Ortadoğu
Gazze; Suudi Arabistan ve İran normalleşmesini test ediyor

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Gazze savaşıyla gerilimim arttığı ve her an sıcak bir çatışma yaşanma ihtimalinin bulunduğu bölgede, ilişkilerini yakın zamanda normalleştiren Suudi Arabistan ve İran’ın karşılaştığı ve karşılaşma ihtimali bulunan zorluklara odaklanıyor. Makaleye göre “İran ve Suudi Arabistan’ın mevcut motivasyonları ve hedefleri, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşın -en azından kısa vadede- aralarındaki yumuşamayı bozma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor.” Ancak öngörülemeyen bölgesel dinamikler veya dış faktörler bu durumu tersine çevirebilir:
***
Suudi-İran Paktı Gazze Savaşına Nasıl Dayanıyor?
Gazze savaşı, Suudi Arabistan ve İran arasındaki yumuşamanın stratejik fayda ve dayanıklılığını ortaya koydu. Ancak bunun uzun vadede sürdürülebilirliği, öngörülemeyen bölgesel dinamiklere veya diğer dış faktörlere bağlı olabilir.
Ali Bakır ve Aziz Alghashian
Suudi Arabistan ve İran on yıllardır mezhepsel ve ideolojik farklılıkların yanı sıra jeopolitik çekişmelerin de körüklediği bölgesel çatışmaların karşıt uçlarında yer aldı. Bölgesel ve küresel güçlerin müdahalesi bu rekabeti daha da karmaşık hale getirdi. Ancak Mart 2023’te Riyad ve Tahran, Çin’in arabuluculuğunda ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik anlaşma imzaladıklarını duyurarak diplomatik ilişkilerdeki yedi yıllık kopukluğun ve önceki on yıllarda uzun aralıklarla artan gerilimin ardından ilişkilerini iyileştirmeyi amaçlayan önemli bir değişime işaret ettiler.
Yeni bölgesel düzeni kucaklama
Başlangıçta Irak ve Umman tarafından kolaylaştırılan anlaşma, Çin’in Orta Doğu’daki en büyük iki aktör arasındaki anlaşmaya nezaret ettiğine tanık olan ABD ve Avrupalı güçler için sürpriz oldu. Dahası, İran’ı tecrit etme ve Tahran’la nükleer programı konusunda bir çatışma beklentisiyle Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirme çabalarını sürdüren İsrail’in hesaplarını da zorlaştırdı. Suudi-İran normalleşmesi, Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşme hesaplarında İran ile çatışmanın ana etken olduğu fikrine de meydan okudu. Hem Riyad hem de Tahran’ın bir yumuşama anlaşmasına varmak ve karşılıklı düşmanlığı azaltmak için zorlayıcı iç, bölgesel ve uluslararası nedenleri ve itici güçleri vardı.
Her iki ülke de Orta Doğu ve Güney Asya’da – Yemen ve Suriye’den Irak, Lübnan ve Pakistan’a kadar – büyük insani acılara ve maddi kayıplara yol açan vekalet çatışmaları ve rekabet ağına gömülmüş durumda. Her iki ülke de ekonomik zorluklarla boğuşuyor. Dahası, her iki ülke de ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik politikasında, Başkan Joe Biden yönetiminin başta Çin ve Rusya olmak üzere diğer bölgelere ve sorunlara daha fazla önem vermesiyle birlikte gelen değişikliği gördü ve bu da her iki ülkenin birbirine yaklaşması için fırsat yarattı.
İran ve Suudi Arabistan, birbirlerinin güvenlik kaygılarına ve ekonomik hedeflerine saygı göstermeyi taahhüt ederek aralarındaki krizi yatıştırmak için zemin hazırladılar ve çatışma ve şiddeti önlemeyi ya da en azından hafifletmeyi amaçladılar. Ayrıca ticaret, yatırım ve kültürel etkileşimleri canlandırarak ekonomilerini güçlendirmeyi ve gelir akışlarını çeşitlendirmeyi hedeflediler. Ve yaptıkları anlaşmayı Çin’de duyurarak, küresel sahnedeki yeni çok kutuplu gerçekliği benimsediklerinin sinyalini verdiler ki bu da kendilerine ekonomik fayda ve bölgesel istikrarın artırılması gibi önemli avantajlar sağlayabilir. Riyad ve Tahran diyalog ve işbirliği yoluyla dış güçlere olan bağımlılıklarını azaltma ve bölgesel hakimiyet ve özerkliklerini güçlendirme arzusunu somutlaştırdılar. Dahası, on yıllık bir iç ve bölgesel çalkantıdan çıkmakta olan bir bölge için bürokrasinin güçlendirilmesindeki stratejik rollerinin farkına varmış görünüyorlar.
Yumuşama öncelikle hem Riyad hem de Tahran tarafından karşılıklı çıkarların pragmatik bir şekilde kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman yönetimindeki Suudi Arabistan, bir dönüşümden geçiyor ve Vizyon 2030’un bir parçası olarak iddialı mega projeleri hayata geçirerek bölgesel karışıklıklardan ulusal kalkınmaya doğru stratejik bir geçiş yapıyor. İran’la yumuşama, Suudilerin iç ekonomik zorluklar ile dış güvenlik tehditleri arasında çok fazla sıkışıp kalmaktan kaçınma çabasına işaret ediyor.
Buna karşılık, ekonomik çöküşün hızlanması, iç huzursuzluk ve nükleer programıyla ilgili dış güvenlik tehditleri ve uluslararası baskılar nedeniyle İran, muhtemelen yumuşamayı ABD ve İsrail ile olası çatışmalara karşı bir tampon olarak gördü. Tüm cephelerde savaşamayacağının farkında olan Tahran, Suudi Arabistan ile yaptığı anlaşma ile Körfez Arap ülkeleriyle rekabeti azaltarak Körfez’deki konumunu güvence altına aldı. Böylece Tahran, ABD ve İsrail’den kaynaklanan tehditlere odaklanabilecekti. Suudi Arabistan ve İran arasındaki bu uyum, uzun süredir devam eden çatışmaları çözümsüz bıraksa da mümkün olan her yerde yumuşamaya öncelik vermenin karşılıklı avantajlarına işaret ediyor.
Eylül 2023’te, 7 Ekim Hamas saldırılarından hemen önce, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emirabdullahiyan Suudi mevkidaşı Faysal bin Ferhan ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun oturum aralarında bir araya geldi. Bakanlar ticaret, enerji, güvenlik ve kültür dahil çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirme konusunda mutabık kaldılar. Gazze savaşı Riyad ve Tahran arasındaki yumuşamanın akıbeti konusunda soru işaretleri yarattı. Ancak çatışmaların başlamasından bu yana Suudi ve İranlı üst düzey diplomatların sırasıyla Ekim ve Aralık aylarında Cidde ve Cenevre’de olmak üzere en az iki kez bir araya gelmiş olması bu yumuşamanın devam ettiğini gösteriyor.
Gazze savaşı ve Suudi-İran ilişkilerinde yeni fırsatlar
Kasım 2023’te İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Riyad’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine davet edildi. Bu ziyaret, diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesinden bu yana bir İran devlet başkanının Suudi Arabistan’a yaptığı ilk ziyaretti. Zirve, Suudi-İran ilişkilerinin bu yeni dönemi için bir sınav teşkil eden ama aynı zamanda fırsatlar da sunan Gazze’deki çatışmaya odaklandı.
İran açısından savaş, İsrail’in caydırıcılık kabiliyetine ilişkin uzun süredir var olan algıları önemli ölçüde zayıflatmakla kalmadı, aynı zamanda Tahran ve vekillerine Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki çatışmalarda oynadıkları kötü rolü aklama ve kendilerini yeniden “direniş ekseni” olarak gösterme imkanı vererek bölge ve ötesindeki nüfuzlarını artırdı. En önemlisi de bu çatışma İran’a, bir sonraki ABD başkanlık seçimlerinde eski Başkan Donald J. Trump’ın Biden’a karşı kazanması halinde İran’ın nükleer programı konusunda olası bir çatışma beklentisiyle İsrail ve ABD’ye karşı vekillerinin kolektif ve koordineli eylemlerinin hazırlığını ve etkinliğini test etmek için eşsiz bir fırsat sağladı.
Bu arada Gazze savaşı Riyad’a bölgedeki etkinliğini göstermek için bir fırsat sundu. Suudi Arabistan hava sahasının ve topraklarının herhangi bir askeri aktör tarafından kullanılmasını reddederek İran’a, kendisine yönelik herhangi bir saldırı planının parçası olmadığı sinyalini verdi. Aynı şekilde Suudi Arabistan Husi insansız hava araçlarını engelleyerek diğer aktörlere kendisini savunmaktan geri durmayacağını hatırlattı.
Her iki ülke de endişeli olmakla birlikte çatışmanın daha geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşmesini ya da savaşa doğrudan müdahil olmayı arzu etmiyor. Suudi Arabistan İran’ın Gazze savaşında fırsatçı davrandığını ve Yemen, Suriye ve Irak’taki İran yanlısı milis ağlarını kullandığını biliyor. Riyad, İran’ın bölgesel vekillerinin ABD ve İsrail karşıtı eylemlerinden kendine pay çıkarma, baskı arttığında ise bu eylemlerle arasına mesafe koyma eğiliminin farkında. Ancak Riyad bu duruma uyum sağlamış görünüyor ve hedef alınmadığı ve bölgesel istikrar önemli ölçüde zarar görmediği sürece İran’ın bu fırsatçılığını idare ediyor. France 24’e verdiği röportajda Faysal bin Ferhan’a İran’ın bu retorik fırsatçılığı sorulduğunda Suudi Dışişleri Bakanı, İranlı mevkidaşlarıyla yaptığı görüşmelere dayanarak “İranlıların daha geniş çaplı bir savaş istediğine inanmıyorum” dedi. Suudi Arabistan’ın Husilerin deniz tehditlerine karşı ABD öncülüğünde oluşturulan Kızıldeniz görev gücüne katılmayı reddetmesi dikkat çekti. Riyad gerilimi tırmandırmayarak stratejik pragmatizm sergiliyor, iç önceliklerine odaklanmak ve gereksiz bölgesel çatışmalardan kaçınmak gibi daha geniş hedefleriyle uyumlu hareket ediyor.
Buna ek, savaş Suudi Arabistan’a İsrail üzerinde bir koz verdi. İsrail Gazze’de net bir çıkış stratejisi olmayan bir bataklığa saplanmış durumda. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Arap ülkeleryle, özellikle de Suudi Arabistan’la Gazze’de savaş sonrası yeniden inşayı koordine etmeyi ve yardım sağlamayı tartışmayı umuyordu. Ancak Riyad’ın savaş sonrası Gazze operasyonunu iki devletli çözüme yönelik geri dönüşü olmayan adımlar içeren somut bir barış sürecine bağlaması, ABD ve İsrail ile ilişkilerinde elini güçlendiriyor. Dahası, İsrail hükümeti iki devletli bir çözüm ihtimalini reddettiği için Suudi Arabistan İsrail ile normalleşmeyi ancak belirli tavizler karşılığında masada tutarak söylemi değiştirdi ve İsrail’in barış anlaşmasını engellemekten sorumlu aktör olarak görülmesine katkıda bulundu.
İsrail ve ABD’nin bölgede geniş çaplı bir popülarite kaybına uğramasıyla birlikte, Suudi Arabistan’ın herhangi bir anlaşmaya katılması için önemli teşvikler sunmaları gerekecek. Muhammed bin Selman işbirliği karşılığında ABD ve İsrail’den önemli tavizler koparabilecek güçlü bir konumda ve bu kozdan vazgeçmek için acele etmiyor. Suudi Arabistan, ABD ve İsrail İran’la ilgili endişeleri paylaşırken, aynı zamanda Suudi Arabistan ve İran İsrail işgalinin sorunlu ve bölgesel istikrarsızlık kaynağı olduğu algısını paylaşıyor.
Teste dayanmak
Bununla birlikte, Suudi-İran normalleşme anlaşmasını test edecek birçok faktör ve senaryo var; bunların başında da İran’ın vekillerinin ve taşeronlarının gerilimi tırmandırma eğilimi geliyor. İran’ın Husiler gibi gruplar üzerinde bir dereceye kadar etkisi var gibi görünse de bölgedeki yüksek riskli durumlar yanlış hesaplama riskinin de yüksek olduğu anlamına geliyor. Bölgesel iklim ve Gazze’de devam eden savaş göz önüne alındığında, ilgili oyuncuların eylemlerini tahmin etmek zor. Suudi güvenliğini ya da hayati çıkarlarını tehdit eden bir saldırı ya da eylem gerçekleşirse Riyad karşılık vermek ve durumu ölçülü bir şekilde ele almak zorunda kalabilir. Ayrıca Tahran’ın Husiler üzerindeki nüfuzunu daha fazla kullanarak Husilerin Riyad’a yönelik doğrudan tehdidini kontrol altına almasını bekleyecektir. Suudi Arabistan, Tahran’ın yeterince çaba göstermediği ya da Husilerin düşmanca davranışlarını engelleyemediği sonucuna varırsa, tırmanan gerilim Suudi-İran yumuşamasının gücünü test edebilir.
Suudi-İran ilişkilerini test eden bir diğer husus ise yabancı nüfuz. Hem Suudi Arabistan hem de İran, başta ABD, İsrail ve Orta Doğu siyasetinin dinamiklerinde çıkarları olan diğer bölgesel aktörler olmak üzere güçlü müttefik ve düşmanların etkisi altında. Bu aktörlerin eylemleri veya baskıları Suudi-İran ilişkilerinin seyrini önemli ölçüde etkileyebilir.
Bölgesel ve uluslararası komplikasyonlara rağmen, Suudi-İran normalleşmesinin bu testlere dayanması daha olası. Aslında Suudi-İran normalleşmesinin stratejik faydasının boyutunu gösteren de tam olarak bu test senaryoları ve devam eden savaş. Diplomatik kanalların açılması iki ülkenin doğrudan iletişim kurmasını sağlıyor. Bu da her iki devletin de sadece neyin iletildiğini değil, nasıl iletildiğini de kontrol etmesini sağlıyor ki bu da aracılar vasıtasıyla iletişim kurmaktan daha etkili olabilir.
Ayrıca diplomatik ilişkiler her iki devletin, özellikle de Suudi Arabistan’ın gerilimi azaltmaya yönelik ortak çağrılarını daha kolay iletebilmelerine olanak tanıyor çünkü Suudi-İran diplomatik ilişkileri olmasaydı bu tür açıklamaları yapmak çok daha karmaşık olurdu. Elbette sonuçta bu tür diplomatik koordinasyon, yumuşamayı destekleyen iki taraflı stratejik mutabakat için sadece yapı taşlarını temsil ediyor.
Yumuşamanın sürdürülebilirliği İran ve Suudi Arabistan’ın bu yumuşamanın faydasını nasıl gördüğüne bağlı. Şu anda her iki ülke de stratejik hedefleri doğrultusunda anlaşmalarını sürdürmeye istekli görünüyor. Ne Riyad ne de Tahran Gazze’deki çatışmanın tırmanmasını ya da doğrudan müdahil olmayı istiyor. Bu durum, daha geniş hedefleri ve öncelikleriyle uyumlu olduğu için gerilimi azaltma konusundaki kararlılıklarını güçlendiriyor. Bölgesel dinamikler öngörülemez ve beklenmedik bir tırmanış en tehlikeli olasılık olsa da İran ve Suudi Arabistan’ın mevcut motivasyonları ve hedefleri, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşın -en azından kısa vadede- aralarındaki yumuşamayı bozma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor.
Ortadoğu
ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.
Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.
Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.
Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.
Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.
Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.
Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.
Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.
USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.
USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.
Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.
Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.
Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.
Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.
Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.
Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.
Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.
Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.
Ortadoğu
Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.
Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.
Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.
Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.
Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.
Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.
Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.
Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.
Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.
Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.
Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.
Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.
Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.
Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.
Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.
Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.
Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.
Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.
Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.
Ortadoğu
Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.
CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.
Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.
Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.
Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.
Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.
İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.
İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.
Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.
Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.
Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.
CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.
Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.
Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.
CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.
Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.
Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.
Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı









