Dünya Basını
İran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?

İran savaşı sonrası ABD ve İsrail yıllar boyunca daha zayıf kalacak.
Foreign Policy, Michael Hirsh
18 Haziran 2026
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun imza attığı jeopolitik felaket, her iki ülkenin yalnızca üç buçuk ay önce sahip olduğu hâkim konumu heba etmekten çok daha fazlasına yol açtı.
İran’a karşı başlatılan kışkırtılmamış ve başarısız savaşları, muhtemelen küresel güç dengelerinde büyük bir değişimi harekete geçirdi; bu değişim, önümüzdeki aylar ve yıllar boyunca hem ABD’yi hem de İsrail’i görece olarak daha zayıf bırakacak.
Trump artık hem ülke içinde hem de dünya genelinde ciddi biçimde güç kaybetmiş bir figür; dünyaya meydan okuyan böbürlenmeleri küle, tehditleri ise boş sözlere dönüştü. Öngörülebilir gelecekte ABD gücünün projeksiyonu artık eskisi kadar ürkütücü olmayacak; yalnızca Orta Doğu’da değil, Hint-Pasifik’te ve Avrupa’da da.
Bu hafta imzalanan mutabakat zaptı, Washington açısından fiilen bir teslimiyet belgesidir. Görünen o ki İranlılar, mutabakat zaptını imzalamaktan, 60 günlük görüşmeleri kabul etmekten ve Hürmüz Boğazı’nı açmaktan başka hiçbir şey yapmadan, birkaç ay önce hayal bile edilemeyecek mali tavizler elde edecek. Trump yönetimi tarafından yayımlanan mutabakat zaptına göre bunlar, en azından bazı dondurulmuş ya da kısıtlanmış İran fon ve varlıklarının serbest bırakılmasını ve “bu mutabakat zaptının imzalanmasının hemen ardından” yürürlüğe girebilecek muafiyetleri içerebilir; “İran ham petrolü, petrol ürünleri ve türevlerinin ihracatı ile bankacılık işlemleri, sigorta, taşımacılık vb. dâhil olmak üzere tüm bağlantılı hizmetler” için.
Özetle: ABD Başkanı savaşında hiçbir şey kazanmadı; aslında hiçbir şeyin de çok daha azını kazandı. Buna karşılık on milyarlarca dolar harcadı ve en az 13 Amerikalı dâhil binlerce insanın hayatına mal oldu. Trump, Tahran’dan muğlak vaatler koparmak için enflasyonla yeniden boğuşmaya başlayan ABD ekonomisine büyük zarar verdi; ülke içindeki siyasi tabanına ihanet etti; ABD’nin kritik silah stoklarını ciddi biçimde tüketti; Çin’i güçlendirdi ve onun göreli konumunu yükseltti; ABD müttefiklerini yabancılaştırdı; Körfez ülkelerini zayıflattı.
Ve tüm bunlar, yalnızca üç buçuk ay önce izole edilmiş ve ekonomik olarak harap durumda olan İran İslam Cumhuriyeti rejiminin eliyle gerçekleşti. Savaş sayesinde, ciddi biçimde zayıflamış bir İran bile artık önemli bir jeopolitik aktöre dönüştü; yakında yeni mali kazançlar elde edecek bir aktör. Tahran’daki rejim, 47 yıllık varlığı boyunca meşruiyetini büyük ölçüde “herkes bize karşı” anlayışına dayanan savaşçı bir zihniyet benimseyerek tesis etti; şimdi ise küresel ve bölgesel süper güçlere başarıyla karşı koyduğunu söyleyerek övünebilir.
Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmeyi sürdürme ve bunu Washington ile Körfez ülkelerinden taviz koparmak için kullanma kapasitesi nedeniyle İran, bölge ve küresel ekonomi üzerinde daha önce hiç sahip olmadığı bir kaldıraç gücüne de kavuştu.
İran uzmanı ve eski CIA görevlisi Reuel Marc Gerecht, İranlıların “artık boğazın gücünü bildiklerini” söyledi. “Muhtemelen bunu, [eski ABD Başkanı] Bill Clinton’dan bu yana kurulan tüm yaptırım mimarisini parçalamak için kullanacaklar.”
Trump bu sonucu, tarihin işe yaramadığını gösterdiği bir şeye —havadan rejim değişikliğine— bel bağlayarak ve ABD istihbaratının uzun süredir muhtemel sonuç olarak uyardığı büyük bir tehdidi, yani İran’ın boğazı ele geçirmesini görmezden gelerek elde etti.
Başkanın aşağılanması bu hafta Fransa’da tuhaf biçimde gözler önüne serildi; Trump, geçen yıl boyunca rutin olarak hakaret ettiği Avrupalı müttefiklerinden mutabakat zaptına destek istedi. Bir Avrupalı diplomata göre havadaki değişim hissedilir düzeydeydi; bu durum, Trump’ın bir yıl önce Kanada’daki G7 toplantısını bir gün sonra terk etmesiyle tam bir tezat oluşturuyordu.
Birçok Avrupalı lider, mutabakat zaptının İran’a avantaj sağladığını özel görüşmelerde kabul etse de G7 ülkeleri, hiçbirinin desteklemediği bir savaşı sona erdirmenin tek yolu olarak bunu desteklemek zorunda olduklarını düşündü. İsminin açıklanmaması koşuluyla konuşan Avrupalı diplomat, “Artık herkes dünya ekonomik sisteminin kırılganlığının ve savunmasızlığının çok daha fazla farkında” dedi.
Diğer diplomatlar, Trump’ın Avrupa baskısına boyun eğerek Ukrayna’yı desteklemeye ve Rusya’ya karşı yaptırımları güçlendirmeye yönelik yeni bir G7 taahhüdüne katıldığını belirtti. Bu, başkanın aylar boyunca Ukrayna’ya ABD desteği konusunda oyalayıcı davranmasının ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le uzlaşmaya açık bir görüntü vermesinin ardından dikkate değerdi. G7’ye ev sahipliği yapan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “ABD yaklaşımında çok derin bir değişim” yaşandığını söyledi.
Yaklaşan bu ABD geri çekilme döneminin belki de en önemli yönü, İran’ın —ve artık tüm dünyanın— Trump’ın en büyük zafiyetini nasıl kullanabileceğini birdenbire fark etmiş olmasıdır. Bu zafiyet, başkanın kendi döneminde piyasaların düşmesinden duyduğu derin korku ve bunun sonucunda gerek tarife savaşlarında gerek Grönland’ı ele geçirme talebinde TACO’ya —Trump Always Chickens Out, yani “Trump sonunda hep geri adım atar”— meyletmesidir.
Hiçbir ülke bu zafiyetin ABD’nin bir numaralı rakibi Çin kadar farkında değil.
Geçen yıl Trump’a karşı tarife savaşında bu ekonomik baskıyı ilk uygulayanlar Çinlilerdi; kritik minerallerin ihracatını durdurarak başkanı daha erken bir “ateşkese” zorladılar. Bu hamle, ABD’nin yüksek teknoloji ve savunma sektörlerini felç etme tehdidi yaratmıştı. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping kuşkusuz şimdi Trump’ın Tayvan’a verdiği desteğin yumuşak noktalarını, özellikle de yeni bir büyük savaşı göze alma konusundaki isteksizliğini yokluyor.
Çarşamba günü Trump, G7 toplantısının sonunda Fransa’da düzenlediği basın toplantısında, büyük bir ekonomi başkanı olarak görülme arzusunun Aşil topuğu olduğunu fiilen kabul etti; piyasaların birçok politikasında son sözü söylediğini ima etti.
“Olmak istemediğim tek başkan merhum, büyük Herbert Hoover’dı” dedi; 1929 piyasa çöküşü ve Büyük Buhran’ın başlangıcına başkanlık eden ABD başkanına atıfla. “Ekonomik bir felaket görmek istemedim. … Ne zaman barış ihtimalinden söz etsek, borsa roket gibi fırladı. … Borsa, bu sahnedeki herkes dâhil olmak üzere herkesten daha zekidir; tabii benden hariç” diye ekledi.
İran’dan “koşulsuz teslimiyet” talep ettiği ve uzun süredir ABD’nin İslam Cumhuriyeti’ne yönelik politikasının hedefi olan rejim değişikliği çağrıları yaptığı önceki tutumunun aksine Trump, şimdi Washington’ı “birbirlerinin iç işlerine karışmaktan kaçınmaya” taahhüt etmiş durumda.
Mutabakat zaptına bakılırsa Trump, yalnızca İran için —görünüşe göre savaş sırasında İran’ın saldırdığı bazı Körfez ülkeleri tarafından finanse edilecek— 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa programına sponsor olmayı ve İran petrol satışları üzerindeki kısıtlamaları derhal kaldırmayı taahhüt etmekle kalmıyor. Mutabakat zaptına göre Trump, kendi ilk döneminde uyguladığı yaptırımların birçoğu dâhil olmak üzere İran’a yönelik yaptırım rejiminin büyük kısmını, hatta tamamını müzakereyle kaldırmaya da istekli. Uygulanması hâlinde bu, Tahran’ın mali gücünü yeniden inşa etmesine ve müzakereler boyunca Washington’ı oyalamayı sürdürürken huzursuz halkını yatıştırmasına olanak tanıyacak.
Trump’ın çekildiği ve “şimdiye kadar müzakere edilmiş en kötü anlaşma” diye nitelediği 2015 nükleer anlaşması ise buna karşılık yalnızca İran’ın nükleer programı nedeniyle uygulanan yaptırımları kademeli olarak kaldırıyordu. O anlaşma aynı zamanda artık mevcut olmayan son derece müdahaleci Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimleri getiriyor ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık yüzde 98’inin ülke dışına çıkarılmasını sağlıyordu. Bu uranyum, İran’ın şu anda sahip olduğu yüzde 60’a kadar zenginleştirilmiş uranyumdan çok daha düşük düzeyde zenginleştirilmişti. Bu da Tahran’ın tek bir bomba yapmaya yetecek kadar malzemesinin kalmadığı anlamına geliyordu. Mevcut mutabakat zaptı ise Washington’ın, İran’ın bugün sahip olduğu çok daha büyük zenginleştirilmiş uranyum stokunun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetiminde “yerinde” —İran içinde— seyreltilmesine izin vermeye istekli olabileceğini gösteriyor. Ancak ajansın katılımı henüz müzakere edilmiş değil.
Netanyahu’ya gelince, onun uğradığı bozgun bundan daha eksiksiz olamazdı. 28 Şubat’a kadar İsrail, Netanyahu’nun 2024’te övündüğü üzere “bölgedeki güç dengesini yıllar boyunca değiştirme” yolunda epey mesafe katetmişti. Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki acımasız saldırısından bu yana geçen neredeyse üç yılda İsrail, İran’a ve onun vekil güçlerine karşı stratejik üstünlüğünü yeniden tesis etmek için dramatik adımlar attı. İsrail güçleri İran’ın nükleer ve füze tesislerine ve hava savunmalarına zarar verdi; Tahran’ın üst düzey lider kadrosunu ve nükleer bilim insanlarını öldürdü; Hizbullah’ın başını kopardı ve onu etkisizleştirdi; hatta Hamas’ın siyasi liderini Tahran’ın kalbinde suikastla öldürdü.
Şimdi ise Netanyahu, görünüşe göre fazla ileri gidilmiş bir savaş başlatarak en büyük düşmanı İran’ı yeniden güçlendirmeyi ve en yakın müttefiki ABD’yi yabancılaştırmayı başardı. ABD siyasetinde yalnızca birkaç yıl önce kimsenin mümkün görmediği türden bir ABD-İsrail ilişkileri kırılması yarattı.
Beklendiği gibi Netanyahu anlaşmaya meydan okumaya ve Hizbullah’la savaşmak için Lübnan’da kalmaya karar verirse ABD-İsrail kopuşu daha da kötüleşecek.
Atlantic Council’den, eski İsrail Savunma İstihbaratı yetkilisi Danny Citrinowicz’e göre Netanyahu İran’la yüzleşmeye “mesiyanik bir mercekten” bakıyor ve bu da “ABD ile giderek artan bir sürtüşme yaratıyor”. Citrinowicz, “Anlaşmazlık yalnızca taktiksel değil; risk, tırmanma ve diplomasinin rolüne ilişkin farklı değerlendirmeleri yansıtıyor” dedi.
Perşembe günü Beyaz Saray’daki bir brifingde Başkan Yardımcısı JD Vance, Netanyahu kabinesinin anlaşmaya saldıran üyelerini açıkça eleştirdi. Vance, “Donald J. Trump şu anda tüm dünyada İsrail ulusuna sempati duyan tek devlet başkanıdır” dedi. “İsrail hükümetinin kabinesinde olsaydım, tüm dünyada geriye kalan tek güçlü müttefikime saldırmazdım” diye ekledi.
Aşağılayıcı bir azarlama olarak İsrail, savaşı Washington’la yakın koordinasyon içinde başlatmış olmasına rağmen mutabakat zaptına taraf yapılmadı. ABD ve İran, memorandumda “Lübnan dâhil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirilmesi” konusunda anlaştı. İsrailli şahinler ise anlaşmayla bağlı olmayacaklarında ısrar ediyor.
İsrail, Gazze savaşındaki tutumu nedeniyle Demokrat Parti içindeki geniş destek kesimlerini zaten kaybediyordu. Şimdi ise sağdaki desteğini de hızla kaybediyor; bu süreç, Netanyahu’nun Trump’ı seçim vaatlerine ihanet etmeye ve felaketle sonuçlanan yeni bir Orta Doğu savaşı başlatmaya kandırdığına dair büyüyen inanç nedeniyle MAGA çevrelerinde oluşan öfkeyle başladı.
İsrail lideri, 1 Mart tarihli açıklamasında, Netanyahu’nun “40 yıldır yapmayı arzuladığım şeyi, terör rejimini kalçasından ve uyluğundan vurmayı” mümkün kıldığı için “dostum ABD Başkanı Donald Trump”ın yardımını övmüştü. Hem Dışişleri Bakanı Marco Rubio hem de Temsilciler Meclisi Başkanı Cumhuriyetçi Mike Johnson —Trump yetkilileri bunu reddetse de— Trump’ın savaşa girme kararını, Johnson’ın ifadesiyle, “İsrail’in bizimle ya da bizsiz harekete geçmekte kararlı olması” nedeniyle aldığını ima etti.
Ancak iki lider, birlikte yarattıkları bataklık konusunda kısa süre içinde yollarını ayırmaya başladı; özellikle de İsrail’in Lübnan’ı işgali söz konusu olduğunda. Bu işgalin sona erdirilmesi İran’ın temel taleplerinden biriydi. Trump’ın 1 Haziran’daki bir telefon görüşmesinde Netanyahu’ya, “Artık herkes senden nefret ediyor. Bu yüzden herkes İsrail’den nefret ediyor!” diye bağırdığı bildirildi.
Başkan, kaba ve özensiz üslubuyla, siyasi yelpazenin her iki tarafında da giderek yükselen bir kanaati dillendiriyordu: ABD siyasetinde derin bir şey değişmişti. Bir zamanlar her iki partinin de platformlarında büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edilen İsrail’e geleneksel destek, hızla siyasi bir yüke dönüşüyordu. İsrail yalnızca tek gerçek müttefikini değil, dünyadaki başlıca stratejik destek sütununu da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olabilir.
Bir dönem Trump’ı destekleyen birçok İsrailli artık onun “bizi otobüsün altına attığını” düşünüyor; bunu, merhum İsrail lideri Şimon Peres’in eski kıdemli danışmanı ve şu anda Israel Policy Forum’da görev yapan Nimrod Novik söyledi. Novik, “[Mutabakat zaptına] verilen baskın tepki hayal kırıklığının da ötesindeydi” dedi.
Novik çarşamba günü çevrim içi bir forumda, “Netanyahu’nun hayat misyonu, 28 Şubat noktasına ulaşmak; ABD ve İsrail’i İran’a karşı birlikte savaştırmaktı” diye ekledi. “Vaat yerine getirildi ve artık yok.” Ardından şunu ekledi: “Bir sonraki sefer aynı oyuna gelecek başka bir başkan görmüyorum.”
Trump’ı görevde kalan iki yılı aşkın sürede en çok zayıflatabilecek şey, onun da önceki başkanlar gibi askeri gücün sınırlarına toslandığı fikri olabilir.
Ve 47 yıldır ABD başkanlarının başına bela olan İran, üstünlüğü ele geçirdiğini iddia edebilir. Kötü bir anlaşma müzakere ettiği eleştirilerine duyarlı olan Trump, bu hafta G7 zirvesinde İran’ın anlaşmaya uymaması hâlinde yeniden tehdit savurdu: “Tam kafalarının ortasına bombaları bırakmaya geri döneriz.”
Ancak savaşçı söylemi artık aynı etkiye sahip değil.
Gerecht, “Trump defalarca Hürmüz savaşını vermeyi reddetti; oysa İranlıların gözünde önemli olan tek savaş buydu” dedi ve ekledi:
“Trump artık geçmişte defalarca yapmayı reddettiği bir şeyi gelecekte yapma tehdidinde bulunamaz. En iyi ihtimalle başkan, Tahran Trump’ın yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapmadığında daha hafif bir ekonomik savaş biçimine yönelecektir. Bu gözdağı vermez; yalnızca ABD’nin kararsızlığını ve zayıflığını yeniden teyit eder.”
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












