Dünya Basını
Fransa 6. Cumhuriyet’in eşiğinde mi?

Çevirmenin notu: Fransa’da Cumhurbaşkanı Macron’un “mezarda emeklilik” reformu, Sarı Yelekler’den bu yana en şiddetli protesto dalgalarından birini de beraberinde getirdi. Fakat protestoların gerekçesi, tek başına bu konuyla ilgili değil. Paris’teki, iyide iyiye kastlaşan idare yapısı artık sürdürülebilir olmaktan çıktı. İngiliz oligarklarının kalender meşrep propaganda organı Financial Times’ta bu buhranın içinden 6. Cumhuriyet’le veya reforme edilmiş bir 5. Cumhuriyet’le çıkabilineceği değerlendirmesi yer bulmuş.
Fransa 6. Cumhuriyet’in eşiğinde mi?
Simon Kuper — Financial Times
24 Mart 2023
Emeklilik reformuna duyulan öfke sokaklara taşarken, ülkenin her şeye gücü yeten cumhurbaşkanlığını yeniden gözden geçirmesinin zamanı gelmiş olabilir
Paris’teki Place de la République’de toplanan göstericiler garip bir şekilde İtalyanca “Siamo tutti antifascisti” [Hepimiz antifaşistiz] sloganı atıyorlardı. Fransızca olarak ise baş düşmanları olan cumhurbaşkanını hedef alıyorlardı: “Macron istemese de biz buradayız.”
Onları Fransız polis geleneğine uygun olarak kalabalığın arasına karışmak ve soruları yatıştırmak adına hiçbir çaba göstermeyen, bunun yerine göz yaşartıcı gazlarını ve coplarını kullanmak için uygun anı bekleyen yığınla çevik kuvvet polisi izliyordu. Kalabalığın da beklediği buydu. “Tüm polisler p**tir” sloganının İngilizce kısaltması olan “ACAB”ı kullanıyorlardı; Fransızcası “A-ca-buh” diye telaffuz ediliyor.
Sonra birisi çöp konteynerini ateşe verdi —mükemmel bir Instagram görseli— ve diğer göstericiler bunu kayda almaya başladı. 1789’dan 1944 ve 1968’e uzanan göz alıcı bir Paris geleneğinde yerlerini aldıklarının farkındaydılar. Sonunda polis ilerledi ve insanlar şişe fırlatmaya başladı.
Fransa, Emmanuel Macron’un geçen hafta parlamentodan geçiremediği asgari emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkarma yönündeki tek taraflı kararından önce de kargaşa içindeydi. Paris’te grevlerle geçen kışın ardından metro teorik bir kavram haline gelirken fareler toplanmamış çöplerin yığınlarını karıştırmakta. Paris’te zirveye, geçtiğimiz cumartesi günü fareler için düzenlenen bir gösteriyle ulaşıldı. Paris Animaux Zoopolis adlı organizatör grup “HAYIR, Fransa’da yanlış giden her şeyin sorumlusu fareler değil!” dedi.
Fransızların öfkesi emekli maaşları ve Macron’un eli kolu bağlı tavrını aşıyor. Devlete ve onun tecessümü olan cumhurbaşkanına karşı yaygın, uzun vadeli bir öfke söz konusu. Burada yaşadığım 20 yılın ardından Fransızların kimi cumhurbaşkanı seçerlerse seçsinler onun aptal bir cani olduğunu ve devletin kolektif emanet olmak yerine onları ezdiği varsayımına alıştım. Fakat Macron’un emeklilik yaşını oylama yapılmaksızın yükseltmesi, Fransızların Amerikalıları, İngilizleri ve İtalyanları takip ederek popülist oy kullanma riskini arttırıyor, yani Marine Le Pen, 2027’de cumhurbaşkanlığına… Aşırı sağın cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oy oranı bu yüzyılda giderek artarak geçen yıl yüzde 41’e ulaştı.
Fransa bu şekilde devam edemez. Gelişmiş dünyada seçilmiş bir diktatöre en yakın şey olan tüm yetkilere sahip cumhurbaşkanlığı ile 5. Cumhuriyeti sona erdirmenin ve daha az otokratik bir 6. Cumhuriyeti başlatmanın zamanı geldi. Macron bunu yapacak kişi olabilir.
5. Cumhuriyet 1958 yılında, Cezayir savaşının kaosu ve askeri darbe korkuları sürerken ilan edildi. Anayasa, Charles de Gaulle için ve kısmen de onun tarafından yazıldı. 1.80 boyundaki savaş kahramanı, “takdir-i ilahinin” adamı, adı bile onu eski Fransa’nın simgesi haline getirmişti. Fransa’daki siyasi partiler ve parlamenterler susturulursa lider olarak geri dönmeyi kabul etti [kendi partisi RPF’den, yani Rassemblement du peuple français’ten de hazzetmiyordu].
Böylece anayasa, cumhurbaşkanı merkezli olmasa da güçlü bir yürütme oluşturdu. 49. maddenin 3. fıkrasının devreye sokulması muhalefet partilerinin güvensizlik önergesi vermesine olanak tanıyor. Önergenin kabul edilmemesi halinde yasa hükmen kabul ediliyor. Emeklilik manevrası, Macron’un başbakanı Élisabeth Borne’un iktidarda olduğu 10 ay içinde 49. maddenin 3. fıkrasına 11. defa başvurması oldu.
1958 anayasasında cumhurbaşkanı, yaklaşık 80 bin memur tarafından seçilen nispeten mütevazı bir figürdü. Ancak 1962 yılında de Gaulle cumhurbaşkanının statüsünü yükseltti: Cumhurbaşkanı genel oylamayla seçilecekti. De Gaulle’ün daha sonra açıkladığı üzere: “Devletin bölünmez otoritesi tamamen cumhurbaşkanına emanet edilmiştir.”
Savaş sonrası Fransa’sının yönetim felsefesi, toplumun her kesiminden seçilen en zeki çocukların olduğu bir tür Fransız-Konfüçyüs yönetimi haline geldi. Başbakan Pierre Mendès France’ın babası uygun fiyatlı kadın elbiseleri satıyordu, Cumhurbaşkanı Georges Pompidou’nun babası küçük bir kasabada öğretmendi ve Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın babası, Angoulême’de istasyon şefiydi. Tipik olarak G7 zirvelerinde en yüksek IQ’ya ve siyasetin ötesinde en geniş hinterlanda sahip liderler Fransa’nın cumhurbaşkanları olur.
Cumhuriyetin teknokratları yavaş yavaş fermanlarını en ücra köylere kadar yaydılar. Batı Avrupa’nın en büyük ülkesinde hareket eden hemen hemen her şey, Paris’teki birkaç kilometrekarelik bir alandan yönetiliyordu. 1982’den bu yana çeşitli “ademi merkeziyetçilik” dalgaları hiçbir zaman fazla ileri gidemedi. Liberal yazar Gaspard Koenig, Parisli teknokratlara rehberlik eden inancın “étatisme”, yani devletçilik olduğunu söylüyor. Koenig, teknokratların tipik olarak halktan ziyade “devletin hizmetkârları” olarak tanımlandıklarını belirtiyor.
Sözleşme, Fransızların ücretsiz eğitim, sağlık hizmetleri, emekli maaşları ve hatta çoğu zaman sübvansiyonlu tatiller karşılığında gelirlerinin büyük bir kısmını devlete devretmeleri ve çoğu zaman kâbus gibi bir bürokrasiyi yönetmeleri şeklinde oldu.
1990’ara kadar sistem az çok işledi. Fransa “Trente Glorieuses”; 1945’ten 1975’e kadar 30 görkemli ekonomik büyüme yılı yaşadı. Avrupa’nın en hızlı trenleri olan TGV’leri yaptı, dünyanın en hızlı yolcu uçağı Concorde’u birlikte yarattı, Fransızların tenis kortu rezervasyonu yapmak ve telefon seksi yapmak için kullandıkları proto-internet Minitel’i icat etti, Almanya’yı avroyu yaratmaya zorladı ve dünya meselelerinde bağımsız bir aktör haline geldi. Tüm yetkilere sahip cumhurbaşkanlığı Fransa’nın uluslararası konumunu güçlendirdi: Yönetim tek bir kişinin sesiyle konuşuyordu ve yabancı liderler her zaman hangi Fransız numarasını arayacaklarını biliyorlardı.
5. Cumhuriyet’in yaldızlarının döküldüğü an muhtemelen 1973’teki petrol şokuydu, o zamandan beri ekonomi büyük oranda durağanlaştı. Ya da belki aşırı sağcı lider Jean-Marie Le Pen’in cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kaldığı 21 Nisan 2002’ydi. Jacques Chirac’a karşı mağlup oldu ama o andan itibaren Fransızların göç ve işsizlik konusundaki endişelerinin de etkisiyle cumhuriyete yönelik inandırıcı bir tehdit ortaya çıktı.
Cumhurbaşkanına karşı duyulan hayal kırıklığı, popülaritede de kendini gösterdi. Anketör Kantar Sofres’e göre Mitterrand [1981-1995 arası cumhurbaşkanı] ve Chirac [1995-2007] genellikle yüzde 40 ila 60 arasında oy oranına sahipti. Ancak son üç cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Macron’un oy oranları genelde yüzde 20 ila 40 arasında seyrediyor. Hollande’ın oy oranı bir ankette yüzde 4’e ulaştı [yazım hatası değil]. Kahramanlık sonrası çağa ait bu rakamlar de Gaulle’ün işi için çok azdı. Artık çok az seçmen bir sonraki cumhurbaşkanının ulusal kurtarıcı olacağını umuyor. Marine Le Pen cumhurbaşkanı olabilecek olsa da o da yıllarca süren skandalların ardından büyüsünü kaybetti. Bugün ona fanteziler yüklemek zor.
Fakat teknokratlar da lekelenmiş görünüyor, özellikle de kendi kendini idame ettiren bir kast haline geldikleri için. Bugünün yönetici sınıfı, orantısız bir şekilde Paris’te Sol Yaka’daki anaokulundan Sol Yaka’daki hazırlık okuluna birlikte giden ve burada prestijli okulların sınavlarına hazırlanan ve ardından Sol Yaka’da kendilerine daire alan okumuş yüksek burjuvazinin beyaz çocuklarından oluşuyor. Eğer Paris kökenli değillerse Normandiyalı zengin bir doktorun oğlu olan Hollande ya da Picardyli bir nöroloğun oğlu olan Macron gibi genellikle gençken oraya taşınmışlardır.
Güney batılı bir postacının oğlu olan sosyolog Pierre Bourdieu’nün onlarca yıl önce uyardığı gibi: Fransız seçkini kendini yeniden üretiyordu [ve seçkinlerin kendilerini yeniden üretmesi konusunda kimse Bourdieu’den daha fazla uzmanlaşmamıştı; üç oğlu da en entelektüel sıfatta prestijli bir okul olan ve sosyal bilimciler yetiştiren Sol Yaka’daki École Normale Supérieure’e kadar onun izinden gitti].
Fransız teknokratları çalışma hayatlarını, Paris sarayını bir hendek gibi çevreleyen çevre yolu Périphérique’in içindeki birkaç semtte geçiriyor. Fransa’nın geri kalanına, okulda kendilerine öğretilen Paris kültürünü özümseyememiş ve aşırı sağ ya da aşırı sola oy veren kokuşmuş köylülerin yaşadığı bir koloni gibi davranıyorlar.
Paris dışındaki yaşamın temel gerçekleri pek çok karar alıcının gözünde kaçıyor. Hollande’ın École Nationale d’ Administration’dan (ENA) sınıf arkadaşı ve sağ kolu olan Jean-Pierre Jouyet, Normandiya’daki ikinci evinde [ailesinin eski evi] yaşadığı deneyim sayesinde kırsal kesimin büyük bir bölümünde geniş bant internet olmadığını fark etti. Hollande’ı uyarma fırsatını hiç bulamamış. L’Envers du décor adlı anı kitabında “Açıklamam gerekirse, hükümette kimse konuyla ilgilenmiyordu” diye belirtiyor. Macron 2018’de yakıt vergisine birkaç sent eklemeye karar verdiğinde bunun gilets jaunes, “sarı yelekler” tarafından ülke çapında aylar sürecek bir ayaklanmaya yol açacağının farkında değildi, zira kendisi ve etrafındaki teknokratlar Périphérique’in ötesindeki insanların arabalarına ne kadar ihtiyaçları olduğunu kavrayamamışlardı.
Fransızlar işler ters gittiğinde teknokratları ve özellikle de kendilerine danışmadan karar veren cumhurbaşkanını suçluyor. Sıradan insanlar, hayatları emekli olabilecekleri güne kadar, doğduklarında dışlandıkları Parisli bir meritokrasi tarafından çizilmiş gibi hissediyor. Paris’in seçkin üniversitelerinden Sciences Po’da siyaset uzmanı olan Luc Rouban’un aktardığına göre kendilerini “halktan” gören insanların dörtte üçü, kendilerini toplumsal aşağılanmanın ve tanınmamanın nesnesi olarak hissettiklerini söylüyorlar. Ülkenin her postane ve ilkokulun cephesinden ilan edilen vaadi — “Liberté, égalité, fraternité” — göz önüne alındığında bu durum özellikle can sıkıcı. Fransa, sosyal sınıfın veya paranın gücünün belirgin olduğu Britanya veya ABD değil.
Beş yıldır Ulusal Kamuoyu Tartışmaları Komisyonunun başkanlığını yürüten Chantal Jouanno’ya göre Fransız halkı teknokratlara meydan okurken teknokratlar da halka meydan okuyor. Le Monde’a konuşan Jouanno, Fransız “karar alıcıların” toplumu sıklıkla “çatışmalı, kontrol edilemez, düzeltilemez” olarak tanımladığını ifade ediyor. Belki de Macron’un “direngen Galyalılar” esprisini düşünüyordu. Çarşamba günü “Anlaşamadık. Bu reformu yapmanın ne kadar gerekli olduğu konusunda hemfikir olamadık” diyerek sanki sorun halkın gerçekleri anlayamamasıymış gibi yakınmıştı.
Macron, 2017’de cumhurbaşkanı olduğundan beri halkın öfkesinin hedefindeydi. ABD Başkanı George H.W. Bush için her kadına ilk kocasını hatırlattığı söylenirdi. Macron ise her Fransıza patronunu hatırlatıyor; çalışanlarına tepeden bakan eğitimli bir ukala. Hollande’ın cumhurbaşkanlığı ihtişamından yoksun olduğunu anladı ve kendisini “Jüpiterci” olarak tanımladı, fakat çoğu seçmen karşısında sadece kral gibi giyinen küçük bir eski bankacı gördü. Ona oy verenlerin çoğu bile ne onu sevdi ne de emeklilik yaşını yükseltme vaadiyle onun göreve gelmesini onayladıklarını hissetiler. Hem 2017 hem de 2022 seçimlerinde öbür seçenek Marine Le Pen’di. Fransa cumhurbaşkanı 60 yıl içinde “takdir-i ilahi adamından” “ehveni şere” dönüştü.
Macron’un Rothschild’lerde kısa bir süre çalışması, bugünün Parisli butik yatırım bankasını 19. yüzyılın Avrupa’yı kucaklayan devi ile karıştıran insanlar arasında kaçınılmaz olarak antisemitik komplo teorilerine yol açtı. Macron’un “neoliberal” ya da daha kötüsü “ultra liberal” olduğu, küresel sermayenin karanlık güçlerinin çıkarına Fransa’nın sosyal güvenlik sistemini parçalamaya çalıştığı yaygın bir şaka.
Bu suçlama gülünç: Fransa, dünya üzerindeki en az neoliberal ülke olmaya devam ediyor. Kamu harcamaları 2021’de GSYH’nin yüzde 59’u ile zengin ülkeler kulübü OECD’deki en yüksek orana sahipti. Fransızların her zamanki haklarını kaybetme korkusu — özellikle de 25 yıllık emekliliklerini — müreffeh hayatlarını tehdit ediyor. İşin kötü tarafı, insanlar devlete o kadar çok para ödüyor ki birçoğu o meşhur “ay sonunda” parasız kalıyor. Fransa’nın net ortalama geliri — 2021’de 22,732 euro’ydu — Fransa’nın akranları olarak görmeyi sevdiği kuzey Avrupa ülkelerinden daha düşük.
Macron, özellikle Sarı Yelekler’den sonra seçkin kesimin ayrıcalıklarını dizginlemeye çalıştı. Sarkozy ve eski başbakanı François Fillon yolsuzluktan hüküm giydi ama ikisi de henüz hapse girmedi ve her ikisi de temyize gidiyor. Parlamentoya yeni bir itidal empoze edildi: Milletvekillerinin Château Lafite’li öğle yemekleri için güzel stajyerleri kontrolsüz harcamalarla götürdüğü günler geride kaldı.
Macron’un bakanları çıkar çatışması yaşadıkları için daha önce baktıkları işlerden oldular, fakat bu durum Paris’in dar yönetici kastı içinde bu tür çatışmaların ne kadar çok olduğunu hatırlattı: Sosyal ekonomiden sorumlu devlet bakanı Marlène Schiappa, büyük bir sağlık sigortası şirketinin patronuyla birlikte çalıştıktan sonra portföyünün büyük bir kısmını devretmek zorunda kaldı. Enerji dönüşümünden sorumlu bakan Agnès Pannier-Runacher, babasının eskiden yönettiği petrol şirketi Perenco ile ilgili konulara dokunamıyor ya da eski kocasının üst düzey yönetici olduğu enerji şirketi Engie ile ilgilenemiyor. Dijital ekonomiden sorumlu bakan Jean-Noël Barrot ise kız kardeşinin iletişim şefi olduğu Uber’le ilgili konulara bakamıyor.
Bu tavizler halkı yatıştırmadı. Fransa’nın uzun zamandır başının belası olan işsizliğin eriyip yok olması da öyle. İşsizlik oranı şu anda yüzde 7,2 ile 2008’en bu yana en düşük seviyesinde ve Macron’a teşekkür bile edilmiyor. Yeni emeklilik yaşının oylama yapılmadan kabul edilmesine duyulan öfke o kadar büyük ki Macron önümüzdeki dört yıl boyunca herhangi bir yasayı geçirmekte zorlanabilir, tabii yine oylama yapılmadan kabul ettirmeye cesaret edemezse.
Beşinci Cumhuriyet’in meyveleri o kadar da tatsız değil. Ancak Counterpoint adlı düşünce kuruluşunun kurucusu Catherine Fieschi’ye göre sistemin kendisi miadını doldurdu. Devletin otokratik yapısı, Fransızların nispeten iyi yaşamalarına rağmen neden bu kadar öfkeli olduklarını açıklamaya yardımcı oluyor. Cumhuriyetin işleyişini neredeyse hiç önemi kalmayan parlamentodan bahsetmeden de anlatabilirsiniz. Bugün Fransa’da hükümetin üç kanadı var; cumhurbaşkanlığı, yargı ve sokak. Eğer cumhurbaşkanı bir şey yapmaya karar verirse, onu sadece sokak — protestolar ve grevler yoluyla hayatı durdurarak — durdurabilir. Sokak ve cumhurbaşkanı nadiren uzlaşmaya çalışır. Biri kazanır, öteki kaybeder.
Tarihsel olarak sokağı sendikalar kontrol eder. Fakat onlar da önemlerini kaybettikçe — Macron emekli maaşları konusunda onlara neredeyse hiç danışmadı — sokak, başsız Sarı Yelekler’den bugünün yanan çöp kutularına kadar giderek daha şiddetli ve yönsüz hale geldi. Kızımın lisesi, “Sermayeye Karşı” gibi sloganlar içeren pankartlar taşıyan öğrenciler tarafından aralıklı olarak abluka altına alınıyor. Komşu bir okulda, bir grup öğrenci ve öğretmen kendi ablukalarını bir hafta sürecek bir işgale, pankart tasarlama ve binaları yeniden boyama gibi eğlenceli etkinliklerin yer aldığı bir yatıya dönüştürmek için komplo hazırlıyor. Kızımın oradaki arkadaşı cumartesi günü protestoya katılmayı planlıyor: “Sonra hafta sonumu değerlendireceğim”.
Bu şekilde ülke yönetilmez. Geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aşırı solcu aday Jean-Luc Mélenchon “6. Cumhuriyet vaadiyle kampanya yürütmüştü. “Monark başkanın” yetkilerini daraltan yeni bir anayasa istiyordu.
Fakat 6. Cumhuriyet’i başlatmak için en uygun kişi Macron’un kendisi. Fieschi, Macron’un büyük avlar peşinde koşan bir politikacı olduğunu belirtiyor. Daha şimdiden çeşitli şekillerde Donald Trump ve Vladimir Putin’i etkilemeye, Fransa’nın iş gücü piyasasını, Avrupa savunmasını ve AB’yi yeniden şekillendirmeye çalıştı. Planları genellikle başarısızlıkla sonuçlanıyor ama en azından hedefleri yüksek. 6. Cumhuriyet Macron ölçeğinde bir fikir. Fieschi’ye göre bu onun mirası olabilir. Fransız trenini yeniden rayına oturtabilir.
Pazartesi günü, şu anki adı Rönesans olan kendi partisinin üyelerine “Kurumların Reformu Üzerine” başlıklı bir e-posta gönderdi. Üyeler parlamento seçimleri, referandumların kullanılması ya da kullanılmaması ve yerel yetkiler hakkındaki görüşlerini bildirmeye davet ediliyordu. Açık uçlu bir soru vardı: “Birkaç kelimeyle ifade etmek gerekirse, hangi konu(lar) hakkında bir yurttaş kongresi düzenlemenin faydalı olacağını düşünüyorsunuz?”
5. Cumhuriyet döneminde 24 kez yaptığı gibi anayasasını revize ederek kendini güncelleyebilmesi Fransa’nın güçlü yanlarından biri. 6. Cumhuriyet ya da en azından reformdan geçirilmiş bir 5. Cumhuriyet neye benzeyebilir? Koenig, de Gaulle’ün seçimle işbaşına gelen cumhurbaşkanı inovasyonunun rafa kaldırılmasını öneriyor. Bu, cumhurbaşkanının rolünü azaltacak ve parlamentonun statüsünü yükseltecek. Koenig ayrıca yetkilerin Fransa’nın 35 bin komününe, yani yerel yönetimlere devredilmesinden yana. Anketler Fransızların yerel temsilcilerine ulusal temsilcilerden çokdaha fazla güvendiklerinigösteriyor.
Koenig, geçen yıl yetkileri daraltılmış bir cumhurbaşkanlığı için liberal platformlardan birinden sembolik bir adaylı koydu. Ülkeyi gezerken çok heyecanlıydı: Fransızların çoğu güzel yerlerde, dağların, sahillerin ya da koyun otlaklarının yakınında yaşıyor. Durumları oldukça iyi, iyi besleniyorlar ve iş dışındaki tutkularını geliştirmek için zamanları var.
Paris’teki bir adam hayatlarını yönetmeden yollarına daha da iyi devam edebilirler.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4












