Bizi Takip Edin

Ortadoğu

‘İsrail hem demokratik hem Yahudi olamaz’

Yayınlanma

Exeter Üniversitesi’nden İsrailli tarihçi Ilan Pappé, Netanyahu’nun yargı reformu girişimine karşı başlatılan ve aylardır devam eden protestoların perde arkasını yazdı.

“Yeni Tarihçiler” hareketinin önemli isimlerinden olan ve İsrail’in kuruluş efsanelerini çürüten tezleriyle bilinen Pappé, gösterilerin arkasındaki çekirdek grubun ülkenin devasa güvenlik aygıtındaki hegemon güç olduğunu söyledi: “Gazze Şeridi’nde ve daha önce Batı Şeria ve Lübnan’da sayısız savaş suçu işlemiş olan askeri yetkililer, şimdi ortaya çıkan muhalefet bloğunda önemli bir rol oynuyorlar.”

Batı medyasının protestoları İsrail demokrasisini siyasi aşırılıktan kurtarma çabası olarak tasvir etmesini eleştiren Pappé, eylemcilerin motivasyonunun bir tür “İsrail fantezisi” olduğunu söyledi: “Filistin’in işgalini içeride ve dışarıda meşrulaştırmak için yeterli ahlaki sermayeye sahip laik demokratik bir devlet.”

Pappé’ye göre Filistinlilere yönelik ayrımcı politikayı görmezden gelerek “demokrasiyi” yüceltilen protesto dalgası İsrail’in temel paradoksu gözler önüne seriyor: İsrail hem demokratik hem de Yahudi olamaz. Ya ırkçı bir Yahudi devleti olacak ya da tüm vatandaşları için demokratik bir devlet. Bunun ortası yok.

Makalenin tamamı:

***

İsrail Fantezileri

Bu ay İsrail’deki haberleri izlerken ülkenin dört bir yandan saldırı altında olduğunu düşünebilirsiniz. Üç Anglo-İsrailli yerleşimci Batı Şeria’da gerillalar tarafından öldürüldü; Tel Aviv’de muhtemelen bir araba kazası olan ancak yaygın olarak bir terör olayı olarak sunulan olayda bir İtalyan turist öldü ve yedi kişi yaralandı ve IDF 2006’dan bu yana Lübnan’dan ateşlenen en büyük roket saldırısını durdurduğunu iddia etti. Her zaman olduğu gibi bu haberlerde de İsrail askerlerinin giderek artan sayıda Filistinli genci infaz yoluyla ya da evlerini bombalayarak öldürdüğü işgal altındaki topraklarda yer alan ölüm tarlaları özenle görmezden gelindi. Yine de medyada yer alan haberlerde yeni olan şey şaşkınlık havasıydı: İsrail’in aşırı sağcı hükümeti nasıl olur da Yahudi vatandaşlarına güvenlik- ya da en azından güvenlik hissi- sağlayamazdı? Bu ihmalin suçlusu kimdi?

Binjamin Netanyahu’ya göre sorumluluk devam eden protesto hareketindeydi. Ocak ayının başından bu yana eylemciler, mahkemelerin siyasi olarak kontrolünü sağlayacak, Başbakan’ın yolsuzluk davasında mahkumiyetten kaçmasına olanak tanıyacak ve Ortodoks Yahudiliğin hem kamu hayatında hem de hukuk sisteminde etkisini artıracak olan yargı reformlarına karşı çıkmak için yüz binlerle bir araya geldi. Netanyahu kendisini eleştirenleri ulusu bölmek ve zayıflatmakla suçlarken, tasarının yasalaşması halinde göreve gelmeyecekleri tehdidinde bulunan yedek askerlere de ateş püskürdü. Kendisine yakın kişiler de ABD’nin göstericileri finanse ettiği söylentisini yaydı (bu yalan bir haberdi ancak Başkan Biden’ın reformları kamuoyu önünde kınaması göz önüne alındığında su götürür).

Son kamuoyu yoklamalarına bakılırsa Netanyahu’nun mesajı etkili olamadı. Birçok İsrailli için bu tür güvenlik risklerini yaratan bizzat Başbakan’ın kendisiydi. Popülaritesi tarihi bir dip yaşadı ve bugün yapılsa seçimleri kaybetmesi muhtemel. Eski destekçilerinin güvenini yeniden kazanma – İran ve müttefiklerinden geldiği varsayılan savaş tehdidi altında, onları Siyonist uzlaşının sıcak kucağına çekme – girişiminde başarısız olan Başbakan şimdi iki cazip olmayan seçenek arasında seçim yapmak zorunda: Ya reformlardan vazgeçecek ve sokaktaki direnişi yumuşatacak ya da reformları devam ettirecek ve Yahudi vatandaşlar arasındaki bölünmeleri derinleştirecek. Bu bölünmelerin İsrail devletini içeriden zayıflatabileceği öngörüsü şu aşamada erken görünüyor. Ancak Siyonist yapıda önümüzdeki yıllarda daha da genişleyebilecek ciddi çatlakları ortaya çıkardığına şüphe yok.

Eğer ufukta toplumsal bir çöküş görünmüyorsa, bunun nedeni büyük ölçüde ülkenin devasa güvenlik aygıtıdır. İsrail hâlâ ordusu olan bir devletten ziyade devleti olan bir ordudur. Yeni otoriter hükümet bile zorlanmadan, önde gelen askeri figürlerin onayı olmaksızın güvenlik politikasında önemli değişiklikler yapamaz. Bu zümre mevcut sistemin korunmasına yaptığı yatırımının sinyallerini açıkça vermişti. Özünde bu, Filistinlilerin ayrım gözetmeksizin öldürülmeye devam edilmesi, ev yıkımlarının uygulanması ve yerleşimci pogromlarının onaylanması anlamına geliyor. Bu, İsrail’in ifade ve toplanma özgürlüğünden mahrum bıraktığı Filistinli vatandaşlarına karşı kurumsallaşmış ayrımcılığın uygulanması demek. Ve bu Gazze’nin düzenli olarak bombalanması ve kuşatılmasının yanı sıra Suriye’ye neredeyse her hafta düzenlenen hava saldırılarını da kapsıyor.

Fanatik Yahudi yerleşimciler, 10 Nisan’da Filistin’deki yasa dışı Yahudi yerleşim birimlerini desteklemek amacıyla Batı Şeria’nın kuzeyindeki İsrail kontrol noktası “Za’tara” (Tapuah) kavşağından başlayarak kaçak inşa edilen yerleşim birimi Evyatar’a doğru yürüyüş düzenledi. Foto: Enes Canlı/AA

Bu faaliyetleri tasarlayan ve yürüten aygıtlar, son gösterilerin arkasındaki çekirdek grubu oluşturuyor. Gazze Şeridi’nde ve daha önce Batı Şeria ve Lübnan’da sayısız savaş suçu işlemiş olan askeri yetkililer, şimdi ortaya çıkan muhalefet bloğunda önemli bir rol oynuyorlar. Bu kişiler, Netanyahu’nun politikasını sadece güvenlik aygıtlarına değil, aynı zamanda finans kurumları, yargı sistemi ve akademi gibi devlet içindeki kuvvet üslerine yönelik bir saldırı olarak gören daha geniş bir Aşkenazi (Avrupalı Yahudi) elitinin bir parçasını oluşturuyor.

Reformların İsrail’i daha dindar, daha milliyetçi ve daha yayılmacı yapmak isteyen Ortodoks Yahudiler, yerleşimciler ve Mizrahi (Doğulu Yahudi) Likud destekçilerinden oluşan asi koalisyonu güçlendirirken bu kurumlar üzerindeki kontrollerini zayıflatacağını düşünüyorlar. Onlara göre bu neo-Siyonist koalisyonun zaferi, seküler yaşam tarzlarını tehdit edecek, devletin güvenliğini tehlikeye atacak ve uluslararası imajını daha da zedeleyecek.

Dolayısıyla Batı medyasının protestoları, İsrail demokrasisini siyasi aşırılıktan kurtarma çabası olarak tasvir etmesi umutsuzca çarpıtılmış bir yaklaşımdır. Hareket, bırakın yeşil hattın her iki tarafındaki Filistinlilerin haklarını, azınlıkların haklarını bile korumaya çalışmıyor (ki bu her demokrasinin ilk görevi). Yeni yönetimin ilk yüz gününde, laik İsrailli Yahudiler hegemonyalarını korumak için savaşırken, çoğu çocuk olmak üzere yüze yakın Filistinli İsrail güçleri tarafından öldürüldü. Bu öldürme çılgınlığı gösterilerin hiçbirinde yoktu. İsrail bayraklarının yanına Filistin bayrağı açmaya çalışanlar zorla dışarı çıkarıldı. Belli ki İsrail’in Yahudi aileleri arasındaki bu kan davasında, Arapların yeri yok.

İsrail güçlerinin, Batı Şeria’nın güneyindeki Akabet-ü Cebr Mülteci Kampı’na düzenlediği baskın sırasında açtığı ateş sonucu Filistinli Muhammed Bilhan’ın (15) hayatını kaybetti. Foto: Issam Rimawi / AA

Eylemciler bunun yerine, İsrail’in fantezisi olarak adlandırılabilecek bir şeyle motive oluyorlar: Filistin’in işgalini içeride ve dışarıda meşrulaştırmak için yeterli ahlaki sermayeye sahip laik demokratik bir devlet. Bir Yahudi vatanı hayalini korumak için Araplara boyun eğdirmesi gereken istisnai bir ulus olarak görülmekten mutlular ama aynı zamanda Küresel Kuzey’in ‘medeni’ standartlarına uymak için de çaresizler. Liberal Siyonizmleri bir dizi çelişki üzerine kurulu: Aydınlanmış bir işgalci, hayırsever bir etnik temizleyici, ilerici bir Apartheid devleti olarak İsrail. Netanyahu hükümeti sayesinde bu imaj artık tehdit altında; çelişkileri artık sürdürülemez. Devletin imajı sadece ülke içinde değil, aynı zamanda İsrail’i Ortadoğu’daki tek demokrasi ve Tel Aviv’i dünyanın LGBT başkenti olarak selamlarken birkaç mil güneydeki kuşatılmış Gazze gettosunu görmezden gelen ‘uluslararası toplum’ nezdinde de zedeleniyor.

Çoğu liberal, seküler ve Batı kökenli yarım milyon Yahudi’nin apartheid rejimini savunmak için sokaklara dökülmesinin nedeni bu. Netanyahu’yu önerdiği değişiklikleri ertelemeye zorlamış olsalar da nihai başarı şansları belirsizliğini koruyor. Reformlar rafa kaldırılsa bile İsrail, dindar Kudüs’ün yanında laik bir Tel Aviv’in varlığıyla yapısal olarak bölünmüş kalmaya devam edecek. Bu gerilimin siyasi olarak nasıl sonuçlanacağını kimse tahmin edemez. Ancak net olan bir şey var ki o da devletin Filistinlilere yönelik politikası üzerinde çok az somut etkisi olacağı. Tüm farklılıklarına rağmen iki İsrail kampı, ulusun üzerine inşa edildiği yerleşimci-sömürgeci projeye verdikleri destekte birleşiyor. Yerleşimci sömürgecilik, siyasi uyumun önündeki başlıca engel olarak görülen sömürgeleştirilmiş halkların her zaman insanlıktan çıkarılmasını gerektirir. Bu, soykırım, etnik temizlik ya da yerleşim bölgeleri ve gettolar yoluyla yerli nüfusu ortadan kaldırma arzusuna dayanıyor. İsrail’de her Filistinli bir vahşi ya da potansiyel terörist, her Filistin toprağı da bir savaş alanı olarak algılanmalı.

Bu temel mantık, Filistinlilerin statükoya geri dönüşten kazanacakları hiçbir şey olmadığı anlamına geliyor. Nitekim ‘merkezci’ Yair Lapid liderliğindeki önceki hükümet de şiddet içeren işgali sürdürmeye bir o kadar kararlıydı. Arap bir partinin dahil edilmesi İsrail’in Filistinli azınlığı için hiçbir somut fayda sağlamadı. Devlet görmezden gelirken suç çeteleri ya da tetikçi polis memurları tarafından vurulma olasılıkları yine vardı; yine 2018 Apartheid yasası kapsamında ikinci sınıf vatandaş olarak görülüyorlardı; yine yasal ve mali ayrımcılığa maruz kalıyorlardı ve yine Yahudi kasaba ve yerleşimlerinin çoğalmasıyla mekânsal olarak boğulmuş durumdaydılar. Bu tür ihlalleri görmezden gelerek ‘demokrasiyi’ yücelten mevcut protesto dalgası, İsrail’in temel paradoksunun altını çizdi: İsrail hem demokratik hem de Yahudi olamaz. Ya ırkçı bir Yahudi devleti olacak ya da tüm vatandaşları için demokratik bir devlet. Bunun ortası yok.

Tam da bu nedenle, artık küresel nüfusun geniş kesimleri İsrail’e olumsuz bakıyor. Şimdiye kadar Batı, Arap Dünyası ve bazen de Küresel Güney’deki hükümetlerle stratejik ittifaklar kurmayı başarmış olsa da uluslararası alanda izole olma riski taşıyor. Protestocular haklı olarak, ülkenin fantezi imajını sürdüremezse, Apartheid Güney Afrika’dakine benzer bir kadere maruz kalabileceğinden korkuyor: Güvenirlikte kademeli bir düşüş, öyle ki aşağıdan gelen siyaset yukarıdan siyaseti etkileme yeteneği kazanıyor. Bu durumda, İsrail askeri gücü nedeniyle hâlâ var olabilir, ama daha fazlası değil. Bu da Siyonist projeyi ciddi şekilde tehlikeye atabilir; yine de 1980’lerde Güney Afrika’da olduğu gibi, rejimin en kötü vahşet biçimlerine başvurarak kendini kurtarmaya çalıştığı an da olabilir.

Mevcut hükümetin muhalifleri ve destekçileri arasındaki temel farklardan biri, birincisi küresel sivil toplumun İsrail hakkında ne düşündüğünü önemserken, ikincisinin umursamamasıdır. Aşkenaz seçkinleri, aşırı sağ yönetimin giderek vazgeçmeye daha hazır olduğu bir “insani Siyonizm” biçimini savunuyor. Bu çatışmanın sonucu kısmen İsrail’in dokunulmazlık ve ayrıcalığını koruyup koruyamayacağını belirleyecek. İsrail-Filistin’in yakın tarihi boyunca, dünya kamuoyu genellikle diğer gelişmeler tarafından yönlendirildi: Önce Arap Baharı, şimdi de Ukrayna’daki savaş. Ancak Filistinlilerin davası, bu kararsız ilgiye rağmen devam etti. İsrail’i uluslararası bir paryaya dönüştürmek için şu an kullanılabilir mi?

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

Yayınlanma

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.

İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.

İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.

Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.

Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor

Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.

Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.

Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.

Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.

Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.

Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti

Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.

Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.

Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.

Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor

Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.

Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.

Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.

Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Netanyahu’dan seçim öncesi tampon bölge ve ittifaklar haritası

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim genel seçimleri öncesinde ön alıcı saldırılar, sınır ötesi tampon bölgeler ve bölgesel ittifak bloklarına dayanan yeni güvenlik doktrinini haritayla duyurdu. Başbakanlık belgesi iç siyasette yapay ve yetersiz olduğu gerekçesiyle tepki topladı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler öncesinde güncellediği güvenlik doktrinini kamuoyuyla paylaştı.

Başbakanlık tarafından 18 Ekim’de duyurulan ve Ulusal Güvenlik Konseyinin katkısıyla şekillenen çalışma, İsrail’in bölgesel müttefiklerini, hasımlarını ve etki alanlarını tasnif eden ayrıntılı bir harita içeriyor.

Yeni doktrin, tehdit olarak tanımlanan unsurları sınırlandırmak yerine ön alıcı askeri müdahalelerle doğrudan ortadan kaldırmayı, tampon bölgeleri genişletmeyi ve yeni bölgesel ortaklıklar kurmayı hedefliyor.

El-Cezire kanalı, bu yaklaşımın İsrail’in son dönemde komşu ülkelere yönelik askeri harekat ve saldırılarında fiilen uygulandığına işaret ediyor.

Haritada bölgesel kamplaşmalar ve müttefikler sınıflandırıldı

Netanyahu’nun tanıttığı harita yalnızca egemen devletleri değil; silahlı örgütleri, fiili yönetimleri ve farklı güçlerin denetimindeki coğrafyaları da bloklar halinde sınıflandırıyor.

Haritada kullanılan “ittifak” ve “dost” ibareleri, bu yapıların tamamıyla resmi ve bağlayıcı bir ortaklık kurulduğu anlamına gelmiyor.

Haritada İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) eksenindeki “Altıgen İttifakı” ve bu bloğa “dost” sayılan taraflar mavi ve açık mavi tonlarla gösteriliyor.

Bu grupta Azerbaycan, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suriye’nin Süveyda vilayetindeki Dürziler, Halife Hafter kontrolündeki Doğu Libya, Etiyopya, Somaliland, Puntland, Yemen’de BAE destekli eski Güney Geçiş Konseyi sahaları ile Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetlerinin elindeki bölgeler yer alıyor.

Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın meydana getirdiği “Sünni Elmas İttifakı” ile çevre aktörleri ise yeşil ve açık yeşil tonlarla ayırt ediliyor.

Bu kümede Azerbaycan, Suriye, Katar, Kuveyt, Yemen’de Suudi Arabistan destekli Başkanlık Liderlik Konseyi sahaları, Eritre, Sudan, Batı Şeria, Ürdün, Lübnan hükümeti, Kuzey Kıbrıs ve Somali işaretleniyor. Libya’da ise hem Trablus merkezli batı yönetimi hem de Hafter ağırlıklı doğu idaresi bu blokla ilişkili gösteriliyor.

İran ve Direniş Ekseni haritada kırmızı ve pembe renklerle tanımlanıyor. Irak’taki Haşdi Şabi, Lübnan’da Hizbullah’ın etkin olduğu doğu ve güney kesimleri, Yemen’de Ensarullah denetimindeki bölgeler ile Hamas idaresindeki Gazze bu eksende yer buluyor. Rusya ise bu bloğa “dost” statüsünde pembe renkle haritaya işleniyor.

NATO üyeleri, ittifak ortakları ve Washington ile dostane ilişkilere sahip aktörlerin çevresinde ayrıca turuncu ve sarı işaretlemeler kullanılıyor. Çizgiler, bloklar arasındaki geçişkenliği de gözler önüne seriyor.

Örneğin Azerbaycan hem İsrail-BAE ekseninin hem de Türkiye öncülüğündeki bloğun dostu olarak çift renkli çizgilerle sunulurken, Hindistan tarafların tamamıyla “dost” olarak sınıflandırılan tek aktör olarak öne çıkıyor.

Söz konusu haritanın, mayıs ayında Marc Saxer ve Marcus Schneider tarafından, 1978 yılından bu yana İsrail hükümetleriyle temas yürüten Almanya merkezli Friedrich Ebert Vakfı için hazırlandığı belirtiliyor.

Seçim öncesi “vazgeçilmez lider” söylemi

Hakkındaki yolsuzluk davası, 7 Ekim 2023 saldırıları ve sonrasındaki çatışma süreçlerinin yönetimine ilişkin eleştiriler sürerken Netanyahu, iktidarını koruma arayışıyla seçmenin karşısına çıkıyor.

El-Cezire‘nin analizine göre güvenlik doktrini ve haritanın seçim arifesinde açıklanması, Netanyahu’nun kendisini İsrail’i koruyabilecek tek yetkin lider olarak kabul ettirme stratejisine dayanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim desteğini arkasına alan Netanyahu, sunumunda Beyaz Saray’da yaşanabilecek olası bir iktidar değişimine işaret etti.

İki yıl içinde Washington’da İsrail’e mesafeli veya hasmane bir yönetimin göreve gelebileceğini savunan Netanyahu, bu ihtimal nedeniyle ülkesinin ittifak ağını genişletmek ve cazip bir bölgesel ortak haline gelmek zorunda olduğunu söyledi.

Malcolm H. Kerr Carnegie Ortadoğu Merkezi Araştırmalardan Sorumlu Direktör Yardımcısı Muhenned Hac Ali, rakip bloklar ve güvenlik koridorları üzerine kurulu bu sunumun toplumdaki varoluşsal kaygıları derinleştirdiğini kaydetti.

Hac Ali’ye göre bu yaklaşım, seçmende sert bir lidere duyulan ihtiyacı pekiştiriyor; Netanyahu da belirsizlikten çekinen kitlelerin desteğini bu güvence üzerinden toplamayı deniyor.

İsrail muhalefetinden sert tepkiler geldi

Belgenin yayımlanması İsrail iç siyasetinde tepkilere yol açtı.

Yashar Partisi lideri ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, çalışmayı “gerçek bir güvenlik doktriniyle hiçbir bağlantısı olmayan sloganlarla doldurulmuş iki boş sayfadan ibaret” sözleriyle eleştirdi.

Netanyahu hükümetinin 7 Ekim’de “İsrail tarihinin en ağır başarısızlık ve felaketinden” sorumlu olduğunu vurgulayan Eisenkot, sonrasında tırmanan bölgesel çatışmaların da bütün cepheleri alevler içinde bıraktığını dile getirdi.

Eisenkot, belgenin geride bırakılan stratejik boşluğu sergilediğini, Başbakanın ise seçim vaatlerindeki yanıltıcı söylemlerden dikkati kaçırmak adına korkuları canlandırdığını savundu.

Gelecek Var Partisi lideri ve eski Başbakan Yair Lapid de metni yüzeysel bulduğunu belirtti.

Lapid, “Yorgunluk ve gerçeklikten kopuşla tanımlanan Netanyahu’nun bugünkü standartlarına göre bile bu belge, bir yapay zekâ sohbet robotunun ücretsiz sürümü kullanılarak yazılmış gibi görünüyor” dedi.

Lapid, alt alta sıralanmış başlıklardan ibaret bir metnin doktrin sayılamayacağını, girişimin doğrudan Başbakanın yol açtığı felaketlerin üzerini örtme çabasından ibaret olduğunu sözlerine ekledi.

Tampon bölge modeli

Strateji belgesinde öne çıkan tampon bölge kurgusu, İsrail’in sınır ötesi topraklarda doğrudan askeri denetim kurmasını temel alıyor.

El-Cezire, Gazze ve Güney Lübnan’daki mevcut işgal şartlarının bu politikanın fiili yansımaları olduğuna işaret ediyor.

Muhenned Hac Ali, askeri denetimi kalıcı hale getirmeye dayalı planın yeni çatışmaları ve etnik temizlik riskini beraberinde getirebileceği uyarısında bulundu.

Hac Ali ayrıca, Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri ve Hafter güçleri gibi aktörlerin İsrail-BAE ekseninde resmedilmesinin bu yapıların Arap coğrafyasındaki meşruiyetini zedeleyebileceğine dikkat çekti.

Bu tercihin Netanyahu’nun iç kamuoyu önceliklerini yansıttığını savunan Hac Ali, “İsraillilerin ne düşündüğü, müttefiklerinizin itibarından ve bu ittifakların sürdürülebilirliğinden daha önemli hâle geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Netanyahu’nun yıl başında gündeme getirdiği; Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ile adı belirtilmeyen bazı Arap, Afrika ve Asya ülkelerini kapsayan “ittifaklar altıgeni” önerisi ise henüz resmiyet kazanmış değil.

Girişim uluslararası analizlerde bağlayıcı bir savunma paktından ziyade diplomatik imaj çalışması olarak nitelenirken, Hindistan gibi aktörlerin katı bloklar yerine ticari çıkarlara ve bağlantısızlık çizgisine öncelik verdiği hatırlatılıyor.

Hac Ali son olarak, sunulan haritanın Tahran yönetimi ile müttefiklerine propaganda zemini sağlayacağını, İsrail’in bölgede alan genişletme ve hakimiyet kurma emelleri taşıdığı yönündeki tezleri kuvvetlendireceğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English