Dünya Basını
İsrail’in Husilere karşı Somaliland hamlesi
İsrail, Husilerin çok düşük maliyetlerle Yemen’den ateşlediği füze ve İHA’ları durdurmak için önemli bir mali bedel ödüyor. Bunun sürdürülebilir olmadığını bilen İsrail Husilerle mücadelenin farklı yollarını aramaya başladı. Bu noktada İsrail’in aradığı çözümlerden biri olarak Afrika’daki başka bir krizin göbeğinde bulunan Somaliland’ın öne çıktığı basına yansımıştı.
Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale İsrail’in Somaliland’a teklifini ve bölgedeki kamplaşmayı ele alıyor. Makale, İsrail’den yayın yapan Haaretz’de yayınlandı ve İsrail’in stratejik çıkarlarını önceleyen bir üsluba sahip. Ancak hem Somaliland konusundaki genel kamplaşma hem de İsrail’in hedefi ile ilgili derli toplu bilgi sunması açısından dikkate değer bir çalışma. Olası bir İsrail-Somaliland işbirliğinin Mısır-İsrail ilişkilerini nasıl etkileyeceği konusuna değinmemiş olması tek eksikliği olabilir.
***
Tanınmayan Somaliland devleti nasıl oldu da Somali ve Etiyopya’nın yanı sıra Türkiye ve Yunanistan arasındaki çatışmaların da odağı haline geldi? Ve Mısır ondan ne istiyor?
Nadan Feldman
19 Temmuz gecesi, bir İHA Tel Aviv’in sahilleri üzerinde alçalarak ABD Büyükelçiliği binasına yakın bir noktada uyumakta olan Evgeny Freder’i öldürdü. İsrail savunma sistemi hazırlıksız yakalanmıştı. Yemen’den, yaklaşık 2.000 kilometre (1.200 mil) uzaklıktan fırlatılan küçük, yavaş ve hantal bir hava aracının İsrail’in gelişmiş hava savunma sistemlerini aşarak Tel Aviv üzerinde dolaşabileceği, bir kişiyi öldürüp 10 kişiyi yaralayabileceği ve paniğe yol açabileceği kimsenin aklına gelmemişti.
Saldırı, Arap Baharı’ndan bu yana Suudi Arabistan ve İsrail ile çatışmalarında İran için finanse edilen ve silahlandırılan bir vekil haline gelen Yemen’deki Husilerin operasyonel kabiliyetlerini ortaya koydu. O zamana kadar Husi tehdidine karşı askeri yanıt vermeyi ABD ve İngiltere’ye bırakan İsrail, Yemen’den gelen tehdidi bertaraf etmek için kendi çözümlerini bulması gerektiğini anladı.
İsrail ayrıca Husilerin düşük maliyetli bir İHA’yı ülke içine her fırlattığında savaş uçaklarını Yemen’e uzun ve maliyetli baskınlar düzenlemek için gönderemeyeceğini fark etti. Özellikle de Husilerin dünyanın en büyük İHA stoklarından birine sahip olduğu göz önüne alındığında İsrail daha verimli alternatifler aramak zorunda kaldı.
Bu alternatiflerden biri, uluslararası arenada tanınmayan küçük ve uzak bir devletle ilgili. Bu devlet, son bir yıl içinde patlamaya hazır bölgesel bir mücadelenin ve yoğun jeopolitik çıkarların arenası haline geldi.
Bu yer, 1991 yılında ana devlet Somali’den ayrılan ve uluslararası güvenceler olmaksızın bağımsızlığını ilan eden Müslüman Issa kabilesi tarafından yönetilen Somaliland’dır. O tarihten bu yana bir yandan ülkeler tarafından tanınmaya çalışırken diğer yandan öncelikle bu bölgeyi yeniden kontrol altına almak isteyen Somali başta olmak üzere bölgesel tehditlere karşı kendini güçlendirmeye çalışıyor.
Uluslararası hukuk Somaliland’ı sadece Somali içinde özerk bir bölge olarak tanıyor ve 2024 yılına kadar, kendisi de tanınmayan bir devlet olan Tayvan dışında, tek bir ülke bile onu bağımsız bir ülke olarak tanımadı.
Bu durum önemli ekonomik sonuçlar doğuruyor. Somaliland uluslararası ticarete katılamıyor, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi kuruluşlardan mali yardım alamıyor ve ekonomik olarak kendi kendine yetmek zorunda. Bu nedenle bölgede deniz korsanlığı artıyor.
Somaliland’ın bağımsızlık talebi Afrika’daki sömürge dönemine kadar uzanıyor. 19. yüzyılın sonlarında Britanya ve İtalya, Somali topraklarında kontrolü ele geçirerek günümüz Somaliland’ına karşılık gelen bölgede Britanya protektorası kurdu. II. Dünya Savaşı’nda Britanya, Mussolini’nin faşist İtalya’sına ait olan İtalyan Somaliland’ını işgal ederek iki bölgeyi birleştirdi ve bu birleşik topraklar, Britanya İmparatorluğu içerisinde siyasi bir birim olarak faaliyet gösterdi. 1960 yılında birleşik Somaliland bağımsızlığını kazandı ve Somali Cumhuriyeti kuruldu. Ülkenin merkezi hükümetinin 1991 yılında çökmesi ve şiddetli iç savaş, Somaliland bölgesinin ana devletten ayrılmasına yol açtı.
On yıllardır ölümcül iç savaşlarla boğuşan ve bu dönemin bir kısmında başta Eş-Şebab olmak üzere İslami milisler tarafından yönetilen Somali’nin aksine, 6.2 milyon nüfuslu Somaliland, adil ve özgür seçimler ve istikrarlı demokratik kurumlar da dahil işleyen bir demokratik rejimi kan dökmeden sağlamlaştırmayı başardı. Somali’nin başkenti Mogadişu’da hâkim olan anarşi, Somaliland’ın başkenti Hargeisa’daki huzurla keskin bir tezat oluşturuyor.
İsrail ve Somaliland’ın iki temel noktada benzer olduğu söylenebilir: Her ikisi de otoriter rejimlerin ve ölümcül savaşların yoğun olduğu bölgelerde yer alan küçük ve savunmasız demokrasiler. Ayrıca her ikisi de uluslararası toplum nezdinde egemenlik sorunlarıyla karşı karşıya ve yok edilmelerini isteyen düşmanları var.
Etiyopya’nın hamlesi
17 Ekim’de Katar yanlısı haber sitesi Middle East Monitor, İsrail’in Yemen’in Aden şehrinin karşısında yer alan Somaliland’a her iki tarafın da çıkarına olacak gizli bir teklifte bulunduğunu bildirdi: İsrail, Somaliland’da askeri bir üs kuracak ve bu üs, Husilere yönelik saldırılar ve onları caydırmak için kullanılacak. Bunun karşılığında ise İsrail, Somaliland’ı resmen tanıyacak ve ülkeye mali yatırımlar yapacak.
Diplomatik kaynaklara dayanan habere göre, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) iki ülke arasında arabuluculuk yapıyor. BAE, Somaliland’ı askeri üssün inşasına izin vermeye ikna etmekle kalmayıp, aynı zamanda bu üssün finansmanını da üstlenecek. İsrail ile 2020 İbrahim Anlaşması’nı imzalayan BAE’nin böyle bir anlaşmadan çıkarı olduğu açık zira Husiler kendisi için de bir güvenlik tehdidi haline geldi ve Somaliland’daki İsrail askeri güçleri bu tehditle mücadelede BAE’ye kesinlikle yardımcı olacak.
Yabancı basına göre geçen yıllarda Somaliland, Berbera limanına yaptığı 440 milyon dolarlık yatırım karşılığında BAE’nin Berbera limanını ve havaalanını Yemen’deki askeri faaliyetleri için bir üs olarak kullanmasına izin verdi. BAE’nin bu arabuluculuğu, İsrail ile askeri iş birliği çerçevesinde gerçekleşiyor. İddialara göre iki ülke, Aden Körfezi’nde, Yemen yakınlarındaki dünyanın en uzak ve ekolojik olarak en çeşitli adalarından biri olan Sokotra Takımadaları’nda ortak bir askeri-istihbarat üssü kurmuş durumda.
İsrail ile Somaliland arasındaki temasları ilk olarak haberleştiren Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Ahmet Vefa Rende, “Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımanın İsrail için sayısız avantajı var” diyor: “Bunlar arasında ulusal güvenliğini arttırmak, bölgesel tehditlere karşı koymak, yeni ekonomik fırsatlar yaratmak, diplomatik ilişkileri geliştirmek ve bölgedeki demokratik yönetişimi desteklemek yer alıyor. Stratejik konumu ve kaynakları nedeniyle pek çok gücün pay kapmak için yarıştığı bölgede İsrail’in, pek çok ülke tarafından dışlanan yerel ortağı Somaliland aracılığıyla yarışa girmesi bekleniyor.”
Bölgesel güçler için Somaliland’ın Afrika Boynuzu’ndaki konumu ona ekonomik cazibenin yanı sıra stratejik bir önem de kazandırıyor. Dünya deniz taşımacılığının üçte birinin geçtiği Babülmendep Boğazı’nın girişinde yer alan Somaliland, körfez boyunca uzanan uzun kıyı şeridi sayesinde Doğu Afrika, Orta Doğu, Arap Denizi ve oradan da Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş bir deniz erişimine sahip.
Bu deniz ticareti ağında en önemli unsur ise Kızıldeniz bölgesi. Son bir yılda Husi saldırıları nedeniyle Kızıldeniz’deki nakliye rotaları uluslararası gerilimlerin odak noktası haline geldi ve bu durum tüm küresel ticareti etkiledi. Geçen yıl aralık ayında çok sayıda firma Kızıldeniz yakınlarındaki gemi seferlerini durdurmak zorunda kaldı. Husilerin iki gemisine saldırmasının ardından Maersk bu konuda ilk adım atan şirket oldu. Onu Çin’in OOCL, Almanya’nın Hapag-Lloyd, Fransa’nın CMA CGM ve dünyanın en büyük denizcilik firması Mediterranean Shipping Company (MSC) izledi.
14 Aralık 2023’te Husiler Babülmendep Boğazı’nı kapattıklarını duyurdular ve tam bir ay sonra Yemen’in Hudeyde limanından bir Amerikan gemisine füze attılar. Füze düşürüldü. Husilerin füzeyi ateşlemesi Amerikan güçlerinin düzenli deniz trafiğinin yeniden başlamasını sağlamak için limana saldırmasının ardından gerçekleşti. Husiler terörist faaliyetlerinin yanı sıra İHA ve balistik füzeler kullanarak İsrail’deki hedefleri vurma çabalarını da sürdürdü.
18 Temmuz’da ABD ve İngiltere Hudeyde’nin uluslararası havaalanına ortak bir saldırı düzenledi ve iki gün sonra İsrail Hava Kuvvetleri, Amerikalılar ve Suudi Arabistan ile koordineli olarak Hudeyde limanına bir saldırı gerçekleştirdi. Tüm bunlar, İran’ın Kızıldeniz bölgesinde nüfuz kazanmaya yönelik çabalarına ilişkin İsrail’in duyduğu endişenin arka planında gerçekleşti. Bu çabalar, artan Husi terör faaliyetleri ve İran savaş gemileri ile istihbarat gemilerinin bölgede varlık göstermesi şeklinde ayyuka çıkıyor.
Başlıca aktörler
Husilerle yaşanan gerilimlere rağmen, İsrail, Somaliland çevresindeki çıkar çatışmalarında sadece ikincil bir oyuncu konumunda. Bu çatışmada üç ana aktör bulunuyor: Somali, Etiyopya ve Türkiye. Bunun yanı sıra Mısır, BAE, Suudi Arabistan, Sudan ve komşu Cibuti de bu süreçte etkilerini hissettiriyor. Tüm bunların üzerinde ise dünyanın iki süper gücü; ABD ve Çin yer alıyor.
Büyük endişe, Somaliland’ın geleceği konusunda Somali ve Etiyopya arasında gelişen krizin, diğer ülkeleri de içine çekerek kanlı bir çatışmaya dönüşmesi. Bu senaryo, İsrail ve İran arasında Yemen’deki Husi vekili üzerinden süregelen savaş, Afrika Boynuzu’ndaki cani İslamcı milislerin varlığı ve Somali ile Etiyopya’nın kanlı geçmişi göz önüne alındığında oldukça olası. İki ülke, 20. yüzyılın sonlarında gerçekleşen iki savaş da dahil bölgesel çatışmalarla dolu bir geçmişe sahip.
Mevcut krizi tetikleyen adım, 2024 yılının ilk gününde gerçekleşti. Somali’ye komşu olan ve denize kıyısı olmayan Etiyopya, Somaliland ile tarihi bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, Etiyopya’ya Berbera Limanı üzerinden Aden Körfezi’ne erişim hakkı sağlıyor ve karşılığında Etiyopya, Somaliland’ın bağımsızlığını tanımayı taahhüt ediyor. Etiyopya tarafından tanınmak Somaliland için diğer Afrika ülkeleri ve hatta diğer ülkelerin de bu adımı atmasına yol açacak önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Kendisini Afrika’da bölgesel bir güç olarak gören ancak ekonomik kırılganlık ve yaygın yoksulluktan mustarip olan Etiyopya için denize erişim, finansal büyüme ve daha fazla jeopolitik güç için önemli bir anahtar. 130 milyondan fazla nüfusa sahip olan Etiyopya, dünyada denize kıyısı olmayan en kalabalık ülkesi konumunda.
Yapılan anlaşma, Etiyopya’nın Berbera Limanı’nda bir askeri deniz üssü kiralamasına ve bu limandan ticaret yapmasına olanak tanıyor. AFP’nin haberine göre, Somaliland, Etiyopya’ya kıyılarının 20 kilometrelik (12 mil) bir bölümünü 50 yıllığına kiralamayı ve burada bir deniz üssü ile ticari liman kurmasına izin vermeyi kabul etti.
Bu adım, son yıllarda Berbera Limanı’nı kendi çıkarları doğrultusunda geliştiren ve burada deniz ticaretini teşvik eden BAE sayesinde mümkün oldu. Anlaşma aynı zamanda Somaliland’ın ekonomik çıkarlarına da hizmet ediyor; Etiyopya gibi büyük bir ülkenin liman faaliyetlerinden, gümrük gelirlerinden ticari iş birliklerine kadar birçok fayda sağlaması bekleniyor.
Somali anlaşmaya sert tepki gösterdi ve hükümet anlaşmayı yasadışı ve bölgesel istikrara yönelik bir tehdit olarak ilan etti. Somali hükümeti, Etiyopya büyükelçisini nota vermek için çağırdı ve Somali, büyükelçisini Addis Ababa’dan geri çekti. Somali hükümetinden yapılan açıklamada, “Somali hükümeti, Etiyopya’nın eylemlerini Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün bariz bir ihlali olarak kabul ediyor” denildi ve Somali’nin topraklarını “tüm yasal yollarla” savunacağı vurgulandı.
Bu arada Somali, Ankara’nın Afrika’daki, özellikle Kızıldeniz bölgesindeki etkisini artırmak için son yirmi yılda önemli bir müttefik haline gelen Türkiye ile ilişkilerini güçlendirmek için harekete geçti. Somali, Türkiye ile bir güvenlik ve deniz işbirliği anlaşması imzaladı. Bu anlaşma, Türkiye’ye Somaliland açıkları da dahil Somali’nin karasuları üzerinde kontrol sağlıyor. Karşılığında, Türkiye tarafından çıkarılacak kaynaklardan özellikle ham petrol ve doğalgaz rezervlerinden elde edilen gelirlerin bir kısmı Somali’ye aktarılacak.
Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2011 yılında Somali’ye yaptığı ve iç savaştan zarar görmüş ülkeye mali yardım sağlama ve temel eğitim ve sağlık hizmetlerini yeniden başlatma sözü verdiği ziyaretin ardından Afrika Boynuzu bölgesindeki etkisini artırmaya başladı. Ardından Türkiye, Somali’de altyapı ve araştırma projeleri, Somali kıyılarında petrol ve gaz aramaları, Somali ile komşuları ve ülke içindeki muhalif güçler arasında arabuluculuk faaliyetleri gibi birçok alanda etkisini genişletti. En önemli adım ise 2017 yılında Mogadişu’da Türkiye’nin en büyük denizaşırı askeri üssünün inşa edilmesi oldu. Bu üs, Somali askerlerinin eğitimi için tasarlandı. Ayrıca Türkiye, Çin’in Afrika’daki yatırımlarında yaşanan yavaşlamadan faydalanarak, BAE ve Mısır gibi, bölgedeki ekonomik etkisini artırdı.
Bu süreçte Türkiye, Somali ile Etiyopya arasında Somaliland krizi konusunda bir uzlaşma sağlamak için, Etiyopya ile olan iyi ilişkilerini kullanarak arabuluculuk yapmaya çalışıyor. Somali ise Erdoğan’ın kararlarına bağımlı hale gelmek istemediğinden, Türkiye’ye bağımlılığını azaltmak amacıyla bu yıl Mısır ile bir güvenlik anlaşması imzaladı. Bu anlaşma kapsamında, gerilimin artması durumunda Mısır, Somali’ye asker ve askeri ekipman göndermeyi taahhüt etti. Son yıllarda Mısır ile Türkiye arasındaki ilişkilerin iyileşmesine rağmen Kahire, Türkiye’nin Mısır’ın güneyinde artan nüfuzundan endişe duyuyor ve Afrika Boynuzu’nda kendi nüfuzunu arttırmaya çalışıyor.
Türk bağlantısı
Şimdi ise Türkiye, İsrail de dahil tüm bölge için güvenlik sonuçları olacak bir önemli bir adım atmak istiyor. Eylül ayında Bloomberg, Erdoğan’ın temsilcilerinin Somali topraklarında uzun menzilli bir füze fırlatma test sahası kurulması konusunda Somali ile görüşmeler yürüttüğünü bildirdi. Afrika’nın doğusunda yer alan Somali, Türkiye’nin geliştirdiği 565 kilometre (351 mil) menzile sahip ve Tayfun olarak bilinen balistik füzelerini test etmesine olanak tanıyacak. Buna ek olarak Türkiye’nin Somali topraklarından uzaya roket fırlatma denemeleri yapmayı düşündüğü bildiriliyor. Türk hükümeti, Erdoğan’ın, ülkesinin gücünü ve prestijini artırma arzusunun bir parçası olarak yıllardır bir uzay programını teşvik ediyor ve dünya güçleri kulübüne katılmayı hedefliyor.
Füze programı, Erdoğan’ın füzelerinin mevcut menzilini iki katına çıkarma hedefi nedeniyle Türkiye’nin komşuları arasında endişeye neden oluyor. Erdoğan, 2023’te Türkiye’nin gizli füze programının ortaya çıkmasının ardından “Bugün itibariyle füzelerimizin menzili 565 kilometre. Bu yeterli değil. Bunu 1.000 kilometreye çıkaracağız” demişti.
Mayıs 2023’te Tayfun füzesi başarılı bir şekilde test edildikten sonra üretime girdi. Türkiye’nin, komşularının gözlerinden uzak, 1.000 kilometre menzilli füze fırlatma kapasitesine ulaşmak için Somali’de testler yapmakla ilgilendiği değerlendiriliyor. Saldırgan açıklamalarıyla tanınan Erdoğan, 2022’de Atina’yı tehdit ettiğinde Yunanistan’da gerçek bir endişeye neden olmuştu. Erdoğan’ın, Karadeniz yakınlarındaki bir etkinlikte, “Şimdi füzelerimizi inşa etmeye başlıyoruz. Tabii bu üretim Yunanlıları korkutuyor. ‘Tayfun’ dediğinizde Yunanlı korkuyor ve ‘Atina’yı vuracak’ diyor. Tabii ki vuracak” sözlerine dikkat çekiliyor.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilim, 200 yıldır devam ediyor ve 19. yüzyılın sonlarından 1922’ye kadar iki ülke arasında dört şiddetli çatışma yaşandı. Ayrıca Türkiye, 1974’te Kıbrıs’taki iç savaş sırasında, dönemin Kıbrıs lideri Başpiskopos 3. Makarios’un Yunanistan ile birleşme arzusunu açıklamasının ardından işgal ettiği Kuzey Kıbrıs’ı hala kontrol altında tutuyor.
Peki Türkiye’nin 1.000 kilometre menzilli bir füzeye ne ihtiyacı var? Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi ve Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nde Türkiye uzmanı olan Hay Eytan Cohen Yanarocak, “Türkiye bölgesel bir güç ve İran ile rekabet halinde. Füzeleri mevcut menzilde olduğu sürece sadece Yunanistan’ı tehdit edebilir” diyor.
-Ya İsrail? Türkiye’nin 1.000 kilometre menzilli bir balistik füzesi, bizi doğrudan menzil içine alıyor.
-Yanarocak: Doğru, ancak Erdoğan’ın Yunanistan’a yönelttiği türden bize karşı resmi bir açıklama yok.
-Gazze’den çekilmezsek Erdoğan bizi füzelerle tehdit edebilir.
-Yanarocak: Henüz o aşamaya gelmedik. Ancak Erdoğan söz konusu olduğunda ciddi bir tehdit potansiyeli var.
Cohen Yanarocak Türkiye’nin Afrika’daki stratejisinin işe yaradığını savunuyor. “Askeri varlığı ve yumuşak güç unsurları sayesinde Türkiye Doğu Afrika’da, özellikle de Afrika Boynuzu’nda kilit bir oyuncu haline geldi. Türkiye’nin Doğu Afrika ülkelerinde politika değişikliği başlatma kabiliyeti, bölgedeki Türk etkisinin zirve noktasıdır” diyor.
Türkiye’nin başarı öyküsündeki en önemli unsurun saygı olduğunu söylüyor: “Afrika ülkelerine sömürgeci, etnomerkezci bir tavırla yaklaşan süper güçlerin aksine Türkiye, benzer dini ve kültürel kodlara sahip olan Afrikalılara, özellikle de Müslüman Afrika ülkelerine saygı gösteriyor. Afrikalılar bunu hissediyor.”
Bu arada, Somaliland çevresinde tırmanan kriz, bölgedeki en küçük ve en zayıf ülke olan Cibuti tarafından çözülebilir. Somaliland, Etiyopya, Eritre ve Kızıldeniz arasında sıkışmış olan Cibuti’nin nüfusu yaklaşık bir milyon. Küçük boyutuna rağmen, stratejik konumu sayesinde başta Amerika, Çin ve Fransa olmak üzere birçok yabancı limana, deniz ve hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Cibuti, krizi sona erdirmek amacıyla Somaliland’a alternatif olarak kullanılabilecek bir deniz limanını Etiyopya’ya teklif etti.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa5 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’











