Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Geert Wilders’in Avrupa’ya dair emeli ne?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Hollanda’da 22 Kasım’da düzenlenen seçimler Avrupa’daki genel eğilimi yansıttı; Geert Wilders liderliğindeki sağcı PVV, yüzde 23,5 oy oranı elde ederek parlamentoda 37 sandalye elde etti. Eski AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Frans Timmermans’ın liderliğindeki İşçi Partisi (PvdA) ve Yeşil Sol (Groen Links) de 25 sandalyeyle ikinci oldu. Siyasi ittifak sistemi şimdilik Wilders’e mutlak iktidar alternatifi sunmuyor gibi görünüyor. Thomas Fazi’nin geçen aylardaki şu değerlendirmesine de bakarak yazıya başlamak iyi olabilir: “Kendilerini Brüksel’den kontrolü geri almaya adadıkları iddia edilen ‘milliyetçi’ ve ‘vatansever’ partilerden, Brexit’in uygulanabilir olduğunu gösterdiği AB’den çıkma zaruretine ilişkin farkındalığın artması beklenebilirdi. Bunun yerine tam tersi bir sonuca ulaştılar: AB o kadar güçlü ki varlığını kabul etmekten başka bir alternatif yok. Bunun trajik sonuçlarını Meloni hükümeti örnekliyor: Avrupa Birliği’nin (ve NATO’nun) dikte ettiği politikalara riayet etmekten başka seçeneği olmayan, boş kültür savaşı retoriği yapan, sözüm ona “egemenlikçi” bir hükümet. Avro çerçevesinde sağ popülizmin kaçınılmaz kaderini —iktisadi ana akımın duyarcılık karşıtı bir versiyonu haline gelmek— simgeliyor.”


Geert Wilders’in Avrupa’ya dair emeli ne?

Hollandalı aşırı sağcı lider ve genel seçimlerin galibi, AB’de kalmayı ancak birliği kendi anlayışına göre şekillendirmeyi planlıyor.

Caroline de Gruyter

Foreign Policy

28 Kasım 2023

22 Kasım’da Hollanda’da düzenlenen genel seçimlerde Geert Wilders’in aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) Temsilciler Meclisi’nde en fazla sandalyeyi kazandı. Aynı gün Macaristan Başbakanı Viktor Orban, muhafazakâr Die Weltwoche dergisinin davetlisi olarak Zürih’te bir açılış konuşması yaptı. İkinci etkinlik birincisini anlamak için bir anahtar sunuyor. Orban, Wilders’in Avrupa’ya dair emelinin bir ön izlemesini sundu.

Kendisine kırmızı halı seren pek çok merkez sağ partiyle koalisyon kurmaya hak kazanan Wilders, geçmişte defalarca ülkesini Avrupa Birliği’nden çıkarmak istediğini söylemişti. PVV’nin programı “Nexit” için referandum çağrısında bulunuyor. Fakat Avrupa’daki diğer aşırı sağcı siyasetçiler gibi Wilders de Brexit’ten çıkarılacak dersleri anlamış durumda: Bu çalkantılı dünyada tek başına kalan ülkeler kendilerini marjinalleştirir ve zayıflatır, bu nedenle AB’den ayrılmak yerine kalmak ve onu içeriden değiştirmek daha iyi olacaktır. Orban’ın Zürih’te çizdiği senaryo da tam olarak bu.

Öncelikle Orban, bu zor zamanlarda Konrad Adenauer ya da Helmut Kohl gibi gerçek bir liderin —savaş sonrası Almanya’yı yıllarca istikrarlı bir ahlaki ve siyasi pusula ile yöneten ve Avrupa’da Hıristiyan demokrasisini şekillendiren politikacılar— konuşmasını hak ettikleri halde küçük bir ülkenin lideri olarak kendisine katlanmak zorunda kaldıkları için dinleyicilerden özür diledi. Orban, “Ama ne yazık ki Avrupa geriliyor,” diye devam etti. “Artık o kalibrede politikacılara sahip değil. Dünya üzerindeki hakimiyetini kaybetti, zira gerçek politikacılar tarafından değil, liberal-ilerici böcekle enfekte olmuş bürokratlar tarafından yönetiliyor. Eğer bu gerilemeyi durdurmak istiyorsak, klasik Avrupa siyasi ve liderlik kültürüne geri dönmeliyiz,” dedi. Bu, milliyetçi liderlerin Brüksel’de dümeni ele alması ve bundan böyle AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e “bizim çalışanımız, işi bizim kararlarımızı uygulamak olan ücretli çalışanımız” olarak davranması anlamına gelecektir.

Eşi Macar olan Wilders, Orban’a yakın bir isim. Onu pek çok kez ziyaret etti. Hollandalıların büyük çoğunluğunun Nexit’i desteklemediğini biliyor. Üyeliğin ülke için faydalı olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 80. Bu oran Avrupa ortalaması olan yüzde 72’nin üzerinde. Olası merkez sağ koalisyon ortaklarından hiçbiri AB’den çıkışı savunmuyor. Dahası, Orban gibi Wilders de Birleşik Krallık’ın yalnızca AB’den değil aynı zamanda ortak pazardan da ayrılmasının akıllıca olmadığını düşünüyor. Orban, İsviçreli dinleyicilerine Brüksel’de alınan kararların, Bern’in bu kararlarda herhangi bir söz hakkı olmaksızın, tek pazarın bir katılımcısı olarak İsviçre’yi doğrudan etkilediğini söyledi. AB’de kalmak ve bu kararları içeriden şekillendirmek için sebep çok. Orban’a göre ulusal egemenlik son derece önemli ve AB’de kalarak buna daha iyi hizmet edilebilir.

Avrupa söz konusu olduğunda, egemenlik PVV programında da anahtar kelime. Programında “Ülkeler arasındaki yoğun işbirliğinin AB gibi bir siyasi birliğe ihtiyacı yoktur,” deniyor. Daha küçük bir AB bütçesi ve mesela iltica ve göç alanlarında vazgeçişlerin kullanılması çağrısında bulunuyor. Wilders, seçim gecesi televizyonda, (iltica ve göçle ilgili) Dublin anlaşmasını bağlı kalmak istediği olumlu bir AB düzenlemesi olarak zikretti. Eğer Avrupa mevzuatı iyi değilse, “Daha iyi hale getirmek için her zaman değiştirebiliriz,” diye ekledi. Bu sözler kulağa hiç de AB’den ayrılmak isteyen birinin ağzından dökülmüş gibi gelmedi. Aksine, dümeni tutmak için içeride kalan birine benziyordu.

Esasında Orban ona yol gösteriyor. Orban şu anda Brüksel’de çeşitli kozlarını oynuyor. AB Komisyonu kendisine yaklaşık 30 milyar avroluk Avrupa teşviki ödemeyi reddediyor, zira bu fonlar hukukun üstünlüğü ve yolsuzlukla mücadele şartlarına bağlanmış durumda. Bazı kozmetik reformlara rağmen Orban, bu gereklilikleri yerine getirme konusunda hiçbir şey yapmıyor. Şimdi Orban intikam alıyor. İsveç’in NATO üyeliğini engellemeye devam ediyor. Aralık ayında yapılacak Avrupa zirvesinde Avrupalı hükümet liderlerinin Ukrayna ile resmi katılım müzakerelerine başlayıp başlamamaya karar vermeleri bekleniyor. Orban, geçen hafta yazdığı mektupla henüz bir karar alınmasını istemediğini açıkladı. Orban, ayrıca Avrupa’nın Ukrayna’ya önümüzdeki birkaç yıl içinde yapacağı 50 milyar avroluk mali ve askeri yardımı ve Avrupa Barış Fonu aracılığıyla yapılacak ortak silah alımlarını engellemekle tehdit ediyor. Son olarak Orban, milyarlarını alamadığı takdirde Ursula von der Leyen’in 2024 yılında AB Komisyonu başkanlığına yeniden atanmasını engellemeye çalışacağının sinyalini verdi.

Bu arada Macaristan’ın dört bir yanına von der Leyen ve George Soros’un kurucusu olduğu Açık Toplum Vakıflarının yeni lideri olan oğlu Alex Soros’un resmedildiği ve üzerinde “Onların ezgileriyle dans etmeyelim,” yazan posterler asılması talimatını verdi. Ayrıca Avrupa’ya ilişkin (bağlayıcı olmayan) bir ulusal istişare düzenledi ve 11 oldukça düşündürücü soru sordu. AB’nin Ukrayna’ya mali yardımı ile ilgili bölüm şu şekilde: “Macaristan’dan [Ukrayna için] ilave destek istiyorlar, oysa ülkemiz AB fonlarını alamadı.” Olası cevaplardan biri şöyle: “[AB’den] alacaklı olduğumuz parayı alana kadar Ukrayna’yı desteklemek adına daha fazla ödeme yapmamalıyız.”

Orban gibi Avrupa’daki pek çok aşırı sağcı siyasetçi de AB’den ayrılmanın zamanı olmadığı sonucuna varmış durumda. Birleşik Krallık gibi büyük bir ülke bile Brexit’ten bu yana etkisini kaybetti. Ekonomi darbe aldı, göç iki katına çıktı, risk fonları ülkeyi satın alıyor. Dahası, üçüncü ülkelerle yapılacak potansiyel ticaret anlaşmalarının Birleşik Krallık’ın AB üzerinden yaptığı anlaşmalardan daha kötü olacağı, Hindistan ya da Avustralya gibi güçlü ülkelerin AB’den alamadıkları tavizleri Londra’dan koparma fırsatını yakalayacağı ortaya çıktı. Eski Başbakan John Major’ın 2020’de verdiği konferansta belirttiği üzere, Birleşik Krallık daha yoksul ve daha güçsüz olmayı seçen ikinci sınıf bir güç; “kontrolü geri alma” sloganı, Birleşik Krallık’tan çok Avrupa için geçerli.

Hem Birleşik Krallık hem de İsviçre’nin şu anda AB ile yakınlaşma arayışında olması tesadüf değil. AB’nin bekleme odası aday ülkelerle dolu. Birliğin yörüngesindeki pek çok ülke, Rusya ve Türkiye gibi bölgesel güçlerin herkese istediği gibi zorbalık yapmasıyla, daha büyük bir grubun parçası olmanın onları kahvaltıdan önce çiğ çiğ yenmekten koruyabileceğini keşfetti.

Avrupa’daki milliyetçilerin mantrası eskiden “Avrupa Birliği’nde egemenliğimizi kaybediyoruz, o halde Avrupa Birliği’nden ayrılalım,” şeklindeydi. Şimdi ise pek çoğu aslında birliğin bir parçası olarak egemenlik kazandıklarının farkında. Orban gibi isimler aniden tek Avrupa pazarının avantajlarını ve ucuz, ortak aşılar ya da Google veya Microsoft gibi çok uluslu şirketleri toplu olarak disipline etme gücü gibi diğer faydaları vurguluyor.

Avrupa konusunda bu u dönüşünü temsil eden biri varsa o da İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’dir. Geçen yıl iktidara gelir gelmez, kimsenin aklına gelmeyecek bir şekilde Avrupa’ya yatırım yapmaya başladı. Bir anda avroyu ve Avrupa savunmasını destekler hale geldi ve daha iyi bir AB iltica ve göç sistemi arayışına yapıcı bir şekilde dahil oldu. Sadece çevre politikası ve kültürel konularda muhafazakâr kaldı.

Wilders gibi Fransa’dan Marine Le Pen, İtalya’dan Matteo Salvini ve Avusturya’dan Herbert Kickl de —Orban’ın söylediğinin aksine— AB üyesi ülkelerin Brüksel’deki gücün neredeyse tamamına sahip olduğunu fark etmiş görünüyor. Ve Orban gibi kendilerini ulusal düzeyde seçtirmeyi başarırlarsa, bu güçle kendi lehlerine oynayabilirler. Onun gibi, ara sıra veto kullanma tehdidinde bulunarak konumlarını şişirebilir ve herkesi rehin alabilirler. Macaristan gibi, Avrupa’yı içeriden zayıflatmak için Avrupa’da yer edinmek isteyenlere kapılarını açabilirler. Dahası, Bundeskanzleramt ve Elysée’yi nihayet dikkat etmeye zorlayabilirler. Kısacası AB üyeliği bir kaldıraç görevi görür. Bu, ulusal liderleri normalde olduklarından daha büyük hale getiren bir araç.

Orban, Le Pen, Salvini ve Wilders gibi siyasetçilerin üzerinde çalıştığı sinik Avrupa işte budur. Önümüzdeki hafta sonu, Salvini’nin aşırı sağcı Avrupa Parlamentosu grubunun Floransa’da düzenleyeceği konferansta kemanlarını yeniden akort edecekler.

Aşırı sağ partiler eskiden ulusal kürsülerde AB’ye ve Brüksel’deki “atanmış Avrokratlara” karşı atıp tutarak dar ulusal çıkarları savunur ve bunun sonucunda da kendi aralarında sık sık çatışırlardı. Şimdi ise bu farklılıklar, en sevdikleri temalardan bazıları olan güvenlik, savunma, göç ve sınır kontrolü konularının öne çıkmasıyla giderek daha fazla gölgede kalıyor. Chatham House’dan Hans Kundnani’nin yakın zamanda yazdığı üzere, aşırı sağ artık sadece Avrupa’ya karşı ulus adına değil, Avrupa adına konuşmaya başlıyor. Kundnani’nin deyimiyle bu “etno bölgeselcilik”, “Avrupa medeniyetinin” tehlikede olduğu fikrine odaklanan bir retorikle karakterize ediliyor.

Hakikaten de “Avrupa’nın gerilemesi” aşırı sağ partiler için ortak bir tema haline geliyor. Orban, Zürih’te yaptığı konuşmada Avrupa’nın “özerk ve egemen bir şekilde hareket etme” konusundaki yetersizliğinden birkaç kez söz etti. Avrupa’nın dünyada yolunu kaybettiğini dile getirdi. Ardından da Adenauer ve Kohl gibi siyasi devlerin izinden giderek kurtarıcı rolüne soyundu.

Orban’ın kendisini artık aşırı sağda değil merkez sağ gelenekte konumlandırması tesadüfi değil. Bu, merkez sağ ile aşırı sağ arasında on yıllardır var olan barajın yıkıldığı anlamına geliyor. Pek çok ülkede merkez sağ, aşırı sağ söylemi kopyalayarak ana akım haline getiriyor. Hollanda’da merkez sağ VVD —Başbakan Mark Rutte’nin partisi— işbirliğine kapı açarak PVV’yi seçilebilir hale getirdi. Aynı şey, aşırı sağcı FPÖ’nün merkez sağ ÖVP’yi geride bırakarak daha popüler bir parti haline geldiği ve önümüzdeki sonbaharda seçimlerin yapılacağı Avusturya’da da yaşanıyor. Haziran ayında seçimlerin düzenleneceği Belçika’da da benzer bir dinamik yaşanabilir. Fransa’da merkez sağ Cumhuriyetçiler, artık aşırı sağcı Ulusal Birlik’ten daha radikal ve çok daha küçük. Bu arada Avrupa Parlamentosu’nda, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana siyasi aşırılığa karşı güçlü bir siper olan muhafazakâr aile de aynı şekilde sağa kayıyor. Daha önce desteklediği Yeşil Mutabakat iklim yasalarının bazılarına ret oyu veriyor, sınırları kapatmak istiyor ve sosyal adalet konularına giderek daha yüksek sesle karşı çıkıyor.

Tüm bunlar olurken Wilders gibi aşırı sağcı siyasetçilerin AB’den ayrılma konusunda her zamankinden daha az gerekçesi var. Orban’ın Zürih’te söylediği gibi, “Macaristan kara koyun değil, ilk kırlangıç ve diğerlerini dört gözle bekliyoruz.”

ASYA

‘Yeni Pakistan yönetimi, çatışmaya değil ticarete öncelik vererek komşularıyla sorunlarını çözmeli’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, 8 Şubat’taki seçimlerin ardından koalisyon tartışmalarının devam ettiği Pakistan’da iç ve dış huzura kavuşabilmek için izlenmesi gereken dış politikaya dair öneriler sunuyor. Lahor Yönetim Bilimleri Üniversitesi’nde siyaset alanında yardımcı doçent olarak görev yapan Salman Rafi Sheikh tarafından Nikkei Asia için kaleme alınan makale, Pakistanlı politika yapıcılara “dış politika sorunlarını sıfırlama” ve “iç politikaya ve ekonomiye odaklanma” çağrısı yapıyor.

Yeni Pakistan Başbakanı’nın dış politikası isyancılara değil ticarete odaklanmalı

Salman Rafi Sheikh, Nikkei Asia
20.02.2024

İran ordusunun geçtiğimiz ay Pakistan’daki hedeflere yönelik beklenmedik füze ve insansız hava aracı saldırıları pek çok şok dalgası yarattı.

Siyasi huzursuzluk, ülke içinde giderek sıklaşan terör saldırıları ve Pakistan’ı iflasın eşiğine getiren ağır ekonomik krizin ortasında ülke, Keşmir konusunda Hindistan’la uzun süredir devam eden çatışmasına ve sınır ötesi İslamcı saldırılar nedeniyle Afganistan’la yaşadığı gerginliğe ek olarak aniden üçüncü bir sınırda çatışmanın patlak vermesinden endişe duymak zorunda kaldı.

Pakistan’ın bir sonraki hükümetinin kurulmasına ilişkin tartışmalar sürerken, ülkenin siyasi liderlerinin, korkutucu iç sorunlara doğru bir şekilde odaklamalarını sağlayacak bir dış politika sıfırlamasına duyulan ihtiyacı akıllarında tutmaları önemlidir.

İran’ın saldırısının temel motivasyonu Pakistan’ın İran’ın etnik Beluç bölgelerinin bağımsızlığı için mücadele eden Ceyşu’l Adl’i dizginleyememesi ya da dizginlemek istememesidir.

İslamabad’ın Ceyşu’l Adl ile olan bağları, İran’ın 1979 İslam Devrimi ve Afganistan’da Sovyetler tarafından kurulan komünist rejime karşı mücahit gerilla direniş mücadelesini takip eden karmaşık jeopolitik dinamiklere kadar uzanıyor.

1980’lerin sonlarında İran, radikalleşen Sünni grupların Pakistan’daki Şii azınlığı hedef almaya başlamasının ardından Pakistan’daki bazı Şii militan grupları dayanışma gösterisi olarak desteklemeye başladı.

Pakistan da buna karşılık olarak Ceyşu’l Adl’e bir miktar destek verdi. Bunun üzerine İran, Pakistan’ın Belucistan eyaletinin bağımsızlığı için mücadele eden militan gruplarla bağlar kurarak karşılık verdi. Son yıllarda sınırın her iki tarafındaki Beluç bölgelerinde şiddet olayları arttı.

Keşmir de benzer şekilde Pakistan ve Hindistan arasında bölünmüş durumda. İslamabad, Hindistan işgali altındaki bölgeleri kurtarmaya yönelik resmi politikası nedeniyle, Ceyş-i Muhammed gibi Hindistan’a düşman militan gruplara uzun süredir bir dereceye kadar destek veriyor.

2019 yılında Hindistan ve Pakistan, tıpkı İran ve Pakistan’ın geçen ay yaptığı gibi karşılıklı hava saldırıları düzenledi. Bu kısasa kısas da, Hindistan’ın kontrolündeki Keşmir’de Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed tarafından gerçekleştirildiğini söylediği bir intihar saldırısının ardından başlamıştı.

Afganistan örneğinde ise Pakistan, Hindistan ile savaşa yönelik acil durum planlarının bir parçasını oluşturan “stratejik derinlik” doktrini doğrultusunda ülkedeki Taliban hareketini uzun süre besledi. Taliban Ağustos 2021’de Kabil’de iktidarı ele geçirdiğinde, dönemin Pakistan başbakanı İmran Han, hareketi “kölelik zincirlerini kırdığı” için tebrik etti.

Ancak bu duruş son iki buçuk yılda büyük ölçüde geri tepti. Afganistan’daki rejim değişikliğine, Pakistan Talibanı olarak adlandırılan Tehrik-e-Taliban Pakistan’ın (TTP) Pakistan içindeki militan saldırılarındaki artış eşlik etti. Geçtiğimiz yıl bombalama ve silahlı saldırılarda yaklaşık bin sivil ve güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

İslamabad, TTP’nin Afganistan’daki sığınaklarda faaliyet gösterdiğini iddia ederek Kabil’den bu örgütü çökertmesini talep ederken, Afgan hükümeti TTP’yi Pakistan’ın iç sorunu olarak görüyor.

İslamabad, Afganistan’ın geri kabul edebilecek durumda olmamasına rağmen 1,7 milyon kadar belgesiz Afgan mülteciyi sınır dışı etmek için harekete geçerek Kabil üzerindeki baskıyı artırdı.

Pakistan’ın dört kara sınırından sadece Çin ile olan sınırı sorunsuz.

İki ülke arasında uzun bir geçmişe dayanan yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler mevcut ve Pakistan’ın Pekin’e karşı herhangi bir dış politika ya da güvenlik hedefine ulaşmak için isyancı grupları desteklemesi için bir neden yok. Nitekim Kuşak ve Yol Girişimi altında geliştirilen bir altyapı projeleri paketi olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan’ı kuzey komşusuna daha da bağımlı hale getirdi.

İslamabad CPEC’i kolaylaştırmak için güvenliği artırmaya çalışırken bile bazı militan gruplar Pakistan’da, özellikle de Belucistan’da Çinli personeli hedef aldı.

Ancak bu grupların Pakistan’ın Çin sınırında herhangi bir saldırı girişiminde bulunduğu bilinmiyor. Bu sınır Pakistan’ın coğrafi açıdan en zorlu sınırı ve dünyanın en yüksek dağlarından birkaçına sahip.

Öyle olsa bile Pakistan’ın ekonomik koşulları üç ayrı cephede daha yüksek bir askeri duruşa izin vermiyor.

Pakistan’ın militan grupları bir dış politika aracı olarak kullanmaktan kararlılıkla vazgeçerek ve onlara yönelik tüm devlet desteğini keserek yeni bir sayfa açmasının zamanı gelmiştir. Bu aynı zamanda Pakistan içinde militanlığı yüceltmekten vazgeçmek ve “silahlı siyasetten” uzaklaşmak anlamına da gelmelidir.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın 29 Ocak’ta İslamabad’a yaptığı ziyarette görüldüğü gibi sadece ikili temaslar yeterli olmayacaktır. Bu tür ziyaretler gerginliğin geçici olarak yatıştırılmasına yardımcı olabilir ancak kalıcı bir çözüm değildir.

Pakistan, ticarete çatışmadan daha fazla öncelik veren ve devlet dışı militan grupların karmaşık ağları yerine karmaşık ekonomik karşılıklı bağımlılığın inşasını destekleyen yeni bir dış politika çerçevesi geliştirmelidir. Bu, Pakistan’ın ekonomik olarak yeniden ayağa kalkmasına yardımcı olacak ve yetkililerin uzun süredir acı çeken vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmasını sağlayacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki askeri müdahalesiyle beraber Rusya, tarihteki en ağır ambargo rejiminin muhatabı haline geldi. Yaptırımlar, başta petrol ve doğalgazda Rusya’nın Avrupa pazarını komple kaybetmesine neden oldu. Yaptırımların etkilerinin hafifletilmesi konusunda Çin, İran ve Hindistan gibi aktörlerle ticari ilişkilerin derinleştirilmesi henüz yeterli birer alternatif değil ve bu ülkeler, ayrıca Batı’nın ikincil yaptırımlarına dair epey temkinli. Bunun yanında Rusya ekonomisinin performansı uzaktan bakınca fena görünmüyor.


Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yaptırımların Rusya’nın ekonomisini boğması gerekiyordu ama ekonomi gelişiyor gibi görünüyor

Simon Wilson

MoneyWeek

14 Şubat 2024

İki yıl önce Batı’da yaygın olan beklentilerle —yaptırımlar ve Vladimir Putin’in Ukrayna savaşının yıpratıcı etkileri ekonomik çöküşe yol açabilecekti— karşılaştırıldığında Rusya ekonomisi çarpıcı bir şekilde iyi durumda.

On iki ay önce Batılı analistler, 2023 yılı boyunca genel bir daralma bekliyordu. Bunun yerine Rusya ekonomisi, Batılı ülkelerden (Britanya dahil) çok daha güçlü bir şekilde büyüdü ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) yüzde 3’ün üzerinde arttı. Yüksek petrol fiyatları ve Çin ile Hindistan’a yapılan ihracatın artması, Rusya’yı pek çoklarının öngördüğü felaketten korumaya yardımcı oldu.

Batılı firmaların çekilmesi Rusya’daki firmalara yeni alanlar açarken, sermaye kontrolleri de ülkede kalıp yatırım yapmaktan başka seçenek bırakmadı. Asker maaşları ve ailelere ödenen tazminatların yanı sıra silah üretimi de dahil olmak üzere savunma harcamalarındaki devasa artış, ülkenin yoksul kesimlerinde ufak çaplı bir patlamanın yaşanmasına ön ayak oldu.

Bu gerçekten sürdürülebilir mi? Rusya Maliye Bakanlığı’nın rakamlarına göre hükümetin toplam mali teşvikleri GSYİH’nin yüzde 5’i civarında ve Kovid-19 pandemisi sırasında uygulanandan daha fazla. Bir noktada tüm bunların bedelinin ödenmesi gerekiyor. Fakat Rusya Devlet Başkanı, şimdilik bir savaş ekonomisi inşa etmekle meşgul.

2024 bütçesinde askeri harcamalar Sovyet döneminden bu yana ilk kez GSYİH’nin yüzde 6’sına ulaşacak ve Kremlin’in bütçesinin yüzde 39’unu oluşturacak (ve sağlık ve sosyal refah için ayrılan fonları azaltacak). The Economist’e göre şimdilik en büyük sorun çöküş ya da durgunluktan ziyade ekonominin “tehlikeli bir şekilde sıcak” ilerlemesi. İşsizlik rekor seviyede (yüzde 3’ün altında), nominal ücretler yıllık yüzde 15 arttı ve enflasyon yaklaşık yüzde 8’e yükseldi; bu da merkez bankasını faiz oranlarını yüzde 16’ya yükseltmeye zorladı.

Putin kazanıyor mu? Bu sonuca varmak için henüz çok erken. İki Yale akademisyeni, Putin’i 2023’ün “kazananlarından” biri olarak gösteren yılsonu fikir yazılarına sert bir yanıt olarak, Noel’den hemen önce Foreign Policy sayfalarında Rusya’nın iktisadi beklentileri hakkında daha fazla kuşkucu olunması çağrısında bulundu. Jeffrey Sonnenfeld ve Steven Tian, makalelerinde savaşın ve buna bağlı olarak Batılı şirketlerin ülkeyi terk etmesinin Rusya ekonomisine zarar verdiğini söyledikleri yedi maddeyi sıraladılar.

Birincisi, beyin göçü. Şubat 2022’deki işgalden bu yana, bazı tahminlere göre Rusya’nın tüm teknoloji işgücünün yüzde 10’unu ve milyonerlerinin yüzde 33’ünü oluşturan en az bir milyon yüksek vasıflı çalışan ülkeyi terk etti.

İkincisi, sermaye kaçışı. Rusya Merkez Bankası’nın kendi değerlendirmesine göre, işgali takip eden 16 ay içinde 253 milyar dolarlık rekor bir özel sermaye Rusya’dan çıktı ki bu daha önceki çıkışların dört katı.

Üçüncüsü, Batı teknolojisi ve know-how’ının kaybı teknoloji ve enerji arama gibi kilit sektörlere zarar verdi. Örneğin Rosneft, sermaye harcamaları için yaklaşık 10 milyar dolar fazladan harcama yapmak zorunda kaldı ve ihraç ettiği her bir varil petrole yaklaşık 10 dolar ilave maliyet ekledi.

Dördüncüsü, savaştan önce yılda yaklaşık 100 milyar dolar olan doğrudan yabancı yatırımın yaklaşık 250 milyar dolar geri çekilmesi ve Rusya’ya yeni doğrudan yabancı yatırımın neredeyse tamamen durması.

Beşincisi, rublenin konvertibl ve takas edilebilir bir para birimi olma özelliğini kaybetmesi.

Altıncısı, küresel sermaye piyasalarına erişimin kaybedilmesi.

Son olarak, “servetin büyük ölçüde yok edilmesi ve varlık değerlerinin düşmesi”: Bazı kamu iktisadi teşebbüslerinin değerleri işgalden bu yana yüzde 75 düştü ve pek çok özel sektör varlığının değeri yarıya indi.

Rusya ekonomisi neden büyüyor?

Bugüne dek savaş makinesi, artık devlet kontrolünde olan işletmelerin yamyamlaştırılması ve ekonominin kamu harcamalarıyla desteklenmesiyle finanse edildi. Fakat bu son derece kısa vadeden ötesi için uygulanabilir bir iktisadi strateji değil. Çin, Hindistan ve malların Türkiye ve Kazakistan gibi dost ülkeler üzerinden sevk edildiği “paralel pazarlar” sayesinde yaptırımlar Rusya’nın ekonomisini çökertmedi. Ancak lastik, baskı kâğıdı, uçak parçaları ve ilaç gibi çok çeşitli mallarda kıtlık giderek artıyor. ABD Hazinesinin analizine göre Rusya ekonomisi, Putin’in savaşı başlatmadığı senaryodan yüzde 5 daha küçük.

Bakanlığın baş yaptırım ekonomisti Rachel Lyngaas, savaş, yaptırımlar ve Moskova’nın siyasi tepkisinin birleşiminin “hızla artan harcamalara, değer kaybeden rubleye, artan enflasyona ve istihdam kaybını yansıtan sıkı bir işgücü piyasasına katkıda bulunarak” ülke ekonomisini “ciddi bir ekonomik baskı altına soktuğunu” söyledi. Rusya’ya zarar veren temel faktörler arasında göç, yüksek teknoloji ithalatında yaşanan zorluklar, tedarik zincirlerinin yeniden yönlendirilmek zorunda kalması ve Batı pazarlarına erişim eksikliği yer alıyor.

Putin bundan sonra ne yapacak?

The Times’tan Roger Boyes, Putin’in mart ayındaki devlet başkanlığı seçimlerini atlattıktan sonra sivil seferberliğin kapsamını genişletmeye hazırlandığını ifade ediyor. Rusya’nın uzun vadeli ve yıpratıcı bir savaşta kuvvetlerini yenileme kabiliyeti, Ukrayna’ya karşı en önemli avantajı. Fakat bu durum sivil ekonomide halihazırda ciddi boyutlarda olan işgücü sıkıntısını daha da artıracak ve savunma sanayisini de giderek daha fazla etkileyecektir. Halihazırda yaklaşık iki milyon mühendis ve diğer işçileri istihdam eden savunma sanayisinde 400 bin açık var.

Capital Economics’ten Liam Peach, asıl önemli olanın arz faktörleri üzerindeki kısıtlamalar olduğu görüşünde. Peach, Rusya’nın GSYİH’sine şu ana kadar vurulan darbenin ABD Hazinesinin yüzde 5 tahmininden ziyade yaklaşık yüzde 3 olduğunu ama daha da önemlisi, “arz kısıtlamalarının uzun yıllardır olmadığı kadar bağlayıcı olduğunu” söylüyor.

Peach, “Savaşın ve yaptırımların en büyük ve belki de daha uzun süreli sonuçlarından biri, son iki yılda Rusya’nın arz kapasitesindeki devasa düşüşün, ekonominin enflasyon baskısı yaratmadan büyüme kabiliyetini kayda değer ölçüde sınırlamasıdır. Dolayısıyla ekonomi şimdiye dek yaptırımlarla başa çıkmış olsa da daha büyük bir savaş çabası Rusya’nın makro istikrarı açısından istikrarsızlaştırıcı olabilir,” diyor.

Putin açısından, kurgulanmış bir oylamada yeniden seçilmeyi “kazanmak” kolay olacaktır. Önümüzdeki yıllarda ekonomisini yönetmek ise çok daha zor olacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: 10 Şubat’ta Bloomberg, “Almanya’nın endüstriyel süper güç olarak günleri sayılı” başlığıyla bir makale yayımladı ve makalenin özeti başındaydı: “Enerji krizi pek çok işletmeye ölümcül darbe vurdu. Siyasi olarak felç olmuş Berlin’in herhangi bir reçetesi yok gibi görünüyor.”

Genel olarak, enerji krizinin Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden ve Brüksel’in müteakip tek taraflı yaptırımlarından sonra doğalgaz tedarikinin azalmasıyla başladığı iddia edilse de mesele çok daha öncesine dayanıyor. Gaz fiyatları 2021 yılı sonunda 1000 metreküp başına 2 bin dolar seviyesindeydi ki bu rakam Gazprom’un Avrupalı müşterilerinden aldığı fiyatın on katıydı.

Bu, anlatılanın aksine bizzat Brüksel’in eliyle yaratılmış bir sorun: Jean-Claude Juncker yönetimindeki AB Komisyonu, Avrupa doğalgaz piyasasında reforma giderek gazı borsa spekülasyonu nesnesi haline getirdi. Bu sayede gaz kıtlığı olduğunda ithalatçılar için kazançlı bir durum ortaya çıktı, zira Gazprom’dan ucuza aldıkları gazı borsada fahiş kârla satabiliyorlardı. AB yaptığı reformla, daha önce neredeyse 50 yıl boyunca düşük fiyatlarla yeterli gazı garanti eden uzun vadeli tedarik sözleşmelerini hedef almıştı.

Bu ucuz enerji, Alman sanayisinin temel taşıydı. ABD on yılı aşkın bir süredir LNG’sini Avrupa’ya satmaya çalışıyor ama LNG Rus gazından çok daha pahalı ve bu nedenle normal şartlar altında Avrupa’da rekabetçi bir ortam olamazdı. Juncker’ın gaz piyasası reformu ve Şubat 2022’nin sonundan itibaren Brüksel ve Berlin’in Rusya’dan doğalgaz ithalatını azaltma çabaları sayesinde ABD, 2022 yazında hedefine ulaşmış oldu. Nitekim Kuzey Akım sabotajı da ucuz Rus gazının devrinin nihai anlamda kapanmasını sağladı.

Avrupa’daki enerji fiyatları, sürecin 2021 yazında başlamış olmasından da anlaşılacağı üzere, Ukrayna krizinden tamamen bağımsız olarak yükselişe geçti. Ukrayna krizine Brüksel ve Berlin’den gelen tepkiler bunu sadece hızlandırmış ve pekiştirmiş oldu.


Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

AB’de endüstriyel elektrik kullanımı çöküyor. ABD’li karar mercilerinin “Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretleri yok.”

Robert Bryce

12 Şubat 2024

Bloomberg’in 9 Şubat tarihli haberinin başlığı Avrupa’da yaşanan felaketi özetliyor: “Almanya’nın endüstriyel bir süper güç olarak geçirdiği günler sona eriyor.” Makalede şöyle deniyor: “Avrupa’nın en büyük ekonomisinde imalat üretimi 2017’den bu yana düşüş eğiliminde ve rekabet gücü azaldıkça düşüş hızlanıyor.”

Almanya bir kez daha “Avrupa’nın hasta adamı” oldu. Ancak mesele sadece Almanya değil. Tüm Avrupa’da sanayi kapasitesi daralıyor. Geçtiğimiz ay Tata Steel, Britanya’daki son iki ocağını bu yılın sonuna kadar kapatacağını duyurdu; bu hamle “Galler’deki Port Talbot çelik fabrikasında 2 bin 800’e varan iş kaybına” neden olacak.

Slovalco, 70 yıllık faaliyetinin ardından Ocak 2023’te Slovakya’daki alüminyum izabe tesislerini kalıcı olarak kapatacağını duyurdu. Ülkenin en büyük elektrik tüketicisi olan şirket, yüksek elektrik maliyetleri nedeniyle izabe tesislerini kapattığını söyledi.

Avrupa, kendi kendini şarampole sürükledi. Net sıfır hayalleri, alternatif enerjiye hücum, agresif karbonsuzlaştırma zorunlulukları ve artık mevcut olmayan Rus doğalgazına bel bağlama yönündeki stratejik gaf gibi kötü politika kararları sanayisizleşmeyi tetikliyor. Durum ne kadar kötü? Heritage Foundation’da araştırma görevlisi olan Mario Loyola, 28 Ocak’ta The Hill’de Avrupa’nın erimesi hakkında keskin bir makale yazdı. Avrupa Komisyonu verilerine göre, kıtadaki sanayi üretimi “Kasım 2023’te sona eren 12 ayda yüzde 5,8 düştü. Sermaye malları üretimi yaklaşık yüzde 8,7 azaldı. Tesis ve ekipman yatırımları dibe vurdu,” diye yazdı.

Tüm bu berbat politikaların sonucu; elektrik fiyatlarında şaşırtıcı artışlar. Loyola, Avrupa’da elektrik fiyatlarının “pandemi öncesi seviyelerinin üç katına ulaştığını” belirtiyor. Enerji analisti Rupert Darwall, kısa bir süre önce Britanya’daki büyük işletmelerin 2004 yılına kıyasla beş kata kadar daha fazla elektrik ücreti ödediğini bildirdi.

Elektrik kullanımı ekonomik canlılığın en güvenilir barometrelerinden biridir. Sahiden de elektrik, dünyanın en önemli ve en hızlı büyüyen enerji türü. Ekonomik büyüme elektrik kullanımına yön verir ve bunun tersi de geçerlidir. Sağlıklı ekonomiler elektriğe ihtiyaç duyar, hem de çok fazla. Kötüleşen ekonomilerde ise elektrik kullanımı azalır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni raporuna göre geçen yıl küresel elektrik talebi yüzde 2,2 oranında arttı. Paris merkezli ajans, küresel elektrik talebinin 2026 yılına kadar yılda ortalama yüzde 3,4 artmasını bekliyor ve “talep hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerde daha hızlı elektrik büyümesine katkıda bulunacak olan iyileşen ekonomik görünüm tarafından yönlendirilecektir,” diyor.

Çin ve Hindistan hızlı büyümelerini sürdürüyor. IEA, Çin’in elektrik talebinin 2023 yılında yüzde 6,4 gibi yüksek bir oranda arttığını tahmin ediyor. Ajans, Çin’in elektrik talebinin 2026 yılına kadar saatte 1400 teravat artmasını bekliyor ki bu da “AB’nin mevcut yıllık elektrik tüketiminin yarısından daha fazla” bir enerji miktarı anlamına geliyor. Hindistan’daki elektrik talebi 2023’te yüzde 7 artarken, 2022’deki yüzde 8,6’lık büyümeye kıyasla hafif bir düşüş gösterdi. IEA, Hindistan’da “devam eden hızlı iktisadi genişleme ve alan soğutmaya yönelik güçlü talebin büyümenin ana dayanakları olduğunu” belirtti. Aralık ayında bu sayfalarda da belirttiğim üzere, Çin ve Hindistan’daki yeni elektrik talebinin büyük bir kısmı kömür yakılarak karşılanıyor (ABD’de elektrik talebi geçen yıl yüzde 1,6 oranında azaldı; IEA bu azalmadan daha ılıman hava koşullarını, azalan üretimi ve “otomotiv sektöründeki grevleri ve genel enflasyonist baskıları” sorumlu tuttu).

Çin ve Hindistan’daki yüksek büyüme, elektrik kullanımının geçen yıl yüzde 3,2 oranında azaldığı Avrupa’daki durumla net bir tezat oluşturuyor. IEA, elektrik kullanımındaki düşüşün 2022’deki yüzde 3,1’lik düşüşü takip ettiğini ve AB’deki elektrik talebinin “en son yirmi yıl önce görülen seviyelere düştüğünü” belirtiyor: “2022’de olduğu gibi, sanayi sektöründeki zayıf tüketim elektrik talebini azaltan ana faktör oldu.” AB’nin sanayi elektriği kullanımındaki düşüş çarpıcı olmaktan öte bir şey değil. 2022 yılında AB’de endüstriyel elektrik talebi yüzde 5,8 oranında azaldı. IEA, 2023’te yüzde 6 daha düşeceğini tahmin ediyor.

Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve IEA raporu, 26 Şubat’ta Washington D.C.’de düzenlenecek olan Ulusal Düzenleyici Kamu Hizmetleri Komisyoncuları Birliği toplantısındaki açılış konuşmam için slaytlar hazırladığım bu hafta aklımda. Bu beş grafik Avrupa’nın sanayisizleşmesini ve bunun neden devam edeceğini gösteriyor.

Grafik 1

IEA’ya göre, Almanya’daki elektrik talebi “2023’te yüzde 4,8 gibi kayda değer bir oranda azaldı… Talep azalması özellikle 2023’ün ilk altı ayında üretimde yüzde 13’lük bir düşüşle karşı karşıya kalan enerji yoğun sanayide öne çıkıyor.” Elektrik kullanımındaki bu azalma, Almanya’nın sanayi üretimindeki süregelen düşüşü yansıtıyor. Bu (biraz bulanık) grafikte, bu makalenin başında bahsedilen Bloomberg’ün haberinden bir ekran görüntüsü kullanılmıştır.

Grafik 2

Grafik 3

Grafik 4

Grafik 5

Bu slaytlar ve Avrupa ağır sanayisinin süregelen yıkımı, Britanya Yenilenebilir Enerji Vakfı’ndan John Constable’ın beş bölümlük yeni belgesel dizimiz Juice: Power, Politics & The Grid’de ifade ettiği keskin sözleri akla getiriyor.

Aynı zamanda Küresel Isınma Politikası Vakfı’nda enerji editörü olan Constable, sert bir uyarıda bulunuyor. Üçüncü bölümde şöyle diyor: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki karar mercilerine Avrupa örneğini çok ama çok dikkatli incelemelerini söylüyorum. Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretiniz yok. Biz bunu sizin için test ettik.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English