Ortadoğu
İran’da ‘rejim değişikliği’ ne kadar mümkün?

Editörün notu: El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, bugünkü köşe yazısında, İran’a yönelik kapsamlı bir savaş ve rejim değişikliği planı içinde olduğunu gizlemeyen ABD ve İsrail’in yaptığı planın sağlam bir mantıksal zeminden yoksun olduğunu ifade ediyor. El-Emin Trump’ın “Kovboy” diplomasisi ve “ilahi görev” sanrısıyla hareket ettiği, vekalet savaşlarının başarısız olması nedeniyle şimdi doğrudan rejimin karar merkezini hedef aldığını belirtiyor. İsrail’in tek başına yetersiz kalması üzerine kurgulanan bu yeni strateji, Hamaney suikastı ve iç kaos yaratarak rejimi içeriden çökertmeyi, yani “başı koparmayı” amaçlıyor. Ancak el-Emin, hava saldırılarının ve dış desteğin tek başına yeterli olmayacağını, içeriden güçlü bir darbe girişimi ve yerel işbirliği gerektiğini vurguluyor.
Eldivensiz yüzleşme
İbrahim el-Emin
14 Ocak 2026
ABD’nin İran’a karşı geniş çaplı bir savaş başlatması için mantıklı nedenler aramak gerçekçi sonuçlara ulaştırmaz. Donald Trump’ın altı ay önceki açıklamalarına bakanlar, tek bir hava saldırısıyla İran’a karşı “mutlak zafer” kazandığını düşünen ve Husilerin teslim olmayı talep ettiği gerekçesiyle onlara karşı savaşı durdurduğunu ilan eden adamın, bugün “Büyük İran’ı inşa etmek”[1] adına rejimi devirmek için kendisini “ilahi bir görev” ile karşı karşıya bulduğunu görür.
Trump’ın lügatindeki “büyüklük”, ABD içindeki uygulamalarını da kapsar; zira kastettiği büyük bir ülke değil, süper güçtür. Görünen o ki böylesine fevri bir kişilik, büyük ölçüde kendi şahsi düşünce yapısını yansıtan tercihlerin esiri haline geliyor. Tüm dünyanın iradesini kırabilecek “Kovboy” imajı peşini bırakmıyor ve onu sürekli cezbediyor. Münasip bir tokat yiyene kadar da ateşten atını sürmeye ve tüm beşeriyetin suratına kılıcını savurmaya devam edecek.
İsrail ile birlikte, ekonomik durum gerekçesiyle İran’daki tüccar zümresinin[2] başlattığı protestoları çalmakta acele ettikleri açıkça görülse de bu protestoların sönümlenmesini hazmedemedi. Bu noktada, ister İran hükümeti ile eylemlerin arkasındaki taraflar arasındaki uzlaşma olsun, ister ABD ve İsrail adına çalışan casusların İran sahnesini bir kıyıdan diğerine taşıma konusundaki başarısızlığı olsun, nedenlere hiç aldırmıyor. Bu yüzden Trump, doğrudan veya İsrail üzerinden dünyanın bu bölgesinde mutlak hakimiyet kurmaya dayalı asıl projesine hızla geri dönüyor.
Trump bu kez İsrail’in isteneni gerçekleştirme kapasitesinin kalmadığını kavradı. Düşmanın İran’ı bitirmeye hazır olduğuna dair iddialarının hiçbiri artık kullanıma uygun değil. Dolayısıyla ABD, geniş çaplı savaşlar ve benzeri görülmemiş imha operasyonları bölgede tam kontrol sağlamaya yetmediyse, Amerikan mantığına göre “uygun gücün” henüz kullanılmadığı, yani daha yüksek seviyede bir gücün devreye sokulması gerektiği sonucuna vardı. Trump, İran’a açacağı gelecek savaş için herhangi bir bahane veya gerekçe sunma zorunluluğu da hissetmiyor. Esasen her türlü geleneksel gerekçeden sıkılmış durumda ve “Karakas Seferi”nin[3] ardından bariz biçimde, kendisi için uygun gördüğünü yaptığını, başkalarının görüşlerini veya eleştirilerini dinlemeye tenezzül etmediğini söyledi.
Pratikte, yılbaşından önceki toplantılarda Trump ile bir numaralı müttefiki Binyamin Netanyahu arasında varılan mutabakat, İran’a nasıl olağandışı bir darbe indirileceği üzerine kuruluydu. Hedef sadece boyun eğdirmek değil, diğer savaşların istenen sonuçları vermediği kanaatiydi. İki yıllık yıkım ve katliam sürecinin ardından İsrail, bugün yeniden “Hamas’ı silahsızlandırma” sloganına dönüyor, aynı zamanda Hizbullah’ın toparlandığını kabul ediyor; Suriye’deki değişim ise bölgenin geneline yeterince yansımadı. Buna ek olarak, Arap dünyasında resmi ve toplumsal düzeyde şekillenmekte olan dönüşümler, benimsenen şiddet stratejisine hizmet etmiyor.
Bununla birlikte, diğer sahalarda hasat toplamaya girişmeden önce yok edilmesi gereken bir direniş güçleri merkezi varlığını koruyor. İran’a yönelik büyük saldırı fikri, 12 günlük[4] turun onu farklı bir siyasi konuma itmek için yeterli olmadığı ve İran’ın belirli bir toparlanma düzeyini korumasının direniş güçlerine daha geniş bir hareket ve gelecek çatışmalara hazırlık alanı sağladığı varsayımına dayanıyor. Böylece Trump, İsrail’in kanaatiyle uyumlu olarak şu sonuca ulaşıyor: İstenen şey “başı koparmak”,[5] yani İran’daki rejimi vurmak; böylece bölgenin tamamında her şey daha kolay hale gelecek.
Amerika’nın yeni stratejisi bu bağlamda anlaşılabilir. Fakat rejimi devirme hedefi, geleneksel bir askeri harekatla sınırlı kalamayacak kadar çok unsur gerektirir. Trump, devasa bir ateş gücüyle desteklenen hava harekatının İran’daki yönetim sistemini değiştirmeye yeteceğini sanıyorsa da generalleri onu bu seçeneğin verimsizliği konusunda erkenden uyardı. İsraillilerin de desteklediği bu değerlendirmeye göre, herhangi bir askeri harekatın kendisini yarı yolda karşılayacak birilerini bulması şart. Bundan kasıt, ister içerideki güçlerden ister muhaliflerden olsun, İran içinden rejime karşı darbe talep edenlerin çıkmasıdır; savaş ancak o zaman kesin bir fayda sağlayabilir. Bu yüzden Trump’ın İranlılara yüksek sesle şöyle seslenmesi gerekiyordu: Sokaklara dökülün ve İran yönetimine saldırın, biz size yardım etmeye geliyoruz.
ABD’nin İran’a karşı atabileceği adımlara dair resim bulanık görünmüyor. Askeri veya güvenlik odaklı “sürprizlerden” dem vurulması, operasyonun temel amacının İran’daki karar merkezini zayıflatmak, otoriteyi sahadaki işleri yönetemez hale getirmek ve farklı türde bir müdahaleye imkan verecek geniş çaplı bir isyanın kapısını aralamak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Bu anlamda, herhangi bir Amerikan-İsrail askeri veya güvenlik harekatının merkezi hedefleri, bizzat İran karar merkezini hedef almaya odaklanacak. Bu da Lider Ali Hamaney’e suikast senaryosunun birinci madde olarak gündemde olduğu, haziran savaşında Milli Güvenlik Konseyi üyelerine yönelik başarısız suikast girişiminin tekrarlanacağı ve kapsamlı bir kaos ortamı yaratmak amacıyla polis ve iç güvenlik merkezlerine ağır ve geniş çaplı darbeler indirileceği anlamına geliyor; elbette Amerikalıların askeri mevzi ve merkezlere hava saldırıları düzenlemesi de ihmal edilmiyor.
Yine de rejimin teslim olması veya değiştirilmesi şeklindeki ana hedef, farklı türde bir yerel unsura ihtiyaç duyuyor. Bu unsur, olağanüstü hal koşullarında hareket etmesi son derece zor olacak onlarca vatandaştan oluşan basit topluluklar olamaz. Yani herhangi bir saldırının öncelikli hedefi, İran’ı geniş çaplı bir kaos ve silahlı şiddet sarmalına sokmak. İsrail, olayları bu yöne itebileceğini, bu kaosu güvenlik ve istihbarat açısından yönetebileceğini düşünüyor; ayrılıkçı gruplar da kendilerini harekete geçmek için olağanüstü bir fırsatın önünde bulabilir.
Tüm bu anlatılanlar, yapılabileceklerin bir provası olmaktan öteye gitmiyor. Ancak temel soru, ilk ve son tahlilde, İran’ın siyasi dayanma gücü değil, Amerikalılara, İsraillilere ve bölgedeki müttefiklerine karşı vereceği askeri ve güvenlik cevabının niteliği etrafında düğümleniyor. Buna, İran sokağının genelinin ve özellikle rejim taraftarlarının, içeriden yönlendirilen herhangi bir isyan veya darbe girişimine vereceği tepkinin ne olacağı sorusu da ekleniyor.
Hesapta olmayan bir şey yaşanmazsa, cevabı almak için birkaç saat veya gün yeterli olacak.
[1] İbrahim el-Emin, burada ABD Başkanı Donald Trump’ın dün kendi sosyal medya platformu Truth Social’dan yaptığı açıklamaya işaret ediyor. Trump, mesajında sembolleşmiş “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) sloganını, “MIGA” (Make Iran Great Again – İran’ı Yeniden Harika Yap) olarak güncellemiş, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin! Kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin! Katillerin ve tacizcilerin isimlerini kaydedin. Ağır bir bedel ödeyecekler. Göstericilerin anlamsızca katledilmesi sona erene kadar İranlı yetkililerle tüm görüşmeleri iptal ettim. Yardım yolda!” demişti. (ç.n.)
[2] Metinde “tüccar zümresi” olarak çevirilen ifade, İran sosyopolitiğinde çok kritik bir öneme sahip olan “Bazaari” (Çarşı Esnafı) kesimine atıftır. Geleneksel tüccarlar, İran’da hem ekonomik gücü hem de muhafazakâr din adamlarıyla olan ittifakları nedeniyle hükümetin belkemiği sayılır. Yazar, bu sınıfın ekonomik nedenlerle sokağa dökülmesinin ABD ve İsrail tarafından rejimi devirmek için bir fırsat olarak görüldüğüne, ancak bu “çalınan” protestoların sürdürülemediğine dikkat çekmektedir. (ç.n.)
[3] Venezuela Devlet Başkanı ve eşi Cilia Flores’in 3 Ocak’ta Karakas’taki konutlarında ABD özel kuvveti Delta Force tarafından kaçırılarak New York’a götürüldüğü operasyon. (ç.n.)
[4] Geçtiğimiz yıl haziran ayında İran ile İsrail arasında yaşanan 12 günlük karşılıklı saldırı dalgası. (ç.n.)
[5] Bu ifade, İsrail güvenlik doktrininde İran’a karşı sıkça kullanılan “Ahtapot Doktrini”ne (Octopus Doctrine) bir göndermedir. (ç.n.)
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Ortadoğu
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.
Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.
Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.
Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.
İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.
Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde
Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.
ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.
İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.
Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.
Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.
Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












