfke sokaklara taşarken, ülkenin her şeye gücü yeten cumhurbaşkanlığını yeniden gözden geçirmesinin zamanı gelmiş olabilir
Paris’teki Place de la République’de toplanan göstericiler garip bir şekilde İtalyanca “Siamo tutti antifascisti” [Hepimiz antifaşistiz] sloganı atıyorlardı. Fransızca olarak ise baş düşmanları olan cumhurbaşkanını hedef alıyorlardı: “Macron istemese de biz buradayız.”
Onları Fransız polis geleneğine uygun olarak kalabalığın arasına karışmak ve soruları yatıştırmak adına hiçbir çaba göstermeyen, bunun yerine göz yaşartıcı gazlarını ve coplarını kullanmak için uygun anı bekleyen yığınla çevik kuvvet polisi izliyordu. Kalabalığın da beklediği buydu. “Tüm polisler p**tir” sloganının İngilizce kısaltması olan “ACAB”ı kullanıyorlardı; Fransızcası “A-ca-buh” diye telaffuz ediliyor.
Sonra birisi çöp konteynerini ateşe verdi —mükemmel bir Instagram görseli— ve diğer göstericiler bunu kayda almaya başladı. 1789’dan 1944 ve 1968’e uzanan göz alıcı bir Paris geleneğinde yerlerini aldıklarının farkındaydılar. Sonunda polis ilerledi ve insanlar şişe fırlatmaya başladı.
Fransa, Emmanuel Macron’un geçen hafta parlamentodan geçiremediği asgari emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkarma yönündeki tek taraflı kararından önce de kargaşa içindeydi. Paris’te grevlerle geçen kışın ardından metro teorik bir kavram haline gelirken fareler toplanmamış çöplerin yığınlarını karıştırmakta. Paris’te zirveye, geçtiğimiz cumartesi günü fareler için düzenlenen bir gösteriyle ulaşıldı. Paris Animaux Zoopolis adlı organizatör grup “HAYIR, Fransa’da yanlış giden her şeyin sorumlusu fareler değil!” dedi.
Fransızların öfkesi emekli maaşları ve Macron’un eli kolu bağlı tavrını aşıyor. Devlete ve onun tecessümü olan cumhurbaşkanına karşı yaygın, uzun vadeli bir öfke söz konusu. Burada yaşadığım 20 yılın ardından Fransızların kimi cumhurbaşkanı seçerlerse seçsinler onun aptal bir cani olduğunu ve devletin kolektif emanet olmak yerine onları ezdiği varsayımına alıştım. Fakat Macron’un emeklilik yaşını oylama yapılmaksızın yükseltmesi, Fransızların Amerikalıları, İngilizleri ve İtalyanları takip ederek popülist oy kullanma riskini arttırıyor, yani Marine Le Pen, 2027’de cumhurbaşkanlığına… Aşırı sağın cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oy oranı bu yüzyılda giderek artarak geçen yıl yüzde 41’e ulaştı.
Fransa bu şekilde devam edemez. Gelişmiş dünyada seçilmiş bir diktatöre en yakın şey olan tüm yetkilere sahip cumhurbaşkanlığı ile 5. Cumhuriyeti sona erdirmenin ve daha az otokratik bir 6. Cumhuriyeti başlatmanın zamanı geldi. Macron bunu yapacak kişi olabilir.
5. Cumhuriyet 1958 yılında, Cezayir savaşının kaosu ve askeri darbe korkuları sürerken ilan edildi. Anayasa, Charles de Gaulle için ve kısmen de onun tarafından yazıldı. 1.80 boyundaki savaş kahramanı, “takdir-i ilahinin” adamı, adı bile onu eski Fransa’nın simgesi haline getirmişti. Fransa’daki siyasi partiler ve parlamenterler susturulursa lider olarak geri dönmeyi kabul etti [kendi partisi RPF’den, yani Rassemblement du peuple français’ten de hazzetmiyordu].
Böylece anayasa, cumhurbaşkanı merkezli olmasa da güçlü bir yürütme oluşturdu. 49. maddenin 3. fıkrasının devreye sokulması muhalefet partilerinin güvensizlik önergesi vermesine olanak tanıyor. Önergenin kabul edilmemesi halinde yasa hükmen kabul ediliyor. Emeklilik manevrası, Macron’un başbakanı Élisabeth Borne’un iktidarda olduğu 10 ay içinde 49. maddenin 3. fıkrasına 11. defa başvurması oldu.
1958 anayasasında cumhurbaşkanı, yaklaşık 80 bin memur tarafından seçilen nispeten mütevazı bir figürdü. Ancak 1962 yılında de Gaulle cumhurbaşkanının statüsünü yükseltti: Cumhurbaşkanı genel oylamayla seçilecekti. De Gaulle’ün daha sonra açıkladığı üzere: “Devletin bölünmez otoritesi tamamen cumhurbaşkanına emanet edilmiştir.”
Savaş sonrası Fransa’sının yönetim felsefesi, toplumun her kesiminden seçilen en zeki çocukların olduğu bir tür Fransız-Konfüçyüs yönetimi haline geldi. Başbakan Pierre Mendès France’ın babası uygun fiyatlı kadın elbiseleri satıyordu, Cumhurbaşkanı Georges Pompidou’nun babası küçük bir kasabada öğretmendi ve Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın babası, Angoulême’de istasyon şefiydi. Tipik olarak G7 zirvelerinde en yüksek IQ’ya ve siyasetin ötesinde en geniş hinterlanda sahip liderler Fransa’nın cumhurbaşkanları olur.
Cumhuriyetin teknokratları yavaş yavaş fermanlarını en ücra köylere kadar yaydılar. Batı Avrupa’nın en büyük ülkesinde hareket eden hemen hemen her şey, Paris’teki birkaç kilometrekarelik bir alandan yönetiliyordu. 1982’den bu yana çeşitli “ademi merkeziyetçilik” dalgaları hiçbir zaman fazla ileri gidemedi. Liberal yazar Gaspard Koenig, Parisli teknokratlara rehberlik eden inancın “étatisme”, yani devletçilik olduğunu söylüyor. Koenig, teknokratların tipik olarak halktan ziyade “devletin hizmetkârları” olarak tanımlandıklarını belirtiyor.
Sözleşme, Fransızların ücretsiz eğitim, sağlık hizmetleri, emekli maaşları ve hatta çoğu zaman sübvansiyonlu tatiller karşılığında gelirlerinin büyük bir kısmını devlete devretmeleri ve çoğu zaman kâbus gibi bir bürokrasiyi yönetmeleri şeklinde oldu.
1990’ara kadar sistem az çok işledi. Fransa “Trente Glorieuses”; 1945’ten 1975’e kadar 30 görkemli ekonomik büyüme yılı yaşadı. Avrupa’nın en hızlı trenleri olan TGV’leri yaptı, dünyanın en hızlı yolcu uçağı Concorde’u birlikte yarattı, Fransızların tenis kortu rezervasyonu yapmak ve telefon seksi yapmak için kullandıkları proto-internet Minitel’i icat etti, Almanya’yı avroyu yaratmaya zorladı ve dünya meselelerinde bağımsız bir aktör haline geldi. Tüm yetkilere sahip cumhurbaşkanlığı Fransa’nın uluslararası konumunu güçlendirdi: Yönetim tek bir kişinin sesiyle konuşuyordu ve yabancı liderler her zaman hangi Fransız numarasını arayacaklarını biliyorlardı.
5. Cumhuriyet’in yaldızlarının döküldüğü an muhtemelen 1973’teki petrol şokuydu, o zamandan beri ekonomi büyük oranda durağanlaştı. Ya da belki aşırı sağcı lider Jean-Marie Le Pen’in cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kaldığı 21 Nisan 2002’ydi. Jacques Chirac’a karşı mağlup oldu ama o andan itibaren Fransızların göç ve işsizlik konusundaki endişelerinin de etkisiyle cumhuriyete yönelik inandırıcı bir tehdit ortaya çıktı.
Cumhurbaşkanına karşı duyulan hayal kırıklığı, popülaritede de kendini gösterdi. Anketör Kantar Sofres’e göre Mitterrand [1981-1995 arası cumhurbaşkanı] ve Chirac [1995-2007] genellikle yüzde 40 ila 60 arasında oy oranına sahipti. Ancak son üç cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Macron’un oy oranları genelde yüzde 20 ila 40 arasında seyrediyor. Hollande’ın oy oranı bir ankette yüzde 4’e ulaştı [yazım hatası değil]. Kahramanlık sonrası çağa ait bu rakamlar de Gaulle’ün işi için çok azdı. Artık çok az seçmen bir sonraki cumhurbaşkanının ulusal kurtarıcı olacağını umuyor. Marine Le Pen cumhurbaşkanı olabilecek olsa da o da yıllarca süren skandalların ardından büyüsünü kaybetti. Bugün ona fanteziler yüklemek zor.
Fakat teknokratlar da lekelenmiş görünüyor, özellikle de kendi kendini idame ettiren bir kast haline geldikleri için. Bugünün yönetici sınıfı, orantısız bir şekilde Paris’te Sol Yaka’daki anaokulundan Sol Yaka’daki hazırlık okuluna birlikte giden ve burada prestijli okulların sınavlarına hazırlanan ve ardından Sol Yaka’da kendilerine daire alan okumuş yüksek burjuvazinin beyaz çocuklarından oluşuyor. Eğer Paris kökenli değillerse Normandiyalı zengin bir doktorun oğlu olan Hollande ya da Picardyli bir nöroloğun oğlu olan Macron gibi genellikle gençken oraya taşınmışlardır.
Güney batılı bir postacının oğlu olan sosyolog Pierre Bourdieu’nün onlarca yıl önce uyardığı gibi: Fransız seçkini kendini yeniden üretiyordu [ve seçkinlerin kendilerini yeniden üretmesi konusunda kimse Bourdieu’den daha fazla uzmanlaşmamıştı; üç oğlu da en entelektüel sıfatta prestijli bir okul olan ve sosyal bilimciler yetiştiren Sol Yaka’daki École Normale Supérieure’e kadar onun izinden gitti].
Fransız teknokratları çalışma hayatlarını, Paris sarayını bir hendek gibi çevreleyen çevre yolu Périphérique’in içindeki birkaç semtte geçiriyor. Fransa’nın geri kalanına, okulda kendilerine öğretilen Paris kültürünü özümseyememiş ve aşırı sağ ya da aşırı sola oy veren kokuşmuş köylülerin yaşadığı bir koloni gibi davranıyorlar.
Paris dışındaki yaşamın temel gerçekleri pek çok karar alıcının gözünde kaçıyor. Hollande’ın École Nationale d’ Administration’dan (ENA) sınıf arkadaşı ve sağ kolu olan Jean-Pierre Jouyet, Normandiya’daki ikinci evinde [ailesinin eski evi] yaşadığı deneyim sayesinde kırsal kesimin büyük bir bölümünde geniş bant internet olmadığını fark etti. Hollande’ı uyarma fırsatını hiç bulamamış. L’Envers du décor adlı anı kitabında “Açıklamam gerekirse, hükümette kimse konuyla ilgilenmiyordu” diye belirtiyor. Macron 2018’de yakıt vergisine birkaç sent eklemeye karar verdiğinde bunun gilets jaunes, “sarı yelekler” tarafından ülke çapında aylar sürecek bir ayaklanmaya yol açacağının farkında değildi, zira kendisi ve etrafındaki teknokratlar Périphérique’in ötesindeki insanların arabalarına ne kadar ihtiyaçları olduğunu kavrayamamışlardı.
Fransızlar işler ters gittiğinde teknokratları ve özellikle de kendilerine danışmadan karar veren cumhurbaşkanını suçluyor. Sıradan insanlar, hayatları emekli olabilecekleri güne kadar, doğduklarında dışlandıkları Parisli bir meritokrasi tarafından çizilmiş gibi hissediyor. Paris’in seçkin üniversitelerinden Sciences Po’da siyaset uzmanı olan Luc Rouban’un aktardığına göre kendilerini “halktan” gören insanların dörtte üçü, kendilerini toplumsal aşağılanmanın ve tanınmamanın nesnesi olarak hissettiklerini söylüyorlar. Ülkenin her postane ve ilkokulun cephesinden ilan edilen vaadi — “Liberté, égalité, fraternité” — göz önüne alındığında bu durum özellikle can sıkıcı. Fransa, sosyal sınıfın veya paranın gücünün belirgin olduğu Britanya veya ABD değil.
Beş yıldır Ulusal Kamuoyu Tartışmaları Komisyonunun başkanlığını yürüten Chantal Jouanno’ya göre Fransız halkı teknokratlara meydan okurken teknokratlar da halka meydan okuyor. Le Monde’a konuşan Jouanno, Fransız “karar alıcıların” toplumu sıklıkla “çatışmalı, kontrol edilemez, düzeltilemez” olarak tanımladığını ifade ediyor. Belki de Macron’un “direngen Galyalılar” esprisini düşünüyordu. Çarşamba günü “Anlaşamadık. Bu reformu yapmanın ne kadar gerekli olduğu konusunda hemfikir olamadık” diyerek sanki sorun halkın gerçekleri anlayamamasıymış gibi yakınmıştı.
Macron, 2017’de cumhurbaşkanı olduğundan beri halkın öfkesinin hedefindeydi. ABD Başkanı George H.W. Bush için her kadına ilk kocasını hatırlattığı söylenirdi. Macron ise her Fransıza patronunu hatırlatıyor; çalışanlarına tepeden bakan eğitimli bir ukala. Hollande’ın cumhurbaşkanlığı ihtişamından yoksun olduğunu anladı ve kendisini “Jüpiterci” olarak tanımladı, fakat çoğu seçmen karşısında sadece kral gibi giyinen küçük bir eski bankacı gördü. Ona oy verenlerin çoğu bile ne onu sevdi ne de emeklilik yaşını yükseltme vaadiyle onun göreve gelmesini onayladıklarını hissetiler. Hem 2017 hem de 2022 seçimlerinde öbür seçenek Marine Le Pen’di. Fransa cumhurbaşkanı 60 yıl içinde “takdir-i ilahi adamından” “ehveni şere” dönüştü.
Macron’un Rothschild’lerde kısa bir süre çalışması, bugünün Parisli butik yatırım bankasını 19. yüzyılın Avrupa’yı kucaklayan devi ile karıştıran insanlar arasında kaçınılmaz olarak antisemitik komplo teorilerine yol açtı. Macron’un “neoliberal” ya da daha kötüsü “ultra liberal” olduğu, küresel sermayenin karanlık güçlerinin çıkarına Fransa’nın sosyal güvenlik sistemini parçalamaya çalıştığı yaygın bir şaka.
Bu suçlama gülünç: Fransa, dünya üzerindeki en az neoliberal ülke olmaya devam ediyor. Kamu harcamaları 2021’de GSYH’nin yüzde 59’u ile zengin ülkeler kulübü OECD’deki en yüksek orana sahipti. Fransızların her zamanki haklarını kaybetme korkusu — özellikle de 25 yıllık emekliliklerini — müreffeh hayatlarını tehdit ediyor. İşin kötü tarafı, insanlar devlete o kadar çok para ödüyor ki birçoğu o meşhur “ay sonunda” parasız kalıyor. Fransa’nın net ortalama geliri — 2021’de 22,732 euro’ydu — Fransa’nın akranları olarak görmeyi sevdiği kuzey Avrupa ülkelerinden daha düşük.
Macron, özellikle Sarı Yelekler’den sonra seçkin kesimin ayrıcalıklarını dizginlemeye çalıştı. Sarkozy ve eski başbakanı François Fillon yolsuzluktan hüküm giydi ama ikisi de henüz hapse girmedi ve her ikisi de temyize gidiyor. Parlamentoya yeni bir itidal empoze edildi: Milletvekillerinin Château Lafite’li öğle yemekleri için güzel stajyerleri kontrolsüz harcamalarla götürdüğü günler geride kaldı.
Macron’un bakanları çıkar çatışması yaşadıkları için daha önce baktıkları işlerden oldular, fakat bu durum Paris’in dar yönetici kastı içinde bu tür çatışmaların ne kadar çok olduğunu hatırlattı: Sosyal ekonomiden sorumlu devlet bakanı Marlène Schiappa, büyük bir sağlık sigortası şirketinin patronuyla birlikte çalıştıktan sonra portföyünün büyük bir kısmını devretmek zorunda kaldı. Enerji dönüşümünden sorumlu bakan Agnès Pannier-Runacher, babasının eskiden yönettiği petrol şirketi Perenco ile ilgili konulara dokunamıyor ya da eski kocasının üst düzey yönetici olduğu enerji şirketi Engie ile ilgilenemiyor. Dijital ekonomiden sorumlu bakan Jean-Noël Barrot ise kız kardeşinin iletişim şefi olduğu Uber’le ilgili konulara bakamıyor.
Bu tavizler halkı yatıştırmadı. Fransa’nın uzun zamandır başının belası olan işsizliğin eriyip yok olması da öyle. İşsizlik oranı şu anda yüzde 7,2 ile 2008’en bu yana en düşük seviyesinde ve Macron’a teşekkür bile edilmiyor. Yeni emeklilik yaşının oylama yapılmadan kabul edilmesine duyulan öfke o kadar büyük ki Macron önümüzdeki dört yıl boyunca herhangi bir yasayı geçirmekte zorlanabilir, tabii yine oylama yapılmadan kabul ettirmeye cesaret edemezse.
Beşinci Cumhuriyet’in meyveleri o kadar da tatsız değil. Ancak Counterpoint adlı düşünce kuruluşunun kurucusu Catherine Fieschi’ye göre sistemin kendisi miadını doldurdu. Devletin otokratik yapısı, Fransızların nispeten iyi yaşamalarına rağmen neden bu kadar öfkeli olduklarını açıklamaya yardımcı oluyor. Cumhuriyetin işleyişini neredeyse hiç önemi kalmayan parlamentodan bahsetmeden de anlatabilirsiniz. Bugün Fransa’da hükümetin üç kanadı var; cumhurbaşkanlığı, yargı ve sokak. Eğer cumhurbaşkanı bir şey yapmaya karar verirse, onu sadece sokak — protestolar ve grevler yoluyla hayatı durdurarak — durdurabilir. Sokak ve cumhurbaşkanı nadiren uzlaşmaya çalışır. Biri kazanır, öteki kaybeder.
Tarihsel olarak sokağı sendikalar kontrol eder. Fakat onlar da önemlerini kaybettikçe — Macron emekli maaşları konusunda onlara neredeyse hiç danışmadı — sokak, başsız Sarı Yelekler’den bugünün yanan çöp kutularına kadar giderek daha şiddetli ve yönsüz hale geldi. Kızımın lisesi, “Sermayeye Karşı” gibi sloganlar içeren pankartlar taşıyan öğrenciler tarafından aralıklı olarak abluka altına alınıyor. Komşu bir okulda, bir grup öğrenci ve öğretmen kendi ablukalarını bir hafta sürecek bir işgale, pankart tasarlama ve binaları yeniden boyama gibi eğlenceli etkinliklerin yer aldığı bir yatıya dönüştürmek için komplo hazırlıyor. Kızımın oradaki arkadaşı cumartesi günü protestoya katılmayı planlıyor: “Sonra hafta sonumu değerlendireceğim”.
Bu şekilde ülke yönetilmez. Geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aşırı solcu aday Jean-Luc Mélenchon “6. Cumhuriyet vaadiyle kampanya yürütmüştü. “Monark başkanın” yetkilerini daraltan yeni bir anayasa istiyordu.
Fakat 6. Cumhuriyet’i başlatmak için en uygun kişi Macron’un kendisi. Fieschi, Macron’un büyük avlar peşinde koşan bir politikacı olduğunu belirtiyor. Daha şimdiden çeşitli şekillerde Donald Trump ve Vladimir Putin’i etkilemeye, Fransa’nın iş gücü piyasasını, Avrupa savunmasını ve AB’yi yeniden şekillendirmeye çalıştı. Planları genellikle başarısızlıkla sonuçlanıyor ama en azından hedefleri yüksek. 6. Cumhuriyet Macron ölçeğinde bir fikir. Fieschi’ye göre bu onun mirası olabilir. Fransız trenini yeniden rayına oturtabilir.
Pazartesi günü, şu anki adı Rönesans olan kendi partisinin üyelerine “Kurumların Reformu Üzerine” başlıklı bir e-posta gönderdi. Üyeler parlamento seçimleri, referandumların kullanılması ya da kullanılmaması ve yerel yetkiler hakkındaki görüşlerini bildirmeye davet ediliyordu. Açık uçlu bir soru vardı: “Birkaç kelimeyle ifade etmek gerekirse, hangi konu(lar) hakkında bir yurttaş kongresi düzenlemenin faydalı olacağını düşünüyorsunuz?”
5. Cumhuriyet döneminde 24 kez yaptığı gibi anayasasını revize ederek kendini güncelleyebilmesi Fransa’nın güçlü yanlarından biri. 6. Cumhuriyet ya da en azından reformdan geçirilmiş bir 5. Cumhuriyet neye benzeyebilir? Koenig, de Gaulle’ün seçimle işbaşına gelen cumhurbaşkanı inovasyonunun rafa kaldırılmasını öneriyor. Bu, cumhurbaşkanının rolünü azaltacak ve parlamentonun statüsünü yükseltecek. Koenig ayrıca yetkilerin Fransa’nın 35 bin komününe, yani yerel yönetimlere devredilmesinden yana. Anketler Fransızların yerel temsilcilerine ulusal temsilcilerden çokdaha fazla güvendiklerinigösteriyor.
Koenig, geçen yıl yetkileri daraltılmış bir cumhurbaşkanlığı için liberal platformlardan birinden sembolik bir adaylı koydu. Ülkeyi gezerken çok heyecanlıydı: Fransızların çoğu güzel yerlerde, dağların, sahillerin ya da koyun otlaklarının yakınında yaşıyor. Durumları oldukça iyi, iyi besleniyorlar ve iş dışındaki tutkularını geliştirmek için zamanları var.
Paris’teki bir adam hayatlarını yönetmeden yollarına daha da iyi devam edebilirler.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











