Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Giorgia Meloni radikal filan değil

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale 27 Eylül 2022 tarihinde Unherd’de yayımlanmıştır. 2017 yılında kurulan Unherd, İngiltere’de muhafazakârlara yakın ama genel olarak “antiküreselci” eğilimleri bir araya getiren bir yayın olarak göze çarpıyor. İtalyan seçimlerinde sağcı Giorgia Meloni’nin iktidara gelmesi, Avrupa’daki liberal çevrelerde endişe yaratmış görünürken, yazar Thomas Fazi, Meloni’nin programının Avro-Atlantik çerçevesinden pek de dışarı çıkmadığına dikkat çekiyor ve mealen “Boşuna endişelenmeyin,” diyor. Yazar, İtalyan halkındaki düzen karşıtı eğilimleri şu anda herhangi bir siyasi partinin taşımadığını da ekliyor.

Giorgia Meloni radikal filan değil

Thomas Fazi
27 Eylül 2022

Giorgia Meloni’nin pazar günkü İtalyan seçimlerindeki[1] (fazlasıyla tahmin edilmiş) zaferine uluslararası tepki iki kampa ayrılabilir: liberal Solda olanlar Meloni’nin liderliğindeki merkez sağ hükümetin İtalya’yı Macaristan stili bir ‘illiberal demokrasi’ye saplayacağından korkarken, Sağdakiler onun iktidara yükselişini AB’nin “küreselci” rejimine ölümcül bir tehdit olarak selamlıyor. Her iki taraf da bir diğeri kadar yanlış.

Seçimlere belki de en çarpıcı tepki finans piyasalarından geldi: kayıtsızlık. Milano Menkul Kıymetler Borsası aslında pazartesi sabahı yükseliyordu, İtalyan ve Alman 10 yıllık devlet tahvili arasındaki fark, daha öncekinden daha yüksek olmayan, küçük bir artış yaşadı. Piyasalar, Meloni’nin, bırakın AB’yi bir bütün olarak kuşatmayı, Brüksel ve Frankfurt’taki teknokratlar tarafından ülke için çizilen ve Mario Draghi tarafından güvence altına alınan makroekonomik yoldan pek fazla sapmasını açıkçası beklemiyor.

Ve haklılar da. Meloni, Avrupa Birliği’ne, Avro-Atlantik ortaklığına ve NATO’ya, Ukrayna’ya silah gönderilmesine yönelik oylama da dahil olmak üzere, yürekten desteğini ifade etmek için elinden geleni yaptı. Piyasalar, Meloni’nin günümüzün tüm önemli meselelerinde müesses nizamın çizgisine ayak uyduracağına inanmakta haklılar. Bu nedenle – o zamanlar hâlâ  Avrupa’ya karşı şüpheci görüşlere sahip olan (AB müesses nizamı tarafından boyun eğdirilmeden önce) Beş Yıldız Hareketi’ni[2] ve Lega’yı[3] iktidara getiren 2018 seçimlerini takip eden çalkantının aksine – nispeten sakinler.

Meloni’nin iktisat politikasında müesses nizam yanlısı yaklaşımı, konu hakkında her zaman oldukça ana akım görüşlere sahip olmasına rağmen, sadece onun kendi hesabına hayal gücü eksikliğinden kaynaklanmıyor. Bunun sebebi, her şeyden önce Meloni’nin, İtalya’nın tek para birimine bağlılığı nedeniyle artık egemen bir ülke olmadığının ve bu nedenle iktidarda kalmak için AB müesses nizamının desteğine ihtiyacı olduğunun tamamen farkında olmasıdır. Aslında, o (Meloni) Avrupa makamlarının statükodan sapma girişimlerini ezmek için mali ve siyasi baskı da dahil olmak üzere çok çeşitli araçlara başvurduğu 2018 ‘popülist’ Beş Yıldız-Lega hükümetinden dersini aldı.

AB Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen, Princeton Üniversitesi’nde yakın zamanda yaptığı bir konuşmada bu konsepti dile getirdi. Yaklaşan İtalya seçimleri hakkında endişeli olup olmadığı sorulduğunda şu cevabı verdi: “İşler ‘zorlu bir yöne’ giderse, (durumla baş etmek için) elimizde araçlar var.” Bunu yaparken, AB’nin yönetici elitlerinin üye devletleri nasıl gördüğünü ortaya koydu: egemen ülkeler olarak değil, protektoralar[4] olarak.

Meloni bunu anlıyor. Fakat çok sayıda İtalyan da bunu anlıyor ve finansal piyasaların değerlendirmesini paylaşıyor: İtalyan demokrasisi o kadar sınırlı hale geldi ki, artık seçimleri kimin kazandığı önemli değil. Feryat eden manşetlerden farklı olarak, seçimin aslında en çarpıcı yönü düşük katılım oranıydı: %64, İtalya tarihinin en düşük oranı. Bunun anlamı İtalyanların üçte birinin seçime katılmadığıdır; demokrasiden vazgeçtiler.  Bu sayı, kesinlikle büyüyecektir, AB’nin İtalyan demokrasisinin içini nasıl boşalttığına dair yıkıcı bir suç duyurusu.

Bu bakımdan Meloni’nin zaferi abartılmamalıdır. %26 oyla (2018’daki %4,4’ün ilerisinde) İtalya’nın Kardeşleri’nin açık ara ülkenin en büyük partisi olduğu doğrudur –Demokratik Parti (%19) ve Beş Yıldız Hareketi (%15,6) tarafından takip ediliyor–  ama aynı zamanda Beş Yıldız’ın 2018 seçimlerinde elde ettiği %32,6’dan da çok uzaktır. Ayrıca, genel rakamlara bakacak olursak, merkez sağ koalisyonun üç partisi –İtalya’nın Kardeşleri, Lega ve Berlusconi’nin Forza Italia’sı[5]– toplu olarak 2018’deki ile hemen hemen aynı sayıda oy aldı: 12 milyonun biraz üstü. Dolayısıyla, birçok analistin ima ettiği gibi, İtalyan seçmenlerinde büyük bir “sağa kayma” olmadı; aslında tanık olduğumuz şey daha çok merkez sağ partiler arasında oyların yeniden dağıtılması.

Aynı şey  2018’de aldığı 7,5 milyon oydan sadece biraz daha az, 7,2 milyon oy alan merkez sol koalisyon –Demokratik Parti[6] artı bir grup küçük parti– için de geçerli. Genel olarak bakıldığında, iki koalisyonun, son dört yılda büyük ölçüde değişmeden kalan oldukça konsolide bir tabana sahip olduğu görülüyor.

Esas sapma, şaşırtıcı bir şekilde, 2018’deki 10,7 milyon oydan 4,2 milyona çekilen Beş Yıldız Hareketi’dir – sersemletici bir şekilde 6,5 milyon düşüş. İlginç bir şekilde, 2018’e kıyasla bu sefer oy kullanmayanların sayısı da 6 milyon. Çıkarımlar oldukça açıktır: Beş Yıldız Hareketi’nde statükodan radikal bir kopuş umudunu –sonradan partinin tüm vaatlerine ihanet ettiğini ve sadece bir yıllık bir süreç boyunca müesses nizam ile ittifak kurduğunu öğrenmek pahasına– besleyen milyonlarca marjinal, işsiz, güvencesiz ve düşük gelirli seçmen için mevcut partilerin hiçbirinin, hatta İtalya’nın Kardeşleri’nin bile sunabileceği bir şey yok gibi görünüyor.

Bu nedenle, son haftalarda Beş Yıldız lideri Giuseppe Conte, büyük ölçüde Beş Yıldız’ın gelir destek programını daha sert bir şekilde savunarak ve İtalya’nın Ukrayna’ya verdiği askeri desteği eleştirerek, seçmenlerinin oylarından birkaçını geri kazanmayı başarsa da çoğu seçmen için iş işten geçmişti. İtalyan toplumundaki müesses nizam karşıtı duyguların çoğu fazlasıyla canlı kalmayı sürdürüyor; sadece kendini ifade edeceği bir siyasi kanal yok.

Bu nedenle Meloni’nin zaferini açıklayabilecek derin sosyolojik çıkarımlar aramak zaman kaybıdır. Ona oy verenlerin çoğu aslında ona oy vermedi; en azından, onun ülkeyi anlamlı bir şekilde değiştirmesini beklemiyorlar. Meloni’yi destekleyen gerçek bir tabandan gelen halk hareketi veya toplumsal taban yok. Basitçe söylemek gerekirse, çoğu merkez sağ seçmen için “sıra onda” idi.

Bunun için ne göstermesi gerekecek? Meloni’nin AB’nin iktisadi çerçevesine meydan okuma olasılığının düşük olduğu ve Brüksel’in nedimesi İtalyan cumhurbaşkanı ile birlikte “hukukun üstünlüğü” konularını çok yakından takip edeceği gerçeği göz önüne alındığında, pek fazla bir şey değil. Bazıları bunu rahatlatıcı bulabilir. Fakat İtalya (ve bir bütün olarak Avrupa), Meloni’nin sahip olmadığı iktisadi müdahale araçlarını gerektirecek çok çalkantılı bir kışa yaklaşırken, birçokları kendilerini Avrupa’nın “kısıtlı demokrasisi”nin erdemlerini yeniden düşünürken bulabilir. Ve unutmayalım: İtalya’da yeni bir teknokratik hükümet sadece uzaktaki bir başka krizdir…

Çeviren: Erman Çete

Dipnotlar

[1] İtalyan erken genel seçimleri, Mario Draghi’nin teknokrat hükümetinin düşmesi üzerine 25 Eylül 2022 tarihinde yapıldı. (ç.n.)

[2] Beş Yıldız Hareketi: Komedyen Beppe Grillo tarafından 2009 yılında kurulan ve 2018-2021 yılları arasında iktidar olan popülist parti. Karmakarışık bir ideolojik pozisyona sahip olan parti, çevrecilikten dijital ütopyacılığa kadar bir dizi uyumsuz görüşü bünyesinde barındırıyor ve zaman zaman bölünüyor. (ç.n.)

[3] Lega: Eski Kuzey Ligi’nin devamcısı sağcı parti. İtalyan ulusal birliğinin sağlanmasından bu yana ülke siyasetinde hayli belirgin olan kuzey-güney ayrımında, sanayileşmiş ve zengin kuzey bölgelerini daha yoksul ve kırsal güney aleyhine savunan, bazı örneklerde Kuzey İtalya’nın ayrılmasını savunan akımın günümüzdeki temsilcisi. Matteo Salvini liderliğindeki parti, 2021 yılında Mario Draghi’nin “ulusal birlik” hükümetine katılmıştı. Bölgeselci ve federalist bir anlayışa sahip olan Lega, mülteci karşıtı tutumunun yanı sıra Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını savunmasıyla da biliniyor. (ç.n.)

[4] Protektora: Bir devletin başka bir devleti tek taraflı olarak koruma altına alması, himaye. (ç.n.)

[5] Forza Italia: Eski Başbakan Silvio Berlusconi’nin sağcı partisi. (ç.n.)

[6] Demokratik Parti: İtalya’nın sosyal demokrat-merkez sol partisi. (ç.n.)

DÜNYA BASINI

İsrail sadece insanları değil ‘ortak hafıza’yı da katlediyor

Yayınlanma

Gazze’de 7 Ekim’den bu yana devam eden İsrail saldırılarında 325 tarihi ve kültürel mirasın çoğu yıkıldı ya da harap edildi. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail’in Gazze’de boyutları henüz ortaya çıkmayan kültürel miras katliamına ışık tutuyor:

***

Gazze’nin antik kalıntıları sonsuza dek harap olabilir

Arkeolojik ve kültürel miras alanlarının bombalanması, İsrail ordusunun insanlığa olan kayıtsızlığını gösteriyor ve onu ahlaksız tarihi vandalizm konusunda Taliban, El-Kaide ve IŞİD ile aynı sıraya koyuyor.

TAISSIER KHALAF

İsrail’in 1948’den bu yana girdiği tüm savaşlarda, silahlı kuvvetlerinin dini ya da arkeolojik hazineleri hedef almama politikası vardı. Ancak bu son Gazze Savaşı boyunca İsrailliler bu politikayı çöpe attı.

Gazze Şeridi’ndeki özel tarihi ya da kültürel öneme sahip yerlerin askeri olarak hedef alınmayacağına dair umutlar, Ekim 2023’te savaşın başlamasının ardından kısa sürede suya düştü. İsrailliler sivil bölgelerde Hamas’ı hedef alma bahanesiyle, tarihi ve sembolik değeri büyük olan yerlere onarılamaz zararlar verdi. Bunu bilinçli bir şekilde yapmaları onları Taliban, El Kaide ve İslam Devleti (IŞİD) ile yan yana getiriyor.

İsrail bombardımanı devam ettiği için kültürel mirasa verilen zararla ilgili kesin ve doğrulanmış veriler henüz mevcut değil, ancak bazı bilgiler sızdırıldı. Filistin Yönetimi’nin Ramallah’taki Turizm Bakanlığı’nın, Birleşmiş Milletler’in kültür örgütü UNESCO da dahil uluslararası gruplarla birlikte çalışarak hasarı değerlendirmek üzere bir ekip kurduğu bildiriliyor.

Yıkımın boyutu

Gazze’de Hamas tarafından yönetilen hükümete göre İsrail, Gazze Şeridi’nde kayıtlı 325 kültürel, arkeolojik ve miras alanından en az 200’ünü tahrip etti ya da zarar verdi, ancak bu rakamlar kesin ayrıntılar içermiyor. Bu nedenle ihlalleri derlemek oldukça zor.

Gazze’nin kalbindeki Zeytun mahallesinde bulunan bir Doğu Ortodoks ibadethanesi olan Aziz Porphyrius Rum Ortodoks Kilisesi bombalandı ve ağır hasar gördü. Saldırıda içeride barınan 18 kişi öldü ve çok sayıda kişi de yaralandı. Kökleri bin 600 yıl öncesine dayanan kilise kentin en eski kilisesi ve adaşı olan beşinci yüzyıl Gazze piskoposunun son istirahatgâhı olduğuna inanılıyor.

Chicago merkezli bir insan hakları örgütü, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) kilisenin bombalanması savaş suçu olarak nitelendiren yasal bir dosya sundu. Buna göre, bu eylem UCM’nin dört temel uluslararası suçu tanımlayan 1998 tarihli Roma Statüsü’nü ihlali anlamına geliyor.

Örgüt, İsrail’in askeri olmayan bir yapı olan Aziz Porphyrius Kilisesi’ni kasıtlı olarak vurduğunu, bunun da sivillerin hayatını kaybetmesine ve dünya mirasının zarar görmesine neden olduğunu ve böylece statünün 8. Maddesini ihlal ettiğini söylüyor. Bu madde, “askeri amaçla kullanılmadığı sürece din, eğitim, sanat, bilim veya hayır amaçlı binaların, tarihi eserlerin, hastanelerin ve hasta ve yaralıların toplandığı yerlerin” hedef alınmasını suç sayıyor.

Yıkım her yerde

Gazze Şehri’nin kuzeybatısındaki antik bir liman olan el-Blakhiyeh de (Anthedon) saldırıya uğradı. Cenevre merkezli Euro-Med İnsan Hakları Gözlemcisi tarafından bildirildiği üzere, tarihi öneme sahip bu alan Dünya Mirası ön Listesi’ne ve İslami miras listesine dahil edilmişti.

İsrail bombardımanının bir diğer kurbanı da Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’un kalbinde yer alan Berkuk Kalesi oldu. Bu kale adını Memlük sultanlarının önde gelenlerinden Sultan Zahir Berkuk’tan almıştı.

Benzer şekilde, yıkım el-Kamiliyye Medresesi’ne, şehrin doğusundaki Şucaiyye mahallesinde bulunan ve kökenleri erken Osmanlı dönemine kadar uzanan eski es-Saqqa Evi’ne ve Memlük döneminden kalma iki katlı büyük bir yapı olan ikonik Kasr el-Başa’ya (Paşa Sarayı) da uzandı ve onarılamaz hasarlar verdi.

Bu saray, Kudüs’teki Fransız İncil ve Arkeoloji Okulu’ndan (EBAF) Jean-Baptiste Ombre tarafından “en iyi keşfi” olarak övülen yüzlerce Bizans eseri ve zarif çeşmelerle dolu bir müzeye ev sahipliği yapıyordu. Ancak, sosyal medyada yayınlanan bir videoda Gazze Şehrindeki EBAF deposundaki eserlerin etrafının askerler tarafından sarıldığının görülmesinden sonra eserlerin akıbeti belirsiz.

Yağmalama iddiaları

Gazze’nin en ünlü koleksiyoncularından biri olan Cevdet el-Hudari, arkeologlar ve turistler için uzun süredir bir cazibe merkezi olan özel müzesindeki geniş koleksiyonunun çoğunu kaybetti. Eski eserlere olan yolculuğu 1990’larda, Oslo Anlaşmaları ve Filistin Yönetimi’nin kurulmasını takip eden inşaat patlamasıyla başladı. İnşaat çılgınlığı sırasında Bizans dönemine kadar uzanan binlerce eser ortaya çıkarıldı.

Cenevre’deki Sanat ve Tarih Müzesi’nin küratörü Marc-André Haldemann bulgular karşısında hayrete düştü ve Hudari’ye Cenevre’de büyük bir sergi düzenlemesini önerdi. 2006 yılı sonunda koleksiyonundan yaklaşık 260 parça Cenevre’deydi.

Hamas’ın Haziran 2007’de Filistin Yönetimi’ni Gazze’den çıkarmasının ardından İsrail’in Gazze Şeridi’ne uyguladığı abluka, Hudari’nin eserlerinin Gazze’ye dönüşünü neredeyse imkânsız hale getirdi. Yılmayan Hudari, Şerit’te bir müze inşa etme planlarını sürdürdü ve Gazze Şehri’nin kuzeyindeki Akdeniz kıyısında hem otel hem de müzeyi andıran ve Al Mat’haf adını verdiği bir alan inşa etti. Burada, Cenevre’ye gönderilmeyen kalan eserleri sergiledi.

İsrail’in Ekim 2023’teki işgalinden sonra askerler Al Mat’haf’ı birkaç ay boyunca ele geçirdi. Sonunda ayrıldıklarında Hudari geri döndüğünde birçok eserin yıkıcı bir şekilde kaybolduğunu ve yangının salonu harap ettiğini gördü. İsrail buldozerlerinin alanı dümdüz etmesinin ardından bazı parçaların müzenin bahçesine gömülmüş olabileceğinden ve Bizans dönemine ait mermer sütunların yok olabileceğinden şüpheleniyor. Cenevre’deki parçalar güvende olsa da geri kalanların akıbeti belirsiz.

Eski eserler üzerinden gasp

Gazze’de yaşananlar 2001’de Afganistan’da, 2003’ten sonra Irak’ta ve 2013’ten bu yana Suriye’de yaşanan benzer trajedileri hatırlatıyor. Buralarda da arkeolojik alanlar savaş alanı haline geldi ve genellikle siyasi ya da askeri kazanç için istismar edildi.

Afganistan’da Taliban, uluslararası toplumun çağrılarına ve Pakistan gibi İslami komşularının ricalarına karşı gelerek Bamyan’daki beşinci yüzyıldan kalma kayaya oyulmuş Buda heykellerini yok etti.

Suriye ve Irak’ta El-Kaide ve IŞİD gibi gruplar bir yandan aşırılık yanlıları arasındaki “put yıkıcı” imajlarını güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da define avcılarıyla yaptıkları yasadışı keşif anlaşmalarından kâr elde etmeye çalıştılar.

Musul’un güneybatısındaki antik Hatra kenti yıkımın boyutlarını gözler önüne seriyor. Roma ve Pers güçlerine karşı direnişiyle tanınan Hatra’nın tapınak kısımları tahrif edildi ve çok tanrılı putları kaldırma bahanesiyle heykeller parçalandı. Bu terörist gruplar, profesyonel kaçakçılarla birlikte mezar yerleri ve hazineler aramak için gelişigüzel kazılar yaptı ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Hatra tapınaklarının karmaşık süslemelerine ve heykellerine zarar verdi.

Restorasyonun çok zor olduğu kanıtlandığı için restore etme çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Saniyeler içinde yok edilebilen bir şeyin onarılması, eğer gerçekten onarımı mümkünse, on yıllar alabilir. Gazze’deki eski eserlerin çoğu için tarih sonsuza dek kaybolmuş olacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

CNN: Tüm Ukraynalı erkekler ya cephede savaşacak ya da ülkeden kaçacak

Yayınlanma

CNN televizyonu ‘Herkes savaşacak’ başlığı altında Ukrayna’da yoğunlaşan seferberliği analiz eden bir makale yayımladı.

Makalede, yeni seferberlik yasasının yürürlüğe girmesinin ardından Ukraynalı erkeklerin artık ya cepheye gönderilme olasılığıyla yüzleşmek ya da kaçmak ve yargılanmak gibi bir seçimle karşı karşıya kaldıkları belirtildi.

Zorunlu askerlik sürecini daha etkin ve şeffaf hale getirmeye yönelik yeni yasa, 18-60 yaş arasındaki tüm Ukraynalı erkeklerin askerlik hizmeti için kayıt yaptırmalarını ve belgelerini her zaman yanlarında taşımalarını zorunlu kılıyor.

Sadece 25 ila 60 yaş arasındaki erkekler seferberliğe tabi. Tıp veya eczacılık diplomasına sahip kadınlar da askerlik hizmeti için kayıt yaptırmak zorunda.

Güvenlik nedeniyle adının açıklanmasını istemeyen Ukraynalı bir komutan, personel eksikliğinin savaş alanında yıkıcı bir etki yarattığını söyledi.

Komutan, “Avdeyevka’da 1000 ile 1500 asker daha olsaydı, düşmanın sızdığı zayıf noktaları koruyabilirdik. Daha fazla insanımız olsaydı, çok daha uzun süre dayanabilirdik,” dedi.

Aynı zamanda komutan, ‘bazı acemilerin’ eğitimsiz olduğunu ve savaş sırasında yerlerini terk ettiklerini dile getirerek “Cepheye gönderilen piyadelerin gerçek profesyoneller olmaları için özel eğitime ihtiyaçları var. Buraya geliyorlar, silahlarını bırakıyorlar ve mevzilerinden kaçıyorlar,” ifadelerini kullandı.

Ukrayna, seferberliği sıkılaştırdı

Ukrayna’nın doğusundaki Rus birlikleri, Ukrayna birliklerinden yedi ila on kat daha fazla.

CNN, personel eksikliğinin halihazırda görev yapanlar üzerinde büyük bir baskı yarattığını kaydetti.

128. Dağ Taarruz Tugayı’nda görev yapan Yaroslav Galas, “Savaş hala devam ediyor ve seferberlik gerekli. İki yıldır savaşan insanlar yoruldu. Bazıları çıldırmak üzere,” diye konuştu.

Kanalın görüştüğü bir Ukraynalı ise, “Gitmek istemiyorum, Avrupa’da her şeyin güllük gülistanlık olmadığını biliyorum. Ama savaşla yurt dışına gitmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydım, yurt dışını tercih ederdim, rüşvet verirdim. Hayatım her şeyden önce gelir. Ve öldürülme ihtimalimin çok yüksek olduğunun farkındayım,” yorumunu yaptı.

Öte yandan CNN, çok sayıda insanın kaçmaya çalıştığına dikkat çekti.

Ukrayna Sınır Muhafaza Teşkilatı Sözcüsü Andrey Demçenko, CNN‘e yaptığı açıklamada, görevlilerinin her gün Ukrayna’yı terk etmeye çalışan insanları gözaltına aldığını dile getirdi.

Sözcü, savaşın başından bu yana Romanya ve Macaristan sınırındaki Tisa Nehri’nde 32 erkeğin cesedinin bulunduğu bilgisini paylaştı.

Die Welt: Putin, Ukrayna savaşını kazanıyor

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Andrey Kortunov: Ermenistan muhalefetinin “Karabağ kartını” kullanma teşebbüsü hiçbir işe yaramayacak

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Ermenistan ile Azerbaycan arasında sınır belirleme çalışmaları nisan ayı sonunda başladı. Bu bağlamda geçen hafta Gazah bölgesine bağlı Bağanis Ayrım, Aşağı Eskipara, Heyrimli ve Kızılhacılı Bakü’nün kontrolüne geçti. Geçen haftalarda buna tepki olarak Ermenistan’da “Vatan Adına Tavuş” hareketi Tavuş kasabasından Erivan’a yürüyüş başlattı ve başkentte 150 kadar kişinin gözaltına alındığı bir protesto gösterisi düzenlendi. Hareketin lideri Başpiskopos Bagrat Galstanyan, genel grev çağrısında bulunmuştu.

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) Akademik Direktörü Andrey Kortunov, Erivan ile Bakü arasında sınır belirleme konusunda atılan adımları ve Ermenistan’da oluşan muhalefeti yorumluyor.


Andrey Kortunov: Ermenistan muhalefetinin “Karabağ kartını” kullanma teşebbüsü hiçbir işe yaramayacak

Nana Hoştarya

Moscow-baku.ru

22 Mayıs 2024

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) Akademik Direktörü Andrey Kortunov, mülakatında Ermenistan’daki yeni muhalif protesto hareketinin “Karabağ kartını” kullanmasını ve bunun nereye varacağını yorumladı.

Andrey Vadimoviç, Erivan ile Bakü’nün sınır belirleme sürecini başlatmasının ardından Ermenistan’da Tavuş Başpiskoposu liderliğindeki muhalif protestolar devam ediyor. Yeni muhalefet lideri, Paşinyan’ın istifasını talep etmenin yanı sıra Karabağ konusunda da oldukça agresif açıklamalar yapıyor. “İntikam alacağız,” diyorlar. Dün Erivan’da ayrılıkçı Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin eski hükümetinin üyeleriyle bir araya geldi. Hükümet, geçen yıl eylül ayında kendini feshetmiş ve Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin varlığı sona ermiş olmasına rağmen, ayrılıkçılar bir gün önce Başpiskopos ile Karabağ’a dönüş konusunun görüşüldüğüne ve Karabağ’ın bağımsızlığının ilan edilmesi gerektiğine dair açıklamalar yaptılar. Protestolar ve bu tür beyanlar nereye varır?

Ermenistan’ın siyasi hayatı son 30 yıldır Karabağ ile yakından alakalı olduğu için mevcut durum öngörülebilirdi. Nikol Paşinyan’ın aksine, ondan önceki Ermeni liderlerin [Koçaryan, Sarkisyan] Karabağ’da doğduklarını ve Karabağ savaşının başlangıcıyla doğrudan ilişkili olduklarını biliyoruz, bunlar Ermeni Karabağ hareketinin liderleriydi. Ermenistan’ın ve Ermenilerin İkinci Karabağ Savaşı’ndaki şok edici mağlubiyeti, bölgedeki jeopolitik durumdaki müteakip değişim, Karabağ’ın tamamen kaybedilmesi ve bölgenin Ermenistan makamları tarafından resmen Azerbaycan toprağı olarak tanınmasının Ermenistan Cumhuriyeti’nin iç siyasi hayatını uzun süre etkileyeceği aşikâr. Bugün Ermenistan Cumhuriyeti’ndeki periyodik protesto dalgalarında gözlemlediğimiz şey, bir yandan Karabağ ve diğer kaybedilmiş topraklar konusundaki hayali acılar, diğer yandan da insanların Karabağ’la ilgili bu hüsranının bazı çıkarcı güçler tarafından suistimal edilmesi, yani “Karabağ kartının” geleneksel olarak kullanılması.

Burada kesinlikle bir dış etki var. Tarih, yurt dışındaki, yani Avrupa ve ABD’deki Ermeni diasporasının bazı gruplarının bazen Ermenistan’daki Ermenilerden bile daha radikal, daha kararlı olduğunu gösterdi.

Mevcut muhalif protesto dalgasının akıbetine konuşacak olursak, sokak eylemlerinin; insanlar sokağa çıkmaları, tutumlarını ve duygularını ifade etmelerinin Ermenistan’da bir tür yerleşik gelenek olduğu sır değil. Buna şaşırmamak lazım.

Bugün Ermenistan’daki gerçek siyasi güç dengesini değerlendirecek olursak da bu durum görevdeki Başbakan Nikol Paşinyan’ın ikna edici bir zafer kazandığı parlamento seçimleri sırasında ortaya çıkmıştı.

Paşinyan’ın iktidardaki görevi sırasında ülke için tekrarlanan kritik durumlara rağmen, muhalefetin periyodik öfke patlamalarına rağmen, hiç kimsenin onu devirmeyi başaramadığını da belirtmek lazım. Buradan şu sonuç çıkıyor; muhalefetin periyodik öfke patlamaları ülkedeki siyasi güç dengesini değiştiremedi. Bugün muhalefet başka bir taktiğe yöneldi; kiliseyi temsil eden yeni bir karizmatik şahsiyet protesto hareketinin yeni lideri olarak seçildi. Bir başpiskopos siyasi güç dengesini değiştirebilir mi? Görünüşe göre muhalefet, Robert Koçaryan ve Serj Sarkisyan gibi ülkenin eski liderleri halihazırda toplumun kayda değer bir kısmı için olumsuz bir çağrışıma sahipken, yeni bir “taze” sima çıkarmaya karar verdi. Protestoların çehresini değiştirmek lazımdı. Bu mantıklı bir hamle ve şu ana kadar sadece bu hamlenin ülkedeki siyasi durumu nasıl etkileyeceğini gözlemleyebiliyoruz. Şu ana kadar mevcut hükümeti ciddi şekilde tehdit eden bir eğilim yok.

Karabağ Ermenilerinin intikamcı açıklamaları hakkında konuşacak olursak, Ermenistan’ın tarihinin bu sayfasını çevirmesi ve yeni bir sayfa açması gerektiğini defalarca dile getirdim. Bunu yapmanın o kadar kolay olmadığı, bu konuda psikolojik ve siyasi zorluklar olduğu bariz.

Muhalefet Paşinyan’ı aniden devirse bile Karabağ’ı tekrar kontrolü altına almayı nasıl aklına getirebilir ki? Bu mümkün değil. Karabağ’ın tamamen geri verilmesi ya da bağımsızlığının ilan edilmesi yönündeki mevcut çağrılardan da hayırlı bir şey çıkmayacaktır. Bugünkü durumda, Ermenistan’daki herhangi bir siyasi gücün, çözümü sıradan insanlar için burada ve şimdi önemli olan gerçek sorunları gündeme getirmesi gerekiyor. Maksimalist tutum ve muhalefetin “Karabağ kartını” çekmesi doğru olmaz. Bundan olumlu sonuçlar çıkabileceğini zannetmiyorum.

Ermenistan, eğer ilerlemek ve barış içinde yaşamak istiyorsa, Azerbaycan ile yaşanan mevcut durumun gerçeklerini kabul etmeli. Fakat protestoların da gösterdiği gibi, Karabağ meselesinin yeniden ele alınması gerektiğine inanan ve halihazırda kapalı olan Karabağ konusunu kendi amaçları için kullanmaya çalışanlar var. Bu, resmi olarak sona erdikten sonra bile ardında bir tortu bırakan uzun ve sancılı bir çatışmanın ardından yaşanan beklendik bir durum.

Geçtiğimiz sonbaharda Karabağ’ın tamamının Azerbaycan’ın kontrolüne geçmesinin bir sonucu olarak Karabağ’dan Ermenistan’a göç eden Ermenilerin hoşnutsuz olmak için kendi gerekçeleri olabilir. Fakat burası Azerbaycan toprağıdır ve kimse bu gerçeği değiştirmemiştir. Ancak Ermeni nüfusun hayali acılar yaşadığı hakikati, ele alınması gereken ciddi bir konudur, tutarlı bir şekilde ve Azerbaycan tarafıyla temas halinde ele alınmalıdır. Azerbaycan makamları, prensip olarak Ermenilerin Karabağ’a geri dönebileceğini defalarca ifade ettiler ve aslında hiç kimse onları oradan kovmadı. Ermenilerin haklarının, kültürel ve dini faktörlerinin teminat altına alınarak Karabağ’a geri dönmesi önemli bir konudur ve çözümü hem Erivan’ın hem de Bakü’nün çıkarınadır. Ve burada ilerleme kaydedilebilir. Esasında sorunun pratikte çözümü kolay değil, zira yıllar süren çatışmalar nedeniyle insanlar birbirlerine karşı güvensizlik, korku ve nefret geliştirdiler. Ve bu bir anda ortadan kalkmayacaktır. Halkların yakınlaşması, sahada sürekli ve özenli bir çalışma gerektiriyor.

Orada yaşayan Azerilerin Ermenistan’a geri dönüşü konusunda da çalışmalıyız ve Bakü de bu konuya eğilmekte haklı.

İnanıyorum ki her iki taraftan da az sayıda da olsa insanlar geri dönmeye başladığında, bu bir şeylerin değişmeye başladığının ve sorunun çözüme kavuştuğunun işareti olacaktır.

Bu arada, Ermenistan makamları Karabağ ayrılıkçılarının ülke topraklarında siyasi faaliyet yürütme teşebbüslerinin bastırılacağını ve bunun Ermenistan devletinin altına bomba koyma girişimi olduğunu defalarca ifade ettiler. Ve ayrılıkçıları “sürgündeki hükümet” olarak sunmak isteyenler var…

Eski Dağlık Karabağ yetkililerinin bu tür eylemleri Paşinyan’ın kendisine yönelik olduğu için tepki anlaşılabilir. Ne de olsa Karabağ’ı Azerbaycan toprağı olarak tanıyan oydu. Ve bu anayasaya aykırı bir tehdit, parlamento dışı yöntemlerle ülkedeki siyasi durumu etkileme teşebbüs. Fakat aynı zamanda ülkede ciddi sorunlar olduğu inkâr edilemez. Ve bu bağlamda, belki de ülkenin akıbeti hakkında bir tür tartışma gerekli. Muhalefet güçlerinin, kimi temsil ederlerse etsinler, kendi ülkelerine karşı yapıcı ve mantıklı bir tutum takınmaları iyi olur. Zira her şey radikal popülist taleplere indirgenmeye devam ederse, bu sadece muhalefetin itibarını zedeleyecek ve bir güç hakikatle ya da gelecekle hiçbir ilgisi olmayan böylesine radikal bir tutum alırsa, diğer konularda onu dinlemenin bir anlamı olmadığı izlenimini yaratacaktır. Gündemini genişletmek, umutlarını ve taleplerini mevcut gerçeklerle ilişkilendirmeye çalışmak muhalefetin yararına olur.

Ve gördük ki halk da Paşinyan’dan önceki yetkililer tarafından izlenen politikaya geri dönmek istemiyor. Dolayısıyla bugün de benzer bir gündemi zorlarsak, bundan iyi bir şey çıkması pek mümkün değil.

Bakü ile Erivan sınırı çizmeye başlamakla kalmadılar, hatta sahada sınırın küçük bir bölümünü tamamladılar. Ermeni tarafı da bu süreci tamamen tamamlanıncaya kadar sürdürmeye hazır olduğunu söylüyor. Buna ek olarak, Azerbaycan’a yönelik eleştiriler, daha önce düzenli olmasına rağmen, Erivan’ın Azerbaycan’a yönelik söyleminden aniden kayboldu…

Bugün şahit olduklarımızın, sınırın belirlenmesi ve sınırların çizilmeye başlanmasının, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki doğrudan müzakerelerin ve bunların etkinliğinin barış sürecinde kayda değer kazanımlar olduğuna inanıyorum. Sınıra gitmiştim, terk edilmiş köyler, yıkılmış binalar gördüm. En hafif tabirle tablo hiç de tozpembe değil. Barış süreci ne kadar hızlı ve kapsamlı ilerlerse her iki taraf için de o kadar iyi olacaktır. Aynı zamanda uçuk beklentilere girilmemesi de çok önemli. Taraflar arasında hala pek çok alanda anlaşmazlıklar var ve Bakü ile Erivan’ın bir uzlaşmaya varması, her iki tarafça da adil olarak algılanacak çözümlere ulaşması çok arzu edilen bir durum olacaktır. Bunu yapmanın kolay olmadığı aşikâr, her zaman memnuniyetsiz insanlar olacaktır ama doğru denen şeyi yapmak gerekir. Bu yönetişim sanatıdır, böylece her ülkede hoşnutsuzluk en aza indirilebilir. İki ülke arasındaki barış muazzam bir atılım olacak ve dünyadaki bir başka çatışmayı daha ortadan kaldıracaktır. Azerbaycan ile Ermenistan arasında yapıcı bir etkileşime, ülkelerin ve bölgenin kalkınmasına, bölgesel ve küresel iktisadi projelere katılıma kapı aralayacaktır.

Bakü ile Erivan’ın yakın vadede bir barış anlaşması imzalaması konusundaki gerçekçi olasılıklar beler? Yoksa süreç, bölge üzerindeki dış etki girişimleri de dahil olmak üzere çeşitli faktörler nedeniyle hala karmaşık mı?

Elbette zorlaştıran faktörler var. Ancak iki ülke arasında bir barış anlaşması imzalanmasının imkânsız olduğunu söyleyemem. Bakü ile Erivan doğru rotayı seçti. Her iki tarafın da, özellikle Ermeni tarafının, aldıkları kararların bu koşullar altında en iyisi olduğuna halklarını ikna etmeleri gerekecek.

Bakü ile Erivan arabulucular olmadan doğrudan müzakerelere başladı. Zira arabuluculuk ancak her iki taraf da buna ilgi duyduğunda mümkün olabilir. Ve her iki tarafa da eşit uzaklıkta bir güç olmalı. Aksi takdirde arabuluculuk etkisiz ve istenmeyen bir şey olarak algılanır. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki mevcut durumda bir arabulucu nasıl bir rol oynayabilir? Sınır çiziminden bahsedecek olursak, idari sınırı tanımlamak için belirli müzakereler devam ediyor. Bir arabulucu burada ne işe yarasın? Arabuluculuk gereksiz. Muhtemelen, Ermenistan liderliğinin mantığı açısından bakıldığında, dış aktörlerin arabuluculuğu Erivan’ın müzakere sürecindeki pozisyonunu güçlendirebilir.

Bildiğimiz üzere Ermenistan tarafı yakın zamana kadar düzenli olarak bir arabulucuya ihtiyaç olduğunu, Bakü ile olan anlaşmaların uluslararası bir mekanizma aracılığıyla güçlendirilmesi gerektiğini söylüyordu. Son zamanlarda Erivan aniden bu tür açıklamalar yapmayı bıraktı ve Bakü’nün ısrar ettiği şekilde, Azerbaycan ile doğrudan müzakereler yürütmeye başladı.

Azerbaycan’ın Fransa’nın katılımı gibi arabuluculuk formatlarını kabul etmediği aşikâr. Ermenistan buna karşı çıkabilir mi? Eğer kabul etmediyse, öyle bir sürpriz de gelmedi.

Dolayısıyla barış sürecindeki durum, müzakerelerde arabuluculuğun anlamlı olabileceği aşamayı çoktan geride bıraktı.

Azerbaycan altı aydır ABD’yi eleştiriyor, Bakü’ye karşı yaklaşımının adil olmadığından bahsediyor. Bunu gördük ve ABD Dışişleri Bakanı’nın arabuluculuğu boşa çıktı. Daha geçen gün İlham Aliyev, bugün Azerbaycan’a en çok ABD ve Fransa’nın baskı yaptığını söyledi. Yani barış sürecine de mi baskı yapıyorlar?

ABD’nin pozisyonu Fransa ile hemen hemen aynı. Yaşadığı ülkedeki politikacıları etkileyen bir Ermeni Diasporası var. Burada şaşırtıcı bir şey yok. Prensip olarak ABD’nin mevcut pozisyonundan bahsedecek olursak, bu Biden yönetiminin belirli ideolojik tutumlarını yansıtıyor. Ona göre dünya, demokrasiler ile otokrasiler arasında bir mücadele alanı olarak algılanıyor. Ve bu anlamda Azerbaycan, Washington tarafından bir otokrasi olarak sınıflandırılıyor. Dolayısıyla Biden yönetimi, Ermenistan-Azerbaycan sürecinde daha çok Ermenistan’ın yanında yer alıyor. Fakat bu yaklaşım 1992 yılında da geçerliydi. 1992’de, Birinci Karabağ Savaşı sırasında ABD, eski Sovyet cumhuriyetlerine yardım anlamına gelen “Özgürlük Destek Yasasını” kabul etmişti. Ancak Ermeni lobisinin baskısıyla bu yasada 907 sayılı değişiklik de kabul edildi. Bu değişiklik, “Başkan, Azerbaycan hükümetinin Ermenistan ve Dağlık Karabağ’a yönelik tüm ablukaları ve diğer saldırgan güç kullanımlarını sona erdirmek için kanıt niteliğinde adımlar attığını belirleyip Kongre’ye bildirene kadar” Azerbaycan Cumhuriyeti’ne yardım yapılamayacağı ifadesini içeriyor. Dolayısıyla genel manada ABD’nin bu yönde, Azerbaycan’a yönelik tarihsel olarak oturmuş bir yaklaşımından bahsedebiliriz.

Aynı zamanda bugün ne kadar Ermenistan ile Batı arasındaki hızlı yakınlaşmadan, Erivan ile Washington arasındaki etkileşimin derinleşmesinden konuşulursa konuşulsun ve Paşinyan, daha geçen gün Erivan’da CIA Başkan Yardımcısı ile görüşmüş olsun, Güney Kafkasya’nın ABD için stratejik bir öncelik olmadığını belirtmek isterim. ABD’nin bu bölgeye olan ilgisini belirleyen başlıca unsurlar İran ile yaşanan çatışma, ABD-Türkiye ilişkilerindeki sorunlar ve Rusya’yı kenara itme arzusu. Kanımca Biden, ABD-Türkiye ilişkilerinde ciddi bir krize neden olacak adımlar atmayacaktır ve bunun anlaşılması gerekir.

Evet, Batı bu durumdan istifade ederek Ermenistan üzerinden Güney Kafkasya’daki konumunu güçlendirmeye ve Rusya’yı bölgeden uzaklaştırmaya çalışıyor. Aynı zamanda bu sürecin sınırları var ve hiçbir şeyi abartmamalıyız.

Batı, Ermenistan için elinden geleni yapmayacak. Ermenistan, Avrupa Birliği’ne kabul edilmeyecek, ülkeye tam teşekküllü güvenlik garantileri verilmeyecek. İktisadi iş birliğinin genişletilmesi için bazı programların uygulanması mümkün. Elbette Batı’nın bölgedeki nüfuzunu arttırma girişimleri devam edecek. Fakat Batı’nın bölgenin jeopolitik haritasını tamamen yeniden çizmesi, en azından yakın gelecekte, özellikle de bu sonbaharda ABD Başkanının kim olacağını henüz bilmediğimiz için epey zor. Dolayısıyla şu an ABD ya da Avrupa Birliği’nin Transkafkasya’da büyük ölçekli stratejik kararlar alabileceği bir zamanda değiliz. Şimdi Ermenistan ile Ukrayna’ya dair periyodik karşılaştırmalar duyuyoruz. Batı’nın Ermenistan’ı Rusya’dan koparmaya ve mümkünse Güney Kafkasya bölgesinde bir tür ileri karakol haline getirmeye çalıştığı gerçeği son derece bariz ve kimse bunu saklamıyor.

Hangi Ermenistan?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English