Diplomasi
İran’ın ABD’ye karşı zaferi üzerine düşünceler

Editörün notu: Aşağıda tercümesi verilen makalede Peter Hanseler ve René Zittlau, ABD ile İran arasında imzalanan Versay Mutabakat Muhtırası’nın küresel ve bölgesel düzeydeki jeopolitik yansımalarını ele alıyor. Yazarlar, İran’ın kısıtlı kaynaklarını rasyonel ve vakur bir diplomasiyle yöneterek ABD ve müttefiki İsrail karşısında tescillenmiş bir zafer kazandığını belirtiyor. Anlaşmanın nihai bir barışa dönüşmesinin önündeki temel engeller olarak da İsrail’in Lübnan’dan çekilmeme yönündeki direnci ve Trump’ın taahhütlerine sadık kalma konusundaki kronik güvensizliği öne çıkıyor.
İran’ın ABD’ye karşı zaferi üzerine düşünceler
Peter Hanseler, René Zittlau
Forum Geopolitica
18 Haziran 2026
Donald Trump’ın Mutabakat Muhtırası’nı (MOU) -üstelik Versay’da- imzalayacağını kimse tahmin etmiyordu. İran, küresel güçlerin yer aldığı o büyük masadaki yerini alırken dünya artık başka bir çehreye bürünüyor; zihnimizde, pek çoğu henüz yanıtsız kalan sorular uyanıyor.
Giriş
10 Ocak 1920’de Versay’da imzalanan “Barış Antlaşması”, birkaç büyük imparatorluğun -Çarlık Rusyası, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu ve uçsuz bucaksız Osmanlı İmparatorluğu’nun- resmen sonunu ilan etmişti. 17 Haziran 2026 Çarşamba günü, buna benzer tarihsel ağırlıkta bir gelişme yaşandı: İnsanlık tarihinin en köklü ve en güçlü medeniyetlerinden biri olan İran’ın, hegemon güçleri dört aydan kısa sürede mağlup ederek dünya devlerinin masasına eşit ortak olarak geri dönmesi. Hak edilmiş bir yer bu; nitekim daha 1 Mart 2026’da, İran’ın bu çatışmadan galip çıkacağını ileri sürdüğümüzde, sesimizi duyuran azınlığın arasındaydık.
Bu yazıda birtakım soruları gündeme getirecek, bunları sıkı bir süzgeçten geçirmeye çalışacak, hatta yer yer cevaplar sunacağız.
Mutabakat muhtırası (MOU) nedir?
Taraflar henüz nihai sözleşmeyi imzalamaya hazır olmadığında mutabakat muhtırası yoluna gitmek en doğru yöntemdir: Bu yolla taraflar müzakereleri sürdürmeyi kabul eder, temel ilkeleri ve çerçeveyi belirlerler. Ardından resmi sözleşme gelmedikçe belgenin hukuki bağlayıcılığı yoktur; işin hukuki boyutu böyledir.
Ne var ki yeni imzalanan bu muhtıranın yarattığı etki, tam anlamıyla jeopolitik bir bombadır. Müzakerelere verilen arada, 28 Şubat 2026’da uluslararası hukuku açıkça çiğneyerek İsrail ile birlikte İran’a ikinci kez saldıran “en büyük” küresel gücün, İran’ın şartlarına boyun eğmek zorunda kaldığını tüm dünya gördü. Elbette ABD, önümüzdeki 60 günlük müzakerelerden dilediği gerekçeyle çekilmekte serbesttir; ancak böyle bir adım, nihayetinde verilen sözden dönmek, hatta bir tür ahde vefasızlık anlamına gelecek ve şüphesiz diplomatik bir hüsranla sonuçlanacaktır.
Dolayısıyla, Versay’da imzalanan bu belgenin salt hukuki açıdan önemi sınırlı kalsa da jeopolitik ve diplomatik düzlemde ABD’ye giydirilmiş adeta bir deli gömleğidir; Amerikan tarihinde eşine rastlanmamış bir durumdur bu.
Muhtıra metni
- ABD ve İran İslam Cumhuriyeti ile mevcut savaştaki müttefikleri, bu muhtırayı imzalayarak Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak durdurulduğunu beyan eder; bundan böyle birbirlerine karşı herhangi bir savaş veya askeri harekat başlatmamayı, birbirlerine karşı güç kullanmaktan veya tehdidinden kaçınmayı ve Lübnan’ın toprak bütünlüğü ile egemenliğini güvence altına almayı taahhüt ederler. Nihai anlaşma, Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın kalıcı olarak sona erdirildiğini ve bu fıkranın diğer hükümlerini teyit edecektir.
- ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi, birbirlerinin iç işlerine karışmaktan kaçınmayı taahhüt ederler.
- ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, karşılıklı rızayla uzatılabilecek şekilde, en fazla 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip tamamlamayı taahhüt ederler.
- Bu muhtıranın imzalanmasıyla birlikte ABD, deniz ablukasını ve İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik tüm engellemeleri kaldırma sürecini başlatacak ve 30 gün içinde ablukaya tamamen son verecektir. Bu süre zarfında gemi trafiği, savaş öncesindeki düzeylerin İran İslam Cumhuriyeti tarafından yeniden tesis edilmesine uygun oranda seyredecektir. ABD ayrıca nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde kuvvetlerini İran İslam Cumhuriyeti yakınlarından çekmeyi taahhüt eder.
- Bu muhtıranın imzalanması üzerine İran İslam Cumhuriyeti, Basra Körfezi’nden Umman Denizi’ne ve tersi istikametteki ticari gemilerin sadece 60 gün boyunca ücretsiz ve güvenli geçişini sağlamak amacıyla elinden gelen en iyi çabayı gösterecektir. Ticari gemi trafiği derhal başlayacak, İran İslam Cumhuriyeti’nin mayın temizleme ve teknik/askeri engelleri kaldırma ihtiyacı göz önünde bulundurularak 30 gün içinde tamamen düzene girecektir. İran İslam Cumhuriyeti, Hürmüz Boğazı’ndaki geleceğe yönelik yönetimi ve denizcilik hizmetlerini tanımlamak amacıyla, diğer Basra Körfezi kıyıdaş devletleriyle görüşerek, yürürlükteki uluslararası hukuk ve boğaz kıyıdaşlarının egemenlik hakları çerçevesinde Umman Sultanlığı ile diyalog yürütecektir.
- ABD, İran İslam Cumhuriyeti’ne ait alanların yeniden imarı ve ekonomik kalkınması amacıyla bölgesel ortaklarıyla birlikte en az 300 milyar dolarlık, karşılıklı olarak mutabık kalınmış kesin bir plan geliştirmeyi taahhüt eder. Bu planın uygulanmasına yönelik mekanizma, 60 gün içinde nihai anlaşmanın parçası olarak netleştirilecektir. İlgili finansal işlemler için gerekli tüm lisans, muafiyet ve izinler ABD tarafından sağlanacaktır.
- ABD; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu kararları ile ABD’nin tüm birincil ve ikincil tek taraflı yaptırımları dahil olmak üzere, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik her türlü yaptırımı nihai anlaşmanın parçası olarak belirlenecek takvim çerçevesinde sona erdirmeyi taahhüt eder. İran İslam Cumhuriyeti ve ABD, yukarıda belirtilen yaptırımların kaldırılması konusunun hayati önemini kabul eder ve karşılıklı mutabakata varmak amacıyla bu hususları müzakerelerde derhal ele alma niyetlerini beyan ederler.
- İran İslam Cumhuriyeti, nükleer silah edinmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini yeniden teyit eder. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, stoklanmış zenginleştirilmiş malzemenin tasfiyesini, yedinci paragrafta belirtilen takvime uygun olarak karşılıklı belirlenecek mekanizmayla çözüme kavuşturmayı kabul etmiştir; buradaki asgari yöntem, UAEA denetiminde yerinde seyreltme (down-blending) olacaktır. İki taraf ayrıca, nihai anlaşmada tatmin edici çerçeve üzerinde mutabık kalınması temelinde, İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer ihtiyaçlarına ilişkin zenginleştirme konusunu ve karşılıklı kabul edilen diğer meseleleri görüşmeyi kararlaştırmıştır. Nihai anlaşma, bu paragrafın hükümlerini teyit edecektir. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, yukarıda belirtilen nükleer konuların can alıcı önemini kabul eder ve karşılıklı mutabakata varmak amacıyla bu hususları müzakerelerde derhal ele alma niyetlerini ifade ederler.
- Nihai anlaşmaya kadar ABD ve İran İslam Cumhuriyeti mevcut durumu (statükoyu) korumayı kabul eder. İran İslam Cumhuriyeti nükleer programının mevcut durumunu muhafaza edecek, ABD ise yeni yaptırımlar uygulamayacak ve bölgeye ek kuvvet sevk etmeyecektir.
- ABD, bu muhtıranın imzalanmasıyla birlikte ve yaptırımlar tamamen kaldırılana kadar, ABD Hazine Bakanlığı’nın İran ham petrolü, petrol ürünleri ve türevlerinin ihracatı ile bankacılık işlemleri, sigorta, taşımacılık dahil ilgili tüm hizmetler için muafiyetler tanımlayacağını taahhüt eder.
- ABD, bu muhtıranın uygulanmaya başlamasıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti’nin dondurulmuş veya kısıtlanmış fonlarını ve varlıklarını tamamen kullanıma sunmayı taahhüt eder. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, bu fonların serbest bırakılmasına ilişkin prosedürler üzerinde müzakereler sırasında karşılıklı mutabakata varacaktır. Söz konusu fonlar, ister orijinal hesapta tutulsun ister transfer edilsin, İran İslam Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından belirlenen herhangi bir nihai alıcıya ödeme yapılması için tamamen kullanılabilir hale getirilecektir. ABD bu doğrultuda gerekli tüm lisans ve izinleri vermeyi taahhüt eder.
- ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, bu muhtıranın başarıyla uygulanmasını ve gelecekte nihai anlaşmaya uyulmasını denetlemek üzere yürütücü bir mekanizma kurulmasını kabul ederler.
- Bu muhtıranın imzalanmasının ardından ve 1, 4, 5, 10 ve 11. paragrafların uygulanmaya başlanması ile bu tedbirlerin kesintisiz sürdürülmesi kaydıyla, ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, nihai anlaşmaya ilişkin müzakereleri yalnızca diğer paragraflar üzerinden başlatacaktır.
- Nihai anlaşma, bağlayıcı bir BM Güvenlik Konseyi kararıyla onaylanacaktır.
Öncelik sırasının önemi: Temel meselelerden başlamak
Muhtıradaki 14 maddenin tamamını tartışmak bu yazının sınırlarını aşar. Bu nedenle şimdilik yalnızca bugünkü değerlendirmemiz açısından hayati önem taşıyan birkaç maddeyle yetinecek, daha derinlemesine analizi sonraya bırakacağız.
Böylesine diplomatik öneme sahip bir belgede hiçbir şey tesadüfe bırakılmaz. En önemli maddenin ilk sırada yer alması da bundandır. Anlaşma, yalnızca ABD ile İran arasındaki askeri çatışmanın sona ermesini kapsamıyor; birinci madde, “tüm cephelerdeki askeri operasyonların” durdurulacağını belirterek açıkça Lübnan’ı zikrediyor. Muhtıra sadece ABD ve İran’ı değil, “müttefiklerini” de tüm düşmanca eylemleri sonlandırmakla yükümlü kılıyor; bu da kaçınılmaz olarak İsrail’i de kapsadığı anlamına geliyor. Belgenin en büyük sürprizi ise şu: ABD, İran’ın temel talebine boyun eğiyor ve İran, ABD’yi ortağı ve dostu olan İsrail’i yarı yolda bırakmaya zorluyor.
Bu durum aynı zamanda İsraillilerin muhtıranın resmi suretini dahi almadığını gösteriyor. Amerikalılar, İsrail’in başının üzerinden atlayarak İranlılarla birlikte karar aldılar. Böylece İsraillilere, hiçbir koşulda yerine getirmek istemedikleri yükümlülük dayatılmış oldu: Lübnan’ı ele geçirme hedefinden vazgeçmek. Müzakerelere katılmayan İsrail -ABD’yi de yanına alarak İran’a karşı savaşı başlatan taraf olmasına rağmen- kuruluşundan bu yana en büyük yenilgisini İran karşısında aldı.
İsrailliler ne müzakerelerin tarafı ne de belgenin imzacısı; buna rağmen anlaşmaya uymak zorundalar. Sözleşmeye taraf olmadıkları halde sözleşmesel yükümlülüklerle bağlanmış durumdalar. Kendilerine danışılmadan, asla istemedikleri şeyi yapmaya zorlanıyorlar. Özel hukuk penceresinden bakılsa İsrail bu duruma dönüp bakmaz bile: “Bizi ilgilendirmez, biz hiçbir şeye onay vermedik.”
İsrailliler öfkeden deliye dönmüş durumda; Smotrich ve Ben-Gvir’in açıklamalarına bakılırsa belgenin hükümlerine uymaya ve dolayısıyla Lübnan’dan çekilmeye hiç de niyetli değiller. Bu satırların kaleme alındığı sırada Netanyahu henüz resmi açıklama yapmamıştı.
Şayet beklenen gerçekleşir ve İsrailliler Lübnan’daki savaşı ve Gazze’deki soykırımı sürdürürse, İran’ın önünde temelde iki yol kalacaktır: Ya müzakerelerden çekilmek ya da meşru müdafaa hakkını kullanarak İsrail’i vurmak. Genel paketin şartları kendisi için son derece elverişli olduğundan, İran’ın müzakereleri masada bırakmasını beklemiyoruz. Bunun yerine muhtemelen İsrail’i ve/veya Lübnan’daki kuvvetlerini hedef alacaktır. İsrail buna misillemeyle karşılık vermek isteyecektir ancak ABD desteği olmadan bunu başarması imkansızdır; zira yakıt ikmal uçakları ve uydu desteği gibi Amerikan lojistik yardımları olmaksızın İsrail’in İran’a bomba ve füze yağdırması mümkün değildir. İşte o an, Trump’ın anlaşmaya bağlılığı ve kararlılığı çetin sınavdan geçecektir. Buna şüpheyle yaklaşmak için en güçlü gerekçe ise Trump’ın anlaşmalara sadık kalma konusundaki kronik yetersizliğidir (örneğin bkz. Scott Ritter’ın “Anlaşma Özürlü” veya Peter Hanseler’in “Ölüm Döşeğindeki Diplomasi: Barış Başkanlığından Savaş Tellallığına” başlıklı yazıları).
Dolayısıyla belgenin birinci paragrafı, Ortadoğu barışının mihveridir ve pek çok meslektaşımızın haklı olarak derin şüphecilik içinde olması boşuna değildir.
Trump’ı bu aceleye sevk eden ne?
Başkan Trump dün gece bu sorunun cevabını son derece net biçimde verdi: “… Rezervlerimiz yaklaşık dört hafta içinde tükenecek.” (Paris, Basın Toplantısı, 17 Haziran 2026, Saat 2.35). Bu ifadenin durumu hafiflettiği bile söylenebilir; nitekim imza töreni iki gün öne çekilmiştir. Oysa daha bir gün önce, belgenin 19 Haziran 2026 Cuma günü İsviçre’de imzalanması kararlaştırılmıştı. Demek ki o iki günün dahi hayati önemi vardı.
Muhtıranın diğer lehte şartlarına girmeden dahi, 10. madde enerji piyasasındaki vahim durumun açık göstergesidir: ABD bu maddeyle, henüz yaptırımlar kalkmadan, İran petrol ve gazının serbest ticaretini derhal güvence altına almaktadır. İmzaların atılmasının hemen ardından, aynı gece bu engeller ortadan kaldırılmıştır.
18 Nisan’da “ABD: ‘Neden Kaybediyoruz’” başlıklı yazımızda şöyle demiştik:
“Başlarda Trump, Hürmüz Boğazı’nın ABD için önemsiz olduğunu iddia etmişti. Bu iddia açıkça gerçek dışıdır; zira ABD net ihracatçı olsa da petrolünün yaklaşık yüzde 40’ını ithal etmektedir.” – Forum Geopolitica, 18 Nisan 2026
Batı medyası da bir bütün olarak bu sorunu görmezden geldi; ancak Trump’ın bu telaşı, enerji piyasasındaki durumun iki ay önce tasvir ettiğimiz kadar karanlık olduğunun yalnızca göstergesi değil, adeta kanıtıdır.
Son dört aydır Batı medyasının finans piyasalarına dair yaptığı yayınlara bakıldığında, piyasalardaki bu yapay coşku şaşkınlık uyandırıyor. Trump’ın petrol kıtlığına dair itirafı, finans piyasalarının diğer alanlarında da işlerin çığırından çıktığının güçlü işaretidir. Basın ise suskunluğunu koruyor. Karamsar öngörülerimizin, pek çok kişinin temenni ettiğinden çok daha erken gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini yakında hep birlikte göreceğiz.
Sonuç
İran’ın ABD’ye karşı kazandığı zafer artık tescillenmiş gerçektir. Ülke, yeniden güçlü devletler arasındaki yerini almıştır. Askeri açıdan sarsılmaz konuma ulaşmış, ağır yaptırımlar altında bu çatışmaya yıllardır yaptığı hazırlıkların meyvesini toplamıştır. Dahası, diplomatik cephede de tüm müzakere ortaklarına üstünlük sağlamıştır.
Diplomat adaylarının ve halihazırda bu mesleği icra edenlerin, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin “Müzakerenin Gücü: Siyasi ve Diplomatik Müzakerelerin İlke ve Kuralları” kitabını baş uçlarından ayırmamaları, Trump’ın “Anlaşma Sanatı” adlı kalın kitabını ise doğrudan çöpe atmaları yerinde karar olacaktır.
Kadim Pers İmparatorluğu’nun varisi İran, yüzlerce yıldır uzak kaldığı yere; küresel güçlerin masasına geri dönüyor.
Muhtıranın şartları, İran için hak edilmiş zafer niteliğindedir; zira çatışmaların başladığı 28 Şubat 2026’dan bu yana dile getirdiği taleplerden pek farklı değildir. Bu durum, İran’ın süreci ne denli başarıyla yönettiğinin açık kanıtıdır: Gerilimi yalnızca karşı taraftan gelen saldırılara yanıt olarak tırmandırmış, çiğ ve saldırgan söylemlerden kaçınmış, diplomatik vakarını korumuştur. Hava ve deniz kuvvetleri neredeyse hiç bulunmayan İran, kısıtlı kaynaklarını son derece planlı ve ustaca seferber etmiştir.
Bugün küresel askeri güçlerin yuvarlak masası şu aktörlerden oluşuyor: ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve İran. İsrail kendi askeri gücünü gözünde aşırı büyüterek kaybetti; Amerika’nın desteği olmaksızın gücü esamesi okunmayacak düzeydedir.
Bu belgenin, daha sonra BM kararına da dönüştürülecek şekilde (bkz. 14. paragraf) nihai anlaşmaya başarıyla dönüştürülmesi iki etkene bağlıdır: Birincisi, Trump İsrail’i dizginlemeyi başarabilecek midir? Şahsen bu konuda derin şüphelerimiz var. İkincisi, Trump müzakereleri muhtıranın lafzına ve ruhuna uygun biçimde yürütüp sonuçlandıracak iradeyi gösterebilecek midir? Nitekim muhtıra şartları ABD açısından adeta teslimiyet belgesi niteliğindedir ve Trump’ın bunu zafer gibi sunması oldukça güçtür.
İran yeniden küresel güçtür; ABD ise utanç verici olarak nitelenebilecek yenilgiye uğramıştır. Öte yandan ABD’de İsrail’e yönelik hava değişmektedir: 50 yaş altı Amerikalıların yüzde 50’sinden fazlası, yıkım savaşı ve soykırımın bedeli olarak artık İsrail yerine Filistinlileri desteklemektedir. İsrail, 1982 ve 2006 savaşlarının ardından Lübnan’da yenilmezlik efsanesini bir kez daha yitirmiştir. Trump’ın Netanyahu’yu barışa zorlayıp zorlayamayacağını ise yakın zamanda göreceğiz.
Diplomasi
Avrupa ve ABD arasında Ukrayna’ya destek çatlakları büyüyor

Ukrayna’ya güvenlik garantileri sağlamak ve ateşkes sonrası çok uluslu güç konuşlandırmak amacıyla kurulan “gönüllüler koalisyonu”, askeri eğitimlerin ortak planlanması ve Avrupa’nın sanayi potansiyelinin kullanılmasını görüşmek üzere Paris’te toplanıyor. Avrupa ülkeleri arasında Rusya ile doğrudan diyalog, yaptırımlar ve Ukrayna’ya bütçeden askeri yardım sağlanması konularında ciddi görüş ayrılıkları yaşanırken, bazı Doğu Avrupa ülkeleri misyona katılmayı reddediyor.
Ukrayna’ya destek veren ve ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerinden oluşan “gönüllüler koalisyonu”, Rusya ile yaşanan çatışmada Kiev’e yönelik güvenlik garantilerini ve ortak askeri eğitim planlarını ele almak üzere 13 Temmuz’da Paris’te bir araya geliyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, toplantıda Avrupa’nın sanayi potansiyelinin bu amaçla kullanılmasına yönelik planların yanı sıra askeri tatbikatların ortaklaşa planlanmasının da tartışılacağını açıkladı.
Zirvenin ertesi günü tüm katılımcıların, “Avrupa’nın Stratejik Uyanışı” sloganıyla Şanzelize Caddesi’nde düzenlenecek geleneksel Bastille Günü askeri geçit törenine katılması öngörülüyor.
Gönüllüler koalisyonu, olası bir ateşkes durumunda Ukrayna için güvenlik garantileri geliştiren, çoğunluğu Avrupa ülkelerinden oluşan 30’dan fazla devletin birleşiminden oluşuyor. Girişimi 2024 yılının sonlarında Fransa ve İngiltere başlattı. Aynı ülkeler, ateşkes rejimini denetlemek üzere Ukrayna’ya Avrupa askeri birliği gönderilmesi fikrini de ilk ortaya atanlar oldu.
Macron, geçen yılın eylül ayında yaptığı açıklamada, 26 ülkenin Ukrayna’ya asker göndermeye veya bu misyonu desteklemek için fon ayırmaya hazır olduğunu teyit ettiğini bildirdi. Rusya bu girişime kesin bir dille karşı çıkıyor. ABD ise bugüne kadar böyle bir misyon için gerekli olan teknik ve lojistik desteği sunmayı kabul ettiğini beyan etmedi.
Avrupa müttefikleri arasında uzlaşı aranıyor
Paris’te düzenlenen ocak ayı toplantısının ardından katılımcı ülkeler, çatışma sonrasında Ukrayna’da çok uluslu güçlerin konuşlandırılmasına yönelik bir niyet deklarasyonu imzaladı.
Belgede, yabancı güçlerin ülkede yer almasının parametreleri belirlendi. Bu kapsamda askeri üslerin kurulması, hava ve deniz sahasının korunması ile çok uluslu gücün Ukrayna Silahlı Kuvvetleriyle etkileşim sistemi ele alındı.
Avrupa diplomatik kaynakları, tüm bu adımlardan önce bir ateşkes rejiminin kurulması gerektiğini belirtti.
Rus basınına konuşan konuya aşina kaynak, “Avrupa’nın yaklaşımına göre öncelikle bu noktaya ulaşılmalı, ardından başta Ukrayna olmak üzere tüm taraflar için güvenlik garantileri detaylıca tartışılmalıdır. O zamana kadar asker gönderilmesi konusu gündemde yer almıyor” dedi.
Fransa, Almanya ve İngiltere liderleri 7 Haziran’da yaptıkları ortak açıklamada, Ukrayna krizinin çözümü için müzakerelerin yeniden başlamasını ve Rusya ile doğrudan diyaloğun yeniden kurulmasını destekledi. Liderler, “adil ve kalıcı bir barış” için beş şart öne sürdü. Bu şartlar arasında çatışmaların durdurulması ve mevcut cephe hattının herhangi bir anlaşma için başlangıç noktası olarak kabul edilmesi yer alıyor.
Ancak diplomatik kaynak, Ukrayna konusundaki diplomatik sürecin şu an fiilen dondurulduğunu belirtti. Kaynak, “ABD’nin odağını İran’a çevirmesi nedeniyle süreç durma noktasına geldi. ABD ve Rusya devlet başkanları arasında telefon görüşmeleri artık nadiren gerçekleşiyor. ABD’li müzakerecilerin yeniden Moskova’ya gelebileceğini öngörüyorum ancak bu durum gerçek müzakerelere yol açmaktan ziyade fikir alışverişiyle sınırlı kalacaktır. Üstelik şu anda askeri tansiyonun yükseldiği bir aşamadayız” değerlendirmesinde bulundu.
Avrupa Birliği (AB) içinde Rusya ile doğrudan diyaloğun yeniden başlatılmasına yönelik tartışmalar mayıs başında hareketlendi. Batı medyasında Moskova ile temasları yürütecek özel temsilci adayları arasında Almanya eski şansölyeleri Gerhard Schröder ve Angela Merkel ile Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın isimleri geçti. Konuyla ilgili 28 Mayıs’ta Kıbrıs’ta AB Dışişleri Bakanları toplantısı düzenlense de resmi bir açıklama yapılmadı.
Haziran ortasında Fransa, İngiltere ve Almanya’nın Moskova büyükelçileri Nicolas de Rivière, Nigel Casey ve Alexander Lambsdorff, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Galuzin ile görüştü. Rusya Dışişleri Bakanlığı, görüşmeye ilişkin açıklamasında, büyükelçilere ülkelerinin Ukrayna krizine yönelik yıkıcı politikalarına dair değerlendirmelerin iletildiğini, bu politikaların Kiev yönetimini Batı’nın “gönüllüler koalisyonu” adına savaşı sürdürmeye teşvik ettiğini savundu.
Görüşme öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Avrupa ülkelerinin çözüm sürecini etkileme fırsatını kaçırdığını ve yapıcı olmayan bir tutum takındığını ifade etti.
Brüksel’de 18 Haziran’da düzenlenen AB zirvesi öncesinde, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın gelecekteki müzakerelere zemin hazırlamak amacıyla üst düzey bir Rus yetkiliyle iki kez telefon görüşmesi gerçekleştirdiği basına yansıdı. Ancak Avrupa’da Rusya ile müzakerelerin formatı konusunda henüz ortak bir duruş yok.
NATO’nun 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirdiği zirve kapsamında, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Delfi portalına verdiği mülakatta, AB’nin Moskova’yı müzakerelere zorlamayı hedeflediğini belirtti.
Kallas, Avrupa’nın her zaman Ukrayna’nın yanında yer alması sebebiyle arabulucu rolü üstlenemeyeceğini kaydetti.
Rusya’ya yönelik 21’inci yaptırım paketinin hazırlıklarına da değinen Kallas, AB’nin Kiev’in olası müzakerelerdeki konumunu güçlendirmesi gerektiğini vurguladı.
Financial Times gazetesinin haberine göre, Avrupalı liderler Ankara’daki zirveyi başarılı olarak değerlendirdi. Zirvede ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy ile de görüştü.
NATO ülkeleri, yayımladıkları sonuç bildirisinde Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim amaçlı 70 milyar avro tahsis etme taahhüdünde bulundu ve 2027’de de bu destek seviyesini korumaya hazır olduklarını teyit etti.
Yeni yaptırımların ele alınacağı AB Dışişleri Bakanları toplantısı ise Brüksel’de pazartesi günü başlıyor. Euractiv’in haberine göre, ekonomileri büyük ölçüde turizme dayalı olan Fransa, İtalya ve Yunanistan; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in gündeme getirdiği, 2022’den bu yana Rus ordusunda görev yapmış kişilerin AB’ye girişinin yasaklanması önerisine karşı çıkıyor.
Yunanistan ayrıca Rus petrolüne varil başına 44 dolar tavan fiyat uygulanması teklifine de direnç gösteriyor. Bulgaristan ise Moskova ve Tüm Rusya Patriği Kirill’in yaptırım listesine alınmasını engelledi.
Askeri yardımlar konusunda da bazı AB üyeleri ulusal bütçelerinden kaynak ayırmaya yanaşmıyor. Çekya, Ankara’da onaylanan NATO taahhütlerine katılmayı reddetti. Çekya Başbakanı Andrej Babiš, Avrupa için önceliğin kendi füze savunma sistemini güçlendirmek olması gerektiğini savundu.
Macaristan Başbakanı Péter Magyar, yardım paketine katılımın gönüllülük esasına dayandığını hatırlattı. Slovakya ve Bulgaristan da bu girişime katılmazken, Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, ülkelerinin Ukrayna’ya yalnızca askeri teçhizat onarımı konusunda destek vereceğini açıkladı.
Bahsi geçen Doğu Avrupa ülkeleri, Ukrayna’ya asker gönderme olasılığını da kesin bir dille dışlıyor. Benzer bir tutum sergileyen Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanović, “gönüllüler koalisyonu” ile ilişkilendirilmemek adına Hırvat askerlerinin Paris’teki Bastille Günü geçit törenine katılmasına izin vermedi.
ABD yönetimi Patriot üretimi ve hava sahası seçeneğini değerlendiriyor
Ankara’daki zirvede Donald Trump, ABD’nin Ukrayna’ya Patriot hava savunma sistemleri için füze üretimi lisansı verebileceğini dile getirdi. Zelenskiy ile gerçekleştirdiği görüşmede Trump, “Sonradan size bunları eksik verdiğimizi söyleyemezsiniz. Benim fikrim, bunları kendiniz üretmenizdir” dedi.
Trump, konuyu henüz sistemlerin üreticileri olan Lockheed Martin ve RTX firmalarıyla görüşmediğini belirtti. Ukrayna’nın yakın zamanda ABD’den ek önleme füzesi alamayacağını da ekleyen Trump, “Elimizde Patriot var ama sayıları az. Onlara kendimizin ihtiyacı var” diye konuştu.
CNN, üretimin başlamasının aylar alabileceğini aktarırken; The New York Times, alt yükleniciler tarafından sağlanan parça tedarikinin temel sorunu oluşturduğunu yazdı.
Aynı görüşmede Trump, güvenlik garantilerinin bir parçası olarak ABD’nin Ukrayna üzerinde hava sahasını kapatabileceğini ilk kez kamuoyu önünde dile getirdi.
Washington’ın Ukrayna hava sahasını kapatmaya hazır olup olmadığı yönündeki soruya Trump, “Gerekirse evet” yanıtını verdi ancak bir barış anlaşmasına varılması durumunda bu tür önlemlere gerek kalmayabileceğini sözlerine ekledi.
Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları da değerlendirdi. Trump, “Bu bir tırmanma, ancak savaşın sona ermesine yardımcı olabilecek bir tırmanmadır” ifadesini kullandı.
Rubio ise Ukrayna ordusunun Rusya’nın iç kesimlerini vurma kabiliyetinin, çatışmanın sonlandırılması için yürütülecek müzakerelerde alan yaratmasını umduklarını açıkladı.
Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefonda görüşmeyi planladığını belirtse de bu görüşme henüz gerçekleşmedi. Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner üzerinden yürütülen Moskova temasları da duraklamış durumda. Putin ile en az yedi kez bir araya gelen Witkoff’a, aralık ve ocak aylarındaki son iki ziyaretinde Kushner eşlik etti.
Şubat ayı sonunda ABD ile İran arasında başlayan gerilimle birlikte her iki isim de Ortadoğu hattına odaklanarak ateşkes mutabakatının hazırlanması sürecinde yer aldı.
Ancak The New York Times’a konuşan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir kaynak, Witkoff ve Kushner’ın Ukraynalı ve Rus yetkililerle neredeyse her gün iletişimde olduğunu ve daha önce kamuoyuna yansımayan yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdiklerini iddia etti.
Kaynağa göre her iki müzakereci de tartışılacak yeni bir somut gelişme olması durumunda Moskova ve Kiev’i ziyaret etmeye hazır, ancak yalnızca fotoğraf karesi vermek için gitmek istemiyorlar.
Rusya müzakere için taleplerinin karşılanmasını şart koşuyor
Moskova yönetimi ise pozisyonunu koruyor. Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov, 7 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Zelenskiy, birliklerini şu anda Rusya toprağı olan Donbass ve diğer bölgelerden çekerek çok sorumlu bir karar alıp savaşı hala durdurabilir. Durumu fiilen kabul ederse ertesi gün çatışmalar sona erer” dedi.
Peskov, bu gerçekleşene kadar Rusya’nın askeri harekâtı sürdüreceğini ve bir tampon bölge oluşturmaya devam edeceğini sözlerine ekledi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, 10 Temmuz’da yayımladığı bildiride Kiev’i “Rusya’nın sivil nüfusuna ve sivil altyapısına yönelik terörü artırmaya çalışmakla” suçladı.
Bakanlık Sözcüsü Maria Zaharova, Minsk-Anapa seferini yapan turist otobüsüne yönelik saldırıdan sınır bölgelerindeki can kayıplarına kadar bir dizi gelişmeyi sıralayarak, “Tüm bu olgular, Ukrayna’nın askersizleştirilmesi ve naziden arındırılması ile bu topraklardan kaynaklanan tehditlerin ortadan kaldırılmasına yönelik görevlerin güncelliğini teyit ediyor. Bu hedeflere mutlaka ulaşılacaktır” dedi.
Moskova, Kiev ile 2025 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İstanbul’da yürütülen doğrudan müzakereleri yeniden başlatmaya hazır olduğunu belirtiyor.
Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 23 Haziran’da katıldığı büyükelçiler yuvarlak masa toplantısında, “2025 sonbaharında radardan çıktılar ve müzakereleri durdurduklarını açıkladılar. Biz bunları kaldığı yerden her an yeniden başlatmaya hazırız. Muhtemelen geçen yıl Ukraynalılara birileri diyalog kurmamalarını ve savaşmaya devam etmelerini söyledi” dedi.
Temmuz ayında Mozambik’e gerçekleştirdiği ziyarette Lavrov, Batı’yı Rusya’yı müzakereye çağırırken varılan anlaşmaları baltalamakla suçladı. Lavrov, 9 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Batı’nın müzakereli bir çözüm istediğine artık inanmayacağız. Bu iyi niyet ve umut stoğu tamamen tükenmiştir” ifadelerini kullandı.
Avrupa ülkelerinin Rusya’yı stratejik olarak yenilgiye uğratmak istediğini belirten Peskov, bunun “tarihin en büyük hatası” olduğunu savundu.
ABD’nin tutumunda ise bir ikili durum gözlemlediklerini ifade eden Peskov, Washington’ın bir yandan Kiev’e silah sevkiyatını sürdürürken, diğer yandan Avrupalıların aksine barış sürecine katkıda bulunma isteğini koruduğunu söyledi.
Peskov, “Bazen yanılsalar da bu isteğin samimi olduğunu düşünüyor ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz” değerlendirmesini yaptı.
Ukrayna ise Rus petrol rafinerilerine yönelik saldırılarını sürdürürken, bu eylemlerin kapsamını genişletme tehdidini yineliyor.
The New York Post gazetesinin haberine göre Kiev, çatışmaları sona erdirmek için Moskova üzerindeki baskı dengesinin değiştirilmesi gerektiğine inanıyor.
Zelenskiy, 4 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Rusya’nın sesini duyacağı taraflar kesinlikle ABD, diğer G7 ve G20 ülkeleri ile Avrupa’dır” ifadesini kullandı.
Diplomasi
Bloomberg: Graham’in ölümü Ukrayna yardımını zorlaştıracak

ABD’li Senatör Lindsey Graham’in 71 yaşında hayatını kaybetmesi, Ukrayna ve diğer müttefiklerin Washington’daki en etkili destekçilerinden birini yitirmesine yol açtı. Bloomberg’in analizinde, Graham’in ölümünün ardından Kiev ve Avrupalı ortakların Beyaz Saray ile iletişim kurmak için yeni kanallar aramak zorunda kalacağı belirtildi.
ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’in vefatı, Ukrayna’nın Beyaz Saray ile en etkili iletişim kanallarından birini kaybetmesine neden oldu.
Bloomberg’in haberine göre, Graham’in yokluğu Ukrayna ve diğer ABD müttefikleri için Washington’da büyük bir boşluk yaratacak.
Graham, ABD Başkanı Donald Trump ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasındaki gergin ilişkilere rağmen, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin önemli bir kısmında Kiev’e askeri destek sağlanması için çaba harcıyordu.
Bloomberg, Graham’in vefatıyla birlikte Ukrayna ve diğer ABD müttefiklerinin, Trump’ın yakın çevresinde yeni güvenilir isimler bulmak zorunda kalacağına dikkat çekti.
Haberde, Graham’in Trump ile yakın ilişkilerini, Senato’daki Demokratlarla çalışma becerisini ve yabancı liderlerle kurduğu güçlü bağları birleştiren benzersiz bir yetenek setine sahip olduğu, bu nedenle yeni bir kanal bulmanın kolay olmayacağı ifade edildi.
“Kiev için büyük bir kayıp”
Bloomberg’e konuşan bir kaynak, Kiev yönetiminin Graham’in ölümünü, “Ukrayna’yı samimi şekilde destekleyen ve yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapan nadir bir Cumhuriyetçinin kaybı” olarak değerlendirdiğini aktardı.
Ukraynalı siyaset bilimci Volodimir Fesenko da Kiev’in Graham’in ölümünün ardından ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunu belirtti.
Fesenko, “Bizim için şimdi temel soru şu: Senato’da güçlü bir konuma sahip olan ve Trump’a doğrudan erişebilen Graham gibi başka aktörler var mı?” değerlendirmesini yaptı.
İsmi açıklanmayan bir Avrupalı diplomat ise Avrupa’da Graham’in sadece Ukrayna’yı destekleyen değil, aynı zamanda Rusya üzerinde baskı kurabilen, Beyaz Saray bünyesinde nüfuz sahibi bir figür olarak görüldüğünü dile getirdi.
Senatör Lindsey Graham, vefatından sadece birkaç saat önce Rusya’ya yönelik yeni kısıtlamaları içeren yasa tasarısının tamamlanması gerektiğini söylemişti.
Graham, esprili bir dille yaptığı açıklamada, “Şu anda ölemem. Rusya’ya yaptırım uygulamam, İran ile durumu çözmem ve İsrail ile Suudi Arabistan ilişkilerini normalleştirmem gerekiyor” ifadelerini kullanmıştı.
Aort yırtılması ve aterosklerotik kalp damar hastalığı nedeniyle 71 yaşında hayatını kaybeden senatörün ardından ABD Başkanı Donald Trump taziye mesajı yayımladı.
Trump, federal binalardaki bayrakların yarıya indirilmesi talimatını verirken, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda Graham için, “Tanıdığım en büyük insanlardan ve senatörlerden biriydi. Her zaman çalıştı ve gerçek bir Amerikan vatanseveriydi. Lindsey çok aranacak” yazdı.
Rusya’nın yaptırım listesindeydi
Rusya yönetimine yönelik istikrarlı eleştirileriyle bilinen Graham, 2018 yılında Rusya’ya karşı hazırlanan ve “cehennem yaptırımları” olarak adlandırılan yasa tasarısının mimarlarından biriydi. Bu tasarıyla Rusya’nın devlet borcuna yönelik yaptırım kavramını ortaya atmış ve siber sektöre kısıtlamalar getirilmesini savunmuştu.
Rusya İçişleri Bakanlığı, Mayıs 2023’te Zelenskiy ile görüşmesinin ardından Graham hakkında arama kararı çıkarmıştı. Rusya Federal Mali İzleme Servisi (Rosfinmonitoring) ise Şubat 2024’te ABD’li senatörü terör ve ekstremizm destekçileri listesine dahil etmişti.
Diplomasi
AB askerlik çağındaki Ukraynalıların girişini kısıtlayacak

Avrupa Birliği, temmuz ayında kabul edeceği yeni direktifle askerlik çağındaki Ukrayna vatandaşlarının birliğe girişine kısıtlama getirmeyi ve koruma statüsü vermeyi reddetmeyi planlıyor. Polonya İçişleri Bakan Yardımcısı Maciej Duszczyk, hazırlıklarında son aşamaya gelinen ve Varşova yönetiminin de desteklediği düzenlemenin Mart 2027 tarihinde yürürlüğe gireceğini duyurdu.
Avrupa Birliği (AB), askerlik yükümlülüğü bulunan Ukrayna vatandaşlarının birliğe girişini kısıtlamaya ve bu kişilere koruma statüsü verilmesini reddetmeye hazırlanıyor.
Polonya gazetesi Rzeczpospolita’nın Polonya İçişleri Bakanlığının göç politikasından sorumlu Bakan Yardımcısı Maciej Duszczyk’e dayandırdığı habere göre, konuya ilişkin AB direktifi temmuz ayında kabul edilecek ancak Mart 2027 tarihinde yürürlüğe girecek.
Polonya İçişleri Bakan Yardımcısı Duszczyk, düzenlemeye ilişkin yaptığı açıklamada, “Değişiklikler üzerindeki çalışmalar tamamlanmak üzere. Polonya bu adımları destekliyor” ifadesini kullandı.
Yeni düzenleme kapsamında AB genelindeki geçici koruma statüsü, yalnızca Ukrayna resmi makamları tarafından verilmiş seferberlik tecil veya muafiyet belgesine sahip Ukrayna vatandaşları için geçerli olacak.
Kiev değişiklik talep etti
Ukraynalı mültecilere yönelik geçici koruma direktifindeki bu değişikliklerin doğrudan Kiev yönetiminin talebi doğrultusunda hazırlandığı belirtildi. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, yaklaşık bir yıl önce 18-22 yaş aralığındaki Ukraynalı erkeklerin yurtdışında eğitim görmeleri ve çalışmaları için uygulanan çıkış yasağını kaldırmıştı.
Bu kararın ardından üç ay içinde 121 binden fazla Ukraynalı erkek Polonya’ya giriş yaparken, bu kişilerin büyük kısmının daha sonra Almanya’ya geçtiği kaydedildi.
Rzeczpospolita’nın paylaştığı verilere göre, güncel olarak Polonya’da 218 binden fazla askerlik çağında Ukraynalı erkek yaşıyor.
Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verileri ise AB topraklarında geçici koruma statüsünden yararlanan toplam Ukraynalı sayısının 4,3 milyon olduğunu gösteriyor. Bu kişilerin 1,2 milyonu Almanya’da, 960 bini ise Polonya’da ikamet ediyor.
Avrupa Komisyonu, haziran ayı sonunda askerlik çağındaki Ukraynalı erkeklere mülteci statüsü verilmemesini önermişti. Komisyon bu öneriyi, koruma ihtiyaçları ile Ukrayna’nın genel savunma kapasitesi arasındaki dengenin sağlanması gerekliliğiyle gerekçelendirmişti.
Ukrayna’nın demografi sorunu
Ukrayna Parlamentosu İnsan Hakları Yetkilisi Dmitro Lubinets, 20 Haziran tarihinde yaptığı açıklamada, Rusya ile yaşanan savaşın ardından 5,7 milyondan fazla Ukrayna vatandaşının ülkeyi terk ettiğini bildirmişti.
Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiga ise yurtdışında zorunlu olarak bulunan Ukraynalı sayısının 8 milyonu aştığını kaydetmişti.
Ukrayna Sosyal Politika, Aile ve Birlik Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayı itibarıyla ülke nüfusunun yaklaşık 22-25 milyon seviyesine gerilediğini açıklamıştı.
Ülkenin 2001 yılında yapılan son resmi nüfus sayımında Ukrayna nüfusu yaklaşık 48 milyon olarak kayıtlara geçmişti.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, ilkbahar aylarında yaptığı açıklamada, yurtdışına giden askerlik çağındaki erkeklere cephedeki askerlerin rotasyonunun sağlanabilmesi için ülkeye geri dönme çağrısı yapmıştı. Ukrayna’da mevcut yasalara göre seferberlik yaşı 25 ile 60 yaş arasında uygulanıyor.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










