Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Irak seçimleri: Kısır taife döngüsünde patinaj

Yayınlanma

Editörün notu: Irak’ta gerçekleşen son yasama seçimleri, Amerikan işgali sonrası kurulan ve bileşenlere dayalı siyasi sürecin kısır döngü içinde devam ettiğini gösterdi. Seçimler, Asaib Eh el-Hak gibi bazı Şii silahlı grupların sandalye sayısında belirgin bir artışla sonuçlandı ve Başbakan Sudani’nin İmar ve Kalkınma İttifakı en büyük Şii blok haline geldi. Ancak, önceki seçimlerde yüzde 42 olan katılım oranının şüpheli bir şekilde yüzde 55’e fırlaması, Sadr Hareketi’nin boykotuna ve hükümetin başarısızlıklarına rağmen, seçim sonuçlarının manipüle edildiği yönünde ciddi endişeler doğurdu. Ayrıca, partilerin 100 kadar sandalyeyi peşinen garantilemesine olanak tanıyan özel oylama ve büyük partileri kayıran değiştirilmiş Sainte-Laguë hesaplama sistemi, Seçim Komisyonu’nun bağımsız olmadığı iddialarını güçlendirdi.

***

Irak seçimleri: Kısır taife döngüsünde patinaj

Alaa el-Lami, el-Ahbar

Irak’taki altıncı yasama seçimleri birkaç gün önce sona erdi. Sandıklar ve elektronik cihazlar, çoğu gözlemcinin önceden beklediği sonuçları ortaya koydu.

Bu durum, Irak’ın işgalinden iki yıl sonra başlayan “siyasi sürecin”, Amerikan işgalinin tasarladığı aynı “bileşenlere dayalı” kısır döngü içinde dönmeye devam ettiğini teyit ediyor.

Ancak bu seçimler, bazı ikincil yeni gelişmeleri de beraberinde getirdi:

Tarla ve harman yeri hesapları

Bazı Şii silahlı grupların seçim ağırlığı güçlü bir şekilde arttı. Asaib Eh el-Hak hareketi ve onun meclisteki kolu olan Sadıkun Blokunun sandalye sayısı 16’dan 27’ye fırladı.

Yani, Barzani’nin partisi Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) gibi eski bir partinin ağırlığına ulaştı ve otuz sandalyeli Nuri el-Maliki’nin “Kanun Devleti” ittifakının sonuçlarına yaklaştı. Talabani’nin partisi (KYB) meclis gücünü korudu.

Küçük Kürt partileri ve güçleri de, bölge genelindeki iki aile partisinin (KDP ve KYB) yönetimlerinin muhalefete karşı yürüttüğü şiddetli baskı ve zulüm kampanyalarına rağmen, bileşenin elde ettiğinin üçte biri oranındaki hacimlerini korudular.

Bazı analistler, Kays el-Hazali’nin (Asaib lideri) hareketinin aldığı bu iyi sonuçlarla, Hazali’nin birkaç gün önce Amerikan yönetimine yönelik uzlaşmacı açıklamaları ve Amerikan şirketlerine Irak petrol sahasında yatırım kapısını açma çağrısı arasında bağlantı kurdu.

Bu, görevden ayrılmakta olan Sudani hükümetinin birkaç hafta önce fiilen başlattığı bir adımdı. Başbakan Muhammed Sudani’nin İmar ve Kalkınma İttifakı da 45 sandalye ile Şii taifesinin partileri içinde en büyük blok haline geldi.

Mevcut seçimlerden önce, 8 Ekim’de Sudani, Irak’ta ilk kez ABD’li ExxonMobil şirketi ile “Üretim ve Kâr Paylaşımı” türünde ön sözleşmeler imzalandığını duyurmuştu.

Bu tür petrol sözleşmeleri daha önce reddediliyor ve anayasaya aykırı sayılıyordu. Çünkü Irak’ın servetini yabancı taraflarla paylaşıyordu ki bu, Irak Anayasası’nın “Petrol ve gaz yalnızca Irak halkının mülküdür” diyen 111. maddesinin ruhuna aykırıydı.

Önceki hükümetler bu şirketlerle “hizmet sözleşmeleri” olarak adlandırılan anlaşmalar imzalamaya alışkındı.

Hadi el-Amiri liderliğindeki Bedir Örgütü de iki yeni sandalye daha kazanarak 19 sandalyeye ulaştı. Sünni Arap bileşenin partilerinden, eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi’nin Takaddum ittifakı on sandalye kaybetti ancak bu bileşen içindeki birincil meclis gücü olarak kaldı.

Rakibi Hamis el-Hançer’in Azm ittifakı ise iki sandalye kaybederek dokuz sandalyede kaldı. Eski Meclis Başkanı Dr. Selim el-Cuburi, mevcut başkan Mahmud el-Meşhedani ve diğer tanınmış isimler gibi birçok bilinen sima mecliste kalmayı veya meclise dönmeyi başaramadı.

İki büyük Kürt partisi (KYB ve KDP), etnik olarak karma olan Neyneva (Barzani burada sandalyelerinin yarısını kaybetti) ve Kerkük (iki parti burada meclis çoğunluğunu kaybetti) vilayetlerinde yenilgiye uğradı.

En büyük kaybeden ise (ABD vatandaşlığı taşıyan ve Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi’ne üye olan) Adnan el-Zurfi’nin liderliğindeki ve Komünist Parti’nin de içinde yer aldığı Sivil Akım olarak adlandırılan yapı oldu. Bu ittifak, adaylarından hiçbirini meclise sokamadı.

Şüpheli katılım oranı

Bu seçimlerde katılım oranında ani ve açıklanamayan bir artış kaydedildi; önceki seçimlerde yüzde 42 olan oran, son resmi rakamlara göre yüzde 55’e ulaştı.

Katılım oranındaki bu artış, şüphe ve tereddüt uyandırıcıdır ve siyasi süreci kuran nüfuz sahibi siyasi güçlerin yaptığı bir manipülasyonun sonucu olabilir.

Bunun kanıtı nedir? Sistemin ve aynı zamanda Şii bileşenin en büyük partisi olan, 2021’de 329 sandalyeli mecliste 72 sandalye (yüzde 20) kazanarak en fazla sandalyeye sahip olan Sadr Hareketi’nin boykotuna rağmen; ve mevcut hükümetin programının çoğu maddesini uygulamadaki başarısızlığına ve aşağıdakiler de dahil olmak üzere birçok ulusal sabite ve çıkardan taviz vermesine rağmen:

Türkiye lehine Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki ulusal egemenlikten, adil bir su payını açıkça garanti etmeyen ve Irak’taki su yönetimini yabancı bir devlet olan Türkiye’ye emanet eden yeni su anlaşması uyarınca taviz verilmesi.

Hor Abdullah’ın (deniz kanalı) Kuveyt’e terk edilmesi.

Tahmini 58 milyar varil ham petrol ve 38 trilyon fit küp gaz rezerviyle dünyanın en büyük petrol sahası olan güneydeki “Mecnun” sahası petrolünün Amerikan petrol devi ExxonMobil’e teslim edilmesi.

Fav Limanı’nın, daha inşası bile tamamlanmadan, içinde Siyonist varlığın (İsrail) parmağının bulunması muhtemel BAE şirketlerine teslim edilmesi.

Ve dört yıl içinde en az iki milyon yeni seçmen ekleyen yıllık nüfus artışına (yılda 1,2 milyon kişi) rağmen, seçmen kartlarını güncelleyenlerin sayısı 2021’de 22 milyondan 2025’te 20 milyona düştü, ancak katılım oranı yüzde 42’den yüzde 55’e fırladı. Bu nasıl oldu?

Katılım oranıyla ilgili olarak şunu da kaydediyoruz: Çoğulcu seçim sistemini benimseyen dünyanın tüm ülkelerinde, seçime katılım oranı “oy kullanma hakkına sahip olanların” toplamına göre hesaplanır.

Fakatmezhep kotaları (muhasasa) Irak’ında bu oran, “seçmen kartlarını güncelleyenlerin” toplamına göre hesaplanıyor!

Yukarıda belirtilenlerin anlamı, Komisyon’un resmi rakamlarını doğru kabul etsek bile -ki kesinlikle değiller- 44 milyon Iraklının hayatı ve geleceği, oy kullanan sadece 12 milyon seçmen tarafından kontrol edilecek. Üstelik bu kontrolün de içi boştur; zira mevcut yöneticilerin ne halkın iradesiyle ne de onlara meşruiyet veren seçilmiş parlamentoyla bir ilgisi vardır. Yönetim, eski ve yeni başkanların özel bahçelerinde ve çiftliklerinde yapılan uzlaşmalar, anlaşmalar ve pazarlıklarla yürütülmektedir.

“Bağımsız” seçim komisyonu hiç de bağımsız değil

Irak’taki Seçim Komisyonu’nun tanımı “profesyonel, bağımsız ve tarafsız bir Irak hükümet organı” şeklindedir. Ancak pratikte, parti meclis gruplarının başkanlarının özel toplantıları aracılığıyla meclis, komisyonun görevlerini belirler ve oluşturur.

Ardından, zaten mezhepsel kotalara (muhasasa) göre oluşturulmuş hükümet tarafından bir taslak olarak önerilen özel bir yasa tasarısını mecliste genel oylamaya sunar.

Oylama, büyük bloklar yasa tasarısının veya yürürlükteki yasanın değişikliğinin tüm detayları, komisyonun oluşumu ve yönetim kurulu üyelerinin isimleri üzerinde anlaştıktan sonra yapılır.

Bu dokuz üye, büyük bloklar tarafından “bağımsı” görünümlü ancak gizlice bu bloklara tabi veya yakın olan kişiler arasından, hakim olan “bileşenlere dayalı” kotalara göre aday gösterilir.

Bu payların, oranların ve tüm bu kotanın, son derece kötü bir anayasa olmasına rağmen, sistemin anayasasında hiçbir yeri yoktur. Ancak bunlar yerleşmiş ve bazen anayasa hukukundan daha güçlü bir teamül haline gelmiştir.

Söz konusu oranlar, büyükelçi atamalarından müdürlere, genel müdürlere, bakanlara, üç başkanlığa (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı), Yüksek Yargı Konseyi üyelerine ve Federal Mahkeme üyelerine kadar irili ufaklı her atamada dikkate alınır hale gelmiştir.

Hatta bir yetkili bir keresinde, hiç de şaka yapmayarak, mezhepsel ve partizan kotaların, bakanlığın kapıcısından çaycısına kadar devletteki tüm makamları kapsadığını söylemiştir!

Taifeleri temsil ettiğini iddia edenler, Seçim Komisyonu üzerindeki kontrollerini pekiştirerek, gözlemcilerden, temsilcilerden ve özel oylamadan aldıkları payları bölüşerek, seçim sonuçlarını fiilen ve büyük ölçüde kontrol eder hale gelmişlerdir.

Sayın Mesud Barzani’nin, manipülasyon nedeniyle “sonuçları önceden belirlenmiş” seçimleri kınayan sözleri tamamen doğrudur. Ancak yirmi yıl boyunca altı seçim dönemine katıldıktan sonra şimdi sızlanmaya ve kınamaya hakkı yoktur; zira daha önce hiç şikayet etmemiş, itiraz etmemiş veya değişim ve reform talep etmemiştir.

Belki de şikayetinin nedenini başka bir yerde, yani partisinin ve müttefiklerinin kaydettiği zayıf sonuçlarda bulabiliriz.

Balinalar 100 sandalyeye peşinen el koyuyor

Bazıları, Mesud Barzani’nin son seçimlerin sonuçlarının “önceden belirlendiği” yönündeki açıklamasını ve Komünist aday Raid Fehmi’nin “büyük partilerin 100 parlamento sandalyesini peşinen bölüşmeyi garantilediği” yönündeki açıklamasını, kaybedenlerin güvenilmez demeçleri olarak değerlendirebilir.

Ancak Fehmi’nin (sonuçlar açıklanmadan önce) ve başkalarının sunduğu kanıtları ve rakamları incelediğimizde, dolaylı sahteciliğin ve ince bir meşruiyet kılıfıyla örtülmüş doğrudan manipülasyonun ulaştığı şaşırtıcı boyutu anlayabiliriz.

Sayın Fehmi’nin söylediği gibi siyasi paranın oy satın almada önemli bir rol oynadığı açıktır ve bu konuda ve ayrıca oyları sayan cihazları ve hesaplamaları yöneten sunucular (server’lar) aracılığıyla hile yapma olasılığı konusunda ona katılıyoruz.

Silah faktörünün müdahalesi konusuna gelince, bu konu, özellikle sadece Amerikan işgaline karşı çıkan silahlı gruplara karşı önyargılı olanlar tarafından (Kürt Peşmerge güçleri gibi Irak silahlı kuvvetleri başkomutanının emri altında olmayan tüm silahlı grupları değil) fazlasıyla abartılmış, hatta uydurulmuş olabilir. Solcu aday Raid Fehmi’nin açıklamalarına dönersek, onun, büyük ve nüfuzlu partilerin 100 parlamento sandalyesini peşinen garantilediğine inandığını görüyoruz:

“Birincisi, Bağımsız Seçim Komisyonu iki milyon seçim gözlemcisinin adaylığını onayladığında -bu resmi bir rakam- bunlar aynı zamanda oy veren kişilerdir ve bu, oy satmanın bir biçimidir ve onlara yaklaşık 40 ila 50 parlamento sandalyesi garantiler.”

Genellikle bilgileriyle bilinen konuşmacının burada abartıp abartmadığını veya istemeden bir hata mı yaptığını, yoksa benim ulaşamadığım özel bir kaynağa mı sahip olduğunu bilmiyorum.

Gözlemci sayısını Komisyon’un web sitesinde ve dışında aradım ancak Komisyon sözcüsü Cumana el-Galay’ın şu açıklamasından başka bir şey bulamadım:

“Oylamayı denetlemek için 1500’den fazla uluslararası gözlemcinin yanı sıra yaklaşık 150 bin yerel gözlemci ve yarışan farklı siyasi partilerin temsilcilerinden (ajanlarından) yaklaşık yarım milyon gözlemci katılacak.”

Yani, yerel gözlemcilerin ve parti temsilcilerinin toplamı 650 bindir ve bunların hepsi, kendilerini gözlemci ve temsilci olarak atayan partilerine ve ikna edebildikleri kişilere otomatik olarak oy vermektedir.

Bu rakam, özellikle seçmen katılımının düşük olduğu durumlarda hala büyüktür. Bana göre gözlemci ve parti temsilcisi sayısının bir milyona ulaşması muhtemeldir.

Konuşmacı şöyle devam ediyor:

“İkincisi, büyük partilere 50’den fazla sandalye garantileyen özel oylama var. Bu, nüfuzlu partilerin, oylar sayılmadan ve sonuçlar açıklanmadan önce 100’den fazla sandalyeyi garantilediği anlamına geliyor. Bunlar, görünüşte meşru kabul edilen ve onlara belirli bir düzeyde bir güvence ağı sağlayan, oy sonuçlarında sahtecilik ve manipülasyon yapmaya ihtiyaç duymamalarını sağlayan yöntemlerdir.”

Özel oylamaya genellikle ordu ve polis mensupları katılır ki bunların ezici çoğunluğu partilere entegre edilmiş (partizan) veya partizan ve sadık olanlardır ve sayıları bir milyon üç yüz bin oya ulaşmaktadır ve aralarındaki oy kullanma oranı yüzde sekseni aşmıştır.

Mezhep dişli Sainte-Laguë

“Sainte-Laguë” mekanizması, seçimlerde yarışan listelere sandalyelerin dağıtılma yöntemlerinden biri olarak tanımlanır.

Bu mekanizma 1912 yılında Fransız matematikçi André Sainte-Laguë tarafından icat edilmiş ve 1950’lerde Norveç ve İsveç’te uygulanmaya başlanmış ancak Fransa seçimlerinde hiç uygulanmamıştır.

Irak seçim yasasını hazırlayanlar, dünyada hiçbir ülkenin kullanmadığı (1.7) oranına göre değiştirilmiş Sainte-Laguë hesaplama yönteminin uygulanmasında ısrar ettiler.

Oysa orijinal yöntem (1.0) oranını veya Yeni Zelanda, Norveç ve İsveç’te olduğu gibi (1.4) oranını kullanıyordu. Bu (1.4) oranı Irak’ta sondan bir önceki seçimlerde kullanılmış, ardından küçük bağımsız güçlerin yolunu tamamen kesmek, büyük partilerin payını artırmak ve daha fazla seçmen oyunu heba etmek için oran (1.7)’ye yükseltilmiştir.

Küçük bir incelemeyle ve her seçim listesinin aldığı seçim sonuçlarını önce (1) faktörüne, sonra (1.7) faktörüne bölüp aradaki farkı karşılaştırarak, büyük partilerin neden kazandığını, küçük listelerin ve bağımsız şahsiyetlerin neden kaybettiğini, bunun sonucunda ne kadar oyun boşa gittiğini ve -örneğin- aday Raid el-Maliki’nin 12 binden fazla oy almasına rağmen nasıl olup da bir parlamento sandalyesi kazanamadığını, buna karşılık partili aday Hanan el-Fetlavi’nin yedi bin oy almasına rağmen nasıl meclis koltuğu kazandığını kolayca anlarız.

Görünüşe göre iktidar sahipleri, bu basit demokratik “lüksü” bölme faktörünü (1.7)’ye yükselterek ortadan kaldırmaya karar verdiler, böylece küçük rakipleri elediler ve “Amerikan yüzme havuzunda” balinalar yalnız kaldı.

Sonuç

Irak’taki yönetici sistem, ömrünü uzatan ve yönetim üzerindeki egemenliğini sürdürmesini garanti eden bu seçim mekanizmaları ve yasaları üzerinde karar kılmış görünüyor. Bu, diğerlerinden önce Batı’ya olan dışa bağımlılığın ve siyasi mezhepçiliğin pekişmesi anlamına gelir.

Irak’ta siyasi mezhepçilik ne kadar kökleşirse, fiilen sahada var olan ve aralarında sadece karşılıklı tanımaların eksik olduğu mezhepçi devletçiklere bölünme uçurumuna ve ardından tarihi Irak’ın medeniyet olarak yok oluşuna o kadar yaklaşacaktır.

Bağımsızlıkçı ve ilerici güçlerin ve onların öncüsü olan gerçek devrimci sosyalistlerin önündeki tek mümkün seçenek, yabancılar tarafından korunan bu gerici, uzlaşmacı mezhepçi yönetim sistemini sökmek ve Irak’ı ve halkını bozulma, bölünme ve servetlerinin sistematik olarak yağmalanması pençesinden kurtarmak için bileşenlere dayalı anayasayı yeniden yazmak amacıyla geniş çaplı, barışçıl halk mücadelesine ve çalışmasına devam etmektir.

Ortadoğu

İstihbarat sorgusunda İran İHA’larına ‘uzaylı işi’ benzetmesi

Yayınlanma

Nisan ayında İran hava sahasında düşürülen F-15E Strike Eagle savaş uçağının pilotu, istihbarat yetkililerine verdiği ifadede kendisini çevreleyen İran İHA’larının “denizanası” benzeri bir formasyon oluşturduğunu anlattı. ABD medyasında yer alan istihbarat kayıtlarına göre pilot, bu görüntüyü “Gerçekten uzaylı işi gibiydi” sözleriyle tarif etti.

Nisan ayında İran hava sahasında düşürülen ve daha sonra düzenlenen özel operasyonla kurtarılan ABD’li savaş pilotunun istihbarat raporlarına yansıyan ifadeleri ABD medyasında yer aldı.

Pilot, uçaktan atlamadan hemen önce etrafını saran İran insansız hava araçlarının “denizanası” şeklinde bir formasyon oluşturduğunu belirterek, “Gerçekten uzaylı işi gibiydi” dedi.

İran güçleri, 3 Nisan’da ABD Hava Kuvvetleri’ne ait 31 milyon dolar değerindeki F-15E Strike Eagle savaş uçağını hedef aldı. İran üzerinde düşürülen ilk ABD uçağı olduğu belirtilen F-15E’nin nasıl vurulduğuna ilişkin incelemeler sürerken, ABD basınında yayımlanan istihbarat kayıtları pilotun sorgudaki anlatımını ortaya koydu.

CNN’nin haberine göre pilot, istihbarat yetkilileriyle yaptığı görüşmede gökyüzünde denizanasını andıran, tek bir bütün halinde hareket eden ve kendisinde şok etkisi yaratan bir İHA formasyonu gördüğünü anlattı.

Pilotun ifadesine vakıf dört kaynaktan biri, “Çok sayıda İHA birbirine bağlı şekilde, tek bir organizma gibi hareket ediyordu; daha küçük İHA’lar, büyük İHA’ların altından adeta bacaklar gibi sarkıyordu. Gerçekten uzaylı işi gibiydi” dedi.

Kaynaklar, bu manevranın İran’ın savaş alanında İHA’ları kitlesel ve koordineli biçimde kullanma kapasitesinde önemli bir gelişmeye işaret ettiğini değerlendirdi.

Aynı kaynaklar, her türlü hava koşulunda görev yapabilen gelişmiş bir savaş uçağı olan F-15E’nin bu karmaşık “denizanası” formasyonu sayesinde vurulmuş olabileceğini belirtti.

İran yeni hava savunma sistemi kullandığını açıkladı

Olayın yaşandığı gün İran Hatemül Enbiya Merkez Komutanlığı tarafından yapılan açıklamada, yerli imkanlarla geliştirilen yeni bir hava savunma mimarisinin devreye alındığı duyuruldu.

İranlı askeri yetkililer, bu sistemle bir ABD savaş uçağı, üç İHA ve iki seyir füzesinin etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

İranlı askeri sözcü, “Düşman bilmelidir ki, ülkenin genç ve gururlu mühendisleri tarafından üretilen yeni savunma sistemlerini sahada birbiri ardına sergilemeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

CIA kurtarma operasyonunda yanıltma taktiği kullandı

Uçağın düşürülmesinin ardından bölgede kurtarma operasyonu başlatıldı. Fırlatma koltuğunu kullanarak uçaktan ayrılan pilot, aynı gün hafif silah ateşine maruz kalan iki askeri helikopterin düzenlediği operasyonla kurtarıldı.

Ancak uçaktaki diğer personel olan Silah Sistemleri Subayı (WSO), dağlık ve zorlu arazide tek başına mahsur kaldı. Yanında yalnızca bir silah bulunduğu belirtilen subayın kurtarılması için Pentagon ve CIA ortak operasyon yürüttü.

CBS’in istihbarat kaynaklarına dayandırdığı haberine göre CIA, İran içindeki arama faaliyetlerini sekteye uğratmak amacıyla küresel basına ikinci havacının zaten kurtarıldığı yönünde gerçeği yansıtmayan bilgiler sızdırdı.

Haberde, bu yöntem sayesinde zaman kazanan komandoların dağlık bölgede saatlerce direnen subaya İran güçlerinden önce ulaştığı belirtildi.

Olaydan iki gün sonra açıklama yapan ABD Başkanı Donald Trump, ikinci askeri personelin de sağ olarak kurtarıldığını duyurdu. Trump, subayın operasyon sırasında yaralandığını ancak genel sağlık durumunun iyi olduğunu söyledi.

Pilotun “denizanası” benzetmesi ise askeri ve istihbarat çevrelerinde, bunun bir beyin sarsıntısının etkisi mi yoksa yeni bir askeri doktrinin işareti mi olduğu yönündeki tartışmaların odağında yer alıyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

‘Küstahça beklentiler darmadağın oldu’

Yayınlanma

İslamabad Mutabakat Muhtırası sonrasında İsrail, ABD ve bölge ilişkilerini değerlendiren ABD/Ortadoğu Projesi Başkanı Daniel Levy, çatışmaların ardından şekillenen yeni jeopolitik dengeleri ve Washington ile Tel Aviv arasında derinleşen ayrışmayı kaleme aldı. Levy, İsrail’in askeri güce dayalı bölgeyi domine etme ve Filistinlileri tamamen yok sayma projesinin bu savaşla birlikte hayalden ibaret olduğunun açıkça kanıtlandığını belirtti.

İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan, 2001 yılındaki Filistin ile yapılan Taba Zirvesi ve 1995 yılındaki ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte heyette yer alan, 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörlüğü görevini yürüten ve halen New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi adlı düşünce kuruluşunun başkanlığını yapan Daniel Levy, İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın ardından bölgedeki yeni dönemi değerlendirdi.

Levy, 14 maddelik İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın gerçek anlamının, ayrıntıların şekilleneceği ya da savaşın yeniden başlayacağı en az 60 günlük müzakere sürecinde belirleneceğini vurguladı.

Yaklaşık iki sayfalık bu muhtırayı 2015 yılındaki 159 sayfalık nükleer anlaşma ile kıyaslamanın anlamsız olduğunu belirten Levy, ABD ve İsrail’in 110 gün önce başlattığı askeri müdahalenin ardından bu anlaşmanın ABD için en iyi alternatif olarak sunulmasının taktiksel nedenleri olduğunu kaydetti.

“Küstahça beklentiler darmadağın oldu”

Savaşın başlangıcında İsrail liderliği tarafından ilan edilen ve ABD Başkanı ile yakın çevresi tarafından desteklenen dört temel hedef olduğunu hatırlatan Daniel Levy, bu hedefleri şöyle sıraladı: İran’ın nükleer programının 2015 anlaşmasından daha kesin bir şekilde sonlandırılması, İran füze tehdidinin tamamen ortadan kaldırılması, İran’ın bölgedeki vekil güçlerine desteğinin kesilmesi ve son olarak İran’da rejim değişikliği ya da çöküşünün sağlanması. Levy, bu hedeflere daha sonra Suudi Arabistan, Pakistan, Katar ve Kuveyt gibi ülkelerin de İsrail ile normalleşme sürecine dahil edilmesinin eklendiğini belirtti.

Ancak gelinen noktada bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını ifade eden Levy, şu değerlendirmede bulundu:

“Basitçe söylemek gerekirse, bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadı ve 14 maddelik muhtıra, bu konuları hayalperest ve maksimalist bir yaklaşımla değil, gerçekçi bir şekilde ele alıyor. Muhtıranın yürürlüğe girmesiyle birlikte yalnızca savaşın kendisinin yarattığı iki sorun çözülmüş oldu; yani savaşın sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılması. Bu nedenle anlaşmanın İsrail siyasi yelpazesinde ve yorumcuları arasında büyük bir başarısızlık ve fiyasko olarak nitelendirilmesi şaşırtıcı değil.”

İsrail’in yıllardır körü körüne güvendiği stratejik varsayımların çöktüğünü belirten Levy, şunları kaydetti:

“On yıllardır süregelen ve artık darmadağın olan İsrail varsayımı, eğer ABD’yi bir savaşa çekebilirseniz İran’ın yenilgisinin, teslimiyetinin veya çöküşünün kaçınılmaz olacağı yönündeydi. İsrail ve ABD, girdikleri kibir sarmalında, İran’ın Batı’nın inatla öğrenmeyi reddettiği bir dersi, yani kibirli bir düşmanı zekasıyla alt etmeye, stratejik öngörüye ve kapsamlı hazırlığa dayalı asimetrik bir stratejinin avantajlarıyla alt etme potansiyeline sahip olabileceğini hiç hesaba katmamışlardı.”

“Savaş planları çöktü ve ABD stratejik bir yenilgiye doğru sürüklendi”

ABD Başkanı Donald Trump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanlış hesaplarına güvenerek başlattığı bu kördüğümden çıkış yolu aradığının uzun süredir anlaşıldığını dile getiren Levy, 39 gün süren aktif Amerikan-İsrail askeri ortaklığının ve mutlak zafer iddialarının ardından savaş planlarının çöktüğünün netleştiğini belirtti.

ABD’nin stratejik bir yenilgiye doğru sürüklendiğini gören karar vericilerin fiili bir ateşkese yöneldiğini, 71 günlük bir gerçekçilik arayışının ardından 18 Haziran’da muhtıranın elektronik olarak imzalandığını aktardı.

Savaşın İran üzerindeki ekonomik ve insani etkilerinin de ağır olduğunu belirten Levy, ülkede enflasyonun fırladığını, temel gıda fiyatlarının ikiye katlandığını, ekonominin yüzde 6 oranında daralmasının beklendiğini ve kritik enerji altyapısının tahrip olduğunu yazdı.

Ancak ABD tarafında da askeri maliyetlerin Moody’s tahminlerine göre 132 milyar doları bulduğunu, kritik silah stoklarının tükendiğini ve ABD’nin müttefiklerinin çıkarlarına yönelik sergilediği kayıtsızlığın küresel imajına uzun vadeli bir zarar verdiğini ekledi.

“İsrail lobisi kolay kolay boyun eğmeyecek”

Donald Trump’ın son günlerde Netanyahu’ya yönelik eşi benzeri görülmemiş sert eleştiriler yönelttiğine dikkat çeken Levy, bu durumu Trump’ın kendi sorumluluğundan kaçma yöntemi olarak yorumladı.

Trump’ın doğrudan kendisini suçlamadan, faturayı İsrail yanlısı çevrelere kesmek istediğini belirten yazar, ABD iç siyasetindeki dengelerin de değiştiğini ifade etti.

İsrail lobisinin Amerikan siyaseti üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kalkmadığını vurgulayan Levy, şu uyarıda bulundu:

“Hiç şüphe yok ki İsrail, onun yankı odası ve lobisi kolay kolay boyun eğmeyecek. Nasıl geri döneceklerini ve uzun vadeli oyunu nasıl oynayacaklarını çok iyi biliyorlar; ellerindeki araçlar hala oldukça güçlü. ABD’nin hem bu anlaşmayı İsrail’e dayatması hem de aynı anda aralarındaki bağın hala güçlü olduğunu göstermeye çalışarak İsrail’e borçluymuş gibi davranması aynı anda mümkün olabilir.”

Levy, İsrail lobisinin kongre ağını, güçlü medya ortaklıklarını ve seçim dönemlerinde büyük kampanya bütçelerini seferber etme kabiliyetini koruduğunu belirtti. ABD’nin elindeki yaptırım gücünü İsrail’e karşı sürdürülebilir bir şekilde kullanıp kullanmayacağının ise hala şüpheli olduğunu aktardı.

“İsrail bu 60 günlük süreyi çatışmaları yeniden başlatmak için kullanacak”

İsrail’in önümüzdeki 60 günlük müzakere sürecini kendi pozisyonlarını dayatmak ve çatışmaları yeniden başlatmak için bir fırsat olarak göreceğini belirten Levy, Netanyahu’nun Trump’tan yeni tavizler koparmaya çalışacağını yazdı.

Özellikle Lübnan sınırında işgal edilen bölgelerin korunması, Gazze ve Batı Şeria’da İsrail’e daha serbest bir hareket alanı tanınması gibi taleplerin masaya geleceğini öngördü.

Geçmişte Barack Obama döneminde de benzer krizler yaşandığını, lobinin Obama’ya karşı amansız saldırılar düzenlediğini ancak buna rağmen ABD tarihinin en büyük askeri yardım paketinin imzalandığını hatırlatan Levy, bugünkü durumun ise daha derin bir kırılmaya işaret edebileceğini belirtti.

“Siyonist muhalefet askeri hedefleri sorgulamıyor, sihirli çözümler pazarlıyor”

İsrail içinde yaklaşan eylül veya ekim seçimleri nedeniyle siyasi atmosferin oldukça gergin olduğunu belirten Levy, Netanyahu’nun anketlerde geride olduğunu ve sürekli bir hayatta kalma savaşı anlatısıyla koltuğunu korumaya çalıştığını yazdı.

İsrail kamuoyundaki sürekli travma psikolojisinin sadece Netanyahu tarafından değil, ona rakip olan diğer siyonist muhalefet partileri tarafından da körüklendiğini belirten Levy, şu ifadeleri kullandı:

“Siyasi muhalefet Netanyahu’yu sağdan sıkıştırmaya çalışıyor. Temel argümanları askeri hedeflerle veya bu hedeflerin sınırlarıyla yüzleşmek değil. Gerçekçi bir tartışmayı teşvik etmek yerine, ellerinde daha iyi sihirli bir çözüm olduğu fikrini pazarlamayı tercih ediyorlar. Netanyahu’nun en büyük rakibi Naftali Bennett, İran’da rejim değişikliği vaat ederken, sonraki hedefin Türkiye olacağını söyleyerek tehditler savuruyor.”

İsrail’in Lübnan’daki işgalini sürdürme ısrarının yeni çatışmaları kaçınılmaz kılacağını vurgulayan Levy, ABD’nin yaptırım gücünü kullanmaması durumunda Lübnan ve Filistin topraklarındaki trajedinin büyüyerek devam edeceğini, İsrail’in uğradığı hüsranın acısını savunmasız Filistin halkından çıkaracağını belirtti.

“Bölge ülkeleri artık yumurtalarını tek sepete koymayacak”

Savaşın bölge ülkeleri açısından da önemli dersler barındırdığını ifade eden Levy, ABD’nin kendi müttefiklerinin uyarılarını dikkate almayıp sadece İsrail’in yönlendirmesiyle hareket etmesinin güven tazelemek yerine derin şüpheler uyandırdığını yazdı.

Levy, bir Suudi dostunun kendisine aktardığı “Akıllı düşman, deli dosttan iyidir” atasözünü paylaşarak, bölge ülkelerinin artık güvenlik stratejilerini çeşitlendireceğini, Çin, Güney Kore ve Avrupa ile ilişkilerini geliştireceğini ve kendi aralarında daha yoğun bir iş birliği zemini arayacağını belirtti.

Levy, yazısını şu sözlerle tamamladı:

“İsrail’in Filistinlilere karşı tamamen yok etmeye dayalı bir projede ısrar etmesi, doğası gereği bölgede düşmanca bir tutum sergilemesi ve kaba kuvvete dayalı bir hakimiyet kurma çabası anlamına gelir. Bu projenin gerçekleştirilemez olduğu, çok somut bir şekilde, gözler önüne serilmiştir. İsrail halkının ve siyasetinin bu yanlış yoldan dönmesi için daha ne kadar yenilgi yaşanması gerekecektir?”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran Dışişleri: Savunma ve füze kapasitemiz hiçbir zaman müzakere konusu olmayacak

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündeme dair kritik açıklamalarda bulunarak, ABD ve İsrail saldırılarında zarar gören askeri ve nükleer tesislere yönelik herhangi bir uluslararası denetim planı bulunmadığını bildirdi. ABD ile İsviçre’de yürütülen müzakerelerin detaylarını paylaşan Sözcü Bekai, Washington yönetiminin taahhütlerini yerine getirmesi konusundaki kararlılıklarını vurguladı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, başkent Tahran’da yerli ve yabancı gazetecilerin katılımıyla düzenlediği haftalık basın toplantısında, ülkesinin dış politika gündemi, nükleer programı, ABD ile yürütülen dolaylı müzakereler ve bölgesel güvenlik konularına ilişkin açıklamalarda bulundu.

Sözcü Bekai, ülkesinin egemenlik haklarını ve ulusal çıkarlarını koruma konusundaki kararlılığını yinelerken, bölgesel aktörlere ve Batılı devletlere yönelik net mesajlar verdi.

Toplantının açılışında konuşan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, Kerbela ve Aşure kültürünün İran halkının zorlu sınavlardaki direncine olan etkisine değindi.

Bekai, “Aşure, bir savaşı anlatmaktan ziyade, insanın kendi onur ve haysiyetini korumak için gösterdiği direnişin öyküsüdür. Bu mesaj, tarihsel dönüm noktalarında İran halkının davranış ve kültüründe açıkça görülebilmektedir” ifadelerini kullandı.

İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen diplomatik temaslara değinen Bekai, İran heyetinin bu süreçte Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Rafael Mariano Grossi ile herhangi bir görüşme gerçekleştirmediğini açıkladı.

“Hasar gören tesislere yönelik herhangi bir denetim planımız bulunmuyor”

Gazetecilerin, ABD ve İsrail’in askeri saldırılarında zarar gören İran askeri ve nükleer tesislerinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişleri tarafından denetlenip denetlenmeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan Sözcü İsmail Bekai, bu konuda kesin bir tavır ortaya koydu.

Bekai, “ABD ve Siyonist rejimin askeri tecavüzleri sırasında zarar gören tesislerimizde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının herhangi bir denetim yapması yönünde bir planımız bulunmamaktadır. Esas itibarıyla bu alanda tanımlanmış bir uygulama yönergesi veya protokol de mevcut değildir” dedi.

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması kapsamındaki yükümlülüklerine sadık kaldıklarını belirten Bekai, “Biz, bu antlaşmanın sorumlu bir üyesi olarak kendi olağan işleyişimizi sürdürüyoruz ve bu olağan sürecin sınırları son derece nettir” değerlendirmesinde bulundu.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulunda İran aleyhine alınan karara da değinen Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, oylamada sorumlu davranarak hayır oyu veren veya çekimser kalan ülkelere teşekkür etti.

Bölgedeki bazı ülkelere yönelik kırgınlıklarını dile getiren Bekai, “ABD’nin bölgedeki eylemlerine ve işlediği suçlara doğrudan tanıklık etmelerine rağmen bu karar tasarısı lehinde oy kullanan bazı bölge ülkelerinden son derece şikayetçiyiz” şeklinde konuştu.

“Avrupalı aktörler kendi sorumsuz davranışları nedeniyle tamamen kenara itildi”

Fransa Dışişleri Bakanı’nın, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kapsamında İran’a yönelik yaptırımların sürdürülmesinde Avrupa ülkelerinin oynayabileceği rollere ilişkin açıklamalarına sert tepki gösteren Sözcü İsmail Bekai, kendi düşen ağlamaz atasözünü hatırlattı.

Bekai, “Kendi eden bulur; Avrupalılar son bir iki yıldır sergiledikleri tutum ve davranışlar nedeniyle kendilerini sürecin dışına itmiş ve marjinalleştirmiştir. Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın geri döndürme mekanizması olarak bilinen süreçte, Avrupalı tarafların hiçbir irade gösteremediğini ve son derece sorumsuz davrandığını unutmamalıyız” ifadelerini kullandı.

Avrupa’nın geçmişteki tutumlarını eleştirmeye devam eden İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik dayatılan savaşlar döneminde de çok yakışıksız ve haksız pozisyonlar aldılar. Tüm dünya bu tavırlara şahittir. Bu sorumsuz yaklaşımlar, Avrupalı tarafların uluslararası alandaki güvenilirliğini ve konumunu kesinlikle artırmayacaktır. Avrupa, küresel meselelerde yeniden etkin bir rol oynamak istiyorsa, öncelikle mevcut yaklaşımlarını değiştirmeli, bağımsız ve sorumlu bir aktör gibi davranmaya karar vermelidir. Sadece sızlanıp şikayet ederek Avrupa’nın uluslararası konumunu değiştirmesi mümkün değildir.”

Fransa’nın Birleşmiş Milletler yaptırımlarının kaldırılması konusundaki tek taraflı onay şartı iddialarına Mevlana’nın dizeleriyle karşılık veren Bekai, “Bu iddialar, kendi sahasının dışında boş konuşmaktan ve gürültü patırtı yapmaktan ibarettir. Bazı Avrupalı ülkeler ne yazık ki bir yandan kendilerini küresel süreçlerin dışına iterken, diğer yandan yürüyen her olumlu süreci sabote etme ve engelleme alışkanlığı edinmiştir. Bu tarz yaklaşımların Fransa gibi bir devlete yakışmadığı kanaatindeyim. Fransa, uluslararası alanda sorumluluk sahibi ve saygın bir aktör olarak kabul görmek istiyorsa, bu söylemleri bir kenara bırakıp bölgemizdeki gelişmelere karşı daha mantıklı ve yapıcı bir politika benimsemelidir” dedi.

Avrupa ülkelerinin son bir yıldır kendi savundukları temel değerlerle çeliştiğini belirten Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, “Avrupalı devletler, tekeline aldıklarını iddia ettikleri hukukun üstünlüğü, uluslararası hukuka saygı, Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel ilkeleri ve insan hakları gibi değerleri bizzat kendileri ayaklar altına almıştır” eleştirisinde bulundu.

“Dondurulmuş varlıklarımızı dilediğimiz gibi kullanma konusunda hiçbir kısıtlama yok”

İran’ın serbest bırakılan finansal varlıklarının kullanım alanlarına ve bu kaynaklarla yalnızca ABD’den tarım ürünü satın alınabileceğine dair uluslararası basında yer alan iddiaları yalanlayan Sözcü İsmail Bekai, bu durumu ironik bir dille eleştirdi.

Bekai, “Daha önce bu savaşın amacının İran medeniyetini yok etmek ve ülkemizi çökertmek olduğunu iddia edenlerin, bugün bu hedefi Amerikalı çiftçileri zenginleştirme seviyesine kadar indirgemiş olmalarını oldukça manidar ve ilginç buluyoruz. Biz, serbest bırakılan finansal varlıklarımızı ülkemizin çıkarları, faydası ve ihtiyaçları doğrultusunda nasıl uygun görüyorsak o şekilde harcarız. Tarım Bakanlığımız ve ilgili diğer kurumlarımız, ithal edilecek ürünler ve yapılacak alımlar konusunda kendi değerlendirmelerine göre özgürce karar verecektir. Bu alanda üzerimizde hiçbir kısıtlama bulunmamaktadır” açıklamasını yaptı.

Finansal süreçlerin teknik detaylarına değinen Bekai, “İran’ın petrol satışına yönelik lisans ve izinler dün itibarıyla yürürlüğe girmiş ve uygulanmaya başlanmıştır. Bloke edilen veya kullanımı sınırlandırılan varlıklarımızın harcanması konusundaki diğer tüm başlıklar da aynı şekilde bu kapsamdadır. Merkez Bankası Başkanımız dün bu konuda oldukça detaylı ve açıklayıcı bilgiler paylaştı. Burada en temel husus, dondurulan varlıklarımızın İran’ın serbest kullanımı altında olması ve ülkemizin ihtiyaç duyduğu ürünlerin tedarik edilmesi amacıyla dilediğimiz şekilde erişilebilir hale getirilmiş olmasıdır” dedi.

Bloke edilen varlıkların serbest bırakılmasına yönelik teknik bir takvim veya çalışma grubunun olup olmadığı sorusunu da yanıtlayan Bekai, “Tarafların taahhütlerini yerine getirmesini denetleyen genel bir komitemiz zaten mevcut. Ancak varlıklarımızın serbest bırakılması özelinde asıl kriter, Merkez Bankamızın bu kaynakları ülkemizin belirlediği öncelikli alımlar için herhangi bir engelle karşılaşmadan, tamamen özgürce harcayabilmesidir” bilgisini paylaştı.

“Mesafe koyma kararımızın ardından ABD ile dolaylı mesajlaşma sürdürüldü”

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in, İran heyetinin Donald Trump’ın tehditlerine rağmen müzakere masasını terk etmediği yönündeki iddialarını yalanlayan Sözcü İsmail Bekai, Cenevre’deki görüşmelerin perde arkasını gerçeklere dayanarak anlattı.

Bekai, “Ben her zaman kişisel yorumlar veya anlatılar değil, doğrudan somut gerçekleri aktaracağımızın sözünü verdim. İran, ABD ve iki arabulucu ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen ortak toplantı yerel saatle öğleden sonra 15.00’te başladı. Yaklaşık bir buçuk saat süren bu oturumun ardından, yarım saatlik kısa bir ara verilmesi ve sonrasında görüşmelere devam edilmesi kararlaştırıldı. Tam bu ara sırasında, ABD’li yetkililerin ve bizzat ABD Başkanının ülkemize yönelik hakaretamiz ve tehditkar açıklamaları kamuoyuna yansıdı. Bu gelişmenin ardından dörtlü ortak oturum bir daha toplanmadı. Sürecin devamında yürütülen temaslar, yalnızca arabulucular vasıtasıyla gerçekleştirilen karşılıklı mesaj değişiminden ibaret oldu” dedi.

Tehditlerin ardından ABD tarafıyla doğrudan bir temas kurmadıklarını belirten İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, “Müzakereleri dörtlü formatta durdurma kararımızın ardından, ABD’li tarafla hiçbir doğrudan temasımız olmamıştır. Tabii ki İran’ın ulusal çıkarlarını korumak ve ülkemizin belirlediği hedeflere ulaşmasını sağlamak adına her türlü diplomatik aracı kullanırız. O anki koşullar çerçevesinde en doğru ve maslahata uygun adım, mesaj alışverişini arabulucular üzerinden sürdürmekti ve bunun somut sonuçlarını da hep birlikte gördük” ifadelerini kullandı.

“Saldırılara kolaylık sağlayan bölge ülkelerinden tazminat talep edeceğiz”

ABD ve İsrail’in İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği askeri saldırılarda Ürdün ve Kuveyt gibi bölge ülkelerinin ABD güçlerine lojistik ve askeri kolaylık sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Sözcü İsmail Bekai, bu durumun hukuki ve diplomatik sonuçları olacağını vurguladı.

Bekai, “Bazı bölge ülkelerinin, maalesef ülkemize yönelik gerçekleştirilen bu askeri tecavüz ve saldırılarda aktif bir rol oynadığını, hava sahası veya askeri üs kullandırdığını kanıtlayacak yeterli kanıt, belge ve bulguya sahibiz. Bu konuyu görmezden gelmemiz veya geçiştirmemiz kesinlikle söz konusu olamaz. Bu ihlallerin hukuki takibini yapacak, gerekli tüm belgeleri arşivleyecek ve sorumlulardan hesap soracağız” uyarısında bulundu.

Saldırılara zemin hazırlayan ülkelerin uluslararası hukuk açısından sorumlu olduğunu hatırlatan Bekai, şunları kaydetti:

“ABD’li yetkililerin de bu işbirliğini açıkça itiraf etmiş olması, söz konusu bölge ülkelerinin sorumluluğunu katbekat artırmaktadır. ABD ve Siyonist rejimin İran topraklarına saldırması uluslararası hukuka göre açık bir suçtur. Bu suça ortak olan, askeri kolaylık sağlayan veya destek veren her aktör uluslararası hukuk önünde doğrudan sorumludur. Biz bu konunun takipçisi olmak ve sorumlulardan hesap sormak için her türlü diplomatik ve hukuki platformu sonuna kadar değerlendireceğiz.”

İran’ın komşularıyla ilişkilerinde barışçıl bir süreç hedeflediğini ancak güvenliğin ihlal edilmesini kabul etmeyeceklerini belirten Bekai, “Bölgemizin geleceği ve komşularımızla olan ilişkilerimiz, şüphesiz son aylarda yaşanan bu kritik gelişmelerden etkilenecektir. Bazı komşu ülkelerin saldırgan güçlerle işbirliği yapması nedeniyle ciddi güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kaldık. Bu durum İran halkının ortak hafızasında derin bir iz bırakacaktır. ABD ve İsrail ile işbirliği yapan ülkelerin, verdikleri bu zararları telafi etmek için her fırsatı değerlendirmesini bekliyoruz. Biz ilişkilerimizin iyi komşuluk ve karşılıklı saygı temelinde ilerlemesini istiyoruz ancak ülkemize yönelik askeri tecavüze ortak olunmasını da asla unutmayacağız” dedi.

“Savunma gücümüz ve füze programımız hiçbir şekilde müzakere edilemez”

Müzakereler kapsamında İran’ın askeri kapasitesi ve füze programının gündeme gelip gelmediği yönündeki sorulara net bir yanıt veren Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, bu alanların kırmızı çizgileri olduğunu belirtti.

Bekai, “Ülkemizin savunma kapasitesi ve füze programı kesinlikle hiçbir diplomatik görüşmenin parçası olmamıştır ve gelecekte de hiçbir şekilde müzakere masasına getirilmeyecektir” dedi.

Katar Dışişleri Bakanı’nın bölge ülkeleriyle İran arasında geniş kapsamlı bir güvenlik toplantısı düzenleneceği yönündeki açıklamalarını da değerlendiren Bekai, bölgesel güvenliğin ancak bölge aktörleri tarafından sağlanabileceğini yineledi.

Bekai, “Güvenliğin dışarıdan ithal edilemeyeceğini, bölge ülkelerinin ortak bir güvenlik mekanizması kurması gerektiğini her zaman savunduk. Bu ilkeye sonuna kadar bağlıyız ve geçmişte bu doğrultuda somut öneriler sunduk. Yabancı askeri güçlerin müdahalesi olmaksızın, bölgede kolektif güvenliği güçlendirecek her türlü yapıcı girişimi memnuniyetle karşılar ve komşularımızla bu konuları görüşmeye her zaman hazır olduğumuzu belirtiriz” şeklinde konuştu.

“Cenevre’ye basına gösteri yapmak için gitmedik”

İsviçre’deki müzakereler sırasında basın mensuplarının salondan çıkarılması ve görüşmelerin basına kapalı gerçekleştirilmesi kararına değinen Sözcü İsmail Bekai, diplomasinin ciddiyetine vurgu yaptı.

Bekai, “Biz İsviçre’ye medyaya yönelik bir gösteri yapmak, propaganda yürütmek veya reklam yapmak için gitmedik. Bizim oradaki amacımız son derece net ve somuttu; ülkemizin haklarını savunmak, taleplerimizi doğrudan muhataplarımıza iletmek ve karşı tarafın taahhütlerini yerine getirmesini sağlamaktı. Bu temel amacımızı gölgeleyecek veya dikkatleri başka yöne çekecek hiçbir uygulamaya izin veremezdik. Bu nedenle kapsamlı bir medya kampanyasına veya basın şovuna ihtiyaç duymadık” açıklamasında bulundu.

ABD’de yapılan ve Amerikan halkının büyük çoğunluğunun İran ile olası bir savaşa karşı olduğunu gösteren kamuoyu araştırmalarını da değerlendiren Bekai, savaşların halklara yıkım getirdiğini belirtti.

Bekai, “Bu savaş, ABD ve Siyonist rejimin hem İran’a hem de tüm bölgeye zorla dayattığı bir süreçtir. Bu çatışmalar Amerikan halkına, bölgemize ve ülkemize çok ağır maliyetler yüklemiştir. Amerikan vatandaşlarının bu hukuksuz ve saldırgan politikalara karşı çıkması, kendi hükümetlerinin savaş yanlısı tutumunu desteklememesi son derece doğaldır. Sadece Amerikan halkı değil, tüm dünya kamuoyu ABD’nin militarist politikalarına karşı sesini yükseltmektedir” dedi.

“Nükleer süreç ve yaptırımların kaldırılması altmış günlük takvime bağlıdır”

Cenevre’deki diplomatik temaslarda nükleer programın kapsamının ele alınıp alınmadığı sorusunu yanıtlayan Sözcü İsmail Bekai, sürecin hukuki çerçevesini anlattı.

Bekai, “Mutabakat metni uyarınca, nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılması başlıkları birbirine paralel olarak 60 günlük bir zaman dilimi içinde ele alınacaktır. İlgili mutabakat belgesinin hükümleri bu konuda son derece açıktır; bu iki temel başlıkta müzakerelerin fiilen başlayabilmesi, önceden belirlenmiş bazı özel maddelerin taraflarca eksiksiz şekilde uygulanmasına bağlıdır. Biz şu an bu ön koşulların ve hazırlık adımlarının tamamlanması için çalışıyoruz. Belirlenen maddelerin bir kısmı hayata geçirildi, bir kısmının uygulanmasına ise devam ediliyor. Cenevre’de ABD tarafıyla nükleer konularda genel pozisyonların karşılıklı beyan edilmesi dışında herhangi bir detaylı veya teknik görüşme gerçekleştirmedik. Onlar kendi yaklaşımlarını sundu, biz de gerekli yanıtlarımızı verdik. Yaptırımlar konusunda da durum aynı şekildedir, konular yalnızca genel hatlarıyla ele alınmıştır. Sürecin nasıl ilerleyeceğini, mutabakat metnindeki takvimin nasıl işleyeceğini hep birlikte göreceğiz” değerlendirmesinde bulundu.

İran ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerde güvensizliğin aşılmasının zaman alacağını belirten Bekai, “Geleceğe yönelik aceleci adımlar atmak yerine bugünün sorumluluklarına odaklanmalıyız. ABD’nin geçmişteki güvenilmez ve düşmanca politikaları nedeniyle önümüzde yürünmesi gereken çok uzun ve zorlu bir yol bulunmaktadır. Dolayısıyla şu aşamada öncelikli hedefimiz olan savaşın tamamen durdurulması ve ABD’nin mutabakat metnindeki yükümlülüklerine harfiyen uymasının güvence altına alınması konularına yoğunlaşmayı tercih ediyoruz” dedi.

Yaptırımların kaldırılması sürecinin teknik ayrıntılarını paylaşan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Dün yayımlanan karar, İran’ın petrol, petrokimya ve petrol türevlerinin satışı ile bu ticaretin yürütülmesi için gerekli olan sigorta, taşımacılık, lojistik ve bankacılık işlemlerinin önündeki engelleri kaldıran resmi izindir. Diğer yaptırımların kaldırılması konusu ise mutabakat metninde ABD’nin üstlendiği temel taahhütler arasındadır ve önümüzdeki 60 gün içinde müzakere edilecektir. ABD’nin gerek birincil gerek ikincil yaptırımları, gerekse uluslararası organizasyonlar nezdinde İran’a uygulanan tüm kısıtlamaları kaldırma taahhüdü son derece nettir. Bu konular önümüzdeki günlerde kurulacak çalışma masalarında ayrıntılı olarak ele alınacaktır” şeklinde konuştu.

“Hürmüz’ün güvenliği için Umman ile koordinasyon halindeyiz”

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Umman’a gerçekleştirdikleri resmi ziyaretlerin amacına değinen Sözcü İsmail Bekai, iki ülkenin bölgesel güvenlikteki ortak sorumluluğuna dikkat çekti.

Bekai, “İran ve Umman, Hürmüz Boğazı’na kıyısı olan iki egemen devlettir. Boğaz’daki deniz trafiğinin, sivil ve ticari gemilerin güvenli geçişinin sağlanması adına iki ülkenin sürekli koordinasyon ve işbirliği içinde çalışması yasal bir zorunluluktur. Bu alandaki teknik görüşmelerimiz ve ortak çalışmalarımız kesintisiz sürmektedir. Meclis Başkanımızın Maskat ziyaretinde de bu hayati konu detaylıca ele alınmıştır. Umman ile ilişkilerimiz her zaman çok üst düzeyde ve örnek niteliktedir. Ülkemize yönelik saldırılar sırasında Umman hükümetinin sergilediği sorumlu duruşu takdirle karşılıyoruz. Umman, son yirmi yılda bölgesel gerilimlerin azaltılması ve diplomasinin işletilmesi konusunda çok yapıcı roller üstlenmiştir” dedi.

İran’ın diplomatik temaslar kapsamında ABD’den herhangi bir ayrıcalık veya taviz almadığını belirten Bekai, “Biz kimseden bir lütuf veya ayrıcalık talep etmedik. Yürüttüğümüz kararlı diplomasi sayesinde, İran halkının gasp edilmiş olan meşru haklarının bir kısmını geri almayı başardık. Serbest bırakılan varlıklarımız veya deniz ticareti üzerindeki hukuksuz ablukanın kaldırılması birer taviz değil, halkımızın zaten hakkı olan unsurlardır. ABD’nin yıllardır uyguladığı hukuksuz deniz ablukası gayrimeşru bir zorbalıktı ve bu durumun sona erdirilmesi uluslararası hukukun bir gereğidir” şeklinde konuştu.

“Bölgedeki yabancı askeri varlığı tamamen sona ermelidir”

Müzakerelerin en kritik başlıklarından biri olan ABD askeri güçlerinin bölgeden çekilmesi konusuna değinen Sözcü İsmail Bekai, takvimin net olduğunu belirtti.

Bekai, “Mutabakat metninde bu konuda iki temel ve bağlayıcı madde yer almaktadır. Birincisi, nihai anlaşmanın imzalanmasını takip eden 30 gün içinde, bölgedeki tüm ABD askeri güçlerinin İran’ın çevre coğrafyasından tamamen çekilmesi gerekmektedir. Anlaşmanın dördüncü maddesinde yer alan bu çekilme takviminin teknik detayları, önümüzdeki müzakerelerde ayrıntılı olarak müzakere edilecektir. İkinci taahhüt ise ABD’nin müzakerelerin devam ettiği süre boyunca bölgedeki mevcut askeri gücüne, personeline veya teçhizatına kesinlikle hiçbir ekleme yapmamasını öngörmektedir. Biz her iki maddenin de sahada nasıl uygulandığını çok yakından ve titizlikle takip ediyoruz” dedi.

İsviçre’de kurulan denetim komitelerinin çalışma usullerini anlatan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Dün itibarıyla teknik heyetlerimizin katılımıyla, taahhütlerin uygulanmasını denetleyecek alt komitelerin kurulması yönünde mutabakata vardık. Bu kapsamda dört ayrı teknik çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar mutabakat metnindeki maddelerin sahada eksiksiz uygulanıp uygulanmadığını her gün denetleyecektir. Üst düzey takip komitesi ise İran, ABD ve arabulucu ülkeler olan Pakistan ve Katar temsilcilerinden oluşmaktadır. Bu mekanizma çalışmalarına dün itibarıyla başlamıştır” bilgisini verdi.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve diğer üst düzey yetkililerin bölge ülkelerine yapacağı ziyaretlerin yeni bir bölgesel güvenlik paktı kurma çabası olup olmadığı yönündeki soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu çabaların amacını bizzat ABD’li ve ilgili bölge ülkelerinin yetkililerine sormak gerekir. Bizim açımızdan net olan husus, bölgemizin güvenliğinin dış güçlerin askeri varlığıyla değil, yalnızca bölge ülkelerinin karşılıklı anlayış, diyalog ve işbirliği temelinde kuracağı ortak yapılarla sağlanabileceğidir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığının bugüne kadar yıkım, bölünme, istikrarsızlık ve güvensizlikten başka hiçbir sonuç doğurmadığı tarihi bir gerçektir. Bölge ülkelerinin bu acı tecrübelerden gerekli dersleri çıkardığını umuyoruz. Aynı hataları tekrarlayarak farklı sonuçlar beklemek büyük bir yanılgı olacaktır” uyarısında bulundu.

Sözcü Bekai, savaşta hayatını kaybeden İran vatandaşlarının haklarının korunması konusunda ise şu güvenceyi verdi:

“Savaşın sona erdirilmesine yönelik diplomatik mutabakatlar, şehitlerimizin kanının ve ailelerinin çektiği acıların hukuki takibinin yapılmasına asla engel teşkil etmez. Biz, bu saldırılarda zarar gören her bir vatandaşımızın hakkını savunmak, devletimizin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesini sağlamak adına uluslararası tüm hukuki mekanizmaları sonuna kadar işleteceğiz. Bu süreç, sadece Dışişleri Bakanlığının değil, yargı organlarımızın ve ilgili diğer devlet kurumlarımızın da ortak sorumluluğundadır ve bu davanın takipçisi olma konusundaki kararlılığımız tamdır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English