Görüş
İsrail’in Gazze’yi yeniden işgali ‘Oslo Anlaşmalarını’ gömecek

8 Ağustos’ta, Başbakan Netanyahu gibi aşırı sağ güçlerin baskısı altında, İsrail, Filistin-İsrail barış sürecini tamamen tersine çevirecek büyük ve tarihi bir karar alarak Gazze Şeridi’ni tamamen yeniden işgal edeceğini, Filistin İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) tamamen ortadan kaldıracağını ve yeni bir sivil hükümet kuracağını ilan etti. İsrail Başbakanlık Ofisi, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Gazze Şehri’ni devralmaya hazır olacağını ve savaş bölgesi dışındaki sivillere insani yardım sağlayacağını belirtti.
Edinilen bilgilere göre, İsrail Güvenlik Kabinesi, Netanyahu’nun güçlü şekilde savunduğu Gazze için “nihai çözüm” planını oy çokluğuyla onayladı ve sözde “savaşı bitirmenin beş ilkesini” kabul etti. Bu ilkeler; Hamas’ın silahsızlandırılması, sağ veya ölü tüm İsrailli esirlerin geri getirilmesi, Gazze Şeridi’nin askerden arındırılması, İsrail’in Gazze üzerindeki güvenlik kontrolünü sürdürmesi ve Hamas’a da Filistin Ulusal Yönetimi’ne de bağlı olmayan bir sivil hükümet kurulmasını içeriyor.
İsrail’in bu hamlesi, dünya kamuoyunu şoke edecek ve derinden kaygılandıracak nitelikte. İsrail, Gazze Şeridi’ndeki 20 yıllık düzenli garnizon bulundurmayı bitirdikten sonra yeniden tam askeri yönetim uygulamaya başladığında, bu, “Oslo Anlaşmalarının” tamamen sona erdiğini ilan etmek, uluslararası toplumun tanıdığı Filistin Ulusal Yönetimi’nin artık barış ortağı olmadığını ve Gazze Şeridi’nin artık “Filistinlilerin malı ve idaresinde” olmadığını, İsrail’in bu toprakların yeniden mutlak hâkimi olduğunu duyurmak anlamına gelir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu adım, İsrail’in barış ortağı ve Filistin halkının tek meşru temsilcisi olan FKÖ ile stratejik karşılıklı güvenini ve uzlaşma işbirliğini zayıflatacak, “İbrahim Anlaşmaları” temelinde İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki uzlaşma sürecini sıfırlayabilecek, İsrail’in uluslararası toplumla ilişkilerini daha da kötüleştirebilecek ve hatta İsrail’i tamamen destekleyen ABD için yeni sıkıntılar yaratabilecek, daha ağır stratejik yükler getirebilecektir.
Gazze’yi yeniden işgal etmek ve gelecekteki yönetimini belirlemek, Filistin-İsrail ve Arap-İsrail barış sürecinin zaten çalkantılı tarihsel trenini geri vitese takmak, İsrail’i tarihi hataları tekrarlamaya itmek demektir. Bu ne içinde bulunduğu Gazze savaş çıkmazını etkili şekilde çözmeye yardımcı olur, ne de özellikle Filistin ve Arap ülkeleri ile tarihi uzlaşmayı ve kalıcı barışı sağlamaya katkı sunar.
7 Ekim 2023’te Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonunu gerçekleştirip İsrail’e sınır ötesi saldırı düzenlemesinden bu yana sadece bir buçuk yıl geçti, ancak Filistin-İsrail çatışması “Altıncı Orta Doğu Savaşı”na dönüşmüş, çatışma Doğu Akdeniz, Kızıldeniz bölgesi ve Basra Körfezi’ne sıçramıştır. İsrail, “Direniş Ekseni”ndeki çoğu rakibine, hatta sert düşmanı İran’a karşı askeri zaferler elde etmiş, Suriye rejiminin çöküşü gibi beklenmedik bir “ganimet” kazanmış görünse de, sadece 360 kilometrekarelik Gazze’yi ele geçirememiş, lider kadrosunun “tamamen yok edildiği” bildirilen Hamas’ı ortadan kaldıramamış, “enkaz gerilla savaşı” yürüten Hamas kalıntılarını yok edememiş, ölümün eşiğindeki yaklaşık 50 rehineyi kurtaramamıştır.
Netanyahu ve hükümeti, soykırıma yakın “yakıp yıkma taktikleri” ve “aç bırakma taktikleri” ile çağdaş, insanlık dışı bir insani felaket yaratmış, uluslararası hukuk ve insancıl hukuk ilkelerine, insan uygarlığının sınırına meydan okumuş, 193 egemen ülke ve iki gözlemci ülkeden oluşan Birleşmiş Milletler’i küçük düşürmüş, küresel kınama ve anti-İsrail dalgasını tetiklemiş, Doğu ve Batı toplumlarında ana akım dışı antisemitik düşünceleri canlandırmıştır. Ayrıca, başlangıçta İsrail’e müsamahakâr ve yatıştırıcı politikalar uygulayan büyük Batılı ülkeler art arda tutum değiştirmiş, Kanada, Fransa, İngiltere ve Avustralya Filistin Devleti’ni tanımaya hazırlanmış, bazı ülkeler İsrail’e yönelik çeşitli yaptırımlar ve kısıtlamalar getirmiştir. Bazı gelişmekte olan ülkeler ise çoktan İsrail’e daha sert yaptırımlar uygulamış, diplomatik ilişkileri kesmiş veya düşürmüş, Uluslararası Ceza Mahkemesi ile işbirliği yaparak Netanyahu ve diğer İsrailli askeri-siyasi liderler hakkında “savaş suçu” yakalama kararı çıkarmıştır.
Ancak Netanyahu, İsrail’in tarihi siyasi ve diplomatik başarısızlıklarını, istihbarat başkanlarının itirazlarını hiçe sayarak, aşırı sağcı güçleri memnun etmek, iktidar koalisyonunun çökmesini önlemek, yolsuzluk davaları ve ulusal güvenlik krizleri nedeniyle karşı karşıya kalacağı muhtemel hukuki hesap vermelerden kaçınmak için, Gazze’nin tam ve yeniden işgaline pervasızca öncülük etmiş, savaşın ölçeğini ve şiddetini artırmış, Filistinlilerin acılarını büyütmüştür.
Netanyahu’nun son tehlikeli Gazze stratejisi, aslında aşırı kişisel çıkar ve sonuna kadar savaşma saplantısının ürünüdür; ülkenin uzun bir savaşa ve çok cepheli çatışmalara sürüklendiğini, cephedeki günlük kayıpları, insan gücünün giderek tükenmesini ve onlarca yıllık ulusal politikayı alt üst ederek din öğrencilerinin zorla askere alınmasını, ülkenin barış ve kalkınma ekseninden savaş ve fetih eksenine kaymasını, yatırım ortamının bozulmasını, yabancı sermaye ve vatandaşların sürekli ülkeyi terk etmesini ve ekonominin kan kaybını görmezden gelmektedir.
Netanyahu’nun “yakıp yıkma taktikleri” coğrafi olarak küçük Gazze’nin güvenli alanını tamamen yok etmiştir. Filistinliler günde yüzlerce can kaybederken, İsrailli rehinelerin durumu da giderek kötüleşmektedir. Özellikle “aç bırakma taktikleri” ile birleştiğinde, bu sadece Filistinlilerin temel gıda ve beslenme tedarikinde bütünsel bir kriz yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda hayatta kalan İsrailli rehineleri de fiilen ölüme ortak etmektedir.
Hamas ve diğer örgütler yakın zamanda rehine durumuna ilişkin son videoyu yayınladıktan sonra, dünya şoke olmuş, İsrail de bir darbe daha almıştır: Dar bir alana hapsedilen Evyatar David, iskelet gibi kalmış, vücut ağırlığının yarısını kaybettiği tahmin edilmektedir. Evyatar, Hamas kontrolündeki betonarme tünellerde kendi mezarını kazmaya zorlanmıştır. Hamas’ın insanlık dışı eylemleri elbette kınanmalıdır, ancak bu, Netanyahu’nun askeri baskı politikasının tamamen başarısız olduğunu, Gazze’yi neredeyse dümdüz eden ve yerin dibini kazan temizleme stratejisinin Hamas’ı tamamen yok edemediğini göstermektedir.
Denilebilir ki Hamas, rehineleri işkence ederek ve aç bırakarak İsrail’in “aç bırakma taktiklerine” aşırı bir şekilde misilleme yapmakta, İsrail’in “yakıp yıkma taktikleri” ile alay etmekte, İsrail toplumunun siyasi sinirlerini ve duygularını ciddi biçimde kışkırtmaktadır. Evyatar’ın ailesi Netanyahu’nun Gazze politikasını başarısızlıkla suçlarken, daha fazla İsrailli vatandaş, eski üst düzey yetkili ve istihbarat yöneticisi, rehinelerin kurtarılması için savaşın derhal bitirilmesi çağrısında bulunmaktadır. Belki de Evyatar’ın canlı canlı açlıktan ölmek üzere olduğu trajik sahne, Gazze savaşının bir dönüm noktası olacak, savaş yanlısı İsrail sağcı iktidar koalisyonunu ateşin üzerine koyacak, köşeye sıkışmış Netanyahu’yu son bir kumar oynamaya zorlayacak; siyasi geleceğini, İsrail’in kaderini ve Filistin-İsrail ile Arap-İsrail barış sürecini ortaya koyacaktır.
1993’te, Filistin’in uzun süreli işgalinin çok yönlü sıkıntılarını yaşayan İsrail İşçi Partisi hükümeti, geçiş dönemi özerkliği konusunda FKÖ ile “Oslo Anlaşmaları”na ulaştı. Daha önce Savunma Bakanı olarak görev yapmış olan dönemin Başbakanı Rabin, 1967’de Gazze Şeridi’ni Mısır’dan ele geçirmesinden bu yana “İsrail yönetiminde barış”ın yalnızca 20 yıl sürmesi nedeniyle, İsrail’i “Gazze kâbusu”ndan kurtarmaya çalışıyordu. 1987’de, Gazze Şeridi’nde “İntifada (ayaklanma)” kıvılcımı ateşlendi, hızla büyüyerek geniş bir yangına dönüştü ve daha geniş Batı Şeria’ya yayıldı.
Rabin, “Filistinlilerin kemiklerini kıracağına” yemin etmişti, daha birçok İsrailli general de Gazze’yi “lanetli şerit”, “iğrenç yabanarısı yuvası” diye lanetliyordu; çünkü İsrail ordusu gündüz bu bölgeyi işgal ederken, geceleri kontrol çeşitli direniş güçlerine geçiyordu. Gazze’nin odak ve sembol olduğu işgal altındaki topraklardaki çatışma, İsrail’i eşi görülmemiş bir uluslararası hukuk çıkmazına ve dünya kamuoyu girdabına sürüklemiş, ayrıca ağır güvenlik ve ekonomik bedeller ödetmişti. Bugün Netanyahu, tarihin derslerini unutarak, insan uygarlığı ve tarihin doğru yönüyle ters düşen işgalci eski yola dönmekten çekinmiyor, İsrail’in ulusal imajını, ulusal kalkınmasını ve uluslararası statüsünü yeniden Gazze Şeridi’nin işgaline ipotek ediyor.
7 Ağustos’ta, İsrail sağının sözcüsü The Jerusalem Post, Netanyahu’yu “uyarıya kulak verip Gazze bataklığından uzak durması” yönünde uyararak bir başyazı yayımladı; tam işgalin Gazze Şeridi’ndeki insani krizi derinleştireceğini, Hamas’a İsrail’i işgalci olarak gösterme ve direnişi körükleme açısından propaganda zaferi kazandıracağını belirtti.
Gazete, tarihî deneyim ve askerî analizlerin, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’ni işgal etmenin rehineleri eve getireceğini ve Hamas’ı ezip geçeceğini düşünebileceğini, ancak bunun bir temenniden ibaret olduğunu gösterdiğini vurguladı. Gazete, ünlü emekli ABD’li General David Petraeus’tan alıntı yaparak Gazze kara harekâtını “steroidli Mogadişu”ya benzetti; bu durumun hızla tırmanan kayıplar ve kaos doğuracağını söyledi.
Petraeus, tanınmış bir özel harekât uzmanı, ABD kara generali, Irak’taki Çok Uluslu Kuvvetler’in eski komutanı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanı, Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti’nin en üst düzey komutanı ve CIA direktörüydü; sonrasında bir özel hayat skandalı nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı. Petraeus, asker kökenli olmayan Netanyahu’ya göre Gazze Şeridi’nin “Mogadişulaşması” hâlinde ortaya çıkacak ağır bedelleri ve siyasi sonuçları çok daha iyi biliyordu.
Ekim 1993’te, Mogadişu’da görev yapan ABD barış gücü, savaş ağası Aidid’in yardımcılarını yakalamaya çalışırken sokak savaşı tuzağına düştü. Çatışmada ABD güçleri, gözü pek 1.000’den fazla milisi öldürdü, fakat 19 askerini kaybetti, 1 asker esir alındı, iki “Black Hawk” helikopteri imha edildi. Esir alınan askerin Washington’dan yardım dilendiği, Mogadişu’daki kalabalığın ölü ABD askerlerinin cesetlerini sokaklarda sürüklediği görüntüler ABD’ye ulaştığında, kamuoyu baskısı fırladı; bu durum, Clinton yönetimini 4 gün sonra Somali’den çekilmeye zorladı.
Bugün, Hamas videosunda gösterilen, iskelet gibi kalmış Evyatar’ın durumu, ABD ordusunun o dönemde Mogadişu’da yaşadığı yenilgiyle ürkütücü şekilde benzeşiyor. Petraeus’un bu Amerikan yarasını yeniden hatırlatması, aslında Netanyahu ve hükümetine, eğer Gazze’yi yeniden işgal etme konusunda ısrar eder ve daha ağır bir felakete yol açarlarsa, ABD’nin İsrail’e tek taraflı kayırmacı politikasının tersine dönebileceği yönünde bir uyarıdır.
The Jerusalem Post, Gazze Şeridi’nin tam işgalinin İsrail’in güvenliğini garanti etmeyeceğini; aksine İsrail’i Gazze’ye hapsedeceğini, maliyeti yüksek, sonsuz ve ucu görünmeyen bir savaşa sürükleyeceğini, tüm İsraillilerin ister gelir kaybı ister uzun dönem askerlik olsun bedel ödeyeceğini vurguladı. Gazete, İsrail Bankası’nın verilerine atıf yaparak, savaşın İsrail’e şimdiden ciddi zararlar verdiğini, yedek asker seferberliği, iş gücünde azalma, yüksek teknoloji tedarik zincirinin kesintiye uğraması gibi tüm savaşla ilgili faaliyetlerin haftada 600 milyon dolardan fazla, yani GSYH’nin yaklaşık %6’sına mal olduğunu belirtti. 2025 sonuna kadar birikecek ekonomik yükün 5,3 ila 6,7 milyar dolara, yani GSYH’nin yaklaşık %10’una ulaşması bekleniyor.
1994’te, “Oslo Anlaşmaları” temelinde, taraflar barış sürecini başlattı; başlangıç noktası “Gazze-Eriha Öncelikli Özerklik” idi, sonrasında Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki tüm Filistin nüfuslu şehirlere genişletildi. Beş yıllık geçiş özerkliği sona erdikten sonra, taraflar nihai statüyle ilgili bir dizi konuda uzlaşmaya varamadı, barış süreci tersine döndü, Filistin ikinci şiddetli direnişi “Aksa İntifadası”nı başlattı, Filistin-İsrail ilişkileri hızla kötüleşti ve nispeten ılımlı İsrail solunun sonunu getirdi.
İsrail sağ lideri Şaron ve Likud Bloku’nun iktidara gelmesi, ayrıca 11 Eylül sonrası ABD Bush yönetiminin “Şer Ekseni” doktrini ve terörle mücadele stratejisi ile, Filistin-İsrail çatışmasının doğası İsrail ve ABD tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp çözüldü; “işgal ve işgale karşı direniş”in temel ilişkisi “terör ve teröre karşı mücadele”ye şeytanlaştırıldı. Filistin’de barışı savunan uzun süreli iktidar partisi El Fetih, ABD ve İsrail’in ortak baskısına maruz kaldı; bütün kesimlerce tanınan siyasi lider Arafat, İsrail kuşatması altında hayatını kaybetti. Böylece Filistin siyaset sahnesi köklü biçimde değişti, Hamas gibi sert çizgi savunucuları giderek ana akım halk desteğini kazandı.
2005’te, Filistin içindeki barış yanlısı ve savaş yanlısı güçlerin dengesi hassas biçimde tersine dönmüşken, Şaron hükümeti tek taraflı olarak Gazze Şeridi’nden çekildiğini ilan etti; bu, Hamas’ın tamamen üstünlük kazanmasına, İsrail’le işbirliğinde ısrar eden El Fetih’i Gazze’den kovmasına ve bu küçük bölgeyi tek başına kontrol ettiği bir “Hamastan”a dönüştürmesine yol açtı.
2006’da, Hamas, Filistin Yasama Konseyi seçimlerine katılarak dolaylı olarak “Oslo Anlaşmaları”nı ve hatta “iki devletli çözümü” kabul etti; zira ister Filistin geçiş özerklik hükümeti ister yasama organı olsun, her ikisinin de kuruluş ve işleyişinin yasal dayanağı “Oslo Anlaşmaları” idi. Bu adım, Hamas’ın İsrail politikasındaki önemli bir değişim idi; ancak “Hamas Tüzüğü” zamanında değiştirilmediği, yani “İsrail’i yok etme” temel hedefinden açıkça ve kamuoyu önünde vazgeçilmediği için, Hamas’ın iktidar meşruiyeti İsrail ve ABD tarafından tanınmadı; aksine Gazze Şeridi daha ağır bir abluka altına alındı ve “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi” haline geldi.
O tarihten sonra, İsrail sağcı güçleri fırsatı değerlendirerek giderek daha küstahlaştı, Batı Şeria’daki işgal altındaki toprakları sürekli kemirerek ilhak etti, Doğu Kudüs’teki “Yahudileştirme” uygulamalarını yoğunlaştırdı; bu, 2008’den 2014’e kadar iki büyük Filistin-İsrail çatışmasını, yani İsrail’in “İsrail-Hamas savaşları” diye tanımladığı olayları tetikledi. Son 20 yılda, Netanyahu hükümeti de Hamas’a karşı kasıtlı olarak “vur ama yok etme” politikasını izleyerek, bilerek iki ayrı Filistin güç merkezi oluşturdu; onların coğrafi, sosyal, siyasi ve yönetimsel bölünmüşlüğünü derinleştirdi ve uzun süreli işgalin İsrail’e sağladığı büyük ve tek taraflı kazançları korudu.
2017’de, ABD’de Cumhuriyetçi Parti yeniden iktidara geldiğinde, Hamas bir kez daha fırsatı yakaladı ve o yılın 1 Mayıs’ında bir bildiri yayımlayarak İsrail’in varlığını kabul ettiğini, başkenti Doğu Kudüs olan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria topraklarından oluşan bağımsız bir Filistin devleti kurma hedefini yinelediğini ve Trump yönetiminin Filistin-İsrail barış görüşmelerini yeniden başlatmasını umduğunu açıkladı. Bu, aslında Filistin meselesi için bir başka nadir fırsat penceresiydi, ancak eşi görülmemiş ölçüde İsrail yanlısı olan Trump yönetimi ve kısa vadeli çıkarların peşindeki İsrail sağcıları tarafından ortaklaşa kapatıldı: ABD, İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı, Filistin ulusal çıkarlarını feda eden “Yüzyılın Anlaşması”nı hayata geçirdi, Filistin davasını satan “İbrahim Anlaşmaları”nı teşvik etti ve İsrail’in aşırı sağcı güçlerini yasa dışı yerleşimleri daha da genişletmeye teşvik etti.
Hamas’ın yavaş stratejik dönüşü ve yurt dışına yönelik tekrarlayan uzlaşma jestleri, ABD ve İsrail’in “soğuk sırtına” sürtülen “sıcak yüz” misali aşağılanmayla karşılandı; içeride ise İslami Cihad Örgütü, Cihatçı Selefiler gibi radikal grupların kuşkuları ve meydan okumalarıyla yüzleşti. Sonrasında Hamas, yeniden sert ve şiddet yanlısı politikalara döndü, İsrail’le birçok büyük çaplı çatışmaya girdi; Filistin davasını terk eden “İbrahim Anlaşmaları” ise İsrail ile Arap dünyasının yeni “öncü”sü Suudi Arabistan arasında ilişkilerin normalleşmesi müzakerelerine zemin hazırladı.
İç ve dış sorunlarla kuşatılmış ve barış ile uzlaşı umudunu yitirmiş olan Hamas, Filistin halkının kaderinde en son düşük nokta ve dönüm anında, İsrail’in ağır darbe aldığı “Ramazan Savaşı”nın ellinci yıldönümü arifesinde, Suudi Arabistan, İsrail ve ABD’nin Filistin çıkarlarını feda edecek kritik eşiği aşmasından hemen önce, dünya askeri tarihinde şimdiye kadarki en büyük tek seferlik “intihar” tarzı 2000 kişilik sınır ötesi saldırıyı titizlikle planlayıp sıkı şekilde uyguladı. Hamas, öngörülebilir İsrail’in acımasız misillemesi ve Filistinlilerin ağır can kayıpları yoluyla tüm dünyanın dikkatini ve sempatisini çekmeyi, uzun süredir marjinalleştirilen Filistin meselesini yeniden dünya sahnesinin merkezine itmeyi, böylece iki tarafın birbirine nadiren verdiği ölümcül yaralar ve şiddet döngülerini tetiklemeyi ve önceki tüm Orta Doğu savaşlarını ölçek ve kayıplar açısından aşan “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı başlatmayı amaçladı.
Açıkça söylemek gerekirse, İsrail’in 2005’te Gazze Şeridi’nden tek taraflı çekilmesi, İsrail’in iddia ettiği gibi “işgalin sona erdiği” anlamına gelmediği gibi, doğal olarak Hamas’ın uluslararası hukukun verdiği silahlı direniş hakkına sahip olduğu anlamına geliyordu. Çünkü Gazze Şeridi, işgal altındaki Filistin topraklarının bir parçasıdır; Hamas, tüm Filistinlilerin çıkarlarını temsil ettiğini iddia eder ve gerçekten de Filistinlilerin çoğunluğunun desteğini ve onayını kazanmıştır. Çünkü İsrail, Gazze’nin hava sahasını ve kara sularını iade etmemiş, Gazze’nin dış sınır kapılarını ve sakinlerinin serbest dolaşımını geri vermemiş, Gazze’deki 2,3 milyon kişiye yönelik toplu cezalandırmayı sona erdirmemiş ve Filistin halkının tarihsel acılarını hafifletmemiştir.
“Aksa Tufanı”nın Filistin-İsrail çatışmasında yeni bir turu başlatmasının ardından, Portekiz’in eski başbakanı olan BM Genel Sekreteri Guterres, “Hamas’ın İsrail’e saldırısı nedensiz değildir” dedi. Bu söz tamamen uluslararası hukuk perspektifinden söylenmiş olup, uluslararası toplumun ana akım değer yargısını ve temel empatisini de yansıtmaktadır. Son iki yılda, İsrail ve Filistin’in aldığı uluslararası ilgi tamamen tersine dönmüştür; siyasi ve ahlaki olarak Filistinliler zafer ve onur kazanmış, Hamas stratejik vizyonunu gerçekleştirmiştir; gerçi ben şahsen, Filistin-İsrail çatışmasının şiddet yoluyla çözülmesine kesinlikle ve her zaman karşıyım.
Dolayısıyla, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’ni tamamen yeniden işgal etme planı veya reddedilebilecek olan Gazze Şeridi’ni kuşatma planı, Gazze çıkmazını kırmak ve İsrail’in kalıcı güvenliğini sağlamak için temel çözüm yolları değildir; bunlar, yasadışı işgali sürdürmenin iki farklı stratejisi, kendi leh ve aleyh hesaplarının farklı maliyet-fayda planlarıdır. İsrail’in son 20 yılda Gazze Şeridi’ni fiilen işgal ve abluka altında tutması başarısızlıkla sonuçlanmadı mı? Bu, “İsrail’in 11 Eylül”ü olarak adlandırılan ulusal felaket ve ulusal utanca yol açmadı mı? İster tam işgal ister sürekli abluka olsun, özünde Gazze Şeridi’nin ve tüm Filistin’in yasadışı işgalini sürdürmek, Filistin halkının uzun süren acılarını uzatmak ve bitmek bilmeyen ulusal nefret, aile düşmanlığı ve şiddet döngüleri yaratmaktır; bu, ateşi körüklemektir. Sonuçta bu, çıkmaz bir yoldur.
İster İsrailli rehineler ister Filistinli siviller olsun, insan hayatı her şeyden önemlidir. En uygulanabilir acil çözüm, İsrail’in derhal ve koşulsuz olarak tam ateşkes ilan etmesi, Filistin’e insani yardımı tamamen açması, karşılığında İsrailli rehinelerin en kısa sürede serbest bırakılmasını sağlaması ve ardından İsrail’in “Hamas’tan arındırma, silahsızlandırma, şiddetten arındırma” savaş hedeflerinin makul ve gerçekçi olup olmadığını, İsrail’in güvenlik çıkmazını ve Filistin halkının tarihsel trajedisini kalıcı olarak sona erdirip erdiremeyeceğini yeniden incelemesidir.
Demir yumruk ve sopaya olan inancı sürdürmek, İsrail’i bağımsızlık ve devlet kurma yönündeki ilk niyet ve yeminlerinden uzaklaştıracak, Yahudilerin “Holokost”ta uğradıkları acılar karşılığında elde ettikleri siyasi mirastan giderek koparacak ve bir zamanlar Yahudilere zulmeden ırkçılık, militarizm ve faşizme giderek daha da yaklaştıracaktır. The Economist dergisinin son sayısındaki kapak yazısında şöyle deniyor: “Savaş hukukunu hiçe sayan ve yasadışı eylemlerden utanmayan, bunları düzeltmeyen bir devlet, sadece mağdurlara değil kendisine de zarar verir. İsrail’in adaleti sağlamakta hayati çıkarı vardır. Aksine, Gazze’de kıtlık ve etnik temizlik planlayanları yüceltirse, siyaseti ve toplumu demagojiye ve otoriterliğe kayar. Mayıs 1948’de doğan o genç, idealist devlet artık var olmayacaktır.”
Her ne olursa olsun, devlet dışı aktör Hamas’ın 1000’den fazla İsrailliyi öldürmesi, devlet aktörü İsrail’in 60 binden fazla Filistinlinin ölümüne yol açmasının gerekçesi olamaz. Belki İsrail’in Gazze Şeridi’ni yeniden işgali, MÖ 49’da Sezar’ın Rubicon Nehri’ni geçmesi kadar geri dönüşsüzdür; ancak 1938’de Üçüncü Reich’ın Avusturya’yı ilhakı gibi denetimsiz bir durum asla tekrar etmemelidir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Görüş
Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Thomas Karat, davranış analisti
Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.
On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.
Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.
BAE doktrini
Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.
Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.
Denizdeki kurgu
Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.
Afrika Boynuzu bölünüyor
Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.
Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.
Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.
Yemen’deki çöküş
Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.
İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.
Boğaz el değiştiriyor
Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.
Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.
Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.
Ankara tablodan ne okuyor?
Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.
Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı









