Bizi Takip Edin

Diplomasi

İran’ın ABD’ye karşı zaferi üzerine düşünceler

Yayınlanma

Editörün notu: Aşağıda tercümesi verilen makalede Peter Hanseler ve René Zittlau, ABD ile İran arasında imzalanan Versay Mutabakat Muhtırası’nın küresel ve bölgesel düzeydeki jeopolitik yansımalarını ele alıyor. Yazarlar, İran’ın kısıtlı kaynaklarını rasyonel ve vakur bir diplomasiyle yöneterek ABD ve müttefiki İsrail karşısında tescillenmiş bir zafer kazandığını belirtiyor. Anlaşmanın nihai bir barışa dönüşmesinin önündeki temel engeller olarak da İsrail’in Lübnan’dan çekilmeme yönündeki direnci ve Trump’ın taahhütlerine sadık kalma konusundaki kronik güvensizliği öne çıkıyor.


İran’ın ABD’ye karşı zaferi üzerine düşünceler

Peter Hanseler, René Zittlau
Forum Geopolitica
18 Haziran 2026

Donald Trump’ın Mutabakat Muhtırası’nı (MOU) -üstelik Versay’da- imzalayacağını kimse tahmin etmiyordu. İran, küresel güçlerin yer aldığı o büyük masadaki yerini alırken dünya artık başka bir çehreye bürünüyor; zihnimizde, pek çoğu henüz yanıtsız kalan sorular uyanıyor.

Giriş

10 Ocak 1920’de Versay’da imzalanan “Barış Antlaşması”, birkaç büyük imparatorluğun -Çarlık Rusyası, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu ve uçsuz bucaksız Osmanlı İmparatorluğu’nun- resmen sonunu ilan etmişti. 17 Haziran 2026 Çarşamba günü, buna benzer tarihsel ağırlıkta bir gelişme yaşandı: İnsanlık tarihinin en köklü ve en güçlü medeniyetlerinden biri olan İran’ın, hegemon güçleri dört aydan kısa sürede mağlup ederek dünya devlerinin masasına eşit ortak olarak geri dönmesi. Hak edilmiş bir yer bu; nitekim daha 1 Mart 2026’da, İran’ın bu çatışmadan galip çıkacağını ileri sürdüğümüzde, sesimizi duyuran azınlığın arasındaydık.

Bu yazıda birtakım soruları gündeme getirecek, bunları sıkı bir süzgeçten geçirmeye çalışacak, hatta yer yer cevaplar sunacağız.

Mutabakat muhtırası (MOU) nedir?

Taraflar henüz nihai sözleşmeyi imzalamaya hazır olmadığında mutabakat muhtırası yoluna gitmek en doğru yöntemdir: Bu yolla taraflar müzakereleri sürdürmeyi kabul eder, temel ilkeleri ve çerçeveyi belirlerler. Ardından resmi sözleşme gelmedikçe belgenin hukuki bağlayıcılığı yoktur; işin hukuki boyutu böyledir.

Ne var ki yeni imzalanan bu muhtıranın yarattığı etki, tam anlamıyla jeopolitik bir bombadır. Müzakerelere verilen arada, 28 Şubat 2026’da uluslararası hukuku açıkça çiğneyerek İsrail ile birlikte İran’a ikinci kez saldıran “en büyük” küresel gücün, İran’ın şartlarına boyun eğmek zorunda kaldığını tüm dünya gördü. Elbette ABD, önümüzdeki 60 günlük müzakerelerden dilediği gerekçeyle çekilmekte serbesttir; ancak böyle bir adım, nihayetinde verilen sözden dönmek, hatta bir tür ahde vefasızlık anlamına gelecek ve şüphesiz diplomatik bir hüsranla sonuçlanacaktır.

Dolayısıyla, Versay’da imzalanan bu belgenin salt hukuki açıdan önemi sınırlı kalsa da jeopolitik ve diplomatik düzlemde ABD’ye giydirilmiş adeta bir deli gömleğidir; Amerikan tarihinde eşine rastlanmamış bir durumdur bu.

Muhtıra metni

  1. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti ile mevcut savaştaki müttefikleri, bu muhtırayı imzalayarak Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak durdurulduğunu beyan eder; bundan böyle birbirlerine karşı herhangi bir savaş veya askeri harekat başlatmamayı, birbirlerine karşı güç kullanmaktan veya tehdidinden kaçınmayı ve Lübnan’ın toprak bütünlüğü ile egemenliğini güvence altına almayı taahhüt ederler. Nihai anlaşma, Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın kalıcı olarak sona erdirildiğini ve bu fıkranın diğer hükümlerini teyit edecektir.
  2. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi, birbirlerinin iç işlerine karışmaktan kaçınmayı taahhüt ederler.
  3. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, karşılıklı rızayla uzatılabilecek şekilde, en fazla 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip tamamlamayı taahhüt ederler.
  4. Bu muhtıranın imzalanmasıyla birlikte ABD, deniz ablukasını ve İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik tüm engellemeleri kaldırma sürecini başlatacak ve 30 gün içinde ablukaya tamamen son verecektir. Bu süre zarfında gemi trafiği, savaş öncesindeki düzeylerin İran İslam Cumhuriyeti tarafından yeniden tesis edilmesine uygun oranda seyredecektir. ABD ayrıca nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde kuvvetlerini İran İslam Cumhuriyeti yakınlarından çekmeyi taahhüt eder.
  5. Bu muhtıranın imzalanması üzerine İran İslam Cumhuriyeti, Basra Körfezi’nden Umman Denizi’ne ve tersi istikametteki ticari gemilerin sadece 60 gün boyunca ücretsiz ve güvenli geçişini sağlamak amacıyla elinden gelen en iyi çabayı gösterecektir. Ticari gemi trafiği derhal başlayacak, İran İslam Cumhuriyeti’nin mayın temizleme ve teknik/askeri engelleri kaldırma ihtiyacı göz önünde bulundurularak 30 gün içinde tamamen düzene girecektir. İran İslam Cumhuriyeti, Hürmüz Boğazı’ndaki geleceğe yönelik yönetimi ve denizcilik hizmetlerini tanımlamak amacıyla, diğer Basra Körfezi kıyıdaş devletleriyle görüşerek, yürürlükteki uluslararası hukuk ve boğaz kıyıdaşlarının egemenlik hakları çerçevesinde Umman Sultanlığı ile diyalog yürütecektir.
  6. ABD, İran İslam Cumhuriyeti’ne ait alanların yeniden imarı ve ekonomik kalkınması amacıyla bölgesel ortaklarıyla birlikte en az 300 milyar dolarlık, karşılıklı olarak mutabık kalınmış kesin bir plan geliştirmeyi taahhüt eder. Bu planın uygulanmasına yönelik mekanizma, 60 gün içinde nihai anlaşmanın parçası olarak netleştirilecektir. İlgili finansal işlemler için gerekli tüm lisans, muafiyet ve izinler ABD tarafından sağlanacaktır.
  7. ABD; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu kararları ile ABD’nin tüm birincil ve ikincil tek taraflı yaptırımları dahil olmak üzere, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik her türlü yaptırımı nihai anlaşmanın parçası olarak belirlenecek takvim çerçevesinde sona erdirmeyi taahhüt eder. İran İslam Cumhuriyeti ve ABD, yukarıda belirtilen yaptırımların kaldırılması konusunun hayati önemini kabul eder ve karşılıklı mutabakata varmak amacıyla bu hususları müzakerelerde derhal ele alma niyetlerini beyan ederler.
  8. İran İslam Cumhuriyeti, nükleer silah edinmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini yeniden teyit eder. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, stoklanmış zenginleştirilmiş malzemenin tasfiyesini, yedinci paragrafta belirtilen takvime uygun olarak karşılıklı belirlenecek mekanizmayla çözüme kavuşturmayı kabul etmiştir; buradaki asgari yöntem, UAEA denetiminde yerinde seyreltme (down-blending) olacaktır. İki taraf ayrıca, nihai anlaşmada tatmin edici çerçeve üzerinde mutabık kalınması temelinde, İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer ihtiyaçlarına ilişkin zenginleştirme konusunu ve karşılıklı kabul edilen diğer meseleleri görüşmeyi kararlaştırmıştır. Nihai anlaşma, bu paragrafın hükümlerini teyit edecektir. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, yukarıda belirtilen nükleer konuların can alıcı önemini kabul eder ve karşılıklı mutabakata varmak amacıyla bu hususları müzakerelerde derhal ele alma niyetlerini ifade ederler.
  9. Nihai anlaşmaya kadar ABD ve İran İslam Cumhuriyeti mevcut durumu (statükoyu) korumayı kabul eder. İran İslam Cumhuriyeti nükleer programının mevcut durumunu muhafaza edecek, ABD ise yeni yaptırımlar uygulamayacak ve bölgeye ek kuvvet sevk etmeyecektir.
  10. ABD, bu muhtıranın imzalanmasıyla birlikte ve yaptırımlar tamamen kaldırılana kadar, ABD Hazine Bakanlığı’nın İran ham petrolü, petrol ürünleri ve türevlerinin ihracatı ile bankacılık işlemleri, sigorta, taşımacılık dahil ilgili tüm hizmetler için muafiyetler tanımlayacağını taahhüt eder.
  11. ABD, bu muhtıranın uygulanmaya başlamasıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti’nin dondurulmuş veya kısıtlanmış fonlarını ve varlıklarını tamamen kullanıma sunmayı taahhüt eder. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, bu fonların serbest bırakılmasına ilişkin prosedürler üzerinde müzakereler sırasında karşılıklı mutabakata varacaktır. Söz konusu fonlar, ister orijinal hesapta tutulsun ister transfer edilsin, İran İslam Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından belirlenen herhangi bir nihai alıcıya ödeme yapılması için tamamen kullanılabilir hale getirilecektir. ABD bu doğrultuda gerekli tüm lisans ve izinleri vermeyi taahhüt eder.
  12. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, bu muhtıranın başarıyla uygulanmasını ve gelecekte nihai anlaşmaya uyulmasını denetlemek üzere yürütücü bir mekanizma kurulmasını kabul ederler.
  13. Bu muhtıranın imzalanmasının ardından ve 1, 4, 5, 10 ve 11. paragrafların uygulanmaya başlanması ile bu tedbirlerin kesintisiz sürdürülmesi kaydıyla, ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, nihai anlaşmaya ilişkin müzakereleri yalnızca diğer paragraflar üzerinden başlatacaktır.
  14. Nihai anlaşma, bağlayıcı bir BM Güvenlik Konseyi kararıyla onaylanacaktır.

Öncelik sırasının önemi: Temel meselelerden başlamak

Muhtıradaki 14 maddenin tamamını tartışmak bu yazının sınırlarını aşar. Bu nedenle şimdilik yalnızca bugünkü değerlendirmemiz açısından hayati önem taşıyan birkaç maddeyle yetinecek, daha derinlemesine analizi sonraya bırakacağız.

Böylesine diplomatik öneme sahip bir belgede hiçbir şey tesadüfe bırakılmaz. En önemli maddenin ilk sırada yer alması da bundandır. Anlaşma, yalnızca ABD ile İran arasındaki askeri çatışmanın sona ermesini kapsamıyor; birinci madde, “tüm cephelerdeki askeri operasyonların” durdurulacağını belirterek açıkça Lübnan’ı zikrediyor. Muhtıra sadece ABD ve İran’ı değil, “müttefiklerini” de tüm düşmanca eylemleri sonlandırmakla yükümlü kılıyor; bu da kaçınılmaz olarak İsrail’i de kapsadığı anlamına geliyor. Belgenin en büyük sürprizi ise şu: ABD, İran’ın temel talebine boyun eğiyor ve İran, ABD’yi ortağı ve dostu olan İsrail’i yarı yolda bırakmaya zorluyor.

Bu durum aynı zamanda İsraillilerin muhtıranın resmi suretini dahi almadığını gösteriyor. Amerikalılar, İsrail’in başının üzerinden atlayarak İranlılarla birlikte karar aldılar. Böylece İsraillilere, hiçbir koşulda yerine getirmek istemedikleri yükümlülük dayatılmış oldu: Lübnan’ı ele geçirme hedefinden vazgeçmek. Müzakerelere katılmayan İsrail -ABD’yi de yanına alarak İran’a karşı savaşı başlatan taraf olmasına rağmen- kuruluşundan bu yana en büyük yenilgisini İran karşısında aldı.

İsrailliler ne müzakerelerin tarafı ne de belgenin imzacısı; buna rağmen anlaşmaya uymak zorundalar. Sözleşmeye taraf olmadıkları halde sözleşmesel yükümlülüklerle bağlanmış durumdalar. Kendilerine danışılmadan, asla istemedikleri şeyi yapmaya zorlanıyorlar. Özel hukuk penceresinden bakılsa İsrail bu duruma dönüp bakmaz bile: “Bizi ilgilendirmez, biz hiçbir şeye onay vermedik.”

İsrailliler öfkeden deliye dönmüş durumda; Smotrich ve Ben-Gvir’in açıklamalarına bakılırsa belgenin hükümlerine uymaya ve dolayısıyla Lübnan’dan çekilmeye hiç de niyetli değiller. Bu satırların kaleme alındığı sırada Netanyahu henüz resmi açıklama yapmamıştı.

Şayet beklenen gerçekleşir ve İsrailliler Lübnan’daki savaşı ve Gazze’deki soykırımı sürdürürse, İran’ın önünde temelde iki yol kalacaktır: Ya müzakerelerden çekilmek ya da meşru müdafaa hakkını kullanarak İsrail’i vurmak. Genel paketin şartları kendisi için son derece elverişli olduğundan, İran’ın müzakereleri masada bırakmasını beklemiyoruz. Bunun yerine muhtemelen İsrail’i ve/veya Lübnan’daki kuvvetlerini hedef alacaktır. İsrail buna misillemeyle karşılık vermek isteyecektir ancak ABD desteği olmadan bunu başarması imkansızdır; zira yakıt ikmal uçakları ve uydu desteği gibi Amerikan lojistik yardımları olmaksızın İsrail’in İran’a bomba ve füze yağdırması mümkün değildir. İşte o an, Trump’ın anlaşmaya bağlılığı ve kararlılığı çetin sınavdan geçecektir. Buna şüpheyle yaklaşmak için en güçlü gerekçe ise Trump’ın anlaşmalara sadık kalma konusundaki kronik yetersizliğidir (örneğin bkz. Scott Ritter’ın “Anlaşma Özürlü” veya Peter Hanseler’in “Ölüm Döşeğindeki Diplomasi: Barış Başkanlığından Savaş Tellallığına” başlıklı yazıları).

Dolayısıyla belgenin birinci paragrafı, Ortadoğu barışının mihveridir ve pek çok meslektaşımızın haklı olarak derin şüphecilik içinde olması boşuna değildir.

Trump’ı bu aceleye sevk eden ne?

Başkan Trump dün gece bu sorunun cevabını son derece net biçimde verdi: “… Rezervlerimiz yaklaşık dört hafta içinde tükenecek.” (Paris, Basın Toplantısı, 17 Haziran 2026, Saat 2.35). Bu ifadenin durumu hafiflettiği bile söylenebilir; nitekim imza töreni iki gün öne çekilmiştir. Oysa daha bir gün önce, belgenin 19 Haziran 2026 Cuma günü İsviçre’de imzalanması kararlaştırılmıştı. Demek ki o iki günün dahi hayati önemi vardı.

Muhtıranın diğer lehte şartlarına girmeden dahi, 10. madde enerji piyasasındaki vahim durumun açık göstergesidir: ABD bu maddeyle, henüz yaptırımlar kalkmadan, İran petrol ve gazının serbest ticaretini derhal güvence altına almaktadır. İmzaların atılmasının hemen ardından, aynı gece bu engeller ortadan kaldırılmıştır.

18 Nisan’da “ABD: ‘Neden Kaybediyoruz’” başlıklı yazımızda şöyle demiştik:

“Başlarda Trump, Hürmüz Boğazı’nın ABD için önemsiz olduğunu iddia etmişti. Bu iddia açıkça gerçek dışıdır; zira ABD net ihracatçı olsa da petrolünün yaklaşık yüzde 40’ını ithal etmektedir.” – Forum Geopolitica, 18 Nisan 2026

Batı medyası da bir bütün olarak bu sorunu görmezden geldi; ancak Trump’ın bu telaşı, enerji piyasasındaki durumun iki ay önce tasvir ettiğimiz kadar karanlık olduğunun yalnızca göstergesi değil, adeta kanıtıdır.

Son dört aydır Batı medyasının finans piyasalarına dair yaptığı yayınlara bakıldığında, piyasalardaki bu yapay coşku şaşkınlık uyandırıyor. Trump’ın petrol kıtlığına dair itirafı, finans piyasalarının diğer alanlarında da işlerin çığırından çıktığının güçlü işaretidir. Basın ise suskunluğunu koruyor. Karamsar öngörülerimizin, pek çok kişinin temenni ettiğinden çok daha erken gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini yakında hep birlikte göreceğiz.

Sonuç

İran’ın ABD’ye karşı kazandığı zafer artık tescillenmiş gerçektir. Ülke, yeniden güçlü devletler arasındaki yerini almıştır. Askeri açıdan sarsılmaz konuma ulaşmış, ağır yaptırımlar altında bu çatışmaya yıllardır yaptığı hazırlıkların meyvesini toplamıştır. Dahası, diplomatik cephede de tüm müzakere ortaklarına üstünlük sağlamıştır.

Diplomat adaylarının ve halihazırda bu mesleği icra edenlerin, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin “Müzakerenin Gücü: Siyasi ve Diplomatik Müzakerelerin İlke ve Kuralları” kitabını baş uçlarından ayırmamaları, Trump’ın “Anlaşma Sanatı” adlı kalın kitabını ise doğrudan çöpe atmaları yerinde karar olacaktır.

Kadim Pers İmparatorluğu’nun varisi İran, yüzlerce yıldır uzak kaldığı yere; küresel güçlerin masasına geri dönüyor.

Muhtıranın şartları, İran için hak edilmiş zafer niteliğindedir; zira çatışmaların başladığı 28 Şubat 2026’dan bu yana dile getirdiği taleplerden pek farklı değildir. Bu durum, İran’ın süreci ne denli başarıyla yönettiğinin açık kanıtıdır: Gerilimi yalnızca karşı taraftan gelen saldırılara yanıt olarak tırmandırmış, çiğ ve saldırgan söylemlerden kaçınmış, diplomatik vakarını korumuştur. Hava ve deniz kuvvetleri neredeyse hiç bulunmayan İran, kısıtlı kaynaklarını son derece planlı ve ustaca seferber etmiştir.

Bugün küresel askeri güçlerin yuvarlak masası şu aktörlerden oluşuyor: ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve İran. İsrail kendi askeri gücünü gözünde aşırı büyüterek kaybetti; Amerika’nın desteği olmaksızın gücü esamesi okunmayacak düzeydedir.

Bu belgenin, daha sonra BM kararına da dönüştürülecek şekilde (bkz. 14. paragraf) nihai anlaşmaya başarıyla dönüştürülmesi iki etkene bağlıdır: Birincisi, Trump İsrail’i dizginlemeyi başarabilecek midir? Şahsen bu konuda derin şüphelerimiz var. İkincisi, Trump müzakereleri muhtıranın lafzına ve ruhuna uygun biçimde yürütüp sonuçlandıracak iradeyi gösterebilecek midir? Nitekim muhtıra şartları ABD açısından adeta teslimiyet belgesi niteliğindedir ve Trump’ın bunu zafer gibi sunması oldukça güçtür.

İran yeniden küresel güçtür; ABD ise utanç verici olarak nitelenebilecek yenilgiye uğramıştır. Öte yandan ABD’de İsrail’e yönelik hava değişmektedir: 50 yaş altı Amerikalıların yüzde 50’sinden fazlası, yıkım savaşı ve soykırımın bedeli olarak artık İsrail yerine Filistinlileri desteklemektedir. İsrail, 1982 ve 2006 savaşlarının ardından Lübnan’da yenilmezlik efsanesini bir kez daha yitirmiştir. Trump’ın Netanyahu’yu barışa zorlayıp zorlayamayacağını ise yakın zamanda göreceğiz.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English