Dünya Basını
Geri çekilme yanılsaması

Editörün notu: Göç Sosyolojisi, Sosyal Coğrafya ve Çatışma Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış bir doktora adayı olan Nel Bonilla tarafından İngilizce olarak “Worldlines – The threads connecting geopolitics” başlıklı Substack bülteninde ve Almanca olarak NachDenkSeiten portalında yayımlanan bu analiz, Trump yönetiminin İran’a yönelik son dönemdeki yumuşama emarelerinin bir geri çekilme değil, aksine daha sürdürülebilir ve acımasız bir hibrit savaş modeline geçiş olduğunu vurguluyor. Bonilla’ya göre Washington, büyük çaplı askeri bir işgal yerine deniz kontrolü aracılığıyla ekonomik boğma, gizli sabotajlar ve hedefli suikastları içeren Sığınak Devleti (Bunker State) stratejisini benimsiyor. Bu yeni modelde yaptırımlar ve petrol tankerlerine yönelik fiili ablukalar, kalıcı bir savaş mekanizması olarak yapısal hale getirilirken; bölgedeki ABD askerleri olası bir gerilimde meşru müdafaa gerekçesi yaratacak tökezleme telleri olarak konumlandırılıyor. Bonilla, Venezuela ve Küba örnekleri üzerinden, ABD’nin çok kutuplu dünya düzenine eklemlenen kilit düğüm noktalarını istikrarsızlaştırarak Avrasya bağlantısallığını kesmeyi hedeflediği tespitini yapıyor. Sonuç olarak Bonilla, mevcut durumu bir gerilimi düşürme hamlesi değil; çok kutuplu bir düzenin inşasını engellemek amacıyla yürütülen, resmen başlamayan ve hiç bitmeyen sessiz bir savaş biçimi olarak nitelendiriyor..
Geri çekilme yanılsaması
Batı’nın İran’a yönelik “gerilimi düşürme” hamlesi neden sadece daha sessiz bir savaştan ibaret?
Nel Bonilla
Worldlines – The threads connecting geopolitics
10 Şubat 2026
Giderek zemin kazanan bir anlatı var: Artan riskler ve İran’ın uyarılarıyla karşı karşıya kalan Trump yönetiminin, Tahran ile yüzleşmekten geri adım attığı iddia ediliyor. Bir uçak gemisi grubunun kısmen geri çekildiğine dair haberler, Umman’ın başkenti Maskat’taki görüşmeler ve ABD’nin yumuşayan tonu; itidal, yeniden kalibrasyon ve hatta Washington’da yeni bir gerçekçiliğin işaretleri olarak yorumlanıyor. Ancak bu okuma, tehlikeli derecede miyopça. Atlantik sistemine şu an hükmeden stratejik mantığı, benim Sığınak Devleti (Bunker State) olarak adlandırdığım şeyi yanlış anlıyor. Gerilimi düşürme (de-escalation) gibi görünen şey, bu mantık dahilinde, sadece daha sürdürülebilir ve daha acımasız bir savaş biçimine geçişten ibaret. Transatlantik sistemi, kendi çöküş emarelerini uzun vadeli yönetebilmek için en uygun yönteme kayıyor: Deniz kontrolü yoluyla ekonomik boğma, örtülü istikrarsızlaştırma operasyonları ve ihtiyat kuvveti olarak tutulan kinetik vuruşlar. Savaşın biçimi değişti. Amacı ise değişmedi.
Ana akım analizlerin çoğu hâlâ 20. yüzyıla ait bir şablon kullanıyor: Tırmanış (escalation), görünür askeri yığınak, kitlesel bombardıman ve işgal ya da en azından bu tür operasyonların hazırlığı anlamına gelir. Bunları durdurun ya da kamuoyu önünde tehdit etmeyi kesin; işte size “gerilimi düşürme”. Bu mercekten bakıldığında, son gelişmeler gerçekten de bir geri çekilme gibi görünüyor: USS Abraham Lincoln‘ün Umman Denizi’nden kısmen yeniden konumlandırıldığına dair haberler. Umman’ın başkenti Maskat’taki dolaylı görüşmelerin diplomatik koreografisi ve yenilenen yaptırımları, İran’a karşı yürütülen fiili bir savaş çabasının parçası olarak değil de bir pazarlık kozu olarak çerçeveleyen haberler.
Fakat bu okuma, abluka hazırlıklarının ve yaptırım mimarisinin tamamen yerinde durduğunu, gevşetilmek bir yana genişletildiğini görmezden geliyor. Dahası, İran’a yönelik örtülü ve finansal savaş yavaşlamıyor, aksine şiddetleniyor. Son olarak ve en önemlisi, Körfez’deki ABD güç duruşu, İran füzelerinin menzili içindeki 30 bin ila 40 bin askerden oluşuyor ve bu durumda anlamlı bir değişiklik yok. Dolayısıyla hikâye bir geri çekilme hikâyesi değil; Transatlantik sistemin artık tercih ettiği kalıcı hibrit savaş koşullarına yönelik açık bir hazırlık hikâyesi.
Hava saldırılarından ekonomik savaşa: Asli silah olarak abluka ve kuşatma
Savaşı yalnızca bombalar düştüğünde ya da parlamentolar resmen ilan ettiğinde gerçekleşen bir şey olarak tanımlarsak, İran’a yönelik hibrit savaşın halihazırda tüm şiddetiyle devam ettiği gerçeğini kaçırırız. 2025’in sonlarından bu yana Washington’ın aldığı tedbirler, mevcut yaptırımlara enerji akışlarının fiziksel kontrolünü de ekledi.
Aralık 2025’te Trump, Venezuela’ya giden veya Venezuela’dan gelen yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası emri verdi; bu, klasik uluslararası hukuk tanımlarına göre açıkça bir “savaş nedeni” (casus belli) niteliği taşır. İran örneğinde ise aynı yönetim, (henüz) resmen ilan edilmiş bir “topyekûn abluka” değil, hızla daralan bir fiili petrol ablukası yürütüyor: Şubat 2026’nın başlarında Umman’daki nükleer görüşmeler tıkandıktan sonra Washington, İran ham petrolü ve petrokimya ürünlerinin ticaretini yapan firmaları ve aracıları hedef alarak İran’ın petrol sektörüne ek yaptırımlar getirdiğini duyurdu. Buna paralel olarak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın “gölge filosunu” sistematik olarak parçalamaya başladı. Şubat 2026 tarihli bir açıklamada, gölge filoya ait 14 tankeri bloke edilmiş varlık olarak tanımladı ve İran menşeli petrol, petrol ürünleri veya petrokimya ürünlerinin taşınması veya ticaretine karışan 15 kuruluşa ve 2 kişiye yaptırım uygulayarak “nakliyeciler ve tüccarlar ağına karşı harekete geçmeye devam edeceğini” taahhüt etti. Dahası, ABD güçleri fiziksel olarak birden fazla tankere el koydu: İzlanda yakınlarındaki Atlantik sularında iki haftalık bir takibin ardından Marinera; Karayipler’de iki milyon varil Venezuela ham petrolü taşıyan Sophia ve İran’ın gölge filosuyla bağlantılı diğer gemiler.
Bu hedef odaklı bir çaba ve sadece sembolizmden ibaret değil: İran, günde yaklaşık 1,3 ila 1,8 milyon varil petrol ihraç ediyor ve bunun kabaca yüzde 90’ını Çin’e satıyor. Bunun önemli bir kısmını kesmek, işlevsel olarak İran ekonomisinin ana arterlerine yönelik sürekli saldırılarla eşdeğerdir.
“İran’ı yeniden güçsüz bırakmak”
Trump yetkilileri ne yaptıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davranıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, maksimum baskı kampanyasının “İran’ın zaten bükülmekte olan ekonomisini çökertmek,“ “İran petrol ihracatını çökertmek” ve “İran petrol sektörünü kapatmak” için tasarlandığını övünerek anlattı. Sonuçları ise kutladı: Para biriminin değer kaybı, banka iflasları, dolar kıtlığı, ithalat felci; ve ardından ekledi:
“İnsanlar işte bu yüzden sokağa döküldü… Bu, ekonomi idaresi sanatıdır. Tek kurşun atılmadı.”
Mart 2025’te New York Ekonomi Kulübü’nde Wall Street’e hitap eden Bessent, bunu daha da net bir dille ifade etti: Amaç “İran’ı yeniden parasız bırakmaktı.“ Finansçılarla dolu salon bu sözleri alkışladı.
Yapısal savaş olarak yaptırımlar
İzlediğimiz şey, yaptırımların kalıcı bir savaş hali olarak yapısallaştırılmasıdır. Dünya Bankası ve BM insan hakları verileri net bir örüntü ortaya koyuyor: 2015 JCPOA nükleer anlaşması kapsamında yaptırımlar hafifletildikten sonra, 2016 yılında İran enflasyonu yaklaşık yüzde 7’ye düştü. Trump 2018’de anlaşmayı tek taraflı olarak yırtıp atıp BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ederek yaptırımları yeniden uygulamaya koyduğunda, enflasyon tekrar yüzde 40-50 bandına fırladı ve orada kaldı. BM özel raportörleri, ABD’nin İran, Küba ve Venezuela’ya yönelik tek taraflı yaptırımlarının uluslararası hukuku ihlal ettiği ve açlık ile temel haklardan mahrumiyet gibi muhtemel sonuçlarla “insan yapımı insani felaketlere” yol açma riski taşıdığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.
Elbette, yaptırımların kullanımı açısından bunların hiçbiri kavramsal olarak yeni değil. Küba üzerine 1960 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı notu, yol haritasını zaten dile getirmişti: Ambargonun amacı “Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak“ ve “açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmaktı.” Yeni olan şey, bu mantığın Sığınaklaşmasıdır (Bunkerization): Bir zamanlar politika seçeneği olarak ele alınan planlar, artık çok kutuplu direnci mümkün kılan herhangi bir devlete varsayılan olarak uygulanan yerleşik bir yapı (standing structure) haline gelmiştir.
Bir test vakası olarak Venezuela: Güvenlik bürokrasisi ve çok kutupluluk savaşı
Venezuela’da 3 Ocak 2026’da yaşananlar, ne bir sapma ne de kısa vadeli iç olayların tetiklediği ani bir tırmanış olarak görülmelidir. Bu düşünceden oldukça uzaktı. Aksine, bir süredir entelektüel, kurumsal ve doktrinel olarak hazırlanan jeopolitik bir operasyonun icrasıydı. O gün yaşananları jeopolitik bir darbe olarak adlandırmak yerinde bir tanım olacaktır. Venezuela, Hugo Chávez’in Soğuk Savaş sonrası yarımküreye dayatılan itaat zincirini kırmasından bu yana çeşitli kuşatma biçimleri altında yaşadı. Ancak mevcut evre niteliksel olarak farklı. Bu evre, ABD üstünlüğünün artık garanti görülmediği, Batı kontrolü dışındaki büyümenin otomatik olarak çöküşe (ya da daha doğrusu çökertilmeye) yol açmadığı ve çok kutuplu ittifakların Batılı güç elitleri için sadece ideolojik değil, yapısal bir meydan okuma oluşturduğu bir dünyada gerçekleşiyor. Bu tırmanışı körükleyen endişe, alternatif finansal, diplomatik ve güvenlik ilişkilerinin varlığını sürdürebilmesi ve büyüyebilmesidir. Gücü giderek artan bir şekilde zorlayıcı kaldıraca dayanan, düşüşteki bir hegemon için bu tahammül edilemez bir durumdur.
Bu mantığın en ifşa edici ifadelerinden biri, ABD Ordu Harp Akademisi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SSI) Latin Amerika Araştırma Profesörü olan R. Evan Ellis’in çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Eylül 2025 tarihli “Nihayet Venezuela İçin Oyunun Sonu mu?” başlıklı makalesi, tırmanışın nasıl gelişebileceğini modelliyor. Günümüz jeopolitik bağlamında güç, kinetik eylemin bir iletişim biçimine dönüştüğü bir sinyal mekanizması haline geliyor. En azından ABD cephesinden bakıldığında.
Ellis, son operasyonları “önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin” göstergesi olarak tanımlıyor; bu ifade, tırmanışı eşiklerin iteratif bir testi olarak ele alıyor. Sembolik güç başarısız olursa, sınırlı vuruşlar takip eder. Onlar da başarısız olursa, tırmanış devam eder; ta ki 1989 Panama işgali ve Noriega’nın yakalanmasına açıkça atıfta bulunulan “Just Cause (Haklı Davan) benzeri bir operasyona” kadar. Yarımkürede egemenlik, şarta bağlı olarak iptal edilebilir bir statü olarak çerçeveleniyor:
“Sürat teknesine yapılan son saldırı, ABD hükümetinin önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin bir göstergesidir. ABD’nin önünde, bu güç gösterisinin Maduro’nun ABD’nin endişelerini gidermesini sağlamaya yetip yetmediğini görmekten, ek ve sınırlı vuruşlara, hatta Maduro ve yandaşlarını Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde adalete teslim etmek için Just Cause benzeri bir operasyona kadar uzanan bir dizi seçenek bulunmaktadır.”
Aynı zamanda Ellis, okuyucularına uzun vadeli bir işgalin amaçlanmadığını; toplanan gücün sürdürülebilir bir kontrol için yetersiz olduğunu garanti ediyor. Bu, Irak ve Afganistan sonrası dönemin, bulaşmadan sonuç alma, sorumluluk almadan kontrol etme kısıtlamalarını yansıtıyor. Rejim değişikliğinden sonra şiddetli parçalanma, suç rekabeti ve sabotaj öngörüyor; ancak bunları müdahaleye karşı belirleyici argümanlar olarak değil, “yönetilmesi” gereken dışsallıklar olarak çerçeveliyor. Kaosun sorumluluğu Venezuelalı aktörlere veya Rusya, Çin ve Küba gibi dış “oyun bozuculara” (spoilers) yükleniyor. İstikrarsızlaştırma hem tahmin ediliyor hem de sahiplenilmiyor.
Ellis’i özellikle önemli kılan şey, ABD savunma aygıtının içindeki konumudur. 2014’ten bu yana Ordu Harp Akademisi SSI araştırma profesörü ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ekibi’nin eski bir üyesi olarak, istihbarat, operasyonlar ve stratejik anlatının kesişim noktasında faaliyet gösteriyor. Analizleri en iyi, planlama ekosisteminin kendi içinden doğan, önceden yapılandırılmış biliş (pre-structured cognition) olarak okunabilir.
Latin Amerika’da Çin üzerine kaleme aldığı (Latin Amerika’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin Askeri Eylemlerine Hazırlık başlıklı) paralel bir yazısında Ellis, Çin’in yarımküredeki güvenlik faaliyetlerinin ampirik olarak mütevazı kaldığını kabul ediyor: Silah hibeleri, eğitim değişimleri, sınırlı liman ziyaretleri. Yine de Pentagon için bunların “potansiyel olarak oluşturdukları tehditler merceğinden” yorumlanması gerektiğinde ısrar ediyor. Ampirik tevazu önemsizleşiyor; önemli olan gizli potansiyel. Ticari projeler çift kullanımlı (dual-use) olarak, diplomatik angajmanlar ön konumlandırma olarak, sivil altyapı ise geleceğin muharebe sahası olarak yeniden kodlanıyor.
Birlikte okunduğunda, Venezuela ve Çin çalışmaları güvenlikokrasi zihniyetini (securitocratic mindset) örneklendiriyor: Toplumlar, bozulması, istikrara kavuşturulması veya rakiplere kapatılması gereken sistemler olarak anlaşılıyor. Demokrasi bu anlayışta sadece bir değişken, egemenlik ise koşullu bir statü.
ABD Hava ve Uzay Kuvvetleri için hazırlanan 2023 tarihli RAND raporu Great Power Competition and Conflict in Latin America (Latin Amerika’da Büyük Güç Rekabeti ve Çatışma), bunu açıkça ortaya koyuyor: Bölge stratejik bir geri cephe olarak ele alınıyor, siyaset askeri gerekliliğe tabi kılınıyor. Temel görevler; vekilleri (proxies) desteklemek, Çin’in bölgedeki çift kullanımlı varlıklarını caydırmaya veya kullanmasını engellemeye hazırlanmak ve “bölgede ABD Hava Kuvvetleri varlıklarına artan talebe” hazırlanarak diplomasi yerine askeri seçeneği tercih etmek.
Venezuela örneğinin gösterdiği şudur: Bir devlet üzerindeki Sığınak (Bunker) baskısının yoğunluğu ve biçimi, o devletin bir düğüm veya boğum noktası olarak konumsal değerine ve ABD güç merkezlerine olan mesafesine bağlıdır. Dolayısıyla örneğin Meksika, Küba ve Venezuela, Amerikan sığınağının iç halkasında yer alırken; İran, kuşatmanın hâlâ mümkün olduğu ancak daha fazla çekişmeye sahne olan bir dış halkada yer alıyor. Düğüm noktası ne kadar yakınsa, otonom gelişim için o kadar az alan vardır. Bu nedenle Venezuela, Küba ve Meksika; ABD güvenlik çeperi ve yarımküre stratejisindeki konumları nedeniyle ablukaya alınması daha kolay, sızılması daha kolay ve Washington’a yüksek kinetik maliyet çıkarmadan cezalandırılması daha kolay oldukları için daha zayıf bir pozisyondadır. Bu durum, yukarıda bahsedilen RAND raporunda açıkça belirtilmiştir.
Bu bölgede, mesafe (çok kısa), projeksiyon kapasitesi (maksimal) ve tarihsel hak iddiasının (“bizim” yarımküremiz) birleşimi; İran’ın ve hatta Rusya’nın asla tam olarak aynı şekilde deneyimlemediği özel bir baskı modeli üretir. Nitekim Latin Amerika, tedarik zincirlerini yarımkürede yerelleştirme, Çin’e bağımlılığı azaltma ve Washington’daki Çin şahinlerinin 2030 civarında gerçekleşeceğini açıkça takvimlendirdiği bir savaşa hazırlanma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla baskı sadece ticaret yapmak için değil, ulusal kalkınmayı ABD’nin yeniden silahlanma ihtiyaçlarıyla hizalamak içindir. Latin Amerika’nın geri cephe olarak kodlandığı güvenlikçi bir mantıkta, ticari bağımlılık kırılganlığı derinleştirecektir. Örneğin Meksika örneğinde; mineralleri, lojistiği ve üretimi ABD savaş planlaması için ne kadar merkezi hale gelirse, Meksika’nın seçimleri Washington’ın beklentilerinden saptığı anda gelecekteki müdahaleler o kadar meşru görünecektir.
Öte yandan İran, kısmen farklı bir mesafede ve harekat alanında bulunduğu, sert caydırıcı araçlara ve bunları geliştirme fırsatına (örneğin füzeleri, Hürmüz Boğazı) sahip olduğu ve Rusya ile Çin üzerinden Avrasya destek ağlarına bağlanabildiği için daha dirençli. ABD deniz ve finansal hakimiyeti altındaki Latin Amerika ülkeleri bu tür stratejileri basitçe kopyalayamaz. Yine de İran için çıkarılacak ders nettir: Karayip havzasında test edilen yöntemler -abluka, başsız bırakma (decapitation), dış baskı altında elitlerin yeniden yapılandırılması- şimdi Basra Körfezi’ne uyarlanıyor. Sığınak Devleti, laboratuvar protokolünü çok kutuplu bağlantısallığın bir düğümünden diğerine ihraç ediyor.
ABD’li ve İsrailli analistler, bu Venezuela modelini İran için bir şablon olarak açıkça tartışıyor. Ocak 2026 tarihli bir CNN analizi, “rejim değişikliği olmaksızın lider kadronun tasfiyesinden” (leadership decapitation) açıkça bahsetti ve Washington’ın İran için seçenekleri planlarken “Venezuela’yı bir örnek olarak referans alabileceğini” öne sürdü. Bu arada İsrail istihbarat servisi, İran içinde eşsiz bir erişim gücüne sahip olduğunu kanıtladı: Haziran 2025’teki “Operasyon Yükselen Aslan” sırasında Mossad ve müttefik birimler, Tahran yakınlarındaki İran füze fırlatıcılarını ve hava savunma sistemlerini imha etmek için önceden yerleştirilmiş silahları ve örtülü ekipleri kullandı; aynı zamanda en az 14 nükleer bilimciye ve çok sayıda İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanına suikast düzenledi. Araştırmalar, Mossad’ın hassas silahları ve patlayıcıları İran’a soktuğunu, aylarca veya yıllarca zulalarda sakladığını ve ekipleri Tahran’ın derinliklerinde koordine ederken İran güvenlik güçlerinden kaçabildiğini gösteriyor.
İranlı yetkililer Ocak 2026’da, Mossad ile bağlantılı; çeşitli eyaletlerdeki petrol, gaz, elektrik ve telekomünikasyon altyapısını hedef alan yeni sabotaj planlarını bozduklarını duyurdu; bu da söz konusu gizli ağın aktif olduğunu ve geçmişte kalmadığını kanıtlıyor. Bu, İran’a karşı Venezuela tarzı bir “başsız bırakma” girişimini yeniden üretmek için gereken örtülü yıpratma ve hedefli lider suikastları için tam da ihtiyaç duyulan türden bir altyapıdır. Buna göre amaç tam işgal değil; sürdürülebilir bir yıpratma baskısı oluşturmak, komuta zincirinin bütünlüğünü parçalamak ve hayatta kalan bir “artık hükümeti” (rump government) “stratejik boyun eğmeye” zorlamaktır; yani nükleer ve füze programlarının sökülmesini, enerji egemenliğinin teslimini ve dış politikanın ABD çizgisiyle hizalanmasını kabul etmektir.
Yavaş boğulma
Neden bu yöntem tercih ediliyor? Mevcut ABD askeri stratejisi, kesin sonuçlu ve siyasi açıdan maliyetli savaşlara göre kurgulanmamıştır. Kalıcı kriz yönetimi ve kalıcı yıpratma üzerine inşa edilmiştir. Bu mantık dahilinde şunlar geçerlidir: İran’a karşı büyük, açıkça ilan edilmiş bir savaş riskli, pahalı ve iç politika açısından patlayıcı olacaktır. Öte yandan abluka, yaptırımlar, sabotaj ve aralıklı vuruşların bir kombinasyonu; daha ucuz, inkâr edilebilir ve çok daha esnektir.
Nitekim bu yavaş boğma süreci içinde diplomatik kafa karışıklığı, yıpratmanın bir parçasıdır. ABD temsilcileri bir “anlaşma” ihtimalini sallandırırken, sudaki gerçeklik, korsanlık ve gemilere el koymanın acımasızca tırmandığı bir durum olacaktır. Bu kafa karışıklığı, hedef alınan ulusların içinde hizipsel bir çatışma yaratmayı amaçlar: “Anlaşma yanlısı” bir elit kesim, sahte rahatlama vaatleriyle cezbedilirken, sahadaki (veya denizdeki) askeri gerçeklik ilmeği daraltır. ABD stratejisi, Rusya, Çin ve İran’dan gelecek birleşik bir tepkiyi geciktirmek için bu diplomatik sis perdesini kullanmakta; “denizdeki savaşın”, onlar ortak bir deniz savunması üzerinde anlaşamadan ticaret rotalarını parça parça sökmesine olanak tanımaktadır.
Boğulan bir İran, İran petrolüne bağımlı olan ve Tahran’ı ayakta tutmak için para ve siyasi sermaye yatırmak zorunda kalacak olan Çin’i kanatır. Dahası, kilit bir ortağını kaybetmemek için silah, teknoloji ve diplomatik koruma sağlamak zorunda olan Rusya’yı zayıflatabilir. Küresel Güney’i benzer bağımsız projeler izlemekten caydırır. Son olarak, böyle bir yaklaşım, Körfez’deki ABD askerî varlığı için sonsuz bir bahane sunarak bütçeleri ve iç güvenlikleştirme politikalarını meşrulaştırır. Bu, Batı’daki düzensizliği hızlandırabilecek siyasi geri tepmelere yol açacak dramatik bir bombardıman kampanyasına kıyasla, daha düşük riskli ve daha yüksek getirili bir stratejidir.
Tökezleme teli mantığı: Feda edilebilir varlıklar olarak 40 bin asker
Bunun bir gerilimi düşürme hamlesi olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biri güç duruşudur. Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE ve Umman’daki üslere dağılmış yaklaşık 30 bin ila 40 bin ABD askeri hâlâ orada; hepsi de İran’ın kısa menzilli füzelerinin ve İHA’larının menzili içinde. Konvansiyonel bir perspektiften bakıldığında bu deliliktir: Eğer tırmanıştan korkuyorsanız neden bu kadar çok gücü açık hedefte bırakasınız? Mevcut ABD askeri stratejisi perspektifinden bakıldığında ise bu durum kasıtlı olabilir.
Bu askerler birer tökezleme teli (tripwire) işlevi görüyor. Eğer İran ablukaya veya sabotajlara bu üslere füze saldırılarıyla karşılık verirse, Washington anında kitlesel “meşru müdafaa” operasyonları için iç meşruiyet kazanır. Ne de olsa Transatlantik işlevsel elitleri, Batı hakimiyetinin daha geniş mimarisini korumaya yardımcı olacaksa, yüzlerce hatta binlerce askeri kaybı tolere etmeye giderek daha istekli görünüyor. ABD askerleri burada, çok kutupluluğu dondurmak veya yavaşlatmak amacıyla feda edilebilir vekiller (sacrificial proxies) olarak kullanılıyor.
“Az kaynak”
Nispeten mütevazı bir görünür askeri angajmanın -tek bir uçak gemisi grubu, fazladan birkaç filo, kitlesel seferberlik yok- İran’la yüzleşmek için ciddi bir niyet taşımadığına işaret ettiği varsayılabilir. Ancak küçük ayak izi, stratejinin doğasına dair bir ipucudur: Potansiyel bir ekonomik abluka, ayrıca bir petrol ambargosunun uygulanması ve halihazırda devam eden tankerlere el koyma tedbirleri; armadaları değil, devriyeleri gerektirir. Bir deniz ablukası altı uçak gemisi gerektirmez. Ticari nakliyenin, sigortacıların ve üçüncü devletlerin ABD’nin “yaptırım uygulamalarına” boyun eğmesini sağlamaya yetecek kadar varlık ve ölümcül güç gerektirir. Gördüğümüz ölçek tam da budur. Örtülü sabotaj siyasi olarak hiçbir maliyet getirmez; inkâr edilebilir istihbarat ekipleri ve siber birimler uydu görüntülerinde görünmez. Lider kadroyu tasfiye vuruşları (decapitation strikes) zırhlı tümenleri değil, özel kuvvetleri gerektirir.
Genel olarak, ekonomik bağlantısallığın kalıcı olarak çevrelenmesi (containment), işgal gerektirmez; sadece uzun vadeli yatırım ve entegrasyonu cazibesiz ve riskli hale getirecek kadar tehdit ve istikrarsızlık gerektirir. Son olarak yapısal düzeyde, 2009 tarihli Which Path to Persia? (Hangi Yol İran’a Çıkar?) başlıklı Brookings raporu, deniz baskısı, yaptırımlar ve hava saldırılarını, rasyonel bir hegemonun aralarından seçim yapabileceği ayrı seçenekler olarak ele alıyordu. Bugünkü durumda bu seçenekler katılaşarak bir yapıya dönüştü: Kilit düğüm noktaları (Hürmüz, Karayipler, Meksika Körfezi) çevresinde gemiler, üsler ve ambargo mekanizmalarından oluşan neredeyse kalıcı bir duruş. USS Abraham Lincoln uçak gemisi orada, çünkü ABD hükümeti artık İran’ın denizde çevrelenmesinin varsayılan bir koşul olduğunu varsayıyor.
Başka bir deyişle: Bu ABD operasyonu, Washington’ın İran’ı istikrarsızlaştırma ilgisini kaybettiği için değil; seçilen savaş yönteminin abluka ve örtülü eylemlerle istikrarsızlaştırma olması nedeniyle kaynak açısından hafif (resource-light). ABD gücünün “zafer” için yetersiz olduğu gerçeği, amacın süregelen bir yıpratma (ongoing attrition) olduğunun sinyalidir.
Politika değil, yapı
Şu anda yaşananların hiçbiri kavramsal olarak “yeni” değil. 2009 tarihli Brookings raporu Which Path to Persia?, seçenekleri zaten kataloglamıştı: Yaptırımlar, örtülü eylemler, vekalet savaşı, hava saldırıları ve işgal. Bugünkü araçların birçoğu orada taslak olarak yer alıyordu. Ancak, niteliksel bir değişimi ayırt edebiliriz: 2009’da bunlar politikaydı; maliyet-fayda hesabına göre seçilen, birleştirilen veya elenen menüdeki pozisyonlardı. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde ise bunlar sertleşerek yapıya dönüştü. Anti-entropik mantık -“çok kutuplu entegrasyonu ne pahasına olursa olsun durdurmalıyız“- bir kez kabul edildiğinde; yaptırımlar, ablukalar ve örtülü istikrarsızlaştırma, çürüyen tek kutuplu düzenin kalıcı enstrümanları haline gelir.
Dolayısıyla mesele, İran’ı Çin, Rusya ve Küresel Güney arasında istikrarlı bir köprü işlevi göremeyecek kadar uzun süre zayıf tutmaktır. Daha temel amaç sistemsel bozunumdur: İran’ı kronik olarak istikrarsız, ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak parçalanmış bir alana; uzun vadeli Avrasya bağlantısallığı için kötü bir bahse dönüştürmek.
Küba ve Venezuela üzerindeki maksimum baskının altında da tam olarak aynı mantık yatmaktadır: Her ikisi de ideolojik düşman ve jeostratejik boğum noktasıdır; Küba Meksika Körfezi’nin girişinde, Venezuela ise Karayip enerji sahasında. Onların egemen işlevselliğini parçalamak, Meksika, Brezilya ve diğerleri için seçenekleri daraltır ve Batı’nın deniz yolları ve bölgesel lojistik üzerindeki pençesini sıkılaştırır. Bu açıdan bakıldığında, kilit düğüm noktalarına (İran, Küba, Venezuela ve potansiyel olarak diğerleri) alternatif bir ağa tam olarak bağlanıp güçlenmeden önce kontrollü düzensizlik uygulanarak yapılan acımasız ama tutarlı bir jeopolitik triyaja (geopolitical triage) tanıklık ediyoruz.
İki mantığın savaşı
Bütün bunlar, sanayisizleşme, borç yükü, siyasi kutuplaşma ve silinen meşruiyet nedeniyle ABD’nin azalan maddi ve sembolik gücünün fonunda gerçekleşiyor. Ortaya çıkan askeri stratejiler, bu zayıflığa uyum sağlamanın bir semptomudur. İran ile yüzleşme, dolayısıyla iki örgütleyici ilke arasındaki daha geniş bir mücadelenin sahnesidir: Bir yanda, hiyerarşinin korunmasını diğer ülkelerin parçalanması ve zorlayıcı kontrolü yoluyla dayatmaya ve denetlemeye çalışan bir mantık. Diğer yanda ise, bağlantısallık ve çeşitlendirme yoluyla egemenliği teşvik ederek bu ABD liderliğindeki statükoyu tehdit eden çok kutuplu mantık.
Düşüşteki hegemonun mantığı, iç çatlakları silahlaştırır. Jeopolitik analist John Helmer’in uyardığı gibi, ABD tarafı; bağlantısız dünyanın yönetici elitlerinin arasına ölümcül bir kama sokmak için ayrımcı gümrük tarifelerini ve denizdeki fiziksel savaşı kullanan bir “gangster” haraç mantığını benimsemiştir. Helmer, her kilit başkentte -Tahran, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi- ABD’nin, “işler yürüsüncü” (business-as-usual) hizip (bir anlaşma yapmak ve ekonomik baskıyı hafifletmek için çaresiz olan oligarklar ve teknokratlar) ile “Direniş” hizbi (herhangi bir tavizin Washington’ı sadece el yükseltmeye teşvik edeceğini savunan ordu ve istihbarat servisleri) arasında aktif olarak bir bölünmeyi körüklediğini gözlemliyor. ABD, ulusları ayrımcı acılarla bireysel olarak hedef alarak, çok kutuplu ittifakı sürdürmenin maliyetini boyun eğmenin bedelinden daha yüksek hale getirmeyi; esasen anlaşma yanlısı hiziplerin kendi iç ekonomilerini kurtarmak için stratejik ortaklıklarını nihayetinde yırtıp atacağına oynamayı amaçlıyor. Dolayısıyla bu hibrit savaş, zamana karşı bir yarıştır: İş dünyası hizipleri ekonomik boğulmaya teslim olmadan önce, direniş hizipleri ittifakın savunmasını tahkim edebilecek mi?
İran, bu çok kutuplu mantık dahilinde şimdiden karşılık veriyor. İran, köşeye sıkıştırılırsa ABD üslerini vurma ve potansiyel olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma istekliliğinin sinyalini veren bir önleyici savunma doktrini benimsedi; aynı zamanda yaptırımlara karşı can simidi olarak Moskova ve Pekin ile ekonomik ve askeri bağlarını derinleştiriyor. ABD güç elitleri, İran gibi kilit düğüm noktalarına, kendi iç çelişkileri (toplumsal çatlaklar, ekonomik tükenmişlik, siyasi kriz) kendilerini yıkmadan önce, bu yeni ağın bütünlüğünü kıracak kadar hızlı ve yeterli acıyı verebileceklerine bahse giriyor. Kritik bilinmeyen kırılma noktasıdır: Maliyetlerin kimin için daha önce sürdürülemez hale geleceği.

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Vintage Books, 1991). Bu pasaj, hedefin artık kesin zafer kazanmak değil, herhangi ülkeyi kontrol altındaki nesne gibi yöneten “kalıcı boğma ekonomisi” kurmak olduğunu ortaya koyuyor.
Son notlar: Savaş sahne değiştirdi
Mevcut evreyi İran’dan “geri adım atmak” olarak tanımlamak, modern emperyal gücün doğasını yanlış okumaktır. Bu güç, gürültülü işgallere ya da televizyonda yayınlanan bir “Şok ve Dehşet” (Shock and Awe) kampanyasına ihtiyaç duymaz. Çürüyen hegemon; ekonomik boğma (yaptırımlar, ablukalar, finansal dışlama), parçalama (sabotaj, suikastlar, siber saldırılar) ve her meşru müdafaa eylemini saldırganlık olarak çerçeveleyen anlatı savaşı (provokasyon, tepki ve meşrulaştırma döngüleri) yoluyla sessiz, acımasız bir savaş yürütebilir ve yürütecektir. Ve bunu zaten yapıyor. Kinetik eylem ve operasyon seçeneğini açıkça ve görünür bir şekilde masada bırakarak.
Nükleer silahlar, terörizm ve insan haklarına dair emperyal yüzeysel anlatı, yalnızca asıl tehlikede olan şeyi gizlemeye yarar. Yani: İran’ın bir Avrasya kara köprüsü olarak temsil ettiği bağlantısallık; dolarsızlaşma tehlikesisi; alternatif devlet ideolojileri ve toplum örgütlenme biçimleri; ve nihayetinde bir demonstrasyon etkisi; ABD hegemonuna karşı direnişin başarılı olabileceğine dair kanıt. Amaç barışın veya istikrarın sağlanması değil, çok kutuplu bir dünyanın konsolidasyonunun önlenmesidir.
Buna “gerilimi düşürme” demek, savaş başka araçlarla yürütüldüğünde ona kendi adıyla hitap etme sorumluluğundan kaçmaktır. Zira amaç, Doğu ile Batı arasındaki her türlü köprünün -çok kutuplu bir düzenin işleyen her türlü bağ dokusunun- imhası veya devre dışı bırakılması olarak kalmaya devam ediyor. Değişen tek şey biçimdir: Ayrık siyasi seçeneklerden kalıcı bir işletim yapısına; başlayan ve biten savaşlardan, resmen hiç başlamayan ve resmen hiç bitmeyen savaşlara. Bu, ölmekte olan bir hegemonik düzenin, kendi yerini alacak olanın altyapısına karşı savaşıdır.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










