Diplomasi
İran’ın Güney Kafkasya’da yeni strateji arayışı
Aşağıda çevirisini okuyacağınız İran’ın Kafkasya politikasının geçmişi ve olası geleceğine mercek tutan makale, Abu Dabi merkezi The Emirates Policy Center’da(EPC)yayınlandı. Merkezin İran çalışmaları biriminin ortak çalışması olan makalede, Tahran’ın Kafkas politikasını şekillendiren çoklu “tehditler”, iç dinamikler ve jeopolitik dengeler ele alınıyor. Tartışmaya açık bazı ifadelere karşın Tahran’ın Kafkasya’da izlediği politikayı anlayabilmek açısından dikkate değer bu çalışmayı dikkatinize sunuyoruz:
***
İran’ın Güney Kafkasya’da Yeni Strateji Arayışı
Güney Kafkasya’daki hızlı güç dengesi değişimleri İran’a yönelen en büyük tehditler arasında. Bu bölgede İsrail-Türk-Amerikan ekseni, NATO’nun ve Batı’nın etkisini önemli ölçüde artırıyor. Bu gelişmeler, dünya siyasetindeki değişimlerden, İran’ın bölgedeki rakiplerinin artan etkisinden, özellikle son yirmi yılda Tahran’ın çeşitli çatışmalarla meşgul olmasından ve İran’ın ABD ve diğer ülkelerle artan gerginliğinden kaynaklanıyor. Bu meşguliyetler, dışişleri bakanlığı uzmanları ve diplomatlarının durum analizleri ve hızlı gelişmeler de dahil profesyonel katkılarının ihmal edilmesine yol açtı.
Tahran, işbirliği ve kalkınma sloganı altında 3+3 formatının Tahran’daki toplantısına ev sahipliği yaptıktan sonra Güney Kafkasya’daki barış ve işbirliği sürecinin canlandırılmasında ilerleme kaydetmeyi umuyordu. İran yirmi yıllık eylemsizliğin ardından bölgedeki çıkarlarını aktif bir şekilde takip etmeye karar verdi. Bunun bir kısmı Tahran’ın Rusya ve Türkiye’nin yanı sıra bölgedeki etkili aktörlere ulaşma çabalarından da kaynaklanıyor. Örneğin İran, Aras koridorunu rayına oturttu. Ancak sahadaki gerçekler Tahran’ın vardığı son anlaşmaların, özellikle Hamas’ın İsrail’e saldırması ve Gazze’deki savaştan sonra, geçmişte olduğu gibi sadece kâğıt üzerinde kalacağı anlamına gelebilir. Tel Aviv, Tahran’ın saldırının ana kışkırtıcısı olduğunu söylüyor.
Gazze’deki krizin sona ermesinin ardından Güney Kafkasya’da İran’a karşı çok boyutlu bir tırmanış yaşanması bekleniyor. Azerbaycan’daki gerçekler Bakü’nün gerilimi tırmandırmaya hazır olduğunu gösteriyor. Ülkedeki medya kuruluşları geçici duraklamaya rağmen İran’a yönelik saldırılarını sürdürüyor. Bu da iki ülke arasındaki gerilimin geçen altı aya kıyasla daha da artabileceğine işaret ediyor. Bu durum Ermenistan’daki Rusya karşıtı hamlelerde ve İran’ın bölgesel çıkarlarına karşı diğer yabancı aktörlerin devreye girmesinde açıkça görülüyor.
Tahran Neden Şaşırdı?
İran’ın kuzeybatı sınırlarındaki son derece karmaşık değişiklikleri kavraması uzun zaman aldı. Çeşitli nedenlerden ötürü İran neredeyse yirmi yıldır Azerbaycan’ı bir tehdit olarak görmüyordu. Aynı zamanda Tahran’ın Ermenistan’dan gelebilecek tehditlere bakışı da Erivan ile Washington arasındaki yakın ilişkiler ve Ermenistan’ın diğer hamleleri nedeniyle değişiyor. Tahran, Türk milliyetçilerinin yarattığı risklerini ve kışkırtmalarını ciddiye bile almadı.
Pek çok kişi bu milliyetçilerin İran’da Azeri dilinin konuşulduğu dört eyaletin ayrılmasını istediğine inanıyor. Bazı nedenler İran’ın kuzeybatı sınırlarındaki tehdit kaynaklarını “geç anlamasına” yol açtı. Bu nedenler arasında İran’ın dış politika kurumlarındaki karar alma çevrelerinde büyük nüfuza sahip olan Azeri lobisinin etkisi de yer alıyor. Bu lobi Kafkaslardaki gelişmeler hakkında yanlış bilgiler sağladı. Buna Tahran’ın Şii Azeriler için dini verilere ve diğer analitik verilere odaklanmak gibi yanlış standartlara bağımlılığını da ekleyebiliriz.
Tahran’a yönelik ciddi tehditler, sınır değişikliklerinden daha kapsamlı. Bu tehditler çok katmanlı: Bölgesel rakiplerin ortak bir jeopolitik ve jeoekonomik proje yürütme çabaları, İsrail’in İran’ın kuzeybatı sınırlarında genişleyen varlığı ve ayrılıkçı hedefleri olan Azeri milliyetçilerin hamleleri.
Tüm bunlar Tahran için durumu daha hassas ve endişe verici hâle getiriyor. İran, NATO ve Erdoğan’ın yayılmacı politikalarını hayata geçirmeye çalıştığı düşünülen Turancılar için bir koridor olarak gördüğü Zengezur koridoruna karşı çıkarak bu olumsuz dinamikleri değiştirmeye çalışıyor. Bu nedenle Tahran yeni bir strateji geliştirmeye çalışıyor. Ancak bu çok geç kalınmış bir adım gibi görünüyor. Bu yanlış anlamanın İran’da yarattığı şok, 2020’de Karabağ’da yaşanan ikinci savaş sırasında açıkça görüldü. Tahran o zamana kadar Azerbaycan’daki ideolojik faaliyetlere yaptığı uzun vadeli yatırımlara güveniyordu.
İran’ın 2023’e Kadar Bir Stratejisi Yoktu
Rusya yirmi yılı aşkın bir süredir İran’ın Güney Kafkasya’da aktif bir rol oynamasını çeşitli nedenlerle istemiyor. Moskova, Rusya-Türkiye angajmanına öncelik verdi ve Tahran’ın istikrarlı bir yaklaşım benimsemedeki başarısızlığı bölgenin ideolojik yapısından farklılık gösteriyor. Tahran, özellikle ulaşım ve ekonomi alanlarında Azerbaycan ve İran’ı birbirine bağlamak için özel stratejiler tasarlamaya çalışmadı. Bu durum Güney Kafkasya’daki durumun sürekli kötüleşmesine yol açarak İran’ı olumsuz etkiledi.
İran; Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ilk savaş sırasında, özellikle de Tahran’ın siyasi literatüründe işgal altındaki Filistin’e benzer terimlerle tanımlanan Karabağ bölgesinin Erivan tarafından işgal edilmesinden sonra Bakü’yü destekledi. Tahran her zaman Karabağ bölgesinin tamamının Azerbaycan ile yeniden birleşmesi gerektiğini savundu. Ancak Tahran-Bakü ilişkileri İran’ın bölgesel nüfuzunun azalmasıyla birlikte kötüleşmeye devam etti.
Azerbaycan’ın ikinci savaştaki zaferini kutlamak için 10 Aralık 2020’de Bakü’de düzenlenen askerî geçit töreni sırasında Azeri bir askeri komutan, çoğunluğu Azeri olan İran’ın Tebriz vilayetini övdü. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçit töreninin en önemli konuğu ve konuşmacısıydı. Erdoğan, Azerbaycan topraklarının bölünmesiyle ilgili, Türkiye’nin Bakü ile Tebriz’i birbirine bağlama ve birleşik bir Azerbaycan kurma arzusunu ifade eden bir Azeri-İran şiirinden bölümler okudu.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, tartışmalı Dağlık Karabağ bölgesinin bir parçası olan Şuşa kentinde, İsrail insansız hava araçlarını sergileyerek ve bir kediyle oynayarak (kedi, İran’ın kediye benzeyen haritasını sembolize ediyor) İran’a alaycı bir dille dolaylı tehditler savurdu. Bakü ayrıca İran’la işbirliği yapmakla ya da İran’a sadakatle suçlanan çok sayıda kişiyi de tutukladı. Bunlar, dış politika kurumunun 20 yılı aşkın ihmalkarlığının ardından Güney Kafkasya’daki ulusal çıkarlarına zarar veren çelişkiler de dahil zor durumun nihayet farkına varan Tahran için alarm zilleriydi.
Tahran nihayet bu sorunlarla yüzleşmek için harekete geçmeye başladı. Her zamanki gibi İran’ın ilk yaklaşımı tehditler yoluyla çatışmacı oldu. Ülkenin kurumları ve yetkilileri Azerbaycan’a karşı saldırgan bir söylem kullanmak için yarışırken denklemi değiştirecek pratik stratejiler geliştirmekte başarısız oldular. Güney Kafkasya’da İran’ın rolü ve etkisine dair korkular yayıldı çünkü Tahran’ın bölgede kışkırtma ve tehdit dışında bir stratejisi yoktu. Tahran, İran’da derin kökleri olan halklarla bağlarını güçlendirmek için kültürel ve ekonomik bileşenleri içeren stratejik planlardan yoksun.
Son yıllarda Azerbaycan İran’a baskı yapmak için çeşitli araçlar kullandı. Bunlar arasında Tahran’ın Bakü’deki hükümeti devirmeyi planladığı fikrine odaklanan medya kampanyaları da yer alıyor. Bir diğer yöntem ise Bakü’nün Rusya’ya giden İranlı kamyon şoförlerini Azerbaycan’dan geçerken taciz etmesi oldu. Bu şoförler, sınır geçişlerinde uzun gecikmelere maruz kaldı ya da uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlandı.
Ancak Tahran, başka yerlerde karşılaştığı ve baş etmek zorunda kaldığı baskılar nedeniyle Azerbaycan’ın sürekli baskısı karşısında temkinli davrandı. İran ayrıca ulusal birliği ve Azeri çoğunluğa sahip İran vilayetlerinin ayrılıkçı propaganda ve faaliyetlerden etkilenme olasılığı konusunda da endişeli. Bakü, Tahran’ı kamyon şoförleri aracılığıyla uyuşturucu kaçakçılığı yapmakla suçluyor. Cumhurbaşkanı Aliyev de dahil üst düzey Azeri yetkililer bu suçlamaları tekrarladı. İran bu suçlamaları defalarca reddetti ve bunları Tahran’a baskı yapmayı ve iki ülke arasında son yıllarda anlaşmazlık yaratmayı amaçlayan siyasi bir planın parçası olarak nitelendirdi.
Çok Boyutlu Etkileşim için Yeni Öncelik
Mevcut siyasi manzara İran’a çok az seçenek sunuyor. Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor, Moskova hem Bakü hem de Ankara ile anlaşmaya vardı, Ermenistan’da Nikol Paşinyan hükümeti gerilimi tırmandırmaya devam ediyor, Batı’nın (özellikle de ABD’nin) varlığı genişliyor, İran sınırları yakınında NATO varlığının potansiyeli artıyor ve Cumhurbaşkanı Aliyev’in tehditleri ile Bakü ve Erivan arasındaki gerilimin azalma eğilimi sürüyor.
Bu gerçekleri göz önünde bulunduran Tahran, en iyi seçeneğin Azerbaycan-Ermenistan güç dengesini yeniden kurmak olduğunu düşünüyor. Bu da Bakü ve Erivan’a karşı sopa ve havuç yöntemlerini kullanırken yeni önlemler almak için zaman gerektiriyor. İran, askeri güç dengesini yeniden kurmak için Ermenistan’a insansız hava araçları ve diğer silahları sağlamaya başladı bile.
Azerbaycan’ın Tahran’daki büyükelçiliğine ikinci kez yapılan saldırı gerilimi şaşırtıcı ve endişe verici bir seviyeye yükseltti. Bu nedenle İran’ın iktidar yapısı içindeki Azeri lobisinin bir kısmı, Azerbaycan İslami Direniş Hareketi’ne mensup, çoğunlukla Hüseyniyun olarak anılan iki üst düzey yetkilinin -Tevhid İbrahim ve Orkhan Mamedov- tutuklanarak Bakü’ye teslim edilmesini önerdi. Bu kişiler yıllarca İran’da faaliyet göstermiş ve Aliyev ailesinin sağlam muhalifleri olarak görüldüler. İran’ın resmi söylemi bu grubun Azerbaycan elçiliğine yönelik saldırıda herhangi bir rol oynamadığını iddia etti.
Raporlar failin kişisel ve ailevi nedenlerle tek başına hareket ettiğini söylüyor. İbrahim ve Mamedov’un tutuklanması devrim yanlısı siyasi çevrelerde ve direniş cephesinde bir protesto dalgasına neden oldu. Tahran’ı, destekçilerine ihanet etmekle suçladılar ve İran’ı birkaç gün gözaltında kaldıktan sonra onları serbest bırakmaya zorladılar. Özellikle Cumhurbaşkanı Aliyev 2018 yılında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’den Azerbaycan’a muhalif 20 kişinin tutuklanarak Bakü’ye teslim edilmesini bizzat istemişti. Bu talep, Azerbaycan güvenlik yetkililerinin Tahran’a yaptıkları ziyaretler sırasında da tekrarlandı.
Tahran iki ülke arasındaki gerilimi düşürmek için önlemler aldı. İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan 13 Temmuz 2023’te Bakü’de düzenlenen Bağlantısızlar Hareketi bakanlar toplantısına katıldı. Tahran’daki Azerbaycan Büyükelçiliğine yapılan saldırının faillerinin cezalandırılması için Tahran’da açık talimatlar vardı. İran Bakü’den büyükelçiliği yeniden açmasını ve özellikle medya kampanyası olmak üzere gerilimi düşürmesini istedi. Cumhurbaşkanı Aliyev net bir yanıt vermedi ve Tahran’ı bir kez daha büyükelçiliğe yapılan saldırıda parmağı olmakla suçladı.
Abdullahiyan’ın Bakü ziyareti Azerbaycan devlet medyasının İran’a karşı yürüttüğü bir kampanyayla aynı döneme denk geldi. Kampanya, hiciv içerikli yayınlarla Abdullahiyan ve İbrahim Reisi gibi önde gelen isimleri hedef aldı. Hatta İran’daki bazı gruplar dışişleri bakanlığına büyükelçi rütbesindeki diplomatların etkinliğe gönderilmemesi tavsiyesinde bulundu. Bu zorluklara rağmen, Aliyev’i destekleyen İran’ın Azerbaycan Büyükelçisi’nin çabaları sayesinde Abdullahiyan’ın katılımı sağlandı. Azerbaycan medyasıyla yapılan basın toplantısında İran Dışişleri Bakanı sert sorularla karşılaştı. 13 Temmuz’da Channel One ve Azerbaycan Devlet Televizyonu “Son Dakika” haberi verdi: “İran Hatasını Kabul Etti- Dışişleri Bakanı Özür Dilemek İçin Bakü’ye Geldi.”
Abdullahiyan’ın ziyaretinden bir hafta sonra İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, 22 Temmuz’da Bakü’yü ziyaret etmesi için resmi bir davet aldı. Gallant ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Aliyev ve diğer üst düzey Azeri yetkililerle görüştü. İran’ın karıştığı iddia edilen suikastlar konusu bu görüşmelerin odak noktasını oluşturdu. İsrail Savunma Bakanı, Azerbaycanlı yetkililerden aldığı bilgiye atıfta bulunarak, İran’ın 19 Temmuz’da İsrail’in Azerbaycan’daki büyükelçiliğine yönelik saldırı planının engellendiğini açıkladı.
Ayrıca Rus-İsrailli bir araştırmacının Irak’ta Tahran’a bağlı gruplar tarafından kaçırıldığı iddialarına ilişkin haberler de ortaya çıktı. Buna ek olarak İran’ın Gürcistan ve diğer ülkelerdeki İsrail diplomatik merkezlerine saldırı düzenleme girişimlerine ilişkin açıklamalar da vardı. Azerbaycan Savunma Bakanı’nın İsrailli mevkidaşına İran’ın Ermenistan’ın Sevnik ilçesiyle olan sınırı hakkında bilgi verdiği bildirildi. Bu gelişmeler Abdullahiyan’ın ziyaretinin başarısız olduğunu ve Bakü’ye yönelik yeni bir politika belirleyemediğini gösteriyor.
Azerbaycan’ın İranlı Muhaliflere Desteği
Tahran, Azerbaycan’la özellikle medya alanındaki gerilimi azaltmada başarılı olduğunu iddia ederken, Azerbaycan hükümeti İran karşıtı bir medya kampanyası başlattı. Bu kampanya, Azerbaycan yönetiminin, Cumhurbaşkanı Aliyev ile İran Şahı’nın torunu Rıza Pehlevi’nin Almanya’daki görüşmesi de dahil İran muhalefetinin çeşitli kesimleriyle bir araya gelmesiyle hız kazandı. Daha sonra Şah Rıza Pehlevi’nin dul eşi Bakü’yü ziyaret etti. Hazar Denizi’nde yüzerken görüntülenmiş ve İranlılara hitaben bir video mesajı kaydetmiştir: “Şu anda size en yakın bölgedeyim.”
Bu olaylar Rıza Pehlevi’nin İran rejimine karşı muhalefetin bir bölümüne liderlik etme çabalarına rağmen gelişti. Bu çabalar zorluklarla karşılaştı ve özellikle Mahsa Amini’nin ahlak polisi tarafından trajik bir şekilde öldürülmesinin ardından Batı kamuoyunu İran’a karşı harekete geçirme girişiminde istenen başarıyı elde edemedi.
Pehlevi ailesinin Bakü ziyaretinin niteliğine ilişkin dikkate alınması gereken birkaç nokta var: Öncelikle bu ziyaret, ailenin İsrail ziyaretinin ardından geldi. Tel Aviv’den Bakü’ye doğrudan uçarak İsrail’den Tahran’a açık bir mesaj gönderdiler. İkinci olarak İsrail, Pehlevi ailesine ziyaretleri sırasında bir koruma ekibi sağladı. Üçüncüsü, Azerbaycan hükümeti bu seyahati medyada geniş yer vererek kamuoyuna duyurdu. Kamuoyuna yapılan bu açıklamanın amacı Tahran’a Azerbaycan’ın İran ile ilişkilerinde kırmızı çizgileri olmadığını iletmekti.
İsrail’in, İran’ın Kuşatıldığı İddialarını Yeniden Değerlendirmeli
Güney Kafkasya’da yaşanan son dönüşümlerin ardından Tahran’ın bölgesel değişimleri belirleyen siyasi manzaraya ilişkin bakış açısı yeniden değerlendirmeye tabi tutuldu. Buna göre, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki her türlü ekonomik, siyasi ve sosyal işbirliği İran’ın ulusal çıkarlarına zarar verecektir. Türk hükümetinin iş modelinin önemi, Nahçıvan ile Azerbaycan arasındaki ulaşım güzergâhını ve iletişimi normalleştirme hedefiyle vurgulanıyor.
Bu çaba Türkiye’nin jeopolitik ve ekonomik hegemonik stratejilerini güçlendirebilir ve aynı zamanda NATO’nun İran sınırlarına yakın bölgelerdeki etkisini pekiştirebilir. Ekonomik açıdan, Türkiye’nin bölgesel etkisi arttıkça, İran önemli gelir kaybı yaşayabilir. Bu sonuç, Azerbaycan’dan geçen kamyon yollarının kapanması, Azerbaycan petrol ve gazının Türkiye’ye sorunsuz taşınması ve Türkiye’nin İran enerji kaynaklarına olan bağımlılığının azalması nedeniyle bekleniyor.
Türkiye’nin İran’ın Azeri çoğunluklu vilayetlerinde artan popülaritesi ve bu vilayetlerde Türk ticari, kültürel ve kimlik temelli faaliyetlerinin genişlemesi göz önüne alındığında, İran rejimi en az dört vilayette gücünü korumakta zorluklarla karşılaşabilir. Ayrıca kuzeybatı ve orta İran’da da güvenlik gerilimleriyle karşı karşıya kalacaktır. Bu riskler göz önüne alındığında, İran Dini Lideri Ermenistan ile sınır meselesinin İran için bir “kırmızı çizgi” olduğunu söyledi.
Ancak İran’ın diplomatik aygıtı son iki yılda başarısız oldu ve Erdoğan’ın yeni cumhurbaşkanlığı döneminde Tahran üzerindeki baskı arttı. Tahran’daki görüş, İran’ın Kafkasya’da devam eden gelişmelerde daha aktif bir rol oynayabileceği yönünde. Ermenistan ve Azerbaycan’daki potansiyelini ulaşım altyapısını geliştirerek, Ermenistan’da köprüler ve demiryolları inşa ederek ve Azerbaycan ile ulaşım programları ve medya girişimleri uygulayarak değerlendirmeyi amaçlıyor.
İran ayrıca güvenlik ve istihbarat operasyonlarını sektörler arasında genişletmeli. Tahran bunu hem Rusya’nın hem de Türkiye’nin etkisini azaltacak bir avantaj olarak görüyor. Rusya’nın Bakü ve Erivan üzerindeki baskısını Batı’nın müdahalesini azaltacak şekilde yönlendirmeyi ve Tahran’ın bölgedeki eşsiz konumunu sağlamlaştırmayı hedefliyor. İki yıllık planlamanın ardından ve özellikle İran’daki 3+3 toplantısından sonra Tahran şunları başardığına inanıyor:
1-Güney Kafkasya’da yeni bir strateji tasarladı ve diğer paydaşların bu stratejiyi kabul ettiğine inanıyor.
2-Ermenistan’ın dış politikasındaki önemli değişimi, özellikle de Cumhurbaşkanı Paşinyan’ın Batı’ya yönelişini göz önünde bulunduran Tahran, Erivan’daki konumunu güçlendirmeye karar verdi. İran Ulaştırma ve Şehircilik Bakanı’nın 3+3 zirvesi sırasında Ermenistan’a yapmayı planladığı ziyaret stratejik bir zamanlamaya sahipti. Hedef, Türkiye, Rusya ve Azerbaycan’a, Tahran’ın Ermenistan’da ekonomik ve güvenlik alanındaki net bir plana sahip olduğunu iletmekti.
3-Moskova’da yapılan ve farklılıkların nihai bir açıklama yapılmasını engellediği önceki toplantıların aksine, 3+3 toplantısı net bir açıklamayla sonuçlandı. Tahran bu gelişmeyi önemli bir başarı olarak görüyor. Yol genişletme önerileri, Azerbaycan’ı İran üzerinden Nahçıvan’a bağlama ve Aras Nehri üzerinde bir köprü kurulması ile ilgili sonuçları güvence altına alarak olası yeni bir sınır krizini önlediğine inanıyor. Tahran, Aras Nehri üzerinde bir köprü inşa ederek güvenlik kapasitesini güçlendirmeyi hedefliyor.
4-Tahran yeni önerilerinin Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan’ı birbirine bağlayan ve daha önce üzerinde anlaşmaya varılan koridorun yönetiminde Rusya’nın etkisini sınırlamaya yardımcı olacağına inanıyor. Bu da Rusya’nın koridor üzerindeki güvenlik kontrolünün azalmasına yol açacak.
5- Tahran, birkaç ortak toplantıda Azerbaycanlı yetkililerin Tahran’daki büyükelçiliklerini yeniden açmaya hazır olduklarını ifade ettiklerini iddia ediyor. Bu altı ay önceki duruma kıyasla bir ilerleme olarak görülse de hâlâ belirli koşulların ve taleplerin karşılanmasına bağlı. Örneğin Azerbaycan’ın taleplerinden biri, Azerbaycan büyükelçiliğine saldıran kişiye karşı mahkeme kararının uygulanması. Tahran bu olayın medya propagandasında istismar edilmesini, özellikle de kamuoyunda Azerbaycan’ın bir zaferi olarak yansıtılmasını engellemeye çalışıyor.
Sonuçlar
Geçen iki yıl boyunca Tahran, Ermenistan üzerinden Azerbaycan’a baskı uygulamak için yoğun çaba sarf etti. Buna, güvenliği ve siyasi nüfuzu artırmak ve Türkiye’ye açık mesajlar göndermek için Kaban’da bir İran konsolosluğu açılması da dahil. Tahran, Ermenistan ile ortak projelerde aktif olarak işbirliği yaparak Erivan’ın altyapısını geliştirmesine yardımcı oldu. İran, Karadeniz’e uzanan bir kara yolunu tamamlamayı hedefliyor.
Ancak Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın Tahran’a yaklaşımı tutarlı değil. Son aylarda Ermenistan güvenlik, siyasi, ekonomik ve diplomatik yetkililerin Türkiye, Fransa, ABD gibi farklı ülkelere ziyaretlerinin arttığına tanık olundu.
Ermenistan Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Armen Grigorian’ın temmuz ayında ABD’li güvenlik yetkilileriyle yaptığı uzun görüşmeler özellikle İranlı güvenlik yetkililerinin dikkatini çekti. Tahran; Türkiye, ABD, Fransa, Azerbaycan, Ermenistan ve İsrail arasında İran’a karşı dile getirilmeyen bir uzlaşının gerçekleşme ihtimalinden endişe duyuyor.
Tahran kuzey sınırı boyunca ciddi tehditler algılıyor. Ancak Azerbaycan ve Ermenistan’a baskı yapmak için diplomatik araçları kullanması henüz kayda değer bir sonuç vermedi. “Güney Kafkasya’da Barış, İşbirliği ve İlerlemenin Tesisi” şiarıyla yapılan son toplantılar, somut etki ya da gerçek sonuçlardan yoksun, sadece kağıt üzerinde başarılar olarak görülüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya’yı 2025 yılına kadar Karabağ’ı terk etmeye çağıran açıklamalarına karşılık İranlı yetkililer bu fırsattan yararlanmayı ve Rusya ile kuzey ve güney Kafkasya bölgelerinde işbirliği arayışına girmeyi planlıyor. Bazı İran güvenlik kurumları, kuzeybatı sınırı boyunca geniş çaplı askeri tatbikatlar planlıyor. Ancak bazılarına göre İran’ın bu çabaları bölgedeki değişimler üzerinde kayda değer bir etki yaratmaya yetmeyebilir.
İran’daki durum hükümet üzerinde ciddi bir baskı yaratmış durumda ve Kafkasya’nın jeopolitik dinamiklerindeki herhangi bir büyük değişim İran içinde önemli kimlik, siyaset ve güvenlik sorunlarına yol açabilir. Tahran, konumunu güçlendirmek ve olası sorunların önüne geçmek için Aras Nehri geçiş yolu projesine odaklanıyor. Bu hedefi kolaylaştırmak için Azerbaycan hükümeti ile sözlü anlaşmalara varıldı. Tahran’ın Güney Kafkasya politikası aşırılık, ihmal ve duygusallık arasındaki hassas dengeden etkileniyor gibi görünüyor.
Bu durum İran rejimi içindeki aşırılık yanlısı iki grup arasındaki rekabetin bir sonucu: Biri Azerbaycan’ı destekliyor ve Ermenistan’a karşı çıkan, diğeri ise Ermenistan’ı destekliyor ve Azerbaycan’a karşı çıkıyor. Bu gruplar Bakü, Erivan ve Birleşik Krallık’taki büyükelçilik ve merkezlerin desteğiyle faaliyet gösteriyor. Aralarındaki temel anlaşmazlıklar tartışmalar ve kışkırtıcı söylemlerle kendini gösteriyor. Bu çatışma İran medyasının Güney Kafkasya’ya yaklaşımına da yansıyarak bu gruplar arasındaki anlaşmazlıklara ayna tutuyor.
Gazze’de devam eden gelişmeler ve Tel Aviv’in Tahran’ı Hamas’ın İsrail’e karşı yürüttüğü operasyonlara karışmakla suçlaması, Gazze krizi sona erdiğinde iki ülke arasındaki gerilimin tırmanmasına neden olabilir. Tel Aviv muhtemelen İran’ın bölgesel çıkarlarına karşı yeni bir strateji izleyecektir. Tahran bu konuda ciddi endişe duyuyor ve böyle bir senaryoyla yüzleşmek için hazırlık yapmayı planlıyor.
Bu zorlukların üstesinden gelebilmek için Tahran; Ermenistan, Azerbaycan ve Türkiye hakkında önyargılı görüşlere sahip hiziplerle ilgili duygusal olarak yüklü ve siyasi olarak bölücü politikalardan uzaklaşmayı düşünmeli. Daha gerçekçi bir yaklaşım ise işbirliğine dayalı bir yol haritasının geliştirilmesi ve derin ekonomik işbirliği yoluyla altyapının güçlendirilmesi olacaktır. Mevcut koşullar, Azerbaycan’ın çıkarlarını ilerletmek için İsrail ile bağlarını güçlendirmeye çalıştığını gösteriyor.
Dini Lider Ali Hamaney’in son Gazze olayları sırasında Müslüman ülkelere İsrail’e petrol ve gaz ihracatını durdurma çağrısı yapmasına rağmen Azerbaycan bu çağrıya yanıt vermediği gibi yakın zamanda böyle bir planı da yok gibi görünüyor. Azerbaycan ekonomik çıkarlarına öncelik veriyor ve kendisini İsrail’in önemli bir petrol tedarikçisi olarak görüyor. Bu da Tahran’ın bölgede sadece ideolojiye dayalı bir yaklaşım yerine ekonomik açıdan daha pragmatik bir yaklaşım benimsemesinin önemini vurguluyor.
Tahran, güvenlik konusunda geleneksel olarak güç ve caydırıcılığını göstermek için askeri tatbikatlara bel bağladı. Ancak, son gelişmeler, bu yaklaşımın genişletilerek Bakü ve Ankara arasında ortak uygulamalara dönüştürüldüğünü gösteriyor. 2023’te Azerbaycan ve Türkiye arasında düzenlenen Haydar Aliyev ve Kemal Atatürk tatbikatları gibi ortak eğitim programları, işbirliğinin derinleştiğine işaret ediyor.
Diplomasi
Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.
Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.
Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.
İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.
Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.
Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.
Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.
Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.
İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.
Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.
Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.
Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.
İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.
Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.
Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.
Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.
İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.
2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.
Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.
Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.
Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.
Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.
Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.
Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.
Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.
İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.
İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.
Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.
İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.
Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.
Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.
Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.
Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.
Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.
Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.
Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.
Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.
Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.
Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.
Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.
Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.
İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.
Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.
Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.
Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.
Diplomasi
G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.
“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.
Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.
Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.
Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.
Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.
Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.
Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.
On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.
ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.
Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.
Greer şöyle konuştu:
“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.
Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.
ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.
Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya.
Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.
Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.
Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.
Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.
Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.
Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).
Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor.
Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.
CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.
Diplomasi
Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.
Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.
Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.
Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.
İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.
Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.
Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.
Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.
Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.
Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.
Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.
Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.
İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.
17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.
Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.
Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.
Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.
Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.
South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.
14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.
Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı










