Dünya Basını
Geri çekilme yanılsaması

Editörün notu: Göç Sosyolojisi, Sosyal Coğrafya ve Çatışma Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış bir doktora adayı olan Nel Bonilla tarafından İngilizce olarak “Worldlines – The threads connecting geopolitics” başlıklı Substack bülteninde ve Almanca olarak NachDenkSeiten portalında yayımlanan bu analiz, Trump yönetiminin İran’a yönelik son dönemdeki yumuşama emarelerinin bir geri çekilme değil, aksine daha sürdürülebilir ve acımasız bir hibrit savaş modeline geçiş olduğunu vurguluyor. Bonilla’ya göre Washington, büyük çaplı askeri bir işgal yerine deniz kontrolü aracılığıyla ekonomik boğma, gizli sabotajlar ve hedefli suikastları içeren Sığınak Devleti (Bunker State) stratejisini benimsiyor. Bu yeni modelde yaptırımlar ve petrol tankerlerine yönelik fiili ablukalar, kalıcı bir savaş mekanizması olarak yapısal hale getirilirken; bölgedeki ABD askerleri olası bir gerilimde meşru müdafaa gerekçesi yaratacak tökezleme telleri olarak konumlandırılıyor. Bonilla, Venezuela ve Küba örnekleri üzerinden, ABD’nin çok kutuplu dünya düzenine eklemlenen kilit düğüm noktalarını istikrarsızlaştırarak Avrasya bağlantısallığını kesmeyi hedeflediği tespitini yapıyor. Sonuç olarak Bonilla, mevcut durumu bir gerilimi düşürme hamlesi değil; çok kutuplu bir düzenin inşasını engellemek amacıyla yürütülen, resmen başlamayan ve hiç bitmeyen sessiz bir savaş biçimi olarak nitelendiriyor..
Geri çekilme yanılsaması
Batı’nın İran’a yönelik “gerilimi düşürme” hamlesi neden sadece daha sessiz bir savaştan ibaret?
Nel Bonilla
Worldlines – The threads connecting geopolitics
10 Şubat 2026
Giderek zemin kazanan bir anlatı var: Artan riskler ve İran’ın uyarılarıyla karşı karşıya kalan Trump yönetiminin, Tahran ile yüzleşmekten geri adım attığı iddia ediliyor. Bir uçak gemisi grubunun kısmen geri çekildiğine dair haberler, Umman’ın başkenti Maskat’taki görüşmeler ve ABD’nin yumuşayan tonu; itidal, yeniden kalibrasyon ve hatta Washington’da yeni bir gerçekçiliğin işaretleri olarak yorumlanıyor. Ancak bu okuma, tehlikeli derecede miyopça. Atlantik sistemine şu an hükmeden stratejik mantığı, benim Sığınak Devleti (Bunker State) olarak adlandırdığım şeyi yanlış anlıyor. Gerilimi düşürme (de-escalation) gibi görünen şey, bu mantık dahilinde, sadece daha sürdürülebilir ve daha acımasız bir savaş biçimine geçişten ibaret. Transatlantik sistemi, kendi çöküş emarelerini uzun vadeli yönetebilmek için en uygun yönteme kayıyor: Deniz kontrolü yoluyla ekonomik boğma, örtülü istikrarsızlaştırma operasyonları ve ihtiyat kuvveti olarak tutulan kinetik vuruşlar. Savaşın biçimi değişti. Amacı ise değişmedi.
Ana akım analizlerin çoğu hâlâ 20. yüzyıla ait bir şablon kullanıyor: Tırmanış (escalation), görünür askeri yığınak, kitlesel bombardıman ve işgal ya da en azından bu tür operasyonların hazırlığı anlamına gelir. Bunları durdurun ya da kamuoyu önünde tehdit etmeyi kesin; işte size “gerilimi düşürme”. Bu mercekten bakıldığında, son gelişmeler gerçekten de bir geri çekilme gibi görünüyor: USS Abraham Lincoln‘ün Umman Denizi’nden kısmen yeniden konumlandırıldığına dair haberler. Umman’ın başkenti Maskat’taki dolaylı görüşmelerin diplomatik koreografisi ve yenilenen yaptırımları, İran’a karşı yürütülen fiili bir savaş çabasının parçası olarak değil de bir pazarlık kozu olarak çerçeveleyen haberler.
Fakat bu okuma, abluka hazırlıklarının ve yaptırım mimarisinin tamamen yerinde durduğunu, gevşetilmek bir yana genişletildiğini görmezden geliyor. Dahası, İran’a yönelik örtülü ve finansal savaş yavaşlamıyor, aksine şiddetleniyor. Son olarak ve en önemlisi, Körfez’deki ABD güç duruşu, İran füzelerinin menzili içindeki 30 bin ila 40 bin askerden oluşuyor ve bu durumda anlamlı bir değişiklik yok. Dolayısıyla hikâye bir geri çekilme hikâyesi değil; Transatlantik sistemin artık tercih ettiği kalıcı hibrit savaş koşullarına yönelik açık bir hazırlık hikâyesi.
Hava saldırılarından ekonomik savaşa: Asli silah olarak abluka ve kuşatma
Savaşı yalnızca bombalar düştüğünde ya da parlamentolar resmen ilan ettiğinde gerçekleşen bir şey olarak tanımlarsak, İran’a yönelik hibrit savaşın halihazırda tüm şiddetiyle devam ettiği gerçeğini kaçırırız. 2025’in sonlarından bu yana Washington’ın aldığı tedbirler, mevcut yaptırımlara enerji akışlarının fiziksel kontrolünü de ekledi.
Aralık 2025’te Trump, Venezuela’ya giden veya Venezuela’dan gelen yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası emri verdi; bu, klasik uluslararası hukuk tanımlarına göre açıkça bir “savaş nedeni” (casus belli) niteliği taşır. İran örneğinde ise aynı yönetim, (henüz) resmen ilan edilmiş bir “topyekûn abluka” değil, hızla daralan bir fiili petrol ablukası yürütüyor: Şubat 2026’nın başlarında Umman’daki nükleer görüşmeler tıkandıktan sonra Washington, İran ham petrolü ve petrokimya ürünlerinin ticaretini yapan firmaları ve aracıları hedef alarak İran’ın petrol sektörüne ek yaptırımlar getirdiğini duyurdu. Buna paralel olarak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın “gölge filosunu” sistematik olarak parçalamaya başladı. Şubat 2026 tarihli bir açıklamada, gölge filoya ait 14 tankeri bloke edilmiş varlık olarak tanımladı ve İran menşeli petrol, petrol ürünleri veya petrokimya ürünlerinin taşınması veya ticaretine karışan 15 kuruluşa ve 2 kişiye yaptırım uygulayarak “nakliyeciler ve tüccarlar ağına karşı harekete geçmeye devam edeceğini” taahhüt etti. Dahası, ABD güçleri fiziksel olarak birden fazla tankere el koydu: İzlanda yakınlarındaki Atlantik sularında iki haftalık bir takibin ardından Marinera; Karayipler’de iki milyon varil Venezuela ham petrolü taşıyan Sophia ve İran’ın gölge filosuyla bağlantılı diğer gemiler.
Bu hedef odaklı bir çaba ve sadece sembolizmden ibaret değil: İran, günde yaklaşık 1,3 ila 1,8 milyon varil petrol ihraç ediyor ve bunun kabaca yüzde 90’ını Çin’e satıyor. Bunun önemli bir kısmını kesmek, işlevsel olarak İran ekonomisinin ana arterlerine yönelik sürekli saldırılarla eşdeğerdir.
“İran’ı yeniden güçsüz bırakmak”
Trump yetkilileri ne yaptıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davranıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, maksimum baskı kampanyasının “İran’ın zaten bükülmekte olan ekonomisini çökertmek,“ “İran petrol ihracatını çökertmek” ve “İran petrol sektörünü kapatmak” için tasarlandığını övünerek anlattı. Sonuçları ise kutladı: Para biriminin değer kaybı, banka iflasları, dolar kıtlığı, ithalat felci; ve ardından ekledi:
“İnsanlar işte bu yüzden sokağa döküldü… Bu, ekonomi idaresi sanatıdır. Tek kurşun atılmadı.”
Mart 2025’te New York Ekonomi Kulübü’nde Wall Street’e hitap eden Bessent, bunu daha da net bir dille ifade etti: Amaç “İran’ı yeniden parasız bırakmaktı.“ Finansçılarla dolu salon bu sözleri alkışladı.
Yapısal savaş olarak yaptırımlar
İzlediğimiz şey, yaptırımların kalıcı bir savaş hali olarak yapısallaştırılmasıdır. Dünya Bankası ve BM insan hakları verileri net bir örüntü ortaya koyuyor: 2015 JCPOA nükleer anlaşması kapsamında yaptırımlar hafifletildikten sonra, 2016 yılında İran enflasyonu yaklaşık yüzde 7’ye düştü. Trump 2018’de anlaşmayı tek taraflı olarak yırtıp atıp BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ederek yaptırımları yeniden uygulamaya koyduğunda, enflasyon tekrar yüzde 40-50 bandına fırladı ve orada kaldı. BM özel raportörleri, ABD’nin İran, Küba ve Venezuela’ya yönelik tek taraflı yaptırımlarının uluslararası hukuku ihlal ettiği ve açlık ile temel haklardan mahrumiyet gibi muhtemel sonuçlarla “insan yapımı insani felaketlere” yol açma riski taşıdığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.
Elbette, yaptırımların kullanımı açısından bunların hiçbiri kavramsal olarak yeni değil. Küba üzerine 1960 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı notu, yol haritasını zaten dile getirmişti: Ambargonun amacı “Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak“ ve “açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmaktı.” Yeni olan şey, bu mantığın Sığınaklaşmasıdır (Bunkerization): Bir zamanlar politika seçeneği olarak ele alınan planlar, artık çok kutuplu direnci mümkün kılan herhangi bir devlete varsayılan olarak uygulanan yerleşik bir yapı (standing structure) haline gelmiştir.
Bir test vakası olarak Venezuela: Güvenlik bürokrasisi ve çok kutupluluk savaşı
Venezuela’da 3 Ocak 2026’da yaşananlar, ne bir sapma ne de kısa vadeli iç olayların tetiklediği ani bir tırmanış olarak görülmelidir. Bu düşünceden oldukça uzaktı. Aksine, bir süredir entelektüel, kurumsal ve doktrinel olarak hazırlanan jeopolitik bir operasyonun icrasıydı. O gün yaşananları jeopolitik bir darbe olarak adlandırmak yerinde bir tanım olacaktır. Venezuela, Hugo Chávez’in Soğuk Savaş sonrası yarımküreye dayatılan itaat zincirini kırmasından bu yana çeşitli kuşatma biçimleri altında yaşadı. Ancak mevcut evre niteliksel olarak farklı. Bu evre, ABD üstünlüğünün artık garanti görülmediği, Batı kontrolü dışındaki büyümenin otomatik olarak çöküşe (ya da daha doğrusu çökertilmeye) yol açmadığı ve çok kutuplu ittifakların Batılı güç elitleri için sadece ideolojik değil, yapısal bir meydan okuma oluşturduğu bir dünyada gerçekleşiyor. Bu tırmanışı körükleyen endişe, alternatif finansal, diplomatik ve güvenlik ilişkilerinin varlığını sürdürebilmesi ve büyüyebilmesidir. Gücü giderek artan bir şekilde zorlayıcı kaldıraca dayanan, düşüşteki bir hegemon için bu tahammül edilemez bir durumdur.
Bu mantığın en ifşa edici ifadelerinden biri, ABD Ordu Harp Akademisi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SSI) Latin Amerika Araştırma Profesörü olan R. Evan Ellis’in çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Eylül 2025 tarihli “Nihayet Venezuela İçin Oyunun Sonu mu?” başlıklı makalesi, tırmanışın nasıl gelişebileceğini modelliyor. Günümüz jeopolitik bağlamında güç, kinetik eylemin bir iletişim biçimine dönüştüğü bir sinyal mekanizması haline geliyor. En azından ABD cephesinden bakıldığında.
Ellis, son operasyonları “önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin” göstergesi olarak tanımlıyor; bu ifade, tırmanışı eşiklerin iteratif bir testi olarak ele alıyor. Sembolik güç başarısız olursa, sınırlı vuruşlar takip eder. Onlar da başarısız olursa, tırmanış devam eder; ta ki 1989 Panama işgali ve Noriega’nın yakalanmasına açıkça atıfta bulunulan “Just Cause (Haklı Davan) benzeri bir operasyona” kadar. Yarımkürede egemenlik, şarta bağlı olarak iptal edilebilir bir statü olarak çerçeveleniyor:
“Sürat teknesine yapılan son saldırı, ABD hükümetinin önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin bir göstergesidir. ABD’nin önünde, bu güç gösterisinin Maduro’nun ABD’nin endişelerini gidermesini sağlamaya yetip yetmediğini görmekten, ek ve sınırlı vuruşlara, hatta Maduro ve yandaşlarını Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde adalete teslim etmek için Just Cause benzeri bir operasyona kadar uzanan bir dizi seçenek bulunmaktadır.”
Aynı zamanda Ellis, okuyucularına uzun vadeli bir işgalin amaçlanmadığını; toplanan gücün sürdürülebilir bir kontrol için yetersiz olduğunu garanti ediyor. Bu, Irak ve Afganistan sonrası dönemin, bulaşmadan sonuç alma, sorumluluk almadan kontrol etme kısıtlamalarını yansıtıyor. Rejim değişikliğinden sonra şiddetli parçalanma, suç rekabeti ve sabotaj öngörüyor; ancak bunları müdahaleye karşı belirleyici argümanlar olarak değil, “yönetilmesi” gereken dışsallıklar olarak çerçeveliyor. Kaosun sorumluluğu Venezuelalı aktörlere veya Rusya, Çin ve Küba gibi dış “oyun bozuculara” (spoilers) yükleniyor. İstikrarsızlaştırma hem tahmin ediliyor hem de sahiplenilmiyor.
Ellis’i özellikle önemli kılan şey, ABD savunma aygıtının içindeki konumudur. 2014’ten bu yana Ordu Harp Akademisi SSI araştırma profesörü ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ekibi’nin eski bir üyesi olarak, istihbarat, operasyonlar ve stratejik anlatının kesişim noktasında faaliyet gösteriyor. Analizleri en iyi, planlama ekosisteminin kendi içinden doğan, önceden yapılandırılmış biliş (pre-structured cognition) olarak okunabilir.
Latin Amerika’da Çin üzerine kaleme aldığı (Latin Amerika’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin Askeri Eylemlerine Hazırlık başlıklı) paralel bir yazısında Ellis, Çin’in yarımküredeki güvenlik faaliyetlerinin ampirik olarak mütevazı kaldığını kabul ediyor: Silah hibeleri, eğitim değişimleri, sınırlı liman ziyaretleri. Yine de Pentagon için bunların “potansiyel olarak oluşturdukları tehditler merceğinden” yorumlanması gerektiğinde ısrar ediyor. Ampirik tevazu önemsizleşiyor; önemli olan gizli potansiyel. Ticari projeler çift kullanımlı (dual-use) olarak, diplomatik angajmanlar ön konumlandırma olarak, sivil altyapı ise geleceğin muharebe sahası olarak yeniden kodlanıyor.
Birlikte okunduğunda, Venezuela ve Çin çalışmaları güvenlikokrasi zihniyetini (securitocratic mindset) örneklendiriyor: Toplumlar, bozulması, istikrara kavuşturulması veya rakiplere kapatılması gereken sistemler olarak anlaşılıyor. Demokrasi bu anlayışta sadece bir değişken, egemenlik ise koşullu bir statü.
ABD Hava ve Uzay Kuvvetleri için hazırlanan 2023 tarihli RAND raporu Great Power Competition and Conflict in Latin America (Latin Amerika’da Büyük Güç Rekabeti ve Çatışma), bunu açıkça ortaya koyuyor: Bölge stratejik bir geri cephe olarak ele alınıyor, siyaset askeri gerekliliğe tabi kılınıyor. Temel görevler; vekilleri (proxies) desteklemek, Çin’in bölgedeki çift kullanımlı varlıklarını caydırmaya veya kullanmasını engellemeye hazırlanmak ve “bölgede ABD Hava Kuvvetleri varlıklarına artan talebe” hazırlanarak diplomasi yerine askeri seçeneği tercih etmek.
Venezuela örneğinin gösterdiği şudur: Bir devlet üzerindeki Sığınak (Bunker) baskısının yoğunluğu ve biçimi, o devletin bir düğüm veya boğum noktası olarak konumsal değerine ve ABD güç merkezlerine olan mesafesine bağlıdır. Dolayısıyla örneğin Meksika, Küba ve Venezuela, Amerikan sığınağının iç halkasında yer alırken; İran, kuşatmanın hâlâ mümkün olduğu ancak daha fazla çekişmeye sahne olan bir dış halkada yer alıyor. Düğüm noktası ne kadar yakınsa, otonom gelişim için o kadar az alan vardır. Bu nedenle Venezuela, Küba ve Meksika; ABD güvenlik çeperi ve yarımküre stratejisindeki konumları nedeniyle ablukaya alınması daha kolay, sızılması daha kolay ve Washington’a yüksek kinetik maliyet çıkarmadan cezalandırılması daha kolay oldukları için daha zayıf bir pozisyondadır. Bu durum, yukarıda bahsedilen RAND raporunda açıkça belirtilmiştir.
Bu bölgede, mesafe (çok kısa), projeksiyon kapasitesi (maksimal) ve tarihsel hak iddiasının (“bizim” yarımküremiz) birleşimi; İran’ın ve hatta Rusya’nın asla tam olarak aynı şekilde deneyimlemediği özel bir baskı modeli üretir. Nitekim Latin Amerika, tedarik zincirlerini yarımkürede yerelleştirme, Çin’e bağımlılığı azaltma ve Washington’daki Çin şahinlerinin 2030 civarında gerçekleşeceğini açıkça takvimlendirdiği bir savaşa hazırlanma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla baskı sadece ticaret yapmak için değil, ulusal kalkınmayı ABD’nin yeniden silahlanma ihtiyaçlarıyla hizalamak içindir. Latin Amerika’nın geri cephe olarak kodlandığı güvenlikçi bir mantıkta, ticari bağımlılık kırılganlığı derinleştirecektir. Örneğin Meksika örneğinde; mineralleri, lojistiği ve üretimi ABD savaş planlaması için ne kadar merkezi hale gelirse, Meksika’nın seçimleri Washington’ın beklentilerinden saptığı anda gelecekteki müdahaleler o kadar meşru görünecektir.
Öte yandan İran, kısmen farklı bir mesafede ve harekat alanında bulunduğu, sert caydırıcı araçlara ve bunları geliştirme fırsatına (örneğin füzeleri, Hürmüz Boğazı) sahip olduğu ve Rusya ile Çin üzerinden Avrasya destek ağlarına bağlanabildiği için daha dirençli. ABD deniz ve finansal hakimiyeti altındaki Latin Amerika ülkeleri bu tür stratejileri basitçe kopyalayamaz. Yine de İran için çıkarılacak ders nettir: Karayip havzasında test edilen yöntemler -abluka, başsız bırakma (decapitation), dış baskı altında elitlerin yeniden yapılandırılması- şimdi Basra Körfezi’ne uyarlanıyor. Sığınak Devleti, laboratuvar protokolünü çok kutuplu bağlantısallığın bir düğümünden diğerine ihraç ediyor.
ABD’li ve İsrailli analistler, bu Venezuela modelini İran için bir şablon olarak açıkça tartışıyor. Ocak 2026 tarihli bir CNN analizi, “rejim değişikliği olmaksızın lider kadronun tasfiyesinden” (leadership decapitation) açıkça bahsetti ve Washington’ın İran için seçenekleri planlarken “Venezuela’yı bir örnek olarak referans alabileceğini” öne sürdü. Bu arada İsrail istihbarat servisi, İran içinde eşsiz bir erişim gücüne sahip olduğunu kanıtladı: Haziran 2025’teki “Operasyon Yükselen Aslan” sırasında Mossad ve müttefik birimler, Tahran yakınlarındaki İran füze fırlatıcılarını ve hava savunma sistemlerini imha etmek için önceden yerleştirilmiş silahları ve örtülü ekipleri kullandı; aynı zamanda en az 14 nükleer bilimciye ve çok sayıda İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanına suikast düzenledi. Araştırmalar, Mossad’ın hassas silahları ve patlayıcıları İran’a soktuğunu, aylarca veya yıllarca zulalarda sakladığını ve ekipleri Tahran’ın derinliklerinde koordine ederken İran güvenlik güçlerinden kaçabildiğini gösteriyor.
İranlı yetkililer Ocak 2026’da, Mossad ile bağlantılı; çeşitli eyaletlerdeki petrol, gaz, elektrik ve telekomünikasyon altyapısını hedef alan yeni sabotaj planlarını bozduklarını duyurdu; bu da söz konusu gizli ağın aktif olduğunu ve geçmişte kalmadığını kanıtlıyor. Bu, İran’a karşı Venezuela tarzı bir “başsız bırakma” girişimini yeniden üretmek için gereken örtülü yıpratma ve hedefli lider suikastları için tam da ihtiyaç duyulan türden bir altyapıdır. Buna göre amaç tam işgal değil; sürdürülebilir bir yıpratma baskısı oluşturmak, komuta zincirinin bütünlüğünü parçalamak ve hayatta kalan bir “artık hükümeti” (rump government) “stratejik boyun eğmeye” zorlamaktır; yani nükleer ve füze programlarının sökülmesini, enerji egemenliğinin teslimini ve dış politikanın ABD çizgisiyle hizalanmasını kabul etmektir.
Yavaş boğulma
Neden bu yöntem tercih ediliyor? Mevcut ABD askeri stratejisi, kesin sonuçlu ve siyasi açıdan maliyetli savaşlara göre kurgulanmamıştır. Kalıcı kriz yönetimi ve kalıcı yıpratma üzerine inşa edilmiştir. Bu mantık dahilinde şunlar geçerlidir: İran’a karşı büyük, açıkça ilan edilmiş bir savaş riskli, pahalı ve iç politika açısından patlayıcı olacaktır. Öte yandan abluka, yaptırımlar, sabotaj ve aralıklı vuruşların bir kombinasyonu; daha ucuz, inkâr edilebilir ve çok daha esnektir.
Nitekim bu yavaş boğma süreci içinde diplomatik kafa karışıklığı, yıpratmanın bir parçasıdır. ABD temsilcileri bir “anlaşma” ihtimalini sallandırırken, sudaki gerçeklik, korsanlık ve gemilere el koymanın acımasızca tırmandığı bir durum olacaktır. Bu kafa karışıklığı, hedef alınan ulusların içinde hizipsel bir çatışma yaratmayı amaçlar: “Anlaşma yanlısı” bir elit kesim, sahte rahatlama vaatleriyle cezbedilirken, sahadaki (veya denizdeki) askeri gerçeklik ilmeği daraltır. ABD stratejisi, Rusya, Çin ve İran’dan gelecek birleşik bir tepkiyi geciktirmek için bu diplomatik sis perdesini kullanmakta; “denizdeki savaşın”, onlar ortak bir deniz savunması üzerinde anlaşamadan ticaret rotalarını parça parça sökmesine olanak tanımaktadır.
Boğulan bir İran, İran petrolüne bağımlı olan ve Tahran’ı ayakta tutmak için para ve siyasi sermaye yatırmak zorunda kalacak olan Çin’i kanatır. Dahası, kilit bir ortağını kaybetmemek için silah, teknoloji ve diplomatik koruma sağlamak zorunda olan Rusya’yı zayıflatabilir. Küresel Güney’i benzer bağımsız projeler izlemekten caydırır. Son olarak, böyle bir yaklaşım, Körfez’deki ABD askerî varlığı için sonsuz bir bahane sunarak bütçeleri ve iç güvenlikleştirme politikalarını meşrulaştırır. Bu, Batı’daki düzensizliği hızlandırabilecek siyasi geri tepmelere yol açacak dramatik bir bombardıman kampanyasına kıyasla, daha düşük riskli ve daha yüksek getirili bir stratejidir.
Tökezleme teli mantığı: Feda edilebilir varlıklar olarak 40 bin asker
Bunun bir gerilimi düşürme hamlesi olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biri güç duruşudur. Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE ve Umman’daki üslere dağılmış yaklaşık 30 bin ila 40 bin ABD askeri hâlâ orada; hepsi de İran’ın kısa menzilli füzelerinin ve İHA’larının menzili içinde. Konvansiyonel bir perspektiften bakıldığında bu deliliktir: Eğer tırmanıştan korkuyorsanız neden bu kadar çok gücü açık hedefte bırakasınız? Mevcut ABD askeri stratejisi perspektifinden bakıldığında ise bu durum kasıtlı olabilir.
Bu askerler birer tökezleme teli (tripwire) işlevi görüyor. Eğer İran ablukaya veya sabotajlara bu üslere füze saldırılarıyla karşılık verirse, Washington anında kitlesel “meşru müdafaa” operasyonları için iç meşruiyet kazanır. Ne de olsa Transatlantik işlevsel elitleri, Batı hakimiyetinin daha geniş mimarisini korumaya yardımcı olacaksa, yüzlerce hatta binlerce askeri kaybı tolere etmeye giderek daha istekli görünüyor. ABD askerleri burada, çok kutupluluğu dondurmak veya yavaşlatmak amacıyla feda edilebilir vekiller (sacrificial proxies) olarak kullanılıyor.
“Az kaynak”
Nispeten mütevazı bir görünür askeri angajmanın -tek bir uçak gemisi grubu, fazladan birkaç filo, kitlesel seferberlik yok- İran’la yüzleşmek için ciddi bir niyet taşımadığına işaret ettiği varsayılabilir. Ancak küçük ayak izi, stratejinin doğasına dair bir ipucudur: Potansiyel bir ekonomik abluka, ayrıca bir petrol ambargosunun uygulanması ve halihazırda devam eden tankerlere el koyma tedbirleri; armadaları değil, devriyeleri gerektirir. Bir deniz ablukası altı uçak gemisi gerektirmez. Ticari nakliyenin, sigortacıların ve üçüncü devletlerin ABD’nin “yaptırım uygulamalarına” boyun eğmesini sağlamaya yetecek kadar varlık ve ölümcül güç gerektirir. Gördüğümüz ölçek tam da budur. Örtülü sabotaj siyasi olarak hiçbir maliyet getirmez; inkâr edilebilir istihbarat ekipleri ve siber birimler uydu görüntülerinde görünmez. Lider kadroyu tasfiye vuruşları (decapitation strikes) zırhlı tümenleri değil, özel kuvvetleri gerektirir.
Genel olarak, ekonomik bağlantısallığın kalıcı olarak çevrelenmesi (containment), işgal gerektirmez; sadece uzun vadeli yatırım ve entegrasyonu cazibesiz ve riskli hale getirecek kadar tehdit ve istikrarsızlık gerektirir. Son olarak yapısal düzeyde, 2009 tarihli Which Path to Persia? (Hangi Yol İran’a Çıkar?) başlıklı Brookings raporu, deniz baskısı, yaptırımlar ve hava saldırılarını, rasyonel bir hegemonun aralarından seçim yapabileceği ayrı seçenekler olarak ele alıyordu. Bugünkü durumda bu seçenekler katılaşarak bir yapıya dönüştü: Kilit düğüm noktaları (Hürmüz, Karayipler, Meksika Körfezi) çevresinde gemiler, üsler ve ambargo mekanizmalarından oluşan neredeyse kalıcı bir duruş. USS Abraham Lincoln uçak gemisi orada, çünkü ABD hükümeti artık İran’ın denizde çevrelenmesinin varsayılan bir koşul olduğunu varsayıyor.
Başka bir deyişle: Bu ABD operasyonu, Washington’ın İran’ı istikrarsızlaştırma ilgisini kaybettiği için değil; seçilen savaş yönteminin abluka ve örtülü eylemlerle istikrarsızlaştırma olması nedeniyle kaynak açısından hafif (resource-light). ABD gücünün “zafer” için yetersiz olduğu gerçeği, amacın süregelen bir yıpratma (ongoing attrition) olduğunun sinyalidir.
Politika değil, yapı
Şu anda yaşananların hiçbiri kavramsal olarak “yeni” değil. 2009 tarihli Brookings raporu Which Path to Persia?, seçenekleri zaten kataloglamıştı: Yaptırımlar, örtülü eylemler, vekalet savaşı, hava saldırıları ve işgal. Bugünkü araçların birçoğu orada taslak olarak yer alıyordu. Ancak, niteliksel bir değişimi ayırt edebiliriz: 2009’da bunlar politikaydı; maliyet-fayda hesabına göre seçilen, birleştirilen veya elenen menüdeki pozisyonlardı. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde ise bunlar sertleşerek yapıya dönüştü. Anti-entropik mantık -“çok kutuplu entegrasyonu ne pahasına olursa olsun durdurmalıyız“- bir kez kabul edildiğinde; yaptırımlar, ablukalar ve örtülü istikrarsızlaştırma, çürüyen tek kutuplu düzenin kalıcı enstrümanları haline gelir.
Dolayısıyla mesele, İran’ı Çin, Rusya ve Küresel Güney arasında istikrarlı bir köprü işlevi göremeyecek kadar uzun süre zayıf tutmaktır. Daha temel amaç sistemsel bozunumdur: İran’ı kronik olarak istikrarsız, ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak parçalanmış bir alana; uzun vadeli Avrasya bağlantısallığı için kötü bir bahse dönüştürmek.
Küba ve Venezuela üzerindeki maksimum baskının altında da tam olarak aynı mantık yatmaktadır: Her ikisi de ideolojik düşman ve jeostratejik boğum noktasıdır; Küba Meksika Körfezi’nin girişinde, Venezuela ise Karayip enerji sahasında. Onların egemen işlevselliğini parçalamak, Meksika, Brezilya ve diğerleri için seçenekleri daraltır ve Batı’nın deniz yolları ve bölgesel lojistik üzerindeki pençesini sıkılaştırır. Bu açıdan bakıldığında, kilit düğüm noktalarına (İran, Küba, Venezuela ve potansiyel olarak diğerleri) alternatif bir ağa tam olarak bağlanıp güçlenmeden önce kontrollü düzensizlik uygulanarak yapılan acımasız ama tutarlı bir jeopolitik triyaja (geopolitical triage) tanıklık ediyoruz.
İki mantığın savaşı
Bütün bunlar, sanayisizleşme, borç yükü, siyasi kutuplaşma ve silinen meşruiyet nedeniyle ABD’nin azalan maddi ve sembolik gücünün fonunda gerçekleşiyor. Ortaya çıkan askeri stratejiler, bu zayıflığa uyum sağlamanın bir semptomudur. İran ile yüzleşme, dolayısıyla iki örgütleyici ilke arasındaki daha geniş bir mücadelenin sahnesidir: Bir yanda, hiyerarşinin korunmasını diğer ülkelerin parçalanması ve zorlayıcı kontrolü yoluyla dayatmaya ve denetlemeye çalışan bir mantık. Diğer yanda ise, bağlantısallık ve çeşitlendirme yoluyla egemenliği teşvik ederek bu ABD liderliğindeki statükoyu tehdit eden çok kutuplu mantık.
Düşüşteki hegemonun mantığı, iç çatlakları silahlaştırır. Jeopolitik analist John Helmer’in uyardığı gibi, ABD tarafı; bağlantısız dünyanın yönetici elitlerinin arasına ölümcül bir kama sokmak için ayrımcı gümrük tarifelerini ve denizdeki fiziksel savaşı kullanan bir “gangster” haraç mantığını benimsemiştir. Helmer, her kilit başkentte -Tahran, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi- ABD’nin, “işler yürüsüncü” (business-as-usual) hizip (bir anlaşma yapmak ve ekonomik baskıyı hafifletmek için çaresiz olan oligarklar ve teknokratlar) ile “Direniş” hizbi (herhangi bir tavizin Washington’ı sadece el yükseltmeye teşvik edeceğini savunan ordu ve istihbarat servisleri) arasında aktif olarak bir bölünmeyi körüklediğini gözlemliyor. ABD, ulusları ayrımcı acılarla bireysel olarak hedef alarak, çok kutuplu ittifakı sürdürmenin maliyetini boyun eğmenin bedelinden daha yüksek hale getirmeyi; esasen anlaşma yanlısı hiziplerin kendi iç ekonomilerini kurtarmak için stratejik ortaklıklarını nihayetinde yırtıp atacağına oynamayı amaçlıyor. Dolayısıyla bu hibrit savaş, zamana karşı bir yarıştır: İş dünyası hizipleri ekonomik boğulmaya teslim olmadan önce, direniş hizipleri ittifakın savunmasını tahkim edebilecek mi?
İran, bu çok kutuplu mantık dahilinde şimdiden karşılık veriyor. İran, köşeye sıkıştırılırsa ABD üslerini vurma ve potansiyel olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma istekliliğinin sinyalini veren bir önleyici savunma doktrini benimsedi; aynı zamanda yaptırımlara karşı can simidi olarak Moskova ve Pekin ile ekonomik ve askeri bağlarını derinleştiriyor. ABD güç elitleri, İran gibi kilit düğüm noktalarına, kendi iç çelişkileri (toplumsal çatlaklar, ekonomik tükenmişlik, siyasi kriz) kendilerini yıkmadan önce, bu yeni ağın bütünlüğünü kıracak kadar hızlı ve yeterli acıyı verebileceklerine bahse giriyor. Kritik bilinmeyen kırılma noktasıdır: Maliyetlerin kimin için daha önce sürdürülemez hale geleceği.

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Vintage Books, 1991). Bu pasaj, hedefin artık kesin zafer kazanmak değil, herhangi ülkeyi kontrol altındaki nesne gibi yöneten “kalıcı boğma ekonomisi” kurmak olduğunu ortaya koyuyor.
Son notlar: Savaş sahne değiştirdi
Mevcut evreyi İran’dan “geri adım atmak” olarak tanımlamak, modern emperyal gücün doğasını yanlış okumaktır. Bu güç, gürültülü işgallere ya da televizyonda yayınlanan bir “Şok ve Dehşet” (Shock and Awe) kampanyasına ihtiyaç duymaz. Çürüyen hegemon; ekonomik boğma (yaptırımlar, ablukalar, finansal dışlama), parçalama (sabotaj, suikastlar, siber saldırılar) ve her meşru müdafaa eylemini saldırganlık olarak çerçeveleyen anlatı savaşı (provokasyon, tepki ve meşrulaştırma döngüleri) yoluyla sessiz, acımasız bir savaş yürütebilir ve yürütecektir. Ve bunu zaten yapıyor. Kinetik eylem ve operasyon seçeneğini açıkça ve görünür bir şekilde masada bırakarak.
Nükleer silahlar, terörizm ve insan haklarına dair emperyal yüzeysel anlatı, yalnızca asıl tehlikede olan şeyi gizlemeye yarar. Yani: İran’ın bir Avrasya kara köprüsü olarak temsil ettiği bağlantısallık; dolarsızlaşma tehlikesisi; alternatif devlet ideolojileri ve toplum örgütlenme biçimleri; ve nihayetinde bir demonstrasyon etkisi; ABD hegemonuna karşı direnişin başarılı olabileceğine dair kanıt. Amaç barışın veya istikrarın sağlanması değil, çok kutuplu bir dünyanın konsolidasyonunun önlenmesidir.
Buna “gerilimi düşürme” demek, savaş başka araçlarla yürütüldüğünde ona kendi adıyla hitap etme sorumluluğundan kaçmaktır. Zira amaç, Doğu ile Batı arasındaki her türlü köprünün -çok kutuplu bir düzenin işleyen her türlü bağ dokusunun- imhası veya devre dışı bırakılması olarak kalmaya devam ediyor. Değişen tek şey biçimdir: Ayrık siyasi seçeneklerden kalıcı bir işletim yapısına; başlayan ve biten savaşlardan, resmen hiç başlamayan ve resmen hiç bitmeyen savaşlara. Bu, ölmekte olan bir hegemonik düzenin, kendi yerini alacak olanın altyapısına karşı savaşıdır.
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.
Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.
Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.
Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.
Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.
Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.
Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.
Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.
“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”
Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.
Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.
Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.
Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.
Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.
Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.
Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.
ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.
“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”
Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.
Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.
Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.
Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.
Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.
Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.
Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.
Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.
Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.
“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”
Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.
İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.
İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.
Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.
İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.
Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.
Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.
Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.
Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.
Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.
Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı









