Bizi Takip Edin

Görüş

İran, İsrail ve Amerika Üçgenindeki Nükleer Oyun ve Çıkmaz

Avatar photo

Yayınlanma

Amerikan medya kaynaklarına göre, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile gelecek hafta Norveç’in başkenti Oslo’da İran’ın nükleer meselesini görüşmek üzere bir araya gelecek. İran, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile iş birliğini askıya alma kararını onaylamasına rağmen, 3 Temmuz’da Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) ve Güvenlik Tedbirleri Anlaşmasına bağlılığını ifade etti. Yine aynı gün, ABD Hazine Bakanlığı İran’ın petrol ticaretine yardım eden çeşitli ticari ağlara yaptırım uygulandığını açıkladı. İsrail cephesindeyse, İran’ın nükleer eşiği aşma teşebbüsüne karşı her an saldırıya geçilebileceği önceden ilan edilmişti.

“On İki Günlük Savaş”ın dumanı henüz dağılmamışken, sanki Orta Doğu’da daha yeni kıyamet kopmamış gibi, İran, ABD ve İsrail arasındaki üçlü nükleer oyun yeniden başladı; uluslararası toplumun aşina olduğu uzun soluklu jeopolitik satranç tahtasına geri dönüldü. Temelde, üç ülke de İran’ın nükleer meselesine aynı eski mantıkla yaklaşmaya devam ediyor, bu da tehlikeli jeopolitik oyunu bir çıkmazdan kurtaramıyor.

İran’ın nükleer kriz çıkmazındaki temel sorun, nükleer silah sahibi olma fırsatını kaçırması ve bu nedenle nükleer eşiği geçemeyen bir “stratejik mahkûmiyet” içinde kalmasıdır. 17 Haziran’da ünlü Amerikan realizm teorisyeni John Mearsheimer, “Eğer ben İran’ın ulusal güvenlik danışmanı olsaydım, onların çoktan nükleer silahları olurdu” dedi. Mearsheimer, Kuzey Kore ve İsrail’in nükleer silahla ulusal güvenlik sağladığını, Libya ve Irak’ın ise nükleer silaha sahip olmadığı için ABD gibi güçlerce rejimlerinin yıkıldığını örnek göstererek İran’ı “aşırı derecede aptal” olarak nitelendirdi.

Objektif olarak bakıldığında, İran 1950’li yıllarda Pehlevi Hanedanı döneminde ABD’nin yardımıyla nükleer araştırmalara başlamıştı, ancak yarı-müttefiki İsrail ile birlikte nükleer kulübe girmenin en iyi fırsatını kaçırdı. 1979’da İslam Cumhuriyeti sisteminin kurulmasından sonra İran benzeri görülmemiş bir uluslararası yalnızlığa düştü ve Irak ile sekiz yıl süren bir savaşa girdi; kimyasal silah saldırılarına maruz kalmasına rağmen nükleer araştırmalarını ilerletme ve silahlanmayı hızlandırma imkânı bulamadı.

Sübjektif açıdan ise, yeni İran yönetimi birçok kez İslam inancının kitle imha silahlarını yasakladığını vurgulayarak, kendisini Orta Doğu’daki karmaşık güç oyununda sözde prosedürel ya da ahlaki adalet saplantısına kaptırdı ve Çin’in eski hükümdarı Song Xiang Dükü’nün “düşman nehri geçerken saldırmama” hatasına benzer bir yenilgiyi tekrar etti. Sonuç olarak, İslam Devrimi’ni ihraç ederek Orta Doğu’da Fars milliyetçiliği ile hegemonya kurmayı hedefleyen İran, nükleer silahların “yoksul bir ulusun sopa gücü” olarak taşıdığı stratejik değeri hafife aldı ve Soğuk Savaş’ın sona erdiği dönemde nükleer eşiği geçme şansını yine kaçırdı. Hatta 1998’de Hindistan ve Pakistan gibi orta ölçekli iki ülke nükleer silah sahibi olduğunda bile İran hâlâ nükleer kulübün kapısında tereddüt içindeydi. 2002’de George W. Bush “Şer Ekseni” teorisini ortaya attı, İran rejimini devireceğini açıkça ilan etti ve aynı dönemde Afganistan ve Irak savaşlarını başlattı. İran’ın nükleer arzusu ifşa oldu ve nükleer kriz patlak verdi. Ancak zaman, mekân ve uluslararası destek artık İran’dan yana değildi; pişmanlık için çok geçti.

Elbette, Doğu Asya’daki eş zamanlı Kuzey Kore nükleer krizi ve onun tetiklediği gerginlikler, İran’ın stratejik kararsızlık içinde kalmasına katkıda bulundu. İran hâlâ muğlak bir nükleer politika izliyor; ne bu hayati adımı atmak istiyor ne de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimlerine tam olarak izin veriyor. Bu kararsız tavır, İran’a uluslararası toplumun toplu yaptırımlarını ve ABD’nin tek taraflı baskılarını getirdiği gibi, nükleer silah sahibi İsrail’in de İran’ın stratejik çekingenliğini açıkça görmesine neden oldu. Bu durum İsrail’in “nükleere sıfır tolerans” sinyallerini daha da sıklaştırdı. Aynı zamanda Arap ülkelerinin İran’ın olası nükleerleşmesine yönelik kolektif stratejik kaygısını artırdı ve İran’ın nükleer programını bölgenin en sıcak gündemlerinden biri haline getirdi.

2015 yılında Obama yönetimi, İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’daki nüfuz alanlarını fiilen kabul etme karşılığında, İran’ı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşmayı imzalamaya ikna etti. Hukuki bağlayıcılığı zayıf olan bu belge sadece İran’ın nükleerleşmesini geciktirdi veya zorlaştırdı. Ancak İran, nükleer silahın ulusal güvenlik için taşıdığı stratejik anlamı yine fark edemedi ve İsrail hatta ABD ile olan yapısal çelişkilerini değiştirmek istemedi. Bu da İran’ın hem İsrail hem de ABD’nin askeri saldırılarına açık hale gelerek trajik sonunu kendi elleriyle hazırlamasına yol açtı.

Altıncı Orta Doğu Savaşı’nın patlak vermesinden sonra, İran ile İsrail arasındaki uzun süreli asimetrik çatışma veya vekâlet savaşı giderek doğrudan karşılıklı saldırıya dönüştü. Geçen yıl Nisan ve Ekim aylarında İsrail ile yaşanan iki karşılaşmada, İran, krizi tırmandırmak istemediği için “gösteri amaçlı misillemeler” yaptı ve bu da onun “kağıttan kaplan” doğasını tamamen açığa çıkardı. Bu durum, İsrail’in maceracı doğasını daha da kamçıladı ve “On İki Günlük Savaş”ın patlak vermesine yol açtı. İsrail Doğu Akdeniz’deki hava üstünlüğünü İran topraklarına kadar genişlettiğinde, aslında Orta Doğu savaşına karışmak istemeyen Trump yönetimi de fırsattan istifade ederek İran’a yönelik askeri saldırıya katıldı. İran’ın ABD askeri hedeflerine yönelik “müzakere edilmiş misillemesi” ise, İran’ın genelde blöf yapıp, iş ciddiye bindiğinde geri adım atan karar alma tarzını bir kez daha gözler önüne serdi.

Eğer Mearsheimer’ın uyarıları ve alaycı yorumları teori düzeyinde kalsa da, “On İki Günlük Savaş”tan hemen önce Hindistan ile Pakistan arasında patlak veren çatışmanın hızlıca başlayıp yine hızlıca kontrol altına alınması, nükleer silahların bir ülkenin güvenliğini sağlamadaki temel rolünü ve çatışmaların tırmanmasını önlemedeki etkisini tüm dünyaya açıkça gösterdi. Eğer İran, İsrail’le eşdeğer caydırıcılığa ve yıkıcı güce sahip bir nükleer kapasiteye sahip olsaydı, İsrail büyük ölçekli bir saldırının ağır bedelini dikkate almak zorunda kalabilirdi; ABD de böyle bir durumu fırsat bilip harekete geçmeye cesaret edemeyebilirdi.

İran, nükleer silah sahibi olma fırsatlarını defalarca kaçırdı. Nükleer süreçteki yarı şeffaf politikası, İsrail, ABD ve hatta İran’ın kendisinin bu nükleer krizden savaş eşiği diplomasisi yoluyla çeşitli çıkarlar elde etmesine olanak sağladı. Bu da İran nükleer krizini, üç tarafın da kendi hesabını yaptığı, kendi kazancını sağladığı ve kendi anlatısını oluşturduğu tuhaf bir satranç oyununa dönüştürdü.

İsrail, çevresindeki hiçbir ülkenin, özellikle de İsrail’in varlığını tanımayan, bölgesel hegemonyayı hedefleyen ve Filistin meselesini sürekli baskı unsuru olarak kullanan İran’ın nükleer silah sahibi olmasına kesinlikle izin vermemeye kararlı. İran’ın nükleer silah sahibi olması durumunda, İsrail’in Orta Doğu’daki nükleer tekel üstünlüğü bozulacak, iki ülke karşılıklı nükleer caydırıcılığa sürüklenecek; bu da İsrail için tam bir kâbus olur. Daha da kötüsü, İran’ın nükleerleşmesi, bu güçlü komşudan zaten korkan Arap ülkelerini de aynı yola itebilir; böylece İsrail kendisini nükleer silahlarla çevrili halde bulur ve daha büyük, daha uzun süreli bir kâbus başlar.

Bu, “0 ya da 1” gibi hayati bir tercih; yaşamla ölüm arasındaki bir eşiği temsil eder. Bu yüzden İsrail, İran’ı nükleer kulübün kapısında durdurmak için gerekirse savaşmayı göze alıyor; nasılsa arkasında ABD var ve yangını söndürme işini de o üstleniyor. İsrail, hem ABD’nin ulusal güvenliğini ve Orta Doğu diplomasisini adeta rehin almış, hem de İran’ın Arap ülkeleriyle olan etnik, mezhepsel ve statü rekabetini akıllıca kullanarak, İran nükleer krizini ve tehdidini sürekli gündemde tutmuş, sonunda İran’ın nükleerleşmesini önlemeye yönelik ortak bir cephe oluşturmuş durumda. Bu süreç,  “İbrahim Anlaşmaları”nın imzalanmasıyla sonuçlandı; İran, Orta Doğu’daki güç mücadelesinde daha da yalnızlaştı ve yalnızca birkaç devlet dışı aktörle işbirliği yapabilir hale geldi.

Amerika Birleşik Devletleri ise, İsrail’in stratejik güvenliğini koruma isteği, Basra Körfezi’nin petrol hatlarını kontrol etme arzusu, Arap ülkelerinde deniz ve hava üsleri kurma gereksinimi ve petrol zengini Arap ülkelerini bir “nakit makinesi” gibi görme yaklaşımıyla, zaman zaman İran’ın “nükleere çok yakın olduğu” veya “henüz nükleer olmadığı” yönünde çelişkili sinyaller vererek, ABD-İran ilişkilerini sıkılaştırıp gevşetmekte esnek davranıyor. Bu sayede İran, nükleer belirsizlik içinde adeta uykuda yürürken, ABD’nin geçici gevşemelerini büyük bir kazanım gibi görüyor; elde ettiği petrol dolarlarını ise bölgesel genişleme ve vekil savaşlara yatırıyor. Sonuçta da, kendi ördüğü ama artık içinden çıkamadığı dev bir nükleer kriz ağına dolanmış durumda.

İran açıkça, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun süreli baskılarının bir “kurbanıdır”; ancak, 40 yılı aşkın dış politika mücadelesinde İran, nükleer belirsizlik politikasından da görünüşe göre çeşitli çıkarlar sağlamıştır: nükleer enerjiyi barışçıl şekilde kullanma hakkını bir egemenlik göstergesi olarak öne çıkarması, ulusal ve etnik onuru savunan güçlü bir imaj çizmesi, Fars milleti ve Şii “çifte azınlık” kimliğinin trajik bilincini ve şehitlik duygusunu uyandırması, rejimin meşruiyetini devlet davranışlarının rasyonelliğiyle ustaca bağdaştırması, halkın yabancı baskı ve müdahaleye olan öfkesini saldırgan dış politikayla bütünleştirmesi… Tüm bu yollarla İran, uzun süredir yürüttüğü nükleer belirsizlik ve savaş eşiği politikası sayesinde, dış baskı ve düşmanlığı yalnızca İslami rejimin siyasi temellerini ve meşruiyetini korumak için kullanmakla kalmamış; aynı zamanda iç reform, dışa açılım, yaşam standartlarının iyileştirilmesi ve uluslararası imajın düzeltilmesi yönündeki halk taleplerini de ustalıkla savuşturmuştur. Hatta içeride giderek büyüyen siyasi ve toplumsal çelişkileri hafifletmek ve yön değiştirmek için bu politikayı adeta bir “buhar tahliye vanası” olarak değerlendirmiştir.

Bugün gelinen noktada, İran nükleer krizi; İran, İsrail ve ABD’nin hepsinin ihtiyaç duyduğu bir koz hâline gelmiştir. Herkesin kendi lehine kullanabileceği ya da lehine duruma göre kaçınabileceği jeopolitik bir pazarlık aracına, kimsenin kısa vadede çıkış yolu bulamadığı bir kısır döngüye dönüşmüştür.

İsrail ve ABD açısından, İran nükleer krizi ile mevcut İran rejimi, aynı madalyonun iki yüzü gibidir. Bu durum, hem eski hem yeni şu soruyu gündeme getirir: İran’daki mevcut rejimin değişmesi, gerçekten de İsrail ve Amerika’nın arzuladığı bir gelişme midir? Mevcut ideolojik kalıplarını, siyasi sistemini ve dünya görüşünü koruyan, göreli olarak izole bir İran; İsrail’in Orta Doğu’da rahat manevra yapması, ABD’nin bölgedeki nüfuzunu sürdürmesi ve görünürde güçlü bir İran “korkuluğunun” Arap dünyasındaki çok sayıda “küçük serçeyi” sindirmek için kullanılması açısından çok daha işlevsel değil midir?

Tersinden bir senaryo hayal edelim: İran, İslami Devrim’i ihraç etmekten vazgeçse, Filistin kartını bırakıp İsrail’le barışsa, “Şii Hilali”ni ve “Direniş Ekseni”ni dağıtsa, ABD ile ilişkilerini normalleştirip komşu Arap monarşilerinin siyasi sistemlerine ve dış politikalarına saygı gösterse — bu durumda İsrail’in hâlâ Filistin, Lübnan ve Suriye topraklarını işgal etme gerekçesi olur mu? Aşırı genişlemeci “Büyük İsrail politikası”nı sürdürebilir mi? Çevresindeki ülkelerin hava sahasını sınırsızca ihlal edebilir mi? ABD, Arap ülkelerini çok sayıda askerî üs kurmaya, Amerikan silahlarını cömertçe satın almaya ve kendi koruma şemsiyesi altına sığınmaya ikna etmeye devam edebilir mi?

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English