Görüş
İsrail’in Katar saldırısının büyük ve derin etkileri

9 Eylül’de İsrail, pervasızca 15 savaş uçağı göndererek Katar’ın başkenti Doha’daki bir konuta aşırı yoğunluklu nokta bombardımanı düzenledi ve altı sivilin ölümüne neden oldu. İsrail’in taktiksel hedefi, orada toplanmış olan Hamas’ın baş müzakerecisi Halil el-Hayya gibi kilit isimleri “topluca yok etmek” olsa da, bu sınır ötesi askeri eylem bir kez daha “dünyaya karşı işlenmiş büyük bir suç” teşkil etti, İsrail hükümetinin siyasi amaçlarına ulaşmak için sürekli militarizme başvurduğunu açığa çıkardı, birçok kırmızı çizgiyi aştı, uluslararası ilişkiler ve bölgesel düzenin tamamen “çöktüğünü” yansıttı; büyük zararlar doğurdu ve derin etkiler yarattı. Daha da öfkelendirici olan ise İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, saldırıdan sonra Katar’a yönelik benzer saldırıları sürdüreceğini ve Hamas üyelerini takip edip öldüreceğini söyleterek tehdit etmesiydi. Eğer İsrail’in bu davranış tarzı hızlı ve sert biçimde düzenlenip sınırlandırılmazsa, Orta Doğu’da ve dünyada barış ile güvenlik ağır bir sınavla karşı karşıya kalacaktır.
Öncelikle, İsrail’in egemen bir devlet olan Katar’ın hava sahasını pervasızca ihlal edip bombalaması, bu ülkeye ilan edilmemiş bir savaş açmaktan farksızdır. Bu, Birleşmiş Milletler Şartı’nı, uluslararası hukuk ilkelerini ve uluslararası ilişkiler normlarını açıkça çiğnemektir. Bu durum, İsrail’in harekât menzilinin artık tüm Orta Doğu’yu kapsadığını göstermekte ve müttefikleri dahil uluslararası toplumun güçlü öfkesini kaçınılmaz kılmaktadır. 11’inde, BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi bir bildiri yayımlayarak İsrail’i isim vermeden şiddetle kınadı ve Katar’a destek verdi. ABD nadiren de olsa lehte oy kullandı.
Katar küçük ve ılımlı bir ülkedir, hiçbir zaman “İsrail’i yok etme” görüşünü savunan Arap ön cephe ülkesi ya da sertlik yanlısı olmadı. Aksine, Katar çok erken dönemde İsrail ile düşük seviyeli diplomatik ilişkiler kurdu ve Körfez Arap ülkeleri ile İsrail arasında ilişkilerin normalleşmesi sürecinde öncü bir uzlaşıcı rol oynadı. Katar’ın Müslüman Kardeşler’e sempati duyduğu ve Hamas’ı desteklediği doğru olsa da, Katar’dan Gazze’ye aktarılan tüm yardım fonlarının neredeyse tamamı İsrail hükümetinin onayıyla ve İsrail bankaları üzerinden Hamas’a teslim edildi. Başka bir deyişle, Katar fiilen İsrail’in Hamas’ı “kuşatma ama yok etmeme”, iki güç merkezi inşa ederek Filistin gücünü bölme stratejisine katkıda bulundu. Ayrıca, Doha’da Hamas ile müzakereler için arabuluculuk yapma ve platform sağlama görevi de ABD ve İsrail’in talebi üzerine üstlendi.
Katar’ın, İsrail-Filistin çatışmasının her iki tarafına karşı konumu, savaş hukuku anlamında tarafsız bir ülke statüsüdür. 1907 Lahey Beşinci Sözleşmesi’nin 1. maddesi, tarafsız ülke topraklarının ihlal edilemeyeceğini açıkça belirtir. BM Şartı’nın 2. madde 4. fıkrası ve 1970 Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi, “kuvvet kullanma yasağını” uluslararası hukukun temel ilkesi olarak açıkça ortaya koymuştur. Geçmişte İsrail, Filistin’e yönelik eylemlerinin yasal dayanağını sözde “terörizme karşı önleyici meşru müdafaa tedbirleri” olarak sık sık vurguladı. Ancak bu tutum, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği ayrım duvarı hakkında Uluslararası Adalet Divanı’nın verdiği danışma görüşünde reddedildi. Uluslararası hukukun otoriter yorumcusu olan Divan, İsrail’in, yasa dışı kuvvet kullanımını haklı çıkarmak amacıyla meşru müdafaa hakkını keyfi biçimde genişletme girişimini açıkça reddetti. Dolayısıyla İsrail’in bu açık saldırısı, hem uluslararası hukukun temel ilkelerini hem de tarafsızlık yükümlülüğünü ihlal etmekte, hiçbir yasal temele dayanmamaktadır.
İkinci olarak, İsrail, Hamas müzakerecilerinin ateşkes koşullarını tartışmak için toplandığı bir anda saldırı düzenleyerek, Gazze’deki savaşın devamından sorumlu temel aktör olduğunu bir kez daha kanıtladı; uluslararası ahlâkı, savaş kurallarını ve uluslararası itibarı hiçe saydı. “İki ülke savaşırsa, elçi öldürülmez” sözü, değişmez bir savaş kuralı ve diplomatik tabandır. Ancak İsrail, Hamas’ı ortadan kaldırma kararının itici gücüyle, dost bir ülkenin başkentinde müzakere karşıtlarını gizli bir saldırıyla fiziksel olarak yok etti, bu gerçekten yüz kızartıcıdır. Daha önce İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah liderlerine yönelik “toplu yok etme” operasyonu da, onları ateşkesi kabul etmeye ikna etmeye giden İranlı elçiyi takip edip yerini tespit ederek gerçekleştirilmişti.
İsrail’in saldırısının ihanet niteliği, silahlı çatışmalar hukuku açısından da teyit edilebilir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri’ni koruma amacıyla 1977’de kabul edilen Birinci Ek Protokol’ün 37. maddesi, düşmanın hileyle öldürülmesini yasaklar. Hile, “güveni kötüye kullanarak düşmana, silahlı çatışmalarda uygulanacak uluslararası hukuk kuralları uyarınca korumadan yararlanma hakkı olduğuna veya bu korumayı sağlama yükümlülüğü bulunduğuna inandırmak amacıyla yapılan eylemler” olarak tanımlanır. Hilenin yasaklanması, silahlı çatışmalar hukukunun temel kuralıdır; bu nedenle hile, uluslararası ceza hukukunda bir savaş suçu türü olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan İsrail’in Hamas müzakerecilerine saldırısı, hem silahlı çatışmalar hukuku hem de uluslararası ceza hukuku açısından meşruiyetten yoksundur. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Filistin’deki duruma ilişkin yargı yetkisini teyit ettiği ve Netanyahu ile diğer siyasi-askeri liderler hakkında tutuklama kararı çıkardığı düşünüldüğünde, bu adım İsrail liderliğinin temel savaş düzenine ve uluslararası ceza adaletine olan küçümseyici tavrını daha da ortaya koymaktadır. Doha’ya hava saldırısı düzenleyerek Hamas müzakerecilerini ortadan kaldırma girişimi, İsrail’in devlet aktörü olarak askeri etik, dürüstlük ve uluslararası normlara bağlılık noktasında tamamen başarısız olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Üçüncüsü, İsrail, en büyük destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Arap müttefikine ani bir saldırı düzenleyerek, ABD’nin siyasi ve diplomatik imajını ve ABD–Arap ilişkilerini tehlikeye attı. Bu aynı zamanda stratejik müttefikin uzun vadeli güvenine ve sarsılmaz korumasına yönelik ciddi bir ihanettir ve bir kez daha İsrail’in ABD için bir “stratejik yük” haline geldiğini, giderek daha yıkıcı bir “kötü dost” rolü oynadığını ortaya koymaktadır. Katar yalnızca ABD’ye Orta Doğu’daki en büyük hava üssünü sağlamakla kalmıyor, her yıl büyük miktarda Amerikan silahı satın alıyor, büyük miktarda ABD devlet tahvili ve yatırımı elinde tutuyor ve karşılığında ABD’nin güvenlik garantisini elde ediyor. Buna rağmen, İsrail bu kez baskın planını önceden Washington’a bildirmedi. Ancak İsrail’in hava saldırısı filosu ABD hava savunma sistemi tarafından tespit edilip doğrulama istendiğinde, İsrail elindeki kartı açarak saldırının artık iptal edilemeyeceğini ileri sürdü. İsrail’in tek taraflı saldırısı ve gizleme girişimi, bombardımandan on dakika sonra Doha’nın Washington’dan uyarı almasına yol açtı.
Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar İsrail’in hava filosunun, yol boyunca ABD’nin kara, deniz ve hava erken uyarı sistemlerinden gizlenmesi pek mümkün değildi. Dolayısıyla İsrail’in kasten gizlemesi de, ABD’nin bilmezlikten gelmesi de aynı kapıya çıkmaktadır; ancak sonuç olarak ABD’nin Körfez’deki petrol üreten müttefiklerini korumak için kurduğu erken uyarı ve hava savunma sistemi tamamen iflas etmiştir. Washington nasıl gerekçe üretirse üretsin, İsrail bu kez ABD hükümetini tam anlamıyla küçük düşürdü ve İsrail’in pervasız davranışlarını görmezden gelmenin “oturduğu yerde dayak yemek” ve “suçu üstlenmek” gibi utandırıcı bir duruma soktu. Bu durum, ABD ile İsrail’in Körfez Arap ülkeleriyle birlikte inşa ettiği “Orta Doğu NATO’su” tarzı güvenlik işbirliği mekanizmasını da temelden sarstı. Elbette, ABD Başkanı Trump, İsrail’in bir müttefike saldırmasından duyduğu hoşnutsuzluğu ifade ederken, aynı zamanda Hamas’ı ortadan kaldırmanın “değerli bir hedef” olduğunu ve “bu saldırının barışı teşvik için bir fırsat olabileceğine inandığını” söyledi. Görünen o ki, ABD ve İsrail işbirliği içindedir ve İsrail’in ABD’yi zor durumda bırakması da gayet doğal görünmektedir.
Dördüncüsü, İsrail, sözde mutlak güvenlik ve tek taraflı güvenlik peşinde koşarken, diğer egemen hatta dost ülkelerin ulusal ve vatandaş güvenliğini zedelemekten çekinmeyerek, baştan aşağıya bölgesel hegemonya, askeri maceracılık ve hatta devlet terörizmi özellikleri sergilemektedir. Bu durum Orta Doğu’daki huzursuzluğu ve istikrarsızlığı daha da artıracak, İsrail karşıtlığını, antisemitizmi, aşırılığı, şiddet ideolojilerini ve terörizmi teşvik edecektir. Birleşmiş Milletler üyesi bir devlet davranış biçimi, tüm kuralları ve yasakları hiçe sayabiliyorsa ve sürekli kötü emsaller oluşturabiliyorsa, sadece bölgedeki egemen devletler kendi güvenlikleri gerekçesiyle aynı şekilde pervasız davranmakla kalmayacak, devlet dışı aktörler de keyfi davranmak için daha fazla bahane ve gerekçe bulacaktır. Güç açısından zayıf konumda bulunan radikal, şiddet yanlısı ve hatta terörist örgütler, güç dengesizliği, kuralların bağlayıcılıktan yoksunluğu ve ahlâkın dikkate alınmaması nedeniyle devletlere karşı “asimetrik” saldırılar gerçekleştirmeye daha yatkın olacak, hatta açıkça masum sivilleri de kapsayan yumuşak hedeflere saldırabileceklerdir. Sonuçta dünya genelinde kaos, şiddetin hüküm sürmesi ve medenî normların ve davranış kurallarının yerini orman kanununun alması kaçınılmaz hale gelecektir.
Beşincisi, İsrail, resmi hukuk süreçlerinden geçmeden, açık, adil ve şeffaf bir yargılama olmaksızın Hamas müzakerecilerini doğrudan “hedef alarak ortadan kaldırmaya” teşebbüs etti. Bu, insancıl ilkeleri, hukuk devleti ruhunu ve medeniyet değerlerini ağır biçimde ihlal etmekte, modern medeniyet ve uluslararası hukuk düzeninden ciddi bir sapmayı oluşturmaktadır. İşgal altındaki bir topraklarda faaliyet gösteren bir direniş örgütü olarak Hamas, İsrail ile savaş halinde olup, İsrail’in savaş koşullarında üyelerini fiziksel olarak ortadan kaldırma hakkı vardır. Ancak İsrail’in peşine düştüğü savaş dışı kişiler—özellikle başka ülkelerde yaşayan, sivil kimliğe sahip ve sivil statüsünde bulunan Hamas üyeleri—söz konusu olduğunda, modern demokrasiye, hukuka ve insan haklarına bağlı olduğunu iddia eden bir devlet olarak İsrail, “devlet linci” gibi aşırı bir yöntemle öldürmeye yönelmiş, karşı tarafa hiçbir itiraz ya da savunma hakkı tanımamıştır. Böylelikle İsrail, hukuk devleti ruhunu kaybedip yasal sınırlarca denetlenmeyen bir şiddet aktörüne dönüşmüş, bir egemen devlet gibi davranmaktan çıkmıştır.
Aslında, İsrail kuruluşundan bu yana her zaman kendi güvenlik çıkarlarını uluslararası hukukun üzerine koymuş, hiçbir zaman diğer egemen devletlerin yargı yetkisini veya aranan kişilerin temel insan haklarını dikkate almamış ya da onlara saygı göstermemiştir. İsrail istihbarat teşkilatını ünlendiren olay—“Ölüm Doktoru” Eichmann’ı Güney Amerika’dan kaçırıp ülkesine getirerek yargılayıp idam etmesi—gerçi “Yahudi Soykırımı” mağdurları için adaleti sağlamıştı; ancak kaçırma fiilinin kendisi ilgili ülkenin egemenliğine ve yargı yetkisine zarar vermişti. 1972’deki “Münih faciası”ndan sonra, İsrail istihbaratı yaklaşık 10 yıl boyunca “Kara Eylül” teröristlerini dünya çapında takip edip öldürdü; olayda yaralanıp hapse giren bir kadın dışında diğerlerinin hepsi şiddetli ölümlerle sonuçlandı. Diğer ülkelerin egemenliğine ve suç şüphelilerinin temel haklarına saygı açısından bakıldığında, İsrail’in bu sözde “efsanevi” dış intikam cinayetleri de övgüye değer olmayıp, “yargısız infaz” niteliğindeki bir dizi eylemdir ve bir zamanlar diplomatik krizlere yol açmıştır. İsrail’in Hamas üyelerine yönelik ülke dışı takip ve suikast örnekleri de az değildir ve çeşit çeşittir: 1994’te iki ajan Ürdün’ün başkenti Amman’da Hamas temsilcisi Halid Meşal’i öldürmek üzere gönderildi; suikastçılar olay yerinde fark edilip canlı yakalandı, bu durum Ürdün ile İsrail’in neredeyse ilişkileri kesmesine yol açtı; 2020’de İsrail, ondan fazla Batılı ülkenin sahte pasaportlarını taşıyan 26 ajanı Dubai’ye göndererek Hamas’ın silah tedarik sorumlusu Mahmud el-Mabhuh’u öldürdü ve çok sayıda ülkenin sert protestolarını tetikledi… Bugüne gelindiğinde İsrail daha da dizginsiz ve korkusuz hale gelmiş, savaş makinesini apaçık biçimde başka ülkelerin başkentlerinde can almaya sevk etmiştir; bu kanunsuz ve barbar alışkanlıklar doruk noktasına ulaşmıştır.
Altıncı, İsrail’in Doha’ya hava saldırısı, Orta Doğu’daki çatışma ve anlaşmazlıklara hevesle aracılık edenlere bir şok etkisi yaratmış, uluslararası toplumun arabuluculuk çabalarını mutlaka zayıflatmış, ilgili ülkelerin güvenlik garantisi konusundaki itibarını zedelemiş ve tarafların gelecekte güvenli diyalog kurabilecekleri üçüncü taraf platformu bulmalarını zorlaştırmıştır. Bilindiği gibi Katar, küçük bir Körfez ülkesi olmasına rağmen “büyük arabulucu” olarak tanınır; Doha, ABD ile Afgan Talibanı arasında ateşkese karşılık çekilme anlaşmasına tanıklık etmiş, ayrıca Hamas’ın diğer denizaşırı sığınaklarını kaybetmesinden sonra İsrail’le iletişimde tek kanal olmuştur. Bugün, Hamas’ın müzakere ekibi üyeleri İsrail’in tüm tabuları aşan takibiyle karşı karşıya kalmış, Doha da müzakerelere kolaylık sağladığı için kanlı bir felakete uğramıştır; bu kötü sonucun oluşturduğu caydırıcı etki, Ürdün, Umman, Mısır ve hatta Türkiye gibi “uzlaştırıcı” rolünü üstlenmeye istekli diğer Orta Doğu ülkelerinin, bundan sonra İsrail’e diyalog kanalı sağlamadan önce iki kez düşünmesine yetecektir. İsrail’in bu “henüz köprüyü geçmeden köprüyü yıkma” hamlesi, yalnızca kendi Hamas’la müzakere “Doha kanalını” tümden tıkamakla kalmamakta, gelecekte Husilerle diyalog için seçeneklerden birini de kapatmakta, hatta İsrail’in Lübnan ve Suriye ile muhtemel ilerideki barış görüşmelerini daha güçlü ve daha güvenilir büyük devletlerin sağlayacağı güvenlik teminatlarına muhtaç hale getirmektedir.
Yedinci, İsrail uzun süredir güvenlik ve barış içinde bulunan Körfez ülkelerine ani bir saldırı başlattı; “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın ateşini İran’a ani bir darbe ile Basra Körfezi’ne taşıdıktan sonra, 1991’den beri savaş yaşamamış ve “barış ve refah vahası” diye anılan Körfez petrol ülkelerini de belaya sürükledi; bu durum petrol fiyatlarının fırlamasına, dünya enerji arzının ve küresel ekonomik gelişmenin tehlikeye girmesine yol açtı. Eğer İsrail’in Katar’a yönelik kaba askeri tecavüzüne göz yumulursa, İsrail’in ilan edilmemiş savaşını yaşayacak bir sonraki ülke hangisi olacaktır? Genellikle “küçük ve az nüfuslu” olan Körfez Arap ülkeleri kuşkusuz başı rahat dönemlerine veda edecek ve herkes tedirginlik içinde yaşayacaktır; bu da sermaye açısından zengin, yatırım ve deniz taşımacılığı faaliyetleri canlı olan bu “barış yurdu”nu paniğe ve kargaşaya sürükleyebilir; küresel sermaye akışlarında büyük değişimlere yol açarak geniş çaplı finansal dalgalanmalar doğurabilir.
Sekizinci, Katar dâhil Körfez Arap ülkeleri, her ne kadar kamuoyu, ahlak ve mali açıdan uzun süredir Filistin’in bağımsızlık davasını desteklese de, Soğuk Savaş sonrasında İsrail’le ilişkileri normalleştiren “dönemin öncüleri”dir; genel olarak İsrail’le açık ve yarı açık üst düzey temaslar ile yakın ekonomik, ticari, yatırım, teknolojik ve hatta güvenlik işbirlikleri sürdürmektedirler. Son yıllarda Bahreyn ve BAE, büyük halk baskısına rağmen Filistin-İsrail çatışmasının tarihsel yükünü bir kenara bırakarak İsrail’le normal ilişkiler kurulmasına yönelik “İbrahim Anlaşmaları”nı ilk imzalayan ülkeler olmuş, Afrika’daki iki Arap ülkesi Sudan ve Fas’ı da peşlerinden sürüklemiştir. Bahreyn ve BAE’nin öncülüğünü destekleyen Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’le üçlü ilişkilerini yeniden şekillendirirse, Körfez’in altı ülkesinin İsrail’le ilişkileri bütünüyle normalleşecektir. Ne var ki, İsrail’in Körfez İşbirliği Konseyi üyesi Katar’a yönelik saldırısı ve bombardımanı, bu bölgesel örgütün kolektif güvenlik çıkarlarını ihlal etmiş, kolektif savunma mekanizmasını kâğıt üzerinde bırakmış, altı ülkenin ulusal ve etnik onurunu topluca tahkir etmiş ve en nihayetinde kamuoyu temelini aşındırarak İsrail’le barış sürecinde duraksama ya da gerilemeye yol açmıştır.
Dokuzuncu, İsrail’in Katar’a yönelik sert müdahalesi, “Büyük İsrailcilik” anlayışının keyfiliğini ve “Tanrı’nın seçkinleri” tarzındaki kibri ile güçlüden yana olup zayıfı ezmeye ve yükü komşuya yıkmaya dayanan ulusal stratejik yönelimi ve davranış özelliklerini açığa çıkarmıştır; bu, İsrail’in ve hatta Yahudilerin bölgesel ve uluslararası imajını daha da kötüleştirecek, hatta can çekişen Arap milliyetçiliğini yeniden canlandırarak Orta Doğu’da etnik, dinî ve jeopolitik ilişkilerin geniş ölçekte yeniden gerilmesine yol açacak ve İsrail’in daha çok Batılı müttefik kaybetmesine neden olacaktır. İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik uzun süreli demir yumruk, yakıp yıkma ve aç bırakma politikaları zaten herkesin öfkesini ve yaygın kınamayı çekmişti; şimdi de savaşı Körfez Arap ülkelerine ve onların halklarına dayatması, İsrail’i “Varsın ben dünyaya ihanet edeyim, yeter ki dünya bana ihanet etmesin” şeklindeki aşırı bencil bir görüntüye büründürmüştür. Bu gidişat, İsrail’le uzlaşmış Arap ülkelerinin hükümetlerine ağır bir ahlaki ve kamuoyu yükü bindirmekle kalmamakta; Batılı müttefikleri de İsrail’e karşı silah ambargosu, ticaret kısıtlamaları ya da Filistin devletini tanımaya hazırlanma gibi karşı tedbirler almaya zorlamaktadır. 11’inde Avrupa Parlamentosu bir karar geçirerek AB’nin 27 üye devletine “iki devletli çözümün gerçekleşmesi için Filistin’i tanımayı düşünmeleri” çağrısında bulunmuştur. İsrail’in art arda işlediği haksızlıklar onu uluslararası toplumdan tecrit etmiş, “uluslararası öksüz” ve “uluslararası parya” olma yolundaki diplomatik uçuruma sürüklemiştir.
“Qingfu ölmedikçe, Lu’nun sıkıntısı bitmez.” İsrail’in uzun süreli ve istikrarlı ulusal güvenliği bir türlü gerçekleşememesinin temel nedeni, Filistin (yalnızca Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs) dâhil Arap topraklarını geri vermeyi reddetmesi, ABD’nin sınırsız korumasına ve kendi güçlü ordusu ile savaş yanlısı devlet politikasına dayanması ve aşırı sağın durmaksızın büyüyen, doyumsuz ve sıfır toplamcı düşüncesidir. Ana etnik unsuru 6 milyondan fazla Yahudi olan İsrail, bugün Orta Doğu’da rakipsiz olabilir, komşu ülkelerin hava sahası ve topraklarına dilediği gibi girip çıkabilir; ancak askeri makineye dayanan bu ulusal güvenlik, yumrukla kurulan bu uluslararası ilişkiler ve sayısız masum can üzerine inşa edilen bu barış ve istikrar İsrail’i ne kadar süreliğine sevindirebilir? Ne kadar fayda sağlayabilir? Cevap şüphesiz açıktır: bu, ağaca tırmanıp balık tutmaya kalkışmak, kuzeye gitmek isterken güneye yönelmektir. Hatta bazı gözlemciler, İsrail’in “ülkeyi savunma savaşı” adı altında gerçekte bir “ülkeyi yok etme savaşı” yürüttüğünü keskin biçimde belirtmiştir. Daha geniş ve uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında, uluslararası toplum İsrail’in kötülüklerini sürdürmesine göz yumarsa, yalnızca Orta Doğu’da savaşlar ardı ardına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda kötü paranın iyi parayı kovması misali küresel yönetişim ve uluslararası düzen de giderek daha zor yönetilir hale gelecektir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Görüş2 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya2 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını6 gün önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Dünya Basını2 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Dünya Basını1 hafta önceİktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor
Görüş1 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı










