Dünya Basını
Gazeteci Thomas Fazi: NATO Avrupa’nın bağımsız bir güç olmasını engelliyor

İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi, NATO’nun savunma amaçlı bir yapı olmadığını, aksine Avrupa’nın egemenliğini bastırmak ve kıtayı Washington’a bağımlı kılmak için tasarlanmış bir çıkar düzeneği olduğunu belirtti. Fazi, Almanya’nın askeri açıdan yeniden yapılandırılmasının ve Ukrayna’daki çatışmaların, Avrupa ile Rusya arasındaki jeopolitik entegrasyonu kalıcı olarak engellemek amacıyla yürütülen ABD merkezli stratejinin birer parçası olduğunu açıkladı.
Almanya merkezli yayın yapan 99 ZU EINS YouTube konuk olan İtalyan-İngiliz gazeteci, yazar, çevirmen ve belgesel yönetmeni Thomas Fazi, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün kurumsal yapısı, Avrupa üzerindeki etkisi ve Almanya’nın mevcut askeri-politik konumu hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Ekonomik gelişmeler, jeopolitika ve Avrupa meseleleri üzerine kaleme aldığı analizleriyle tanınan, “Devleti Geri Kazanmak” ve “Avrupa Savaşı: Avrupa Birliği Eleştirileri” kitaplarının yazarı olan Fazi, 2010 yılında yayımlanan ve ABD askeri üslerinin küresel ölçekteki varlığını irdeleyen “Daimi Ordu” belgeseliyle de biliniyor.
Mülakatta, Merkel ve Trump arasında geçmişte yaşanan gerilimleri ve ABD’nin Almanya’dan 5 bin askerini çekme tehdidini değerlendiren Fazi, NATO’nun savunma ittifakı kimliğinin ardındaki gerçek işlevleri ayrıntılarıyla açıkladı.
“NATO’nun amacı Avrupa’nın bağımsız bir güç olmasını engellemekti”
NATO’nun savunmayla hiçbir ilgisi olmadığını belirterek sözlerine başlayan Thomas Fazi, örgütün gerçek işlevinin 1940’lı yıllarda ilk Genel Sekreter Lord Ismay tarafından açıkça özetlendiğini hatırlattı.
Ismay’in, “NATO’nun amacı Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride, Almanları ise aşağıda tutmaktır” şeklindeki meşhur sözüne atıfta bulunan Fazi, bu ifadenin örgütün kurumsal niyetini doğrudan ortaya koyduğunu ifade etti. Fazi, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:
“NATO’nun gerçek amacı, en başından beri özerk bir Avrupa’nın ortaya çıkmasını önlemek, kıtanın ABD’ye stratejik olarak tabi kılınmasını güvence altına almak ve Avrupa ile Rusya arasında herhangi bir jeopolitik uzlaşmanın önüne geçmek olmuştur. Bu, NATO’nun kurulduğu dönemdeki temel amacıydı ve bugün de tam olarak aynı amaca hizmet ettiğini savunuyorum.”
Soğuk Savaş döneminde NATO’nun, Sovyetler Birliği tehdidini kasıtlı olarak büyüterek Avrupa’yı kalıcı olarak militarize edilmiş bir çıkmaza hapsettiğini dile getiren Fazi, bu stratejinin ABD’nin kıtadaki kalıcı askeri varlığını meşrulaştırmasına zemin hazırladığını aktardı.
Bu mekanizma sayesinde Washington’ın Avrupa ülkelerinin dış politikalarını kontrol ettiğini söyleyen Fazi, özellikle Almanya’yı siyasi ve ekonomik açıdan Rusya’dan olabildiğince uzak tutmanın hedeflendiğini kaydetti.
Fazi, “NATO’nun varlığı, Rusya ile olan gerilimleri büyük ölçüde kendisi üretmiş, en azından bu gerilimleri tırmandırarak sözde Rus tehdidini bizzat körüklemiştir” dedi.
“NATO Avrupa topraklarında doğrudan terör eylemleri gerçekleştirmiştir”
NATO’nun yalnızca Sovyet bloku gibi dış unsurlara değil, aynı zamanda Avrupa toplumlarının içine yönelik de yapılandırıldığını belirten Fazi, gizli paramiliter ağ olan Gladio Operasyonu’na dikkat çekti. Gladio’nun NATO tarafından yönetilen yeraltı bir yapılanma olduğunu vurgulayan İtalyan gazeteci, bu şebekenin birçok Avrupa ülkesinde terör eylemlerine ve siyasi şiddete başvurduğunu ifade etti.
Bu saldırıların çoğunlukla demokratik sol hareketleri ve partileri bastırmak amacıyla düzenlendiğini, ardından da aşırı sol grupların üzerine yıkılarak sahte bayrak operasyonlarına dönüştürüldüğünü dile getirdi. Fazi, İtalya örneğinde bu durumun düzenlenen çeşitli mahkemeler kanalıyla hukuken de kanıtlandığını aktararak şunları söyledi:
“NATO’nun, sol hareketleri kontrol altında tutmak amacıyla kelimenin tam anlamıyla Avrupa topraklarında terör eylemlerine giriştiğini biliyoruz. Bu, NATO’nun gerçek doğasıdır. Bunu anladığınızda, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında çöktükten sonra NATO’nun neden lağvedilmediğini de kavrarsınız. Eğer tek amaç Avrupa’yı Sovyet tehdidine karşı korumak olsaydı, bu tehdit ortadan kalktığında örgütün de dağıtılması gerekirdi. Ancak tam tersi oldu; NATO genişlemeye ve doğuya doğru ilerlemeye devam etti.”
Batılı liderlerin Rusya’ya, ittifakın doğuya doğru “tek bir inç bile” genişlemeyeceğine dair defalarca yazılı ve sözlü güvenceler verdiğini hatırlatan Fazi, bu taahhütlerin hiçe sayıldığını belirtti. Bugün Ukrayna’da yaşanan ve “NATO’nun vekalet savaşı” olarak nitelendirdiği çatışmanın temel nedeninin de bu genişleme politikası olduğunu da sözlerine ekledi.
“Pentagon Rusya’yı askeri açıdan zayıflatmak için savaşı kışkırttı”
Ukrayna’daki savaşın zeminini hazırlayan sürecin, özellikle Batı destekli 2014 hükümet darbesinin ardından Ukrayna’nın fiilen NATO entegrasyonuna dahil edilmesiyle başladığını belirten Fazi, resmi üyeliğin bu aşamada önem taşımadığını, asıl belirleyici olanın ülkenin askeri olarak ittifaka entegre edilmesi olduğunu kaydetti.
Rusya’nın 2022 yılındaki askeri müdahalesinin, sınırında konuşlanan bu de facto NATO karakolunu sınırlama amacı taşıdığını ifade eden Fazi, şu değerlendirmede bulundu:
“Bu durum, NATO genişlemesinin veya Ukrayna’nın fiili entegrasyonunun istenmeyen bir sonucu değildi; aksine bilinçli bir hedefti. ABD’nin Rusya’yı bu savaşa kışkırtmak istediğini düşünüyorum. Savunma odaklı düşünce kuruluşlarından RAND Corporation tarafından hazırlanan çok sayıda stratejik belgede, Rusya’nın askeri güçlerini aşırı ölçüde yayarak onu zayıflatmamız gerektiği açıkça ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu savaşın temel amaçlarından biri buydu.”
ABD’li yetkililerin açıklamaları ve resmi belgelerin, savaş başladıktan sonra da çatışmaların sona ermesini istemediklerini kanıtladığını söyleyen Fazi, Washington’ın bu krizi Rusya’nın askeri gücünü ve küresel konumunu yıpratmak için bir fırsat olarak gördüğünü belirtti.
Fazi, NATO’nun Avrupa’yı korumak bir yana, bugün kıtanın doğu sınırında süregelen savaşın ve Avrupalıların Rusya ile doğrudan bir çatışma riskine girmesinin başat sebebi olduğunu vurguladı.
“Avrupa’daki ABD üsleri Ortadoğu’daki savaşların lojistik merkezidir”
Fazi, kaleme aldığı makalenin başlığında yer alan “NATO tehlikeli bir çıkar düzeneğidir” ifadesini açıklayarak, bu yapının resmi olarak ilan edilen amaçlarından tamamen farklı bir gündeme hizmet ettiğini belirtti.
NATO’nun yalnızca Avrupa’yı ABD’ye tabi kılmakla kalmadığını, aynı zamanda Pentagon’un askeri gücünü küresel ölçekte yansıtması için gerekli fiziksel ve lojistik altyapıyı sağladığını dile getirdi.
İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana geçen 80 yıla rağmen Avrupa’daki büyük ABD üslerinin varlığını koruduğunu ve bu üslerin küresel güç projeksiyonunda vazgeçilmez bir rol oynadığını ekledi.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Amerikan televizyonuna verdiği bir mülakatta, “Evet, NATO’nun amacı ABD’nin gücünü dünya geneline yansıtmasını sağlamaktır” dediğini aktaran Fazi, Rutte’nin savunma söyleminin ardındaki asıl gerçeği ifşa ettiğini söyledi.
Fazi, Avrupa’daki askeri üslerin işlevini şu lojistik verilerle açıkladı:
“Avrupa’daki bu askeri üsler ağı olmasaydı, ABD bugün Ortadoğu’da, örneğin İran’a karşı askeri gücünü yansıtamazdı. Amerikan askeri uçaklarının uçuş rotalarına bakıldığında, Kuzey Amerika’dan kalkıp Avrupa’da mola verdikleri ve ardından Ortadoğu’ya yöneldikleri görülmektedir. Ayrıca Avrupa’daki üslerden sürekli olarak Ortadoğu’daki üslere silah taşınmaktadır. Dolayısıyla Avrupalı liderler bu savaşlarla hiçbir ilgilerinin olmadığını iddia etseler de, ABD’nin bu üsleri kullanmasına izin vererek gerçekleştirilen tüm saldırılara tamamen suç ortağı olmaktadırlar.”
Avrupa ülkelerinin bu askeri üslere ev sahipliği yaparak kendilerini muazzam bir güvenlik riskiyle karşı karşıya bıraktıklarını ve kendi ekonomik çıkarlarını baltaladıklarını ifade eden Fazi, ABD’nin bu üsleri kendi enerji stratejileri ve küresel kaynak kontrolü doğrultusunda kullandığını, yükselen enerji fiyatlarından Amerikan şirketleri kar sağlarken Avrupa toplumlarının zarar gördüğünü belirtti.
“Trump NATO’yu kapatmak istese bile askeri vesayet buna izin vermez”
Donald Trump’ın gerek ilk başkanlık döneminde gerekse güncel açıklamalarında NATO’ya yönelik sergilediği memnuniyetsizliği ve ittifaktan çekilme tehditlerini değerlendiren Fazi, bu söylemlerin arkasında derin bir strateji aramanın yersiz olduğunu kaydetti.
Trump’ın veya herhangi bir ABD başkanının açıklamalarına aşırı önem verilmemesi gerektiğini belirten yazar, Beyaz Saray’ın dış politika üzerindeki etkisinin sınırlı olduğunu ve yönetimler değişse de sürekliliği sağlayan daha derin bir devlet yapısının mevcut olduğunu vurguladı.
Fazi, ABD dış politikasındaki bu kararlılığı şu sözlerle aktardı:
“Ukrayna projesini ele alalım; bu, 2000’li yılların başından itibaren Bush, Obama, ilk Trump dönemi, Biden ve şimdi ikinci Trump dönemine kadar uzanan, yaklaşık 20 yıllık bir süreci kapsayan bir projedir. Yönetimlerin siyasi renkleri ne kadar farklı olursa olsun, olağanüstü bir süreklilik söz konusudur. Dolayısıyla ABD’yi gerçekten yöneten ulusal güvenlik ve askeri elitlerin NATO’dan ayrılmak gibi bir niyeti yoktur. Trump askeri üsleri kapatmak istese bile buna asla izin verilmeyecektir.”
Trump’ın Almanya’dan 5 bin askeri geri çekme kararının tamamen sembolik bir tehdit olduğunu ve sahada hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini belirten Fazi, arka planda yaşanan asıl sürecin bir “iş bölümü” talebi olduğunu açıkladı.
Washington’ın Avrupalılardan NATO’ya daha fazla finansman sağlamasını ve askeri teçhizat yükünü üstlenmesini istediğini dile getiren Fazi, ABD Savaş Bakanı adayı Pete Hegseth’in de ilk günlerde bu iş bölümünü açıkça dillendirdiğini belirtti.
Hegseth’in, ABD güçlerinin Çin’i çevrelemek amacıyla doğuya, yani Pasifik bölgesine kaydırılması gerektiğini, Avrupa’nın ise kendi kıtasının güvenliğini yönetmek üzere daha fazla sorumluluk alması gerektiğini söylediğini aktaran Fazi, bunun aslında Avrupalıların kendi bağımlılıklarını finanse etmelerinden başka bir anlama gelmediğini sözlerine ekledi.
“Avrupalı seçkinler kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarını terk etti”
Avrupa Birliği ve üye ülkelerin neden kendi çıkarlarına aykırı olan bu politikalara ortak olduğu sorusuna yanıt veren Fazi, Avrupa genelinde ulusal çıkar kavramını tamamen terk etmiş bir siyasi sınıfın varlığına işaret etti.
Fazi, Avrupa yönetim kademelerini şu sözlerle eleştirdi:
“Bugün Avrupa’da, neredeyse istisnasız bir şekilde, ulusal çıkar fikrinden tamamen vazgeçmiş, bağımlılaşmış, Atlantikçi ve ulusötesileşmiş bir seçkinler sınıfı iktidardadır. Bu elitler yönettikleri ülkelerin ya da bir bütün olarak Avrupa’nın çıkarlarını zerre kadar önemsememektedir. Onlar küresel sermayenin en güçlü grupları olan askeri-endüstriyel komplekse, finans çevrelerine, enerji devlerine ve doğrudan Washington’ın çıkarlarına hizmet etmektedirler. Bu durum, ABD’nin on yıllardır sürdürdüğü kültürel, siyasi ve ekonomik boyunduruğun doğal bir sonucudur.”
Refah dönemlerinde bu bağımlı ilişkiyi gizlemenin ve Avrupa’ya yapay bir egemenlik alanı sunmanın mümkün olduğunu belirten Fazi, ancak ABD’nin küresel hegemonyasının gerileme dönemine girmesiyle birlikte bu durumun değiştiğini belirtti.
Washington’ın kendi etki alanındaki sömürge benzeri uydu devletler üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak zorunda kaldığını ifade eden Fazi, bu nedenle Avrupa’da tamamen ABD çizgisine sadık liderlerin öne çıkarıldığını belirtti.
Almanya Hristiyan Demokrat Birliği lideri Friedrich Merz’in bu küreselci ve ulusötesi elitlerin en net temsilcisi olduğunu söyleyen Fazi, geçmişte küresel varlık yönetim şirketi BlackRock bünyesinde üst düzey yöneticilik yapan Merz’in, Alman ulusal çıkarlarıyla hiçbir ilgisi bulunmayan Atlantikçi siyasi sınıfın somut bir örneği olduğunu dile getirdi.
“Avrupa Komisyonu ABD’nin jeopolitik hedeflerine hizmet etmektedir”
Thomas Fazi, mülakatında Avrupa Birliği’nin bu bağımlılık ilişkisindeki kurumsal rolüne de değindi. Sol çevrelerin çoğunlukla bu gerçeği gözden kaçırdığını belirten Fazi, Avrupa Birliği’nin kuruluş sürecinin ve Avrupa’nın ekonomik ile siyasi entegrasyonunun, en başından itibaren ABD tarafından aktif olarak desteklendiğini kaydetti.
Washington’ın, çok sayıda Avrupa ülkesini tek bir merkezden daha kolay yönetebilmek amacıyla federalist hareketleri fonladığını ve desteklediğini belirten Fazi, kurulan bu ulusüstü mekanizmanın beklendiği gibi ABD kontrolünde işlediğini ifade etti.
Geçmişte Avrupa Birliği’nin zaman zaman ABD’ye karşı daha egemen bir duruş sergilediği dönemler olduğunu kabul eden Fazi, ancak mevcut yönetim altında bu durumun tamamen ortadan kalktığını vurguladı.
Fazi, Avrupa Komisyonu’nun mevcut işlevini şu şekilde tanımladı:
“Ursula von der Leyen başkanlığındaki Avrupa Komisyonu, ticaret, güvenlik, ekonomi ve jeopolitika gibi her alanda Avrupa’nın ABD’nin stratejik hedefleriyle tam uyum içinde olmasını sağlamak için her şeyi yapmaktadır. Komisyon, adeta Avrupa ülkelerinin Washington’ın küresel stratejisine sadık kalmasını teminat altına almak için var olan sömürge altı bir idari birim gibi hareket etmektedir. Dolayısıyla Avrupa’nın bağımlı hale getirilmesi sürecinde Avrupa Birliği’nin bizzat üstlendiği rolü anlamak son derece önemlidir.”
“Almanya’nın silahlanması egemenlik değil kolektif bir çılgınlıktır”
Almanya’nın askeri harcamalarını artırması ve yeniden silahlanması yönündeki tartışmaları değerlendiren Fazi, bu durumun iki farklı yanlış okumayla ele alındığını belirtti.
Kimilerinin bunu Almanya’nın ve dolayısıyla Avrupa’nın ABD karşısında daha özerk hale gelmesi için olumlu bir adım olarak gördüğünü, kimilerinin ise geçmişteki karanlık dönemleri hatırlatarak Alman militarizminin yeniden canlanmasından endişe duyduğunu aktardı.
Her iki görüşün de temelsiz olduğunu ifade eden Fazi, Almanya’nın silahlanma sürecinin tamamen NATO çerçevesinde gerçekleştiğini, bunun ise egemenliği artırmak yerine bağımlılığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.
Almanya’nın bu süreçte NATO’nun Avrupa’daki yerel yönetimini devralmak üzere ABD tarafından konumlandırıldığını belirten Fazi, ülkenin Kuzey Amerika ile Doğu Avrupa ve Rusya sınırını birbirine bağlayan askeri bir lojistik koridorun merkez üssü haline getirildiğini söyledi.
Fazi, NATO bünyesindeki karar alma mekanizmalarını şu detaylarla açıkladı:
“NATO içinde askeri ve siyasi kararları üreten en önemli yapı, Belçika’da bulunan Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı’dır ve bu birim tamamen Amerikalıların kontrolü altındadır. Dolayısıyla NATO çerçevesi içinde kaldığınız sürece herhangi bir özerklik veya egemenlik iddiası tamamen bir illüzyondan ibarettir. Ayrıca Avrupa ülkeleri, NATO’nun kuruluş anlaşmaları gereği askeri teçhizatlarının büyük bölümünü Amerikan savunma şirketlerinden satın almak zorundadır. Bu durum teknolojik bir bağımlılık yaratmakta, ABD’nin tek bir düğmeyle sistemleri devre dışı bırakabilmesine olanak tanımaktadır. Tıpkı Avrupa’da konuşlandırılan ve kontrolü tamamen Washington’da olan Amerikan nükleer silahlarında olduğu gibi.”
Sözde Rus tehdidi gerekçesiyle girilen silahlanma yarışının ve Rusya ile kaçınılmaz bir savaşa hazırlanma söyleminin egemenlikle hiçbir ilgisi olmadığını, bunun kolektif bir çılgınlık olduğunu ifade eden Fazi, Almanya’nın asıl çıkarının Rusya ile çatışmaktan ne pahasına olursa olsun kaçınmakta yattığını vurguladı.
Bu noktada diplomasinin önemine dikkat çeken yazar, geçmişte Willy Brandt gibi Alman liderlerin Doğu Politikası çerçevesinde Rusya ile yürüttükleri başarılı diplomatik ilişkileri örnek gösterdi.
Mevcut krizden çıkış yolunun Ukrayna’daki savaşı sonlandırmak ve Rusya’nın da güvenlik endişelerini tanıyan yeni bir ortak güvenlik mimarisi inşa etmek olduğunu belirten Fazi, 1970’li ve 1980’li yıllarda Helsinki Nihai Senedi ile atılan adımların Transatlantik elitleri tarafından sabote edildiğini söyledi.
Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya içerisindeki sivil ve enerji altyapılarını hedef alan saldırılar düzenlemeye devam ettiğini ve bunun çok büyük riskler taşıdığını belirten yazar, Avrupa diplomasisinin Kaja Kallas gibi yetersiz isimlerin elinde olmasının kıtayı felakete sürüklediğini ifade ederek sözlerini şöyle tamamladı:
“Avrupa genelinde lider kadrolarına bakıldığında, kendi ülkelerinin veya kıtanın gerçek çıkarlarını anlayan tek bir isim bulmak zordur. Bu durum son derece tehlikeli bir tablo ortaya koymaktadır. Avrupa’nın varlığını sürdürebilmesi, ancak kıta genelinde acil bir yönetim ve zihniyet değişimiyle mümkün olacaktır.”
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4











