Ortadoğu
FT: ABD’nin İran’a yönelik askeri baskı stratejisi sonuçsuz kaldı

ABD Başkanı Trump’ın İran’ı müzakere masasına zorlamak amacıyla bölgeye yaptığı son yılların en büyük askeri yığınağı, Tahran’ın geri adım atmamasıyla stratejik bir tıkanıklığa dönüştü. Financial Times’ın değerlendirmesine göre Washington’da artan hayal kırıklığı, bölgeyi geniş çaplı bir çatışmaya sürükleyebilecek askeri seçenekleri yeniden gündeme taşıyor.
ABD’nin bölgedeki askeri varlığını tahkim ederek ve sınırlı saldırı dahil güç kullanma tehditlerini ön plana çıkararak yürüttüğü stratejiye rağmen, İran henüz herhangi bir anlaşmayı kabul etmedi. Bu tablo, ABD’li yetkililer arasında şaşkınlığa yol açtı. ABD Başkanı Donald Trump, haftalarca İran’ı anlaşmaya zorladıktan sonra pazartesi günü Mark Levin’in “İran’la müzakerenin artık anlamsız olduğu” yönündeki değerlendirmelerini içeren bir videoyu sosyal medya hesabından paylaştı.
Financial Times’ın değerlendirmesine göre söz konusu paylaşım, Washington’un tehditlerine rağmen Tahran’dan somut taviz gelmemesi karşısında Trump yönetiminde artan hayal kırıklığını yansıtıyor. Bu durum, başkanın ikinci döneminin en büyük dış politika hamlesi olarak görülen İran’a yönelik olası geniş çaplı saldırı seçeneğini de gündeme taşıdı. Carnegie Uluslararası Barış Vakfı uzmanı Aaron David Miller, Trump’ın manevra alanının giderek daraldığını belirterek, “Başkan kendisini köşeye sıkıştırdı” dedi.
Trump’ın hareket alanı askeri yığınak ve vaatler nedeniyle daralıyor
Miller, Trump’ın İran’daki protestoculara destek sözü vermesi ve Tahran’ı hedef alabilecek menzilde geniş bir askeri yığınak konuşlandırmasıyla hareket alanını sınırladığını ifade etti. Venezuela’da Nicolás Maduro’nun kaçırıldığı ABD operasyonunun başarısının da Trump’ın İran konusunda şansına fazla güvenmesine yol açtığı değerlendiriliyor. Miller, “İran’dan ciddi tavizler alamazsa, kendisini savaşa zorlanmış bulabilir. Bu, kendi yarattığı bir kriz” diye konuştu.
Trump’ın aralık ayında İran’daki protestocuları rejimin sert müdahalesinden kurtarma vaadiyle başlattığı söylem, zamanla Tahran üzerinde baskı kurma aracına dönüştü. Ancak uzmanlara göre Washington’un nihai hedefi henüz netlik kazanmadı. Washington merkezli Defense Priorities uzmanlarından Rosemary Kelanic, son iki ayda İran’a saldırı için sürekli değişen gerekçeler sunulduğunu belirtti.
Saldırı gerekçeleri çeşitlenirken belirsizlik hakimiyetini koruyor
Söz konusu gerekçeler arasında İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılması, İran bağlantılı silahlı grupların etkisiz hale getirilmesi ve balistik füze kapasitesinin sınırlandırılması yer alıyor. Trump, bir dönem Truth Social üzerinden “YARDIM YOLDA” mesajı vererek müdahaleyi protestoculara destek çerçevesinde gerekçelendirmişti. Kelanic, “ABD’nin bunu neden yaptığına dair ciddi soru işaretleri var” değerlendirmesinde bulundu.
Trump’a yakın isimler ise hedefin yönetim değişikliği olması gerektiğini savunuyor. Mark Levin, İran yönetiminin ortadan kaldırılması gerektiğini ileri sürerek Washington’un harekete geçmesini istedi. Trump da bu yöndeki çağrıları içeren görüntüyü kendi hesabından paylaştı.
Batı Asya’da Irak savaşından bu yana en büyük yığınak yapıldı
Trump yönetimi son haftalarda bölgeye Irak savaşından bu yana en büyük ABD askeri yığınağını sevk etti. Pazartesi günü USS Gerald R. Ford uçak gemisi görev grubunun Doğu Akdeniz’de, Girit açıklarına ulaştığı elde edilen bilgiler arasında. Ancak bu yoğun askeri baskıya rağmen İran’ın uzlaşmaya yanaşmaması, ABD yönetiminde hayretle karşılanıyor.
Trump’ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff, “Bu kadar deniz ve askeri güç baskısı varken neden gelip nükleer silah istemediklerini söylemediklerini merak ediyor” ifadelerini kullandı. Beyaz Saray’dan bir yetkili, Trump’ın İran’ın nükleer kapasiteye ulaşmasına izin vermeyeceği konusunda kararlı olduğunu belirterek, “Ya anlaşma yapılacak ya da çok sert adımlar atılacak” dedi.
Olası savaşın riskleri ve askeri kapasite kısıtları değerlendiriliyor
Gerilimin yükselmesine rağmen Trump yönetimi, İran’la olası bir savaşın doğuracağı riskleri de analiz ediyor. Bölge uzmanları, İran’ın misilleme olarak ABD varlıklarını, müttefiklerini ve enerji altyapısını hedef alabileceği uyarısında bulundu. Trump, Genelkurmay Başkanları Komisyonu Başkanı Orgeneral Dan Caine’in saldırıya karşı çıktığı yönündeki haberleri reddederek, nihai kararın kendisine ait olduğunu vurguladı.
İsrail istihbaratına konuşan bir kaynağa göre, ABD’nin yoğun bir hava saldırısını sürdürme kapasitesinin lojistik olarak kısıtlı olduğu değerlendiriliyor. Analizlerde, ABD’nin yoğun harekatı ancak dört ila beş gün, düşük yoğunluklu operasyonları ise en fazla bir hafta sürdürebileceği öngörülüyor.
ABD kamuoyu ve uzmanlar strateji eksikliğine dikkat çekiyor
Maryland Üniversitesi tarafından yapılan araştırma, Cumhuriyetçilerin yüzde 25’inin askeri müdahaleye karşı olduğunu, Demokratların ise büyük çoğunluğunun savaşı desteklemediğini ortaya koydu. Aaron David Miller, “Bunu kim istiyor? Kimse istemiyor. Bir strateji arayışı içinde savaşa doğru sürükleniyoruz” dedi.
Analistler, Trump’ın geçmişteki riskli hamlelerinden ve Venezuela operasyonundan aldığı cesaretle hareket ettiğine işaret ediyor. Carnegie Vakfı uzmanı Karim Sadjadpour, Trump’ın her seferinde risk aldığını ve kendisini haklı gördüğünü belirterek, “Trump’ın ideal sonucu askeri çatışma olmayabilir ancak bu yolu seçerse başarılı olacağına inanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Ortadoğu
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.
Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.
Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.
Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.
İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.
Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde
Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.
ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.
İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.
Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.
Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.
Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü









