Ortadoğu
Irak seçimleri: Kısır taife döngüsünde patinaj

Editörün notu: Irak’ta gerçekleşen son yasama seçimleri, Amerikan işgali sonrası kurulan ve bileşenlere dayalı siyasi sürecin kısır döngü içinde devam ettiğini gösterdi. Seçimler, Asaib Eh el-Hak gibi bazı Şii silahlı grupların sandalye sayısında belirgin bir artışla sonuçlandı ve Başbakan Sudani’nin İmar ve Kalkınma İttifakı en büyük Şii blok haline geldi. Ancak, önceki seçimlerde yüzde 42 olan katılım oranının şüpheli bir şekilde yüzde 55’e fırlaması, Sadr Hareketi’nin boykotuna ve hükümetin başarısızlıklarına rağmen, seçim sonuçlarının manipüle edildiği yönünde ciddi endişeler doğurdu. Ayrıca, partilerin 100 kadar sandalyeyi peşinen garantilemesine olanak tanıyan özel oylama ve büyük partileri kayıran değiştirilmiş Sainte-Laguë hesaplama sistemi, Seçim Komisyonu’nun bağımsız olmadığı iddialarını güçlendirdi.
***
Irak seçimleri: Kısır taife döngüsünde patinaj
Alaa el-Lami, el-Ahbar
Irak’taki altıncı yasama seçimleri birkaç gün önce sona erdi. Sandıklar ve elektronik cihazlar, çoğu gözlemcinin önceden beklediği sonuçları ortaya koydu.
Bu durum, Irak’ın işgalinden iki yıl sonra başlayan “siyasi sürecin”, Amerikan işgalinin tasarladığı aynı “bileşenlere dayalı” kısır döngü içinde dönmeye devam ettiğini teyit ediyor.
Ancak bu seçimler, bazı ikincil yeni gelişmeleri de beraberinde getirdi:
Tarla ve harman yeri hesapları
Bazı Şii silahlı grupların seçim ağırlığı güçlü bir şekilde arttı. Asaib Eh el-Hak hareketi ve onun meclisteki kolu olan Sadıkun Blokunun sandalye sayısı 16’dan 27’ye fırladı.
Yani, Barzani’nin partisi Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) gibi eski bir partinin ağırlığına ulaştı ve otuz sandalyeli Nuri el-Maliki’nin “Kanun Devleti” ittifakının sonuçlarına yaklaştı. Talabani’nin partisi (KYB) meclis gücünü korudu.
Küçük Kürt partileri ve güçleri de, bölge genelindeki iki aile partisinin (KDP ve KYB) yönetimlerinin muhalefete karşı yürüttüğü şiddetli baskı ve zulüm kampanyalarına rağmen, bileşenin elde ettiğinin üçte biri oranındaki hacimlerini korudular.
Bazı analistler, Kays el-Hazali’nin (Asaib lideri) hareketinin aldığı bu iyi sonuçlarla, Hazali’nin birkaç gün önce Amerikan yönetimine yönelik uzlaşmacı açıklamaları ve Amerikan şirketlerine Irak petrol sahasında yatırım kapısını açma çağrısı arasında bağlantı kurdu.
Bu, görevden ayrılmakta olan Sudani hükümetinin birkaç hafta önce fiilen başlattığı bir adımdı. Başbakan Muhammed Sudani’nin İmar ve Kalkınma İttifakı da 45 sandalye ile Şii taifesinin partileri içinde en büyük blok haline geldi.
Mevcut seçimlerden önce, 8 Ekim’de Sudani, Irak’ta ilk kez ABD’li ExxonMobil şirketi ile “Üretim ve Kâr Paylaşımı” türünde ön sözleşmeler imzalandığını duyurmuştu.
Bu tür petrol sözleşmeleri daha önce reddediliyor ve anayasaya aykırı sayılıyordu. Çünkü Irak’ın servetini yabancı taraflarla paylaşıyordu ki bu, Irak Anayasası’nın “Petrol ve gaz yalnızca Irak halkının mülküdür” diyen 111. maddesinin ruhuna aykırıydı.
Önceki hükümetler bu şirketlerle “hizmet sözleşmeleri” olarak adlandırılan anlaşmalar imzalamaya alışkındı.
Hadi el-Amiri liderliğindeki Bedir Örgütü de iki yeni sandalye daha kazanarak 19 sandalyeye ulaştı. Sünni Arap bileşenin partilerinden, eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi’nin Takaddum ittifakı on sandalye kaybetti ancak bu bileşen içindeki birincil meclis gücü olarak kaldı.
Rakibi Hamis el-Hançer’in Azm ittifakı ise iki sandalye kaybederek dokuz sandalyede kaldı. Eski Meclis Başkanı Dr. Selim el-Cuburi, mevcut başkan Mahmud el-Meşhedani ve diğer tanınmış isimler gibi birçok bilinen sima mecliste kalmayı veya meclise dönmeyi başaramadı.
İki büyük Kürt partisi (KYB ve KDP), etnik olarak karma olan Neyneva (Barzani burada sandalyelerinin yarısını kaybetti) ve Kerkük (iki parti burada meclis çoğunluğunu kaybetti) vilayetlerinde yenilgiye uğradı.
En büyük kaybeden ise (ABD vatandaşlığı taşıyan ve Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi’ne üye olan) Adnan el-Zurfi’nin liderliğindeki ve Komünist Parti’nin de içinde yer aldığı Sivil Akım olarak adlandırılan yapı oldu. Bu ittifak, adaylarından hiçbirini meclise sokamadı.
Şüpheli katılım oranı
Bu seçimlerde katılım oranında ani ve açıklanamayan bir artış kaydedildi; önceki seçimlerde yüzde 42 olan oran, son resmi rakamlara göre yüzde 55’e ulaştı.
Katılım oranındaki bu artış, şüphe ve tereddüt uyandırıcıdır ve siyasi süreci kuran nüfuz sahibi siyasi güçlerin yaptığı bir manipülasyonun sonucu olabilir.
Bunun kanıtı nedir? Sistemin ve aynı zamanda Şii bileşenin en büyük partisi olan, 2021’de 329 sandalyeli mecliste 72 sandalye (yüzde 20) kazanarak en fazla sandalyeye sahip olan Sadr Hareketi’nin boykotuna rağmen; ve mevcut hükümetin programının çoğu maddesini uygulamadaki başarısızlığına ve aşağıdakiler de dahil olmak üzere birçok ulusal sabite ve çıkardan taviz vermesine rağmen:
Türkiye lehine Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki ulusal egemenlikten, adil bir su payını açıkça garanti etmeyen ve Irak’taki su yönetimini yabancı bir devlet olan Türkiye’ye emanet eden yeni su anlaşması uyarınca taviz verilmesi.
Hor Abdullah’ın (deniz kanalı) Kuveyt’e terk edilmesi.
Tahmini 58 milyar varil ham petrol ve 38 trilyon fit küp gaz rezerviyle dünyanın en büyük petrol sahası olan güneydeki “Mecnun” sahası petrolünün Amerikan petrol devi ExxonMobil’e teslim edilmesi.
Fav Limanı’nın, daha inşası bile tamamlanmadan, içinde Siyonist varlığın (İsrail) parmağının bulunması muhtemel BAE şirketlerine teslim edilmesi.
Ve dört yıl içinde en az iki milyon yeni seçmen ekleyen yıllık nüfus artışına (yılda 1,2 milyon kişi) rağmen, seçmen kartlarını güncelleyenlerin sayısı 2021’de 22 milyondan 2025’te 20 milyona düştü, ancak katılım oranı yüzde 42’den yüzde 55’e fırladı. Bu nasıl oldu?
Katılım oranıyla ilgili olarak şunu da kaydediyoruz: Çoğulcu seçim sistemini benimseyen dünyanın tüm ülkelerinde, seçime katılım oranı “oy kullanma hakkına sahip olanların” toplamına göre hesaplanır.
Fakatmezhep kotaları (muhasasa) Irak’ında bu oran, “seçmen kartlarını güncelleyenlerin” toplamına göre hesaplanıyor!
Yukarıda belirtilenlerin anlamı, Komisyon’un resmi rakamlarını doğru kabul etsek bile -ki kesinlikle değiller- 44 milyon Iraklının hayatı ve geleceği, oy kullanan sadece 12 milyon seçmen tarafından kontrol edilecek. Üstelik bu kontrolün de içi boştur; zira mevcut yöneticilerin ne halkın iradesiyle ne de onlara meşruiyet veren seçilmiş parlamentoyla bir ilgisi vardır. Yönetim, eski ve yeni başkanların özel bahçelerinde ve çiftliklerinde yapılan uzlaşmalar, anlaşmalar ve pazarlıklarla yürütülmektedir.
“Bağımsız” seçim komisyonu hiç de bağımsız değil
Irak’taki Seçim Komisyonu’nun tanımı “profesyonel, bağımsız ve tarafsız bir Irak hükümet organı” şeklindedir. Ancak pratikte, parti meclis gruplarının başkanlarının özel toplantıları aracılığıyla meclis, komisyonun görevlerini belirler ve oluşturur.
Ardından, zaten mezhepsel kotalara (muhasasa) göre oluşturulmuş hükümet tarafından bir taslak olarak önerilen özel bir yasa tasarısını mecliste genel oylamaya sunar.
Oylama, büyük bloklar yasa tasarısının veya yürürlükteki yasanın değişikliğinin tüm detayları, komisyonun oluşumu ve yönetim kurulu üyelerinin isimleri üzerinde anlaştıktan sonra yapılır.
Bu dokuz üye, büyük bloklar tarafından “bağımsı” görünümlü ancak gizlice bu bloklara tabi veya yakın olan kişiler arasından, hakim olan “bileşenlere dayalı” kotalara göre aday gösterilir.
Bu payların, oranların ve tüm bu kotanın, son derece kötü bir anayasa olmasına rağmen, sistemin anayasasında hiçbir yeri yoktur. Ancak bunlar yerleşmiş ve bazen anayasa hukukundan daha güçlü bir teamül haline gelmiştir.
Söz konusu oranlar, büyükelçi atamalarından müdürlere, genel müdürlere, bakanlara, üç başkanlığa (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı), Yüksek Yargı Konseyi üyelerine ve Federal Mahkeme üyelerine kadar irili ufaklı her atamada dikkate alınır hale gelmiştir.
Hatta bir yetkili bir keresinde, hiç de şaka yapmayarak, mezhepsel ve partizan kotaların, bakanlığın kapıcısından çaycısına kadar devletteki tüm makamları kapsadığını söylemiştir!
Taifeleri temsil ettiğini iddia edenler, Seçim Komisyonu üzerindeki kontrollerini pekiştirerek, gözlemcilerden, temsilcilerden ve özel oylamadan aldıkları payları bölüşerek, seçim sonuçlarını fiilen ve büyük ölçüde kontrol eder hale gelmişlerdir.
Sayın Mesud Barzani’nin, manipülasyon nedeniyle “sonuçları önceden belirlenmiş” seçimleri kınayan sözleri tamamen doğrudur. Ancak yirmi yıl boyunca altı seçim dönemine katıldıktan sonra şimdi sızlanmaya ve kınamaya hakkı yoktur; zira daha önce hiç şikayet etmemiş, itiraz etmemiş veya değişim ve reform talep etmemiştir.
Belki de şikayetinin nedenini başka bir yerde, yani partisinin ve müttefiklerinin kaydettiği zayıf sonuçlarda bulabiliriz.
Balinalar 100 sandalyeye peşinen el koyuyor
Bazıları, Mesud Barzani’nin son seçimlerin sonuçlarının “önceden belirlendiği” yönündeki açıklamasını ve Komünist aday Raid Fehmi’nin “büyük partilerin 100 parlamento sandalyesini peşinen bölüşmeyi garantilediği” yönündeki açıklamasını, kaybedenlerin güvenilmez demeçleri olarak değerlendirebilir.
Ancak Fehmi’nin (sonuçlar açıklanmadan önce) ve başkalarının sunduğu kanıtları ve rakamları incelediğimizde, dolaylı sahteciliğin ve ince bir meşruiyet kılıfıyla örtülmüş doğrudan manipülasyonun ulaştığı şaşırtıcı boyutu anlayabiliriz.
Sayın Fehmi’nin söylediği gibi siyasi paranın oy satın almada önemli bir rol oynadığı açıktır ve bu konuda ve ayrıca oyları sayan cihazları ve hesaplamaları yöneten sunucular (server’lar) aracılığıyla hile yapma olasılığı konusunda ona katılıyoruz.
Silah faktörünün müdahalesi konusuna gelince, bu konu, özellikle sadece Amerikan işgaline karşı çıkan silahlı gruplara karşı önyargılı olanlar tarafından (Kürt Peşmerge güçleri gibi Irak silahlı kuvvetleri başkomutanının emri altında olmayan tüm silahlı grupları değil) fazlasıyla abartılmış, hatta uydurulmuş olabilir. Solcu aday Raid Fehmi’nin açıklamalarına dönersek, onun, büyük ve nüfuzlu partilerin 100 parlamento sandalyesini peşinen garantilediğine inandığını görüyoruz:
“Birincisi, Bağımsız Seçim Komisyonu iki milyon seçim gözlemcisinin adaylığını onayladığında -bu resmi bir rakam- bunlar aynı zamanda oy veren kişilerdir ve bu, oy satmanın bir biçimidir ve onlara yaklaşık 40 ila 50 parlamento sandalyesi garantiler.”
Genellikle bilgileriyle bilinen konuşmacının burada abartıp abartmadığını veya istemeden bir hata mı yaptığını, yoksa benim ulaşamadığım özel bir kaynağa mı sahip olduğunu bilmiyorum.
Gözlemci sayısını Komisyon’un web sitesinde ve dışında aradım ancak Komisyon sözcüsü Cumana el-Galay’ın şu açıklamasından başka bir şey bulamadım:
“Oylamayı denetlemek için 1500’den fazla uluslararası gözlemcinin yanı sıra yaklaşık 150 bin yerel gözlemci ve yarışan farklı siyasi partilerin temsilcilerinden (ajanlarından) yaklaşık yarım milyon gözlemci katılacak.”
Yani, yerel gözlemcilerin ve parti temsilcilerinin toplamı 650 bindir ve bunların hepsi, kendilerini gözlemci ve temsilci olarak atayan partilerine ve ikna edebildikleri kişilere otomatik olarak oy vermektedir.
Bu rakam, özellikle seçmen katılımının düşük olduğu durumlarda hala büyüktür. Bana göre gözlemci ve parti temsilcisi sayısının bir milyona ulaşması muhtemeldir.
Konuşmacı şöyle devam ediyor:
“İkincisi, büyük partilere 50’den fazla sandalye garantileyen özel oylama var. Bu, nüfuzlu partilerin, oylar sayılmadan ve sonuçlar açıklanmadan önce 100’den fazla sandalyeyi garantilediği anlamına geliyor. Bunlar, görünüşte meşru kabul edilen ve onlara belirli bir düzeyde bir güvence ağı sağlayan, oy sonuçlarında sahtecilik ve manipülasyon yapmaya ihtiyaç duymamalarını sağlayan yöntemlerdir.”
Özel oylamaya genellikle ordu ve polis mensupları katılır ki bunların ezici çoğunluğu partilere entegre edilmiş (partizan) veya partizan ve sadık olanlardır ve sayıları bir milyon üç yüz bin oya ulaşmaktadır ve aralarındaki oy kullanma oranı yüzde sekseni aşmıştır.
Mezhep dişli Sainte-Laguë
“Sainte-Laguë” mekanizması, seçimlerde yarışan listelere sandalyelerin dağıtılma yöntemlerinden biri olarak tanımlanır.
Bu mekanizma 1912 yılında Fransız matematikçi André Sainte-Laguë tarafından icat edilmiş ve 1950’lerde Norveç ve İsveç’te uygulanmaya başlanmış ancak Fransa seçimlerinde hiç uygulanmamıştır.
Irak seçim yasasını hazırlayanlar, dünyada hiçbir ülkenin kullanmadığı (1.7) oranına göre değiştirilmiş Sainte-Laguë hesaplama yönteminin uygulanmasında ısrar ettiler.
Oysa orijinal yöntem (1.0) oranını veya Yeni Zelanda, Norveç ve İsveç’te olduğu gibi (1.4) oranını kullanıyordu. Bu (1.4) oranı Irak’ta sondan bir önceki seçimlerde kullanılmış, ardından küçük bağımsız güçlerin yolunu tamamen kesmek, büyük partilerin payını artırmak ve daha fazla seçmen oyunu heba etmek için oran (1.7)’ye yükseltilmiştir.
Küçük bir incelemeyle ve her seçim listesinin aldığı seçim sonuçlarını önce (1) faktörüne, sonra (1.7) faktörüne bölüp aradaki farkı karşılaştırarak, büyük partilerin neden kazandığını, küçük listelerin ve bağımsız şahsiyetlerin neden kaybettiğini, bunun sonucunda ne kadar oyun boşa gittiğini ve -örneğin- aday Raid el-Maliki’nin 12 binden fazla oy almasına rağmen nasıl olup da bir parlamento sandalyesi kazanamadığını, buna karşılık partili aday Hanan el-Fetlavi’nin yedi bin oy almasına rağmen nasıl meclis koltuğu kazandığını kolayca anlarız.
Görünüşe göre iktidar sahipleri, bu basit demokratik “lüksü” bölme faktörünü (1.7)’ye yükselterek ortadan kaldırmaya karar verdiler, böylece küçük rakipleri elediler ve “Amerikan yüzme havuzunda” balinalar yalnız kaldı.
Sonuç
Irak’taki yönetici sistem, ömrünü uzatan ve yönetim üzerindeki egemenliğini sürdürmesini garanti eden bu seçim mekanizmaları ve yasaları üzerinde karar kılmış görünüyor. Bu, diğerlerinden önce Batı’ya olan dışa bağımlılığın ve siyasi mezhepçiliğin pekişmesi anlamına gelir.
Irak’ta siyasi mezhepçilik ne kadar kökleşirse, fiilen sahada var olan ve aralarında sadece karşılıklı tanımaların eksik olduğu mezhepçi devletçiklere bölünme uçurumuna ve ardından tarihi Irak’ın medeniyet olarak yok oluşuna o kadar yaklaşacaktır.
Bağımsızlıkçı ve ilerici güçlerin ve onların öncüsü olan gerçek devrimci sosyalistlerin önündeki tek mümkün seçenek, yabancılar tarafından korunan bu gerici, uzlaşmacı mezhepçi yönetim sistemini sökmek ve Irak’ı ve halkını bozulma, bölünme ve servetlerinin sistematik olarak yağmalanması pençesinden kurtarmak için bileşenlere dayalı anayasayı yeniden yazmak amacıyla geniş çaplı, barışçıl halk mücadelesine ve çalışmasına devam etmektir.
Ortadoğu
ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.
Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.
Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.
Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.
Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.
Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.
Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.
Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.
USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.
USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.
Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.
Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.
Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.
Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.
Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.
Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.
Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.
Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.
Ortadoğu
Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.
Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.
Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.
Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.
Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.
Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.
Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.
Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.
Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.
Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.
Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.
Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.
Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.
Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.
Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.
Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.
Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.
Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.
Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.
Ortadoğu
Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.
CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.
Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.
Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.
Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.
Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.
İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.
İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.
Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.
Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.
Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.
CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.
Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.
Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.
CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.
Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.
Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.
Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak












