Görüş
Hint kültüründe Sari, çeşitlilikte birliğin bir yansıması

İlk Sari’mi yıllar yıllar önce tanıdığım bir Hint profesörden hediye olarak almıştım. Paketi ilk açtığımda yalnızca katlanmış büyükçe bir kumaş yığını ile karşılaştım. Ha bir de bir kutu içinde Sari’nin takımı olarak bir sürü bilezik.
Bilezikler tamamdı ama bu büyük kumaş parçasını bir elbise olarak düşünmek ve giymek ilk etapta bana çok karmaşık gözükmüştü. Açıkçası heyecan ile açtığım Sari çantasını hayal kırıklığı ile geri kapatmış ve hatta hediye sahibine sitem dahi etmiştim; bunun hazır dikilmiş olanı yok mu, muhakkak vardır, neden hazır olanı veya dikilmiş olanı tercih etmedin hediye olarak diye…
Ancak sonra işi bir nebze olsun çözdüm. İlk Sari’mi hazırlayıp giymek beni öyle derin bir araştırmaya sürüklemişti ki aslında yalnızca bir giysi olarak gözüken Sari’nin ardında çok derin bir kültür yatıyor.
Eğer “Sari nasıl giyilir?” sorusunu Google’a sorarsanız, yüzlerce farklı tarif ile karşılaşırsınız. Çoğu zaman insanlar Sari giymenin tek bir yolu olduğunu düşünür ve buna aslında “Nivi” stili denir: Bilindik ön pileli tarz; kıvrımlı, bele sarılı, pallu -yani giysinin süslü ucu- sol omzun üzerine atılmış.
Ancak gerçek şu ki bölgeye, kumaşa, giysinin uzunluğuna ve genişliğine ve giyenin o gün ne yapıyor olabileceğine bağlı olarak bir Sari’yi giymenin yüzlerce farklı yolu var. Sari giyimi stillerinin çoğu bölgeye özgü ve tıpkı Hindistan’daki yemek ve dil gibi Sari giyim şekli bağlam, coğrafya ve işlevin bir sonucu.
Sariler genellikle 6 ile 9 yard (kabaca 4,5 ile 8,5 metre) uzunluğunda tek parça kesilmemiş ve dikişsiz dikdörtgen kumaşlardır, tek beden herkese uyar ama giyen için zorluk vücuda dolamakta yatıyor. Ve “Sari” (genellikle “Saree” olarak yazılır) sözcüğü Sanskrit “kumaş şeridi” anlamına gelir.
Ancak binlerce yıldır ipek, pamuk veya keten ile kendilerini saran Hint kadınlar ve birkaç erkek için bu kumaş parçaları basit giysilerden daha fazlasıdır. Bunlar ulusal gururun sembolleri, geleneksel ve son teknoloji tasarım ve zanaatkarlığın elçileri ve Hindistan’ın tüm devlet ve Birlik bölgelerini tanımlayan sayısız farklılığın bir yansıması.
Sarilerin ilk sözü MÖ 3000’e tarihlenen bir Hindu ilahiler kitabı olan Rig Veda’da geçiyor; bu giysiler 1. yüzyıldan 6. yüzyıla kadar Hint heykellerinde de görülür. “Sihirli dikişsiz giysi” olarak nitelenen Sari başlangıçta Hindistan’ın kavurucu sıcak iklimine ve hem Hindu hem de Müslüman toplulukların mütevazı giyim geleneklerine ideal olarak yer edinmiş.
Sariler ayrıca Pakistan, Bangladeş, Nepal ve Sri Lanka gibi diğer Güney Asya ülkelerinde kadınlar için geleneksel.
Hindistan aynı zamanda büyük el sanatları kültürlerinden biri anlamına geliyor. Boyama, baskı ve ipek dokumacılığında adeta bir güç merkezi ve bunların hepsi tahmini 30 bölgesel Sari çeşidinden en az birinde temsil ediliyor.
Ganga Nehri kıyısındaki Varanasi şehrinde dokumacılar, genellikle parlak kırmızı renkte metalik “zari” ipliği ile süslenmiş ve gelinler tarafından çok beğenilen “Banarasi” ipeklerini yapmak için eski usul ahşap tezgahların başına geçer.
Tropikal Kerala’da ağırlıklı olarak beyaz “Sett Mundu” Sarileri, 19. yüzyıl sanayileşmesinin günümüzde alt kıtada görülen renkli anilin boyaları ve parlak renkleri getirmesinden önce popüler olan stilleri yansıtır.
Batı Bengal’de “Baluchari” Sarileri, bölgenin antik pişmiş toprak tapınaklarının duvarlarındaki tasarımlara dayanan süslemeleri ile öne çıkar -büyük Hint destanları Ramayana ve Mahabharata’daki mitolojik hikayelere dayanan tasarımlara sahip; sanat, tarih ve moda kaynaşmasının bir kanıtı.
Kıyı Goa’da “Koli” Sarileri, balıkçı kadınlara hareket özgürlüğü sağlamak için Sari’yi pantolona dönüştürüyor.
Karnataka’da “Gobbe Seere” Sarileri, tarımsal çalışma sırasında Sari’yi sabit tutmak için kalın bir kemere sahip.
Tamil Nadu’da “Kanjeevaram” Sarileri, kuşaklar boyu dayanmasını sağlayan özel bir dokuma tekniği ile üretiliyor; genellikle kenar ve pallu tasarımlarının Sari’nin gövdesinden farklı olması ile zıt parlak renklere sahip ve altın rengi örgülere ve çiçekler, tavus kuşları ve filler gibi cesur, renkli motiflere sahip.
Bihar’da “Tussar” Sarileri çok yumuşaktır ve zengin dokusu ve doğal koyu altın rengi nedeni ile değerli iken
Orissa’dan gelen “Sambalpuri” Sarileri, “ikkat” olarak bilinen karmaşık dokumalarında yansıtılan batik sanatı ile ünlü; iplikler önce batik tekniği ile boyanır ve ardından kumaşa dokunur.
Sari’yi giymek adeta bir sanat ve Sari, kültürel bir sembol; geleneklere bağlı kalırken zamanla gelişen yaşayan bir miras, Hindistan’ın zengin mirasının kalıcı ruhu. “Sari’nin giyilme şekli Hindistan hikayelerinin canlı bir sözlüğü” deniyor. En yaygın Sari giyme teknikleri arasında her yerde bulunan Nivi tarzı ile uzun bir dikdörtgen kumaşı akıllıca diz boyu pantolona dönüştüren kırsal Dharampur tarzı.
Çoğu Sari artık bir choli (kısa üst) ve ince yarım etek ile kombinleniyor; ikincisi genellikle tüm bu sarma veya dolama işlemini sabitlemeye yardımcı olur. Bazı Sari kıvrımlarının dikiş veya iğneler ile tutturulması gerekir, bazıları ise vücut için kumaş origamisi gibi daha serbest formdadır.
Ayrıca Sari’nin parlak renkleri kısmen gelenek tarafından yönetilir: Renkler ruh hallerini temsil eder. Sarı, yeşil ve kırmızı, doğurganlığı temsil eden uğurlu renklerdir. Tutkuyu da çağrıştıran kırmızı, ülkenin bazı bölgelerinde gelin rengidir ve hamilelik ile ilişkili ritüellerin bir parçasıdır. Soluk krem rengi yazın rahatlatıcıdır ve aynı zamanda gelin saflığını sembolize eder. Evli bir Hindu kadını tamamen beyaz bir Sari giymez, çünkü bu yalnızca dullar içindir: “Kocası olmayan bir yaşam, renksiz bir yaşamdır”. Tek başına siyahın talihsizlik getirdiği düşünülür ve başka bir renk ile karıştırılması gerekir. Mavi, musonun susuzluğu gideren, hayat veren gücünü ve güzel çocuk-Tanrı Krishna’nın vizyonlarını çağrıştırır.
Her Sari, etrafındaki toplum ve insanlar hakkında bir öyküye sahip. Bazı kültürlerdeki diğer geleneksel giysilerin aksine, Sari tek bir ulustan veya inanç kümesinden gelen insanlara özgü değil. Ancak küreselleşme ve giderek daha ucuz mallar için söz konusu olan rekabet son zamanlarda makinede dokunan Sarileri veya geleneksel giysilerin kötü kopyalarını yaygın hale getirdi. Artık bazı bölgelerde Sarileri yaşlı kadınlarda görme olasılığınız daha yüksek. Genç kadınlar ve şehir sakinleri çoğunlukla Batılı giysileri veya Salwar (tunik ve pantolon takımı) tercih ederken Sari seçimi ancak bir düğün veya başka bir parti için oluyor.
Bu, şu soruyu akla getirebilir: Sariler, Japonya’nın Kimono’suna ve Çin’in Cheongsam’ına katılıp özel günler ve bayramlar için egzotik bir kıyafet mi olacak?
Benim yanıtım muhtemelen hayır olur: Canlı renkleri, karmaşık tasarımları ve akıcı zarafeti ile Hint Sarisi yalnızca bir giysiden daha fazlası; tarih, gelenek ve kültürel önem ile örülmüş adeta zamansız bir goblen…
Bu arada bir Sari, bir sokak satıcısından 30 dolardan az bir fiyata veya ince ipeği ve gösterişli işlemeleri ile bilinen Banarasi güzelliği için 15 bin dolara kadar yüksek bir fiyata satın alınabiliyor.
Sari hatta politik bir destek olarak dahi kullanılabiliyor. Hindistan’da özellikle 2014’ten bu yana esmeye başlayan Hindu milliyetçi politik havadan moda ve Hintlerin moda üzerine düşünceleri de nasibini aldı. Hint moda endüstrisi geleneksel kıyafetleri tanıtmak ve Batılı stilleri arka planda tutmak için yönlendiriliyor.
Bugün Modi’nin renkli kurtaları (yarım kollu yakasız tunik gömlek) adeta popüler moda ifadesi.
Bu pek tabii yalnızca Modi’ye özgü bir durum değil. Örneğin, Mahatma Gandhi’nin Dhoti’si veya Jawaharlal Nehru’nun ceketi ya da Indira ve Sonia Gandhi’nin geleneksel Khadi’den (elle eğirilmiş ve dokunmuş pamuklu kumaş) yapılmış Sarileri… Hindistan liderleri geleneksel kıyafetleri her zaman politik olarak kullanmışlar.
Başbakan Modi ilk göreve gelmesinden yalnızca birkaç ay sonra yerel üretimi teşvik etme girişimi Make in India kampanyası ile başlattığı modayı Hintleştirme veya Hint modasında Hintliği yeniden canlandırma çabaları ile geleneksel giysileri bir öncelik haline getirmişti ki ülkedeki birçok kişi onu memnun etmek istediği için moda endüstrisi de onu takip etmeye başlamıştı. Sık sık devlet destekli moda şovları ve sergiler düzenleniyor ve hepsi büyük çoğunlukla geleneksel Hint giyim tarzlarını tanıtmayı amaçlıyor. Örneğin, 2015’te Banarasi Tekstil Canlanma Hareketi’nin de tanıtıldığı ve ülkenin önde gelen moda tasarımcılarının eserlerini bir araya getiren Mumbai’deki bir moda fuarı, Tekstil Bakanlığı ile işbirliği içinde düzenlenmiş ve Banarasi Sari’yi tanıtmayı amaçlamıştı.
Banarasi Sari, eskiden Benares veya Banaras olarak adlandırılan ve tesadüfen Modi’nin siyasi seçim bölgesi olan kuzey Hindistan şehri Varanasi’de dokunuyor. Ayrıca Varanasi, burayı Yüce Tanrı Lord Shiva’nın ebedi evi olarak gören Hindular için en kutsal şehirlerden biri. Modi zamanında Banarasi Sari geleneğini canlandırmayı ve seçmen kitlesinin önemli bir yüzdesini oluşturan dokumacılarına yardım etmeyi vaat etmiş olsa da çoğunluğu Müslüman olan ve aile mesleğini sürdüren dokumacılar büyük ölçüde yoksulluk içinde. Aksine, popüler modayı Hintleştirme projesi veya Banarasi Sari’yi canlandırma çağrısı, lüks Sari talebini artırarak dokumacıları istihdam eden şehirdeki tüccarlara fayda sağladı.
Hindistan’da üretilen tüm Sarilerin muhtemelen yüzde 90’ı Müslüman erkekler, kadınlar ve çocuklar tarafından yapılıyor. Varanasi’de yaşayan Müslümanların yüzde 70’inden fazlası geçimini Sari dokuyarak sağlayan ve bunu kuşaklardır yapan Ensar kastına ait. Efsaneye göre Ensar dokumacıları İran’dan gelmiş ve yalnızca dokuma geleneğini değil, aynı zamanda dikiş uygulamasını da beraberlerinde getirmişler. Popüler bir efsaneye göre Hintler, Müslümanlar gelene kadar dikişli giysiler giymemişler. Hindular tarafından dini nedenlerden dolayı dikişsiz kumaşların tercih edildiği düşünülürse, bunun biraz doğruluk payı olabilir. Ki Bugün dahi bu giyim ayrımı lungiler (saronglar, bele sarılan bir tür erkek eteği) aleminde mevcut; Müslüman erkekler dikişli lungileri tercih ederken Hindu erkekler dikişsiz lungileri tercih ediyor. İnanışa göre, dikilmemiş tek parça kumaş, dikişli kumaşın onu kirli hale getirdiğine dair eski Hindu inancından dolayı ortaya çıkmış; tek parça halinde olan kumaş, bel çevresi dahil olmak üzere vücudu saracak şekilde tasarlanmış ve sarma sonucu kalan uzun ucu genellikle omuza atılarak giyme işleminde final yapılmış olur.
Kadınların vücuduna sararak giydiği Sari, daha önceleri ne parçalar halinde giyilir ne de altına herhangi bir giysi giyilirmiş. Ancak, inanışa göre, İngilizlerin gelişi (MS 1858) ile Hintlerin Sari’yi giyme biçimi değişmiş ve dikişli bluz ile kombinezonun Sari ile birleşimi söz konusu olmuş.
Sarilerin tarihi, dokumacıların giysiyi yaratmak ve daha da güzelleştirmek için çivit mavisi, lak, kırmızı kök boya ve zerdeçal gibi boyalar kullandığı İndus Vadisi Uygarlığı’na kadar uzanıyor. 16. ve 19. yüzyıllarda, gösterişli giysilere olan sevgileri ile bilinen Babürlüler, zardozi ve kamdani gibi ayrıntılı nakışların yanı sıra diğer görkemli tasarımlar ile süsleyerek Sari’nin görünümünü iyileştirdiler. Sari daha sonra Babür döneminde hem saraydaki kraliyet ailesi hem de halk tarafından yaygın olarak giyilen düzenli ve günlük bir giysi haline geldi.
Sariler hakkında daha az bilinen bir gerçek ise eski zamanlarda hem erkekler hem de kadınlar tarafından giyildiği ve günümüzün aksine cinsiyetsiz giysiler olarak kabul edildiği. Ancak zamanla Sariler, kadınsı ve yumuşak görünümleri nedeni ile kadın giyimi olarak daha fazla popülerlik kazanmaya başladı ve bir kadın giyimi haline geldi.
Ve Viktorya döneminde Britanya Raj’ının Sariler için bluz ve kombinezon gibi ek parçaları tanıttığı söylenir ki o dönemde kol ve omuzları sergilemek veya ince kumaşlı bir Sari’nin neden olduğu transparan görüntü uygunsuz olarak kabul ediliyor ve İngilizler Sari’nin tek parça biçiminin son derece ahlak dışı olduğunu düşünüyordu.
Geçmişte, Sari ne kadar ince ve şeffaf ise o kadar değerliydi.
İngilizler bu Sari stilini onaylamadılar: Onlar için şeffaflık çok tahrik edici ve dolayısıyla ahlaksızdı.
Öte yandan, eski dönemlerde Sari giyme biçiminin sınıflara ve mesleklere göre de değiştiği; yüksek sınıflardan kadınların, biri üst vücut, diğeri alt vücut için olmak üzere iki giysi giydiği ve bazılarının üst vücudu örtmek için korse, göğüs bandı veya şal taktığı da biliniyor (Bu arada tanrı, koca, kayınvalide veya yabancıların huzurunda evli kadının sıklıkla başını örtmesi gerekir) ve ayrı olarak giyildiğinde alt giysinin ya tam bir etek olarak sarıldığı ve belden bir kuşak ile tutulduğu ya da arkadan pileler ile sarıldığı görülürken alt sınıftan kadınlar ve fahişelerin göğüslerinin çıplak olduğu görülüyor.
Ancak Müslüman yönetimi altında (MS 1200-1850), Kuzey Hindistanlı Hindu kadınlar bol pantolonlar ve uzun bir üst (bugün salwar kameez olarak bilinir) ile Pers kostümlerine daha yakın giysiler giymeyi öğrendiler. Bu yabancı kostüme, baş örtüsü olarak hizmet etmek üzere Sari türevi bir eşarp, dupatta eklendi.
Belki de Hindistan’daki İngiliz Yönetimi sırasında Sari üzerindeki en önemli tarihi etki, İngilizlerin asimile olmama politikasıydı. İmparatorluk bürokrasisinin üyesi olan Hint erkekler Batı kıyafetleri giymeyi hak ettiler. Ancak Batı toplumunda hareket etme fırsatı olmadığı için kadınların yabancı kıyafetlere karşı bir zevk geliştirmesi olasılığı çok düşüktü. Bu nedenle gelenek etkisini korudu ve bugün dahi dış etkilere karşın Sari birincil bir güç olmaya devam ediyor.
Sari’nin kullanılmaya devam edilmesinin ardındaki bir diğer önemli neden ise yakın zamanda yerleşmiş olan milliyetçi kültür veya kültürel milliyetçilik idealidir. Hindistan’ın İngiltere’den bağımsızlık mücadelesi sırasında Mahatma Gandhi, özellikle sömürgeciye ekonomik acı çektirmek için bir sivil itaatsizlik kampanyası yürüttü. Sari’nin tarihi ile bütünleşik bir endüstri olan tekstil, bu bağımsızlık mücadelesinin önemli bir sembolü haline geldi. 19. yüzyıldan bu yana İngilizler, ucuz Hint pamuğunu İngiltere’ye ihraç etme, onu kumaşa dönüştürme ve Hindistan’da muazzam karlar ile yeniden satma uygulamasını benimsemişlerdi. Gandhi, İngiliz kumaşını boykot ederek ve “HomeSpun” hareketini başlatarak bu uygulama ile mücadele etti. Ve yerli kumaş ve giysilere bağlı vatanseverlik sembolizmi nispeten devam etti.
Yani geleneksel kıyafetler giyen bir kadın veya erkek, Batı kıyafetlerini benimseyen birinden daha “Hint”…
Sari, 5 bin yılı aşkın süredir Hindistan tarihinin bir parçası. Ülke genelindeki her bölgenin Sariler ve bunların giyilmesi ile ilgili kendine özgü bir tarzı ve gelenekleri olsa da Hint kadınlar bir bütün olarak Sarileri ulusal kimliklerinin önemli bir parçası olarak görür; hatta kuşaktan kuşağa nostalji, gurur ve onur kaynağı olarak aktarıyor. Bu bağlamda, Sari aynı zamanda Hindistan’ın çeşitlilikteki birliğini sembolize eder. Tamil Nadu gibi devletler Kanjivaram Sarileri üretirken Banarasi Sarileri Uttar Pradesh’ten çıkar ve her biri kumaş ve tasarım açısından benzersiz. Bu bölgesel farklılıklar kültürel çeşitliliği temsil ederken Sari’nin kendisi ortak geleneksel giysi olarak birlik duygusu yaratır. Bu uyarlanabilirlik ise Hindistan’ın zanaatkarlık ve bölgesel ifadedeki çeşitliliğini vurgularken paylaşılan kimliği korur ve hem birliği hem de çeşitliliği tek bir giyside somutlaştırır…
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı











