Bizi Takip Edin

Asya

Hindistan Trump’ın hedefinde: Ülke ekonomisi ve Rusya’dan petrol ithalatı nasıl etkilenecek?

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump pazartesi günü, Güney Asya ülkesinin Rusya’dan petrol alımları nedeniyle Hindistan’a daha yüksek ticaret tarifeleri uygulanacağı konusunda uyarıda bulundu. Bu tarifelerin mevcut %25’lik tarifeye ekleneceği tahmin ediliyor.

Trump, sosyal medya platformu Truth Social’da yaptığı paylaşımda, “Hindistan sadece büyük miktarlarda Rus petrolü satın almakla kalmıyor, satın aldığı petrolün büyük bir kısmını da açık pazarda büyük karlar elde etmek için satıyor” dedi.

“Rus savaş makinesi tarafından Ukrayna’da kaç kişinin öldürüldüğünü umursamıyorlar” diye ekledi.

Bu adım, iki ülke arasındaki ilişkilerde, özellikle de Trump ile Hindistan Başbakanı Narendra Modi arasındaki ilişkilerde şaşırtıcı bir gerilemeyi temsil ediyor.

Gümrük vergilerinin artırılacağına dair endişeler piyasa duyarlılığını olumsuz etkiledi. Hindistan’ın önde gelen borsa endeksleri Nifty 50 ve Sensex salı günü düşüş yaşarken, Hindistan rupisi de zayıf bir seyirle açıldı.

ABD-Hindistan gerginliği, Rus petrolünden daha fazlasını içeriyor

Rusya’nın ham petrolü Hindistan için ne kadar önemli?

Enerji danışmanlığı şirketi Kpler’in verilerine göre, Rusya, Hindistan’ın 2025 yılında ithal ettiği yaklaşık 1 milyar varilin %37’sini sağlayan en büyük ham petrol tedarikçisi. Hindistan, 2021’den 2024’e ithalatı %14,5 artarak yaklaşık 1,7 milyar varile ulaşan dünyanın üçüncü büyük ham petrol ithalatçısı.

Hindistan’ın Rusya’dan petrol ithalatı, Rusya’nın Ukrayna müdahalesinden sonra, 2023’te keskin bir artış gösterdi.

Hindistan Dışişleri Bakanlığı, pazartesi günü Trump’ın eleştirilerine yanıt olarak yaptığı açıklamada, “Hindistan, [Ukrayna’da] çatışmanın patlak vermesinden sonra geleneksel tedarik kaynakları Avrupa’ya yönlendirildiği için Rusya’dan ithalata başladı” dedi.

Bakanlığın açıklamasında, “O dönemde ABD, küresel enerji piyasasının istikrarını güçlendirmek için Hindistan’ın bu tür ithalatını aktif olarak teşvik etti” ifadesi yer aldı.

Ancak Barclays, geçen hafta yayınladığı bir notta, indirimli Rus ham petrol ithalatındaki artışın, Hindistan’ın 2024 yılında 186 milyar dolarlık ham petrol ithalat faturasında 7 ila 10 milyar dolar arasında tasarruf sağlamasına yardımcı olduğunu belirtti.

Petrol fiyatları, enerjiye bağımlı Hindistan’da enflasyon gibi önemli ekonomik göstergeleri etkileyerek derin bir etki yaratıyor.

Hindistan Petrol Bakanı Hardeep Singh Puri geçen ay, “Başbakanın taahhüdü Hindistanlı tüketicilere olduğu için, nereden gerekirse oradan alacağız” dedi.

Ancak Hindistan’ın alımlarını çeşitlendirdiğine dair işaretler var.

Barclays notunda, “Şu anda, Rusya’dan yapılan petrol ithalatındaki indirim, Hindistan’ın diğer seçenekleri keşfetmesi için yeterince azaldı. … Ocak-Haziran döneminde Hindistan’ın ABD’den ham petrol ithalatı yıllık bazda %51 artarken, Brezilya’dan ithalatı yıllık bazda %80 arttı” ifadesi yer aldı.

Hindistan’ın Rusya ile genel ilişkileri nasıl?

Hindistan, Rusya’dan petrol ithalatı dışında da, son üç yıldır Moskova ile yakın ticari ve diplomatik ilişkilerini sürdürdü, hatta Ukrayna konusunda bazı Birleşmiş Milletler kararlarında çekimser kaldı. Modi, Ekim 2024’te BRICS zirvesi sırasında Putin ile yaptığı son görüşmede de dahil olmak üzere, Ukrayna’da barış çağrısında bulundu.

Modi, geçtiğimiz yıl boyunca çatışmaya karşı tutumunu sertleştirdi, Temmuz 2024’te Putin ile yaptığı görüşmede çocukların ölümünü kınadı ve ağustos ayında modern Ukrayna’yı ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı oldu.

Yine de, Yeni Delhi ve Moskova’nın Sovyetler Birliği döneminden beri güçlü bağları var.

Enerji ticareti ve onlarca yıllık diplomatik ve kültürel ilişkilerin yanı sıra, Rusya, 2020 ile 2024 yılları arasında Hindistan’ın toplam silah ithalatının %36’sını oluşturan en büyük silah tedarikçisi olmaya devam ediyor.

Modi, Trump’a ‘Make in India’ sloganıyla yanıt verdi

ABD’nin gümrük vergileri Hindistan ekonomisini nasıl etkileyecek?

Amerika Birleşik Devletleri, 131,84 milyar dolarlık ikili ticaret hacmiyle Hindistan’ın en büyük ticaret ortağıdır. Bu ticaret hacminde Hindistan, yaklaşık 40 milyar dolarlık sağlıklı bir ticaret fazlasına sahip.

Trump’ın pazartesi günkü açıklamasında ayrıntılara yer verilmemesi nedeniyle, ek gümrük vergilerinin etkisinin ne olacağını söylemek zor. Ancak, elektronik bileşenler, tekstil, mücevher ve kuyumculuk gibi sektörlerin ağır darbe alacağı tahmin edilse de, mevcut %25’lik oran Hindistan’ın genel ekonomisine çok büyük bir zarar vermeyecektir.

Goldman Sachs ve Barclays, mevcut verginin Hindistan’ın gayri safi yurtiçi hasılası büyümesini yaklaşık 30 baz puan etkileyebileceğini belirtirken, Jefferies bu etkiyi 25 ila 40 baz puan olarak tahmin etti. Hindistan Merkez Bankası, ekonominin mevcut mali yılda %6,5 büyüyeceğini tahmin ediyor.

Barclays, “Hindistan ekonomisi nispeten kapalı ve büyümenin temel dayanağı iç talep” dedi ve ekledi: “Hindistan ve ABD ticaret anlaşması görüşmelerine devam ettiği için, Hindistan’a uygulanan nihai gümrük vergilerinin açıklanan %25’in altında kalmasını bekliyoruz.”

Trump’ın açıklamaları ABD-Hindistan ilişkileri için ne anlama geliyor?

Modi’nin bu yıl şubat ayında ABD’yi ziyaretinde, Trump’ın onunla ilişkisi diğer dünya liderleriyle olan ilişkilerinden en güçlüsü gibi görünüyordu. Ancak o zamandan bu yana ilişkiler giderek kötüleşti.

İki liderin yakınlığı, Washington’un nisan ayında Trump’ın kapsamlı “Kurtuluş Günü” gümrük vergisi açıklamalarının bir parçası olarak ülkeye %26’lık vergi uygulayacağını duyurmasının ardından yeni bir aciliyet kazanan ticaret müzakereleri için Hindistan açısından olumlu bir işaret gibi görünüyordu. Ancak ABD, Avrupa Birliği ve Japonya gibi önemli ortaklarıyla ve hatta rakibi Çin’le dahi anlaşmaya varırken, Hindistan ile müzakereler sonunda sonuçsuz kaldı.

ABD başkanı, geçen hafta Truth Social’da yaptığı bir paylaşımda, Hindistan’ın Rusya ile ne yapacağı umurunda olmadığını ve ölü ekonomilerini birlikte batırabileceklerini söyledi.

Hindistan hükümet yetkilileri başlangıçta yanıt vermedi, ancak pazartesi günkü açıklamada ülkenin ABD ve Avrupa Birliği tarafından “hedef alındığı” belirtildi. Açıklamada, Avrupa Birliği’nin geçen yıl Rusya ile hala önemli miktarda ticaret yaptığına ve ABD’nin Rus metal, kimyasal ve nükleer malzemelere bağımlı olduğuna dikkat çekildi ve “çifte standart” vurgusu yapıldı.

Yeni Delhi ile Washington arasındaki ilişkiler, öayıs ayında Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle zaten sarsılmıştı. Trump, iki nükleer silahlı ülke arasında ateşkesin sağlanmasında ticaretin bir koz olarak kullanıldığını söyledi. Ancak, Pakistan ile olan toprak anlaşmazlığını iç mesele olarak gören Hindistan, bu iddiayı şiddetle yalanladı.

Hindistan uzun yıllardır Çin’in etkisine karşı Batı tarafından etkili bir denge unsuru olarak görülüyor ve destekleniyordu. Bu durumun kısa vadeli gerginlikler atlatıldıktan sonra devam edeceği düşünülüyor.

Şubat ayında Hindistan ve ABD, işbirliğini sağlamlaştırmak amacıyla 10 yıllık bir savunma ortaklığı anlaşması imzalamayı planladıklarını açıklamışlardı, ancak anlaşma henüz kesinleşmedi.

FT: Trump, Çin için sürekli hediye veren bir nimet

Asya

Tayvan Ulusal Güvenlik Şefi: Çin tehdidine karşı ABD vazgeçilmezdir

Yayınlanma

Tayvan Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) Genel Sekreteri Joseph Wu, Nikkei Asia’ya verdiği röportajda Çin’i tüm bölge için “tehdit” olarak nitelendirdi.

Wu, Japonya ve Okinawa adalarından başlayarak Tayvan üzerinden Filipinler’e uzanan takımadalar zincirini kastederek, “Tehdit, Birinci Ada Zinciri’nin tamamını kapsıyor,” ifadelerini kullandı.

Wu, “İstihbarat, gözetleme ve keşif haritalarında gördüğümüz kadarıyla Çin donanması ile sahil güvenliğinin Doğu Çin Denizi’nde, Tayvan Boğazı genelinde, Batı Pasifik’te ve Güney Çin Denizi’nde konuşlandırılmasında muazzam bir artış var,” dedi.

Tayvan, yalnızca Pekin değil, Birleşmiş Milletler ve bağlı ülkeler tarafından da Çin’in bir parçası olarak kabul ediliyor. ABD dahil pek çok ülke Tayvan’ın Çin’e bağlı olduğunu vurgulayan ‘tek Çin’ politikasını kabul ediyor. Ancak buna rağmen Washington Tayvan’ı Çin’e karşı bir koz olarak kullanmaya ve adayı silahlandırarak ayrılıkçı hareketleri desteklemeye devam ediyor.

Bu manevralar, Çin ile Tayvan lideri Lai Ching-te yönetimi arasında halihazırda yüksek olan gerilimi daha da artırdı. Pekin, Lai’nin ABD desteğine dayanarak Tayvan’ın bağımsızlığı konusundaki ısrarına tepki gösteriyor.

Taipei’deki Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nin röportaj veren Joseph Wu, “Çinliler bizi ‘Tayvan’ın bağımsızlığını’ savunmakla ve kışkırtıcı davranışlarda bulunmakla suçluyor, istikrarsızlığın kaynağının biz olduğumuzu öne sürüyor. Ancak gerçek şu ki Çin, Tayvan’ı tehdit ediyor ve tehditlerinin seviyesini sürekli yükseltiyor,” dedi.

Japonya, Filipinler, Tayvan ittifakı

Wu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Çin bu bölgedeki komşularını sindirmeye çalışırken mağdurları, yani Japonya, Tayvan ve Filipinler’i suçluyor. Biz yalnızca sahip olduğumuz özgürlüğü ve egemenliği korumaya çalışırken, Tayvan’ı kışkırtıcı davranmakla itham ediyorlar.”

Japonya, Başbakan Sanae Takaichi’nin geçen yıl olası bir Tayvan krizinde askeri olarak duruma müdahale ederek Tayvan’ın yanında yer alacaklarını açıklaması sonrası Çin’le ilişkileri gerildi. Filipinler ise bölgede 9 ABD üssüne ev sahipliği yaparken Güney Çin Denizi’nde sık sık Çin’le karşı karşıya geliyor.

Japonya ve Filipinler ABD’nin bölgedeki yakın müttefikleri konumunda ve ABD savunma stratejisi doğrultusunda Washington’ın Çin’i çevreleme ve baskılama planlarına müdahil durumdalar.

Bu gerilimler Tokyo ile Manila’yı birbirine yakınlaştırırken, Japonya’yı İkinci Dünya Savaşından beri sürdürdüğü savunma doktrinini değiştirerek saldırı hazırlıklarına yöneltti. Wu, bu gelişmeleri memnuniyetle karşıladı.

Wu, “Japonya ile Filipinler arasındaki ilişkilerin ısınması, Çin’in yayılmacılığına verilen doğal bir tepkidir,” dedi.

Wu’ya göre komşularının Çin’in askeri tehdidini geçmişe kıyasla çok daha ciddi biçimde ele aldığını görmek Tayvan açısından “cesaret verici”.

Tayvan’ın küresel önemi, gelişmiş çip üretiminin çok ötesine uzanıyor. Dünyanın en yoğun ticari deniz yollarından biri olan Tayvan Boğazı’nda gerçekleşecek askeri bir çatışma dünya ekonomisi, uluslararası ticaret ve yüksek teknoloji tedarik zinciri üzerinde doğrudan etkili olacaktır. Tayvan, yarı iletkenler ve yapay zekâyla bağlantılı ürünlerde büyük bir ihracat kapasitesine sahip.

Wu, İngiltere’nin yeni dış istihbarat servisi MI6 Başkanı Blaise Metreweli’nin geçen yılın sonlarında dile getirdiği, İngiltere’nin “artık barış ile savaş arasındaki bir alanda faaliyet gösterdiği” ve “cephenin her yerde olduğu” yönündeki görüşünü yineledi.

Taipei’deki politika yapıcılar, Çin’in hibrit manevralarını Tayvan’ın güvenliğini ve hazırlık düzeyini zayıflatmaya yönelik girişimler olarak değerlendiriyor.

Wu, bu girişimlere karşı koymak için uluslararası işbirliğinin “son derece gerekli” olduğunu söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın mayıs ayında Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan meselesini görüşmesinin ardından Washington’ın Tayvan’a bağlılığına ilişkin soru işaretleri artsa da Wu, ABD’nin Taipei’nin en önemli güvenlik ortağı olmaya devam ettiğini kesin bir dille ifade etti.

Wu, Çin’in Asya’daki hızla artan askeri gücü karşısında ABD’nin “vazgeçilmez” olduğunu söyledi.

Sert siyasi söylemlerin ötesinde veriler, Trump yönetiminin Tayvan’la son yılların en güçlü ticaret, yatırım ve silah anlaşmalarını yürüttüğünü gösteriyor.

Muhalefetten tepki: Adayı hedef haline getiriyorsunuz

Öte yandan ana muhalefetteki Kuomintang (KMT), adanın silahlandırılmasına karşı çıkıyor ve bu durumun Tayvan’ı hedef haline getirdiğini söylüyor. Bu yüzden ana muhalefetin çoğunluğundaki meclisten savunma harcamalarının ABD’nin talebi doğrultusunda artırılmasını öngören 2026 bütçesi geçmedi.

Muhalefet ayrıca özel savunma bütçesinden yerli insansız hava araçlarına ayrılan harcamaları çıkardı ve şu anda bu araçları finanse etmeyi amaçlayan ayrı bir bütçe paketini de engelliyor.

Wu, 2026 bütçesindeki gecikmenin “hükümetin tamamını son derece zor bir duruma soktuğunu” savundu.

Wu aynı şekilde, ABD ile yakın istişare içinde hazırlanan ve silah alımlarının yanı sıra yerli insansız hava aracı sistemlerini de kapsaması planlanan özel savunma bütçesindeki kesintilerden yakındı.

Wu, “Ukrayna ya da İran’daki savaşa bakan herkes, günümüz savaşlarının insansız hava araçları olmadan yürütülemeyeceği sonucuna hızla varabilir,” dedi.

Wu, “İnsansız hava araçlarını üretme ve kullanma kapasitesi, Tayvan’ın Çin saldırganlığına karşı caydırıcılığını güçlendiriyor,” diye savundu.

Wu, donanımın yanı sıra Tayvan’ın sistemleri kullanacak personelin eğitilmesi ve keşif ile saldırı araçlarından hizmet amaçlı dronlara kadar farklı türdeki insansız hava araçlarının birbirleriyle entegre edilmesi gibi “çok uzun bir reform listesine” ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Bu arada Taipei’nin çevre sulardaki Çin gemilerinin oluşturduğu tehditle daha iyi mücadele edebilmek için adımlar attığını söyledi.

Wu, “Tayvan, Çin’in denizlerdeki yayılmacılığına karşı koymak için hükümet kurumlarını kapsayan bir mekanizma oluşturdu,” açıklamasında bulundu.

Wu, deneyimlerin daha fazla ülkeyle paylaşılmasının ve karşılaştırılmasının amaçlandığını, böylece “daha birleşik eylemler geliştirilebileceğini” söyledi.

Okumaya Devam Et

Asya

Politbüro toplantısı, Çin ekonomisine ilişkin temkinli güven mesajı verdi

Yayınlanma

Yıl ortasında düzenlenen Çin Komünist Partisi (ÇKP) Politbüro toplantısı, uzun süredir Pekin açısından kritik bir değerlendirme noktası işlevi görüyor. Toplantı, merkezi hükümete yılın ilk yarısındaki gelişmeleri yeniden gözden geçirme ve ülkeyi önündeki aylarda daha gerçekçi bir ekonomik rotaya yönlendirme fırsatı sunuyor.

Üst düzey liderliğin son açıklaması, temkinli bir güvene işaret ediyor. Açıklamadan, politika yapıcıların önceki yıllara damga vuran geniş kapsamlı teşvik önlemleri yerine istikrarlı ve hedef odaklı bir yaklaşımı tercih ettiği anlaşılıyor. Çin, dönüşüm sürecindeki ekonomisini yönetirken Covid-19 sonrasındaki agresif harcama döneminin geride kaldığı açıkça görülüyor. Bunun yerini, kısa vadeli sermaye enjeksiyonları yerine dayanıklılık ve istikrara öncelik veren stratejik ve yapısal bir yaklaşım alıyor.

Politbüro toplantısı sonuçlarına göre, politika yönelimi belirli sektörleri hedef almaya devam edecek. Mali destek, emlak sektörü yerine yapay zekâ ve yarı iletkenler gibi yüksek teknolojiye dayalı yeni sektörlere yönlendirilecek. Emlak sektöründe ise amaç, piyasa güvenini istikrara kavuşturmak ve borç risklerini kontrol altında tutmak olacak.

Altyapı yatırımları da “yeni altyapı” anlayışı doğrultusunda yeniden şekillendiriliyor. Artık mesele yalnızca beton ve fiziki yapılardan ibaret değil; elektrik şebekeleri, bilişim altyapıları ve veri ağları ön plana çıkıyor.

Bu yaklaşım, ekonominin daha durağan sektörlerine yalnızca sermaye pompalamak yerine gelecekteki rekabet gücüne yatırım yapılması anlamına geliyor. Büyümenin yeni itici gücü olan dijital altyapı, kısa vadede iç talebi desteklerken uzun vadede teknolojik rekabet gücünü güvence altına almak gibi ikili bir amaca hizmet ediyor.

Son olarak Pekin, uluslararası ticarette daha uzlaşmacı bir tutumun sinyalini veriyor. Çin yönetimi, Avrupa Birliği gibi ticaret ortaklarının dile getirdiği ve “Çin şoku 2.0” olarak adlandırılan kaygıları azaltmak amacıyla daha dengeli bir ticaret yapısı oluşturmayı hedefliyor.

Gelecek yıl yapılacak kritik liderlik değişikliklerine hazırlanan yönetimin öncelikli odağı, hem ekonomik hem de toplumsal alanlarda istikrar olacak.

Çin, gerçekçi büyüme hedefleriyle sistemsel yeniden yapılandırma arasında denge kurmayı sürdürmeye çalışıyor ve muhtemel dış şoklarla başa çıkmak için politika alanını elinde tutuyor. Pekin’in ekonomi stratejisi, hem iç hem de uluslararası zorluklara ilişkin pragmatik bir değerlendirmeyi yansıtıyor.

Zayıf taleple mücadele eden iç ekonomi, henüz büyümenin yükünü devralabilecek durumda değil. Büyüme büyük ölçüde rekor seviyedeki ticaret fazlası ile yüksek teknoloji ve temiz enerji sektörlerinin etkileyici ihracat performansıyla desteklenmeye devam ediyor. Ancak bu durum bazı ticaret ortaklarının tepkisini çekiyor.

Pekin, iç ekonomik faaliyetleri canlandırmak ve ticari gerilimleri hafifletmek amacıyla tüketime yönelik ilk bağımsız beş yıllık planını açıkladı. Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu ile Ticaret Bakanlığı tarafından temmuz ayında açıklanan plan, perakende satışların 2030 yılına kadar 60 trilyon yuana, yani yaklaşık 8,9 trilyon dolara çıkarılmasını hedefliyor. Bu, 2025 seviyesine kıyasla yaklaşık yüzde 20’lik bir artış anlamına geliyor.

Düzenleyici kurumlar, küçük işletmelerin kâr marjlarını iyileştirmek amacıyla platform tekellerini sınırlandırarak ve yıkıcı fiyat savaşlarını önleyerek “içe doğru aşırı rekabet” olarak tanımlanan “involution” sorunuyla mücadele ediyor. Bu yapısal düzenlemelerin sonuç vermesi daha uzun sürebilecek olsa da doğrudan nakit yardımlarına kıyasla daha sürdürülebilir ve etkili bir alternatif sunduğu düşünülüyor.

Okumaya Devam Et

Asya

Japonya ve ABD, yen alımı için ortak müdahaleyi doğruladı; yeni adımların sinyalini verdi

Yayınlanma

Japonya Maliye Bakanlığı pazartesi günü yaptığı açıklamada, Japonya ile ABD’nin koordineli biçimde yen alım müdahalesinde bulunduğunu ve yeni adımlar atmaktan çekinmeyeceğini bildirdi. Böylece, yenin 40 yılın en düşük seviyelerine gerilemesini durdurmayı amaçlayan nadir bir ikili müdahale resmen doğrulanmış oldu.

Analistlere göre bu hamle, yen ve Japon devlet tahvillerindeki satış dalgasının küresel piyasalara yayılmasını, özellikle de halihazırda yükselen ABD Hazine tahvili getirileri üzerindeki yukarı yönlü baskıyı artırmasını önlemek üzere yapıldı.

Bu ortak müdahale, 2011 yılında Japonya’nın doğusunda meydana gelen yıkıcı depremin ardından yeni zayıflatmak amacıyla gerçekleştirilen koordineli müdahaleden bu yana ilk kez yapıldı.

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü yaptığı açıklamada, ABD’nin dostluğun bir göstergesi olarak ve dünya ekonomisine yardımcı olmak amacıyla Japonya’nın yeni desteklemesine yardım ettiğini söyledi.

Analistlere göre müdahale, ABD’nin Asya’daki stratejik müttefiki Japonya’ya destek sağlamasının yanı sıra, yenin olağanüstü ölçüde zayıflamasına ilişkin Washington’ın kaygılarını da giderebilir. Zira yenin değer kaybı, Trump’ın gümrük tarifelerinin sağladığı etkiyi azaltıyor.

Japonya Maliye Bakanlığı açıklamasında, cuma günü ABD Hazine Bakanlığı ile birlikte gerçekleştirilen yen alım müdahalesinin, “son aylarda Japon yeninde görülen aşırı oynaklığa ve düzensiz hareketlere karşı” yapıldığı belirtildi.

Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Yeni koordineli müdahalelerde bulunmaktan çekinmeyeceğiz,” dedi.

Açıklamanın ardından yen yüzde 1’den fazla değer kazanarak dolar karşısında 155,20 seviyesine yükseldi. Bu, mayıs ayı başından bu yana görülen en güçlü seviye olurken, geçen ay kaydedilen dolar başına yaklaşık 164 yenlik 40 yılın en düşük seviyesinden de belirgin biçimde uzaklaşıldı. Yatırımcılar yeni bir müdahale ihtimaline karşı teyakkuzda kalmayı sürdürdü.

Katayama, yetkililerin pazartesi günü de piyasaya müdahale edip etmediğine ilişkin soruları yanıtlamadı.

Gözler Japonya Merkez Bankası’nda

Japonya’nın döviz politikasından sorumlu en üst düzey yetkilisi Atsushi Mimura pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Ortak müdahale, Japonya’nın ABD ile ittifakının bir sonucudur,” dedi.

Mimura, “Döviz politikasını Japonya Merkez Bankası’nın para politikasıyla uyumlu hale getirmeyi sürdüreceğiz,” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, hükümetin yenin değer kaybını durdurmak için merkez bankasıyla yakın işbirliği içinde hareket edeceğine işaret etti.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de cuma günü gerçekleştirilen müdahaleyi doğruladı ve Washington’ın “gelecekteki ortak müdahalelere katılmaktan çekinmeyeceğini” söyledi.

Bessent, X platformunda yayımladığı ayrı bir açıklamada, “Yenin ciddi ölçüde düşük değerlenmesini düzeltmek amacıyla Japonya’nın attığı kararlı piyasa ve para politikası adımlarını güçlü biçimde destekliyoruz,” dedi. Bessent ayrıca Japonya Merkez Bankası’na faizleri daha da artırma çağrısını yineledi.

Bu açıklamalar, geçen hafta faizleri değiştirmeyen ancak eylül ayındaki bir sonraki politika toplantısında faiz artırımı yapılabileceği sinyalini veren Japonya Merkez Bankası’nı yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Mitsubishi UFJ Morgan Stanley Securities’in baş tahvil stratejisti Naomi Muguruma, “Mimura ve Bessent’in açıklamaları, Japonya Merkez Bankası içindeki şahinlerin kulağına müzik gibi gelmiş olmalı,” dedi.

Muguruma, “Eylül ayında faiz artırımının artık kesinleştiğini düşünüyorum. Japonya Merkez Bankası’nın ekim ayına kadar bekleyerek yeni bir yen satış dalgasına yol açması mantıklı olmaz,” değerlendirmesinde bulundu.

Kısa vadeli para politikası adımlarına en duyarlı gösterge olan iki yıllık Japon devlet tahvili getirisi, piyasaların erken faiz artırımı ihtimalini fiyatlamasıyla pazartesi günü kısa süreliğine yüzde 1,545’e çıktı. Bu, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye oldu.

Fed’in likidite imkânı devrede

Japonya, ithalat fiyatlarını yükselten, genel enflasyonu körükleyen, hanehalkı bütçelerini zorlayan ve Başbakan Sanae Takaichi’nin kamuoyu desteğini olumsuz etkileyen yenin kesintisiz değer kaybını durdurmakta zorlanıyor.

Tokyo’nun nisan sonu ile mayıs başı arasında tek taraflı olarak gerçekleştirdiği müdahale, yende yalnızca kısa süreli bir toparlanma sağlamıştı. Japonya Merkez Bankası’nın haziran ayında politika faizini 31 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 1’e çıkarması da zor durumdaki para birimine kalıcı bir destek veremedi.

Japonya Merkez Bankası verilerine göre Japonya, cuma günü ABD ile birlikte yapıldığı doğrulanan müdahaleden önce, perşembe günü New York piyasalarında yen satın almak amacıyla 58,97 milyar dolara kadar döviz satmış olabilir.

Japonya ile ABD arasındaki koordinasyonun daha da güçlendiğine işaret eden bir başka gelişmede Bessent, geçici dolar likiditesi sağlayan ABD Merkez Bankası’nın repo imkânının büyüklüğünün önümüzdeki aylarda artırılmasının değerlendirileceğini söyledi ve bu aracı “önemli bir güvence mekanizması” olarak nitelendirdi.

Bu açıklama, Japonya Maliye Bakanlığı’nın cumartesi günü X platformunda nadir görülen bir paylaşım yaparak, piyasalardaki likidite ihtiyaçlarını karşılamak için Fed’in geçici dolar likiditesi sağlayan repo imkânına erişim de dahil olmak üzere “geniş bir araç yelpazesine” sahip olduğunu belirtmesinin ardından geldi.

Covid-19 salgını sırasında piyasaları istikrara kavuşturmak amacıyla 2020 yılında devreye alınan Fed imkânı, Japonya’nın ABD Hazine tahvillerini doğrudan satmadan dolar likiditesi sağlamasına olanak tanıyor. Bu da Tokyo’nun döviz müdahaleleri için ihtiyaç duyduğu finansman üzerindeki baskıyı hafifletebilir.

Bununla birlikte bazı analistler, son müdahale dalgasının yenin değer kaybına yol açan yapısal unsurları tersine çevirip çeviremeyeceğinden kuşku duyuyor. Bu unsurlar arasında Orta Doğu’daki çatışmalar nedeniyle artan yakıt maliyetleri ve Japonya ile ABD arasındaki faiz farkının hâlâ geniş olması yer alıyor.

NLI Research Institute kıdemli ekonomisti Tsuyoshi Ueno, “Ortak müdahalenin açıklanmasının yarattığı etki, Japonya’nın tek taraflı müdahalesinden çok daha büyük,” dedi.

Ueno, “Ancak yenin zayıflamasına yol açan temel dinamikler değişmedi. Bu nedenle müdahalenin ardından yende tek yönlü ve sürekli bir değerlenme görmemiz muhtemel değil,” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English