Ortadoğu
Irak seçimleri: Kısır taife döngüsünde patinaj

Editörün notu: Irak’ta gerçekleşen son yasama seçimleri, Amerikan işgali sonrası kurulan ve bileşenlere dayalı siyasi sürecin kısır döngü içinde devam ettiğini gösterdi. Seçimler, Asaib Eh el-Hak gibi bazı Şii silahlı grupların sandalye sayısında belirgin bir artışla sonuçlandı ve Başbakan Sudani’nin İmar ve Kalkınma İttifakı en büyük Şii blok haline geldi. Ancak, önceki seçimlerde yüzde 42 olan katılım oranının şüpheli bir şekilde yüzde 55’e fırlaması, Sadr Hareketi’nin boykotuna ve hükümetin başarısızlıklarına rağmen, seçim sonuçlarının manipüle edildiği yönünde ciddi endişeler doğurdu. Ayrıca, partilerin 100 kadar sandalyeyi peşinen garantilemesine olanak tanıyan özel oylama ve büyük partileri kayıran değiştirilmiş Sainte-Laguë hesaplama sistemi, Seçim Komisyonu’nun bağımsız olmadığı iddialarını güçlendirdi.
***
Irak seçimleri: Kısır taife döngüsünde patinaj
Alaa el-Lami, el-Ahbar
Irak’taki altıncı yasama seçimleri birkaç gün önce sona erdi. Sandıklar ve elektronik cihazlar, çoğu gözlemcinin önceden beklediği sonuçları ortaya koydu.
Bu durum, Irak’ın işgalinden iki yıl sonra başlayan “siyasi sürecin”, Amerikan işgalinin tasarladığı aynı “bileşenlere dayalı” kısır döngü içinde dönmeye devam ettiğini teyit ediyor.
Ancak bu seçimler, bazı ikincil yeni gelişmeleri de beraberinde getirdi:
Tarla ve harman yeri hesapları
Bazı Şii silahlı grupların seçim ağırlığı güçlü bir şekilde arttı. Asaib Eh el-Hak hareketi ve onun meclisteki kolu olan Sadıkun Blokunun sandalye sayısı 16’dan 27’ye fırladı.
Yani, Barzani’nin partisi Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) gibi eski bir partinin ağırlığına ulaştı ve otuz sandalyeli Nuri el-Maliki’nin “Kanun Devleti” ittifakının sonuçlarına yaklaştı. Talabani’nin partisi (KYB) meclis gücünü korudu.
Küçük Kürt partileri ve güçleri de, bölge genelindeki iki aile partisinin (KDP ve KYB) yönetimlerinin muhalefete karşı yürüttüğü şiddetli baskı ve zulüm kampanyalarına rağmen, bileşenin elde ettiğinin üçte biri oranındaki hacimlerini korudular.
Bazı analistler, Kays el-Hazali’nin (Asaib lideri) hareketinin aldığı bu iyi sonuçlarla, Hazali’nin birkaç gün önce Amerikan yönetimine yönelik uzlaşmacı açıklamaları ve Amerikan şirketlerine Irak petrol sahasında yatırım kapısını açma çağrısı arasında bağlantı kurdu.
Bu, görevden ayrılmakta olan Sudani hükümetinin birkaç hafta önce fiilen başlattığı bir adımdı. Başbakan Muhammed Sudani’nin İmar ve Kalkınma İttifakı da 45 sandalye ile Şii taifesinin partileri içinde en büyük blok haline geldi.
Mevcut seçimlerden önce, 8 Ekim’de Sudani, Irak’ta ilk kez ABD’li ExxonMobil şirketi ile “Üretim ve Kâr Paylaşımı” türünde ön sözleşmeler imzalandığını duyurmuştu.
Bu tür petrol sözleşmeleri daha önce reddediliyor ve anayasaya aykırı sayılıyordu. Çünkü Irak’ın servetini yabancı taraflarla paylaşıyordu ki bu, Irak Anayasası’nın “Petrol ve gaz yalnızca Irak halkının mülküdür” diyen 111. maddesinin ruhuna aykırıydı.
Önceki hükümetler bu şirketlerle “hizmet sözleşmeleri” olarak adlandırılan anlaşmalar imzalamaya alışkındı.
Hadi el-Amiri liderliğindeki Bedir Örgütü de iki yeni sandalye daha kazanarak 19 sandalyeye ulaştı. Sünni Arap bileşenin partilerinden, eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi’nin Takaddum ittifakı on sandalye kaybetti ancak bu bileşen içindeki birincil meclis gücü olarak kaldı.
Rakibi Hamis el-Hançer’in Azm ittifakı ise iki sandalye kaybederek dokuz sandalyede kaldı. Eski Meclis Başkanı Dr. Selim el-Cuburi, mevcut başkan Mahmud el-Meşhedani ve diğer tanınmış isimler gibi birçok bilinen sima mecliste kalmayı veya meclise dönmeyi başaramadı.
İki büyük Kürt partisi (KYB ve KDP), etnik olarak karma olan Neyneva (Barzani burada sandalyelerinin yarısını kaybetti) ve Kerkük (iki parti burada meclis çoğunluğunu kaybetti) vilayetlerinde yenilgiye uğradı.
En büyük kaybeden ise (ABD vatandaşlığı taşıyan ve Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi’ne üye olan) Adnan el-Zurfi’nin liderliğindeki ve Komünist Parti’nin de içinde yer aldığı Sivil Akım olarak adlandırılan yapı oldu. Bu ittifak, adaylarından hiçbirini meclise sokamadı.
Şüpheli katılım oranı
Bu seçimlerde katılım oranında ani ve açıklanamayan bir artış kaydedildi; önceki seçimlerde yüzde 42 olan oran, son resmi rakamlara göre yüzde 55’e ulaştı.
Katılım oranındaki bu artış, şüphe ve tereddüt uyandırıcıdır ve siyasi süreci kuran nüfuz sahibi siyasi güçlerin yaptığı bir manipülasyonun sonucu olabilir.
Bunun kanıtı nedir? Sistemin ve aynı zamanda Şii bileşenin en büyük partisi olan, 2021’de 329 sandalyeli mecliste 72 sandalye (yüzde 20) kazanarak en fazla sandalyeye sahip olan Sadr Hareketi’nin boykotuna rağmen; ve mevcut hükümetin programının çoğu maddesini uygulamadaki başarısızlığına ve aşağıdakiler de dahil olmak üzere birçok ulusal sabite ve çıkardan taviz vermesine rağmen:
Türkiye lehine Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki ulusal egemenlikten, adil bir su payını açıkça garanti etmeyen ve Irak’taki su yönetimini yabancı bir devlet olan Türkiye’ye emanet eden yeni su anlaşması uyarınca taviz verilmesi.
Hor Abdullah’ın (deniz kanalı) Kuveyt’e terk edilmesi.
Tahmini 58 milyar varil ham petrol ve 38 trilyon fit küp gaz rezerviyle dünyanın en büyük petrol sahası olan güneydeki “Mecnun” sahası petrolünün Amerikan petrol devi ExxonMobil’e teslim edilmesi.
Fav Limanı’nın, daha inşası bile tamamlanmadan, içinde Siyonist varlığın (İsrail) parmağının bulunması muhtemel BAE şirketlerine teslim edilmesi.
Ve dört yıl içinde en az iki milyon yeni seçmen ekleyen yıllık nüfus artışına (yılda 1,2 milyon kişi) rağmen, seçmen kartlarını güncelleyenlerin sayısı 2021’de 22 milyondan 2025’te 20 milyona düştü, ancak katılım oranı yüzde 42’den yüzde 55’e fırladı. Bu nasıl oldu?
Katılım oranıyla ilgili olarak şunu da kaydediyoruz: Çoğulcu seçim sistemini benimseyen dünyanın tüm ülkelerinde, seçime katılım oranı “oy kullanma hakkına sahip olanların” toplamına göre hesaplanır.
Fakatmezhep kotaları (muhasasa) Irak’ında bu oran, “seçmen kartlarını güncelleyenlerin” toplamına göre hesaplanıyor!
Yukarıda belirtilenlerin anlamı, Komisyon’un resmi rakamlarını doğru kabul etsek bile -ki kesinlikle değiller- 44 milyon Iraklının hayatı ve geleceği, oy kullanan sadece 12 milyon seçmen tarafından kontrol edilecek. Üstelik bu kontrolün de içi boştur; zira mevcut yöneticilerin ne halkın iradesiyle ne de onlara meşruiyet veren seçilmiş parlamentoyla bir ilgisi vardır. Yönetim, eski ve yeni başkanların özel bahçelerinde ve çiftliklerinde yapılan uzlaşmalar, anlaşmalar ve pazarlıklarla yürütülmektedir.
“Bağımsız” seçim komisyonu hiç de bağımsız değil
Irak’taki Seçim Komisyonu’nun tanımı “profesyonel, bağımsız ve tarafsız bir Irak hükümet organı” şeklindedir. Ancak pratikte, parti meclis gruplarının başkanlarının özel toplantıları aracılığıyla meclis, komisyonun görevlerini belirler ve oluşturur.
Ardından, zaten mezhepsel kotalara (muhasasa) göre oluşturulmuş hükümet tarafından bir taslak olarak önerilen özel bir yasa tasarısını mecliste genel oylamaya sunar.
Oylama, büyük bloklar yasa tasarısının veya yürürlükteki yasanın değişikliğinin tüm detayları, komisyonun oluşumu ve yönetim kurulu üyelerinin isimleri üzerinde anlaştıktan sonra yapılır.
Bu dokuz üye, büyük bloklar tarafından “bağımsı” görünümlü ancak gizlice bu bloklara tabi veya yakın olan kişiler arasından, hakim olan “bileşenlere dayalı” kotalara göre aday gösterilir.
Bu payların, oranların ve tüm bu kotanın, son derece kötü bir anayasa olmasına rağmen, sistemin anayasasında hiçbir yeri yoktur. Ancak bunlar yerleşmiş ve bazen anayasa hukukundan daha güçlü bir teamül haline gelmiştir.
Söz konusu oranlar, büyükelçi atamalarından müdürlere, genel müdürlere, bakanlara, üç başkanlığa (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı), Yüksek Yargı Konseyi üyelerine ve Federal Mahkeme üyelerine kadar irili ufaklı her atamada dikkate alınır hale gelmiştir.
Hatta bir yetkili bir keresinde, hiç de şaka yapmayarak, mezhepsel ve partizan kotaların, bakanlığın kapıcısından çaycısına kadar devletteki tüm makamları kapsadığını söylemiştir!
Taifeleri temsil ettiğini iddia edenler, Seçim Komisyonu üzerindeki kontrollerini pekiştirerek, gözlemcilerden, temsilcilerden ve özel oylamadan aldıkları payları bölüşerek, seçim sonuçlarını fiilen ve büyük ölçüde kontrol eder hale gelmişlerdir.
Sayın Mesud Barzani’nin, manipülasyon nedeniyle “sonuçları önceden belirlenmiş” seçimleri kınayan sözleri tamamen doğrudur. Ancak yirmi yıl boyunca altı seçim dönemine katıldıktan sonra şimdi sızlanmaya ve kınamaya hakkı yoktur; zira daha önce hiç şikayet etmemiş, itiraz etmemiş veya değişim ve reform talep etmemiştir.
Belki de şikayetinin nedenini başka bir yerde, yani partisinin ve müttefiklerinin kaydettiği zayıf sonuçlarda bulabiliriz.
Balinalar 100 sandalyeye peşinen el koyuyor
Bazıları, Mesud Barzani’nin son seçimlerin sonuçlarının “önceden belirlendiği” yönündeki açıklamasını ve Komünist aday Raid Fehmi’nin “büyük partilerin 100 parlamento sandalyesini peşinen bölüşmeyi garantilediği” yönündeki açıklamasını, kaybedenlerin güvenilmez demeçleri olarak değerlendirebilir.
Ancak Fehmi’nin (sonuçlar açıklanmadan önce) ve başkalarının sunduğu kanıtları ve rakamları incelediğimizde, dolaylı sahteciliğin ve ince bir meşruiyet kılıfıyla örtülmüş doğrudan manipülasyonun ulaştığı şaşırtıcı boyutu anlayabiliriz.
Sayın Fehmi’nin söylediği gibi siyasi paranın oy satın almada önemli bir rol oynadığı açıktır ve bu konuda ve ayrıca oyları sayan cihazları ve hesaplamaları yöneten sunucular (server’lar) aracılığıyla hile yapma olasılığı konusunda ona katılıyoruz.
Silah faktörünün müdahalesi konusuna gelince, bu konu, özellikle sadece Amerikan işgaline karşı çıkan silahlı gruplara karşı önyargılı olanlar tarafından (Kürt Peşmerge güçleri gibi Irak silahlı kuvvetleri başkomutanının emri altında olmayan tüm silahlı grupları değil) fazlasıyla abartılmış, hatta uydurulmuş olabilir. Solcu aday Raid Fehmi’nin açıklamalarına dönersek, onun, büyük ve nüfuzlu partilerin 100 parlamento sandalyesini peşinen garantilediğine inandığını görüyoruz:
“Birincisi, Bağımsız Seçim Komisyonu iki milyon seçim gözlemcisinin adaylığını onayladığında -bu resmi bir rakam- bunlar aynı zamanda oy veren kişilerdir ve bu, oy satmanın bir biçimidir ve onlara yaklaşık 40 ila 50 parlamento sandalyesi garantiler.”
Genellikle bilgileriyle bilinen konuşmacının burada abartıp abartmadığını veya istemeden bir hata mı yaptığını, yoksa benim ulaşamadığım özel bir kaynağa mı sahip olduğunu bilmiyorum.
Gözlemci sayısını Komisyon’un web sitesinde ve dışında aradım ancak Komisyon sözcüsü Cumana el-Galay’ın şu açıklamasından başka bir şey bulamadım:
“Oylamayı denetlemek için 1500’den fazla uluslararası gözlemcinin yanı sıra yaklaşık 150 bin yerel gözlemci ve yarışan farklı siyasi partilerin temsilcilerinden (ajanlarından) yaklaşık yarım milyon gözlemci katılacak.”
Yani, yerel gözlemcilerin ve parti temsilcilerinin toplamı 650 bindir ve bunların hepsi, kendilerini gözlemci ve temsilci olarak atayan partilerine ve ikna edebildikleri kişilere otomatik olarak oy vermektedir.
Bu rakam, özellikle seçmen katılımının düşük olduğu durumlarda hala büyüktür. Bana göre gözlemci ve parti temsilcisi sayısının bir milyona ulaşması muhtemeldir.
Konuşmacı şöyle devam ediyor:
“İkincisi, büyük partilere 50’den fazla sandalye garantileyen özel oylama var. Bu, nüfuzlu partilerin, oylar sayılmadan ve sonuçlar açıklanmadan önce 100’den fazla sandalyeyi garantilediği anlamına geliyor. Bunlar, görünüşte meşru kabul edilen ve onlara belirli bir düzeyde bir güvence ağı sağlayan, oy sonuçlarında sahtecilik ve manipülasyon yapmaya ihtiyaç duymamalarını sağlayan yöntemlerdir.”
Özel oylamaya genellikle ordu ve polis mensupları katılır ki bunların ezici çoğunluğu partilere entegre edilmiş (partizan) veya partizan ve sadık olanlardır ve sayıları bir milyon üç yüz bin oya ulaşmaktadır ve aralarındaki oy kullanma oranı yüzde sekseni aşmıştır.
Mezhep dişli Sainte-Laguë
“Sainte-Laguë” mekanizması, seçimlerde yarışan listelere sandalyelerin dağıtılma yöntemlerinden biri olarak tanımlanır.
Bu mekanizma 1912 yılında Fransız matematikçi André Sainte-Laguë tarafından icat edilmiş ve 1950’lerde Norveç ve İsveç’te uygulanmaya başlanmış ancak Fransa seçimlerinde hiç uygulanmamıştır.
Irak seçim yasasını hazırlayanlar, dünyada hiçbir ülkenin kullanmadığı (1.7) oranına göre değiştirilmiş Sainte-Laguë hesaplama yönteminin uygulanmasında ısrar ettiler.
Oysa orijinal yöntem (1.0) oranını veya Yeni Zelanda, Norveç ve İsveç’te olduğu gibi (1.4) oranını kullanıyordu. Bu (1.4) oranı Irak’ta sondan bir önceki seçimlerde kullanılmış, ardından küçük bağımsız güçlerin yolunu tamamen kesmek, büyük partilerin payını artırmak ve daha fazla seçmen oyunu heba etmek için oran (1.7)’ye yükseltilmiştir.
Küçük bir incelemeyle ve her seçim listesinin aldığı seçim sonuçlarını önce (1) faktörüne, sonra (1.7) faktörüne bölüp aradaki farkı karşılaştırarak, büyük partilerin neden kazandığını, küçük listelerin ve bağımsız şahsiyetlerin neden kaybettiğini, bunun sonucunda ne kadar oyun boşa gittiğini ve -örneğin- aday Raid el-Maliki’nin 12 binden fazla oy almasına rağmen nasıl olup da bir parlamento sandalyesi kazanamadığını, buna karşılık partili aday Hanan el-Fetlavi’nin yedi bin oy almasına rağmen nasıl meclis koltuğu kazandığını kolayca anlarız.
Görünüşe göre iktidar sahipleri, bu basit demokratik “lüksü” bölme faktörünü (1.7)’ye yükselterek ortadan kaldırmaya karar verdiler, böylece küçük rakipleri elediler ve “Amerikan yüzme havuzunda” balinalar yalnız kaldı.
Sonuç
Irak’taki yönetici sistem, ömrünü uzatan ve yönetim üzerindeki egemenliğini sürdürmesini garanti eden bu seçim mekanizmaları ve yasaları üzerinde karar kılmış görünüyor. Bu, diğerlerinden önce Batı’ya olan dışa bağımlılığın ve siyasi mezhepçiliğin pekişmesi anlamına gelir.
Irak’ta siyasi mezhepçilik ne kadar kökleşirse, fiilen sahada var olan ve aralarında sadece karşılıklı tanımaların eksik olduğu mezhepçi devletçiklere bölünme uçurumuna ve ardından tarihi Irak’ın medeniyet olarak yok oluşuna o kadar yaklaşacaktır.
Bağımsızlıkçı ve ilerici güçlerin ve onların öncüsü olan gerçek devrimci sosyalistlerin önündeki tek mümkün seçenek, yabancılar tarafından korunan bu gerici, uzlaşmacı mezhepçi yönetim sistemini sökmek ve Irak’ı ve halkını bozulma, bölünme ve servetlerinin sistematik olarak yağmalanması pençesinden kurtarmak için bileşenlere dayalı anayasayı yeniden yazmak amacıyla geniş çaplı, barışçıl halk mücadelesine ve çalışmasına devam etmektir.
Ortadoğu
Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.
Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.
İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.
“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”
Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.
Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.
Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.
Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.
Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.
“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”
ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.
Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.
Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.
Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.
Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.
“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”
İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.
Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.
İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.
Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:
“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”
İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.
“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”
Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.
Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.
Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.
Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.
Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.
“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”
Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.
Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.
Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.
Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:
“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”
Ortadoğu
ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.
Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.
Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.
Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.
ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.
Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.
Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.
Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.
Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.
Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.
Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.
Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.
ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.
Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.
İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.
Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.
Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.
ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.
ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.
Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.
Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.
Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.
ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.
Ortadoğu
Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.
Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.
Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.
Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.
bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:
“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.
Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.
Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.
Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.
Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.
Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.
ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.
13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.
27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.
Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı.
Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.
Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.
Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.
Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.
Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.
Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.
Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.
En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.
Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.
Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.
30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.
Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.
“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.
Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.
Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.
Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.
Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.
Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.
Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.
Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.
Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.
Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.
Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.
Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.
Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.
Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.
30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.
Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.
Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.
Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.
Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.
Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.
Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı











