Görüş
İsrail’in Katar saldırısının büyük ve derin etkileri

9 Eylül’de İsrail, pervasızca 15 savaş uçağı göndererek Katar’ın başkenti Doha’daki bir konuta aşırı yoğunluklu nokta bombardımanı düzenledi ve altı sivilin ölümüne neden oldu. İsrail’in taktiksel hedefi, orada toplanmış olan Hamas’ın baş müzakerecisi Halil el-Hayya gibi kilit isimleri “topluca yok etmek” olsa da, bu sınır ötesi askeri eylem bir kez daha “dünyaya karşı işlenmiş büyük bir suç” teşkil etti, İsrail hükümetinin siyasi amaçlarına ulaşmak için sürekli militarizme başvurduğunu açığa çıkardı, birçok kırmızı çizgiyi aştı, uluslararası ilişkiler ve bölgesel düzenin tamamen “çöktüğünü” yansıttı; büyük zararlar doğurdu ve derin etkiler yarattı. Daha da öfkelendirici olan ise İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, saldırıdan sonra Katar’a yönelik benzer saldırıları sürdüreceğini ve Hamas üyelerini takip edip öldüreceğini söyleterek tehdit etmesiydi. Eğer İsrail’in bu davranış tarzı hızlı ve sert biçimde düzenlenip sınırlandırılmazsa, Orta Doğu’da ve dünyada barış ile güvenlik ağır bir sınavla karşı karşıya kalacaktır.
Öncelikle, İsrail’in egemen bir devlet olan Katar’ın hava sahasını pervasızca ihlal edip bombalaması, bu ülkeye ilan edilmemiş bir savaş açmaktan farksızdır. Bu, Birleşmiş Milletler Şartı’nı, uluslararası hukuk ilkelerini ve uluslararası ilişkiler normlarını açıkça çiğnemektir. Bu durum, İsrail’in harekât menzilinin artık tüm Orta Doğu’yu kapsadığını göstermekte ve müttefikleri dahil uluslararası toplumun güçlü öfkesini kaçınılmaz kılmaktadır. 11’inde, BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi bir bildiri yayımlayarak İsrail’i isim vermeden şiddetle kınadı ve Katar’a destek verdi. ABD nadiren de olsa lehte oy kullandı.
Katar küçük ve ılımlı bir ülkedir, hiçbir zaman “İsrail’i yok etme” görüşünü savunan Arap ön cephe ülkesi ya da sertlik yanlısı olmadı. Aksine, Katar çok erken dönemde İsrail ile düşük seviyeli diplomatik ilişkiler kurdu ve Körfez Arap ülkeleri ile İsrail arasında ilişkilerin normalleşmesi sürecinde öncü bir uzlaşıcı rol oynadı. Katar’ın Müslüman Kardeşler’e sempati duyduğu ve Hamas’ı desteklediği doğru olsa da, Katar’dan Gazze’ye aktarılan tüm yardım fonlarının neredeyse tamamı İsrail hükümetinin onayıyla ve İsrail bankaları üzerinden Hamas’a teslim edildi. Başka bir deyişle, Katar fiilen İsrail’in Hamas’ı “kuşatma ama yok etmeme”, iki güç merkezi inşa ederek Filistin gücünü bölme stratejisine katkıda bulundu. Ayrıca, Doha’da Hamas ile müzakereler için arabuluculuk yapma ve platform sağlama görevi de ABD ve İsrail’in talebi üzerine üstlendi.
Katar’ın, İsrail-Filistin çatışmasının her iki tarafına karşı konumu, savaş hukuku anlamında tarafsız bir ülke statüsüdür. 1907 Lahey Beşinci Sözleşmesi’nin 1. maddesi, tarafsız ülke topraklarının ihlal edilemeyeceğini açıkça belirtir. BM Şartı’nın 2. madde 4. fıkrası ve 1970 Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi, “kuvvet kullanma yasağını” uluslararası hukukun temel ilkesi olarak açıkça ortaya koymuştur. Geçmişte İsrail, Filistin’e yönelik eylemlerinin yasal dayanağını sözde “terörizme karşı önleyici meşru müdafaa tedbirleri” olarak sık sık vurguladı. Ancak bu tutum, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği ayrım duvarı hakkında Uluslararası Adalet Divanı’nın verdiği danışma görüşünde reddedildi. Uluslararası hukukun otoriter yorumcusu olan Divan, İsrail’in, yasa dışı kuvvet kullanımını haklı çıkarmak amacıyla meşru müdafaa hakkını keyfi biçimde genişletme girişimini açıkça reddetti. Dolayısıyla İsrail’in bu açık saldırısı, hem uluslararası hukukun temel ilkelerini hem de tarafsızlık yükümlülüğünü ihlal etmekte, hiçbir yasal temele dayanmamaktadır.
İkinci olarak, İsrail, Hamas müzakerecilerinin ateşkes koşullarını tartışmak için toplandığı bir anda saldırı düzenleyerek, Gazze’deki savaşın devamından sorumlu temel aktör olduğunu bir kez daha kanıtladı; uluslararası ahlâkı, savaş kurallarını ve uluslararası itibarı hiçe saydı. “İki ülke savaşırsa, elçi öldürülmez” sözü, değişmez bir savaş kuralı ve diplomatik tabandır. Ancak İsrail, Hamas’ı ortadan kaldırma kararının itici gücüyle, dost bir ülkenin başkentinde müzakere karşıtlarını gizli bir saldırıyla fiziksel olarak yok etti, bu gerçekten yüz kızartıcıdır. Daha önce İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah liderlerine yönelik “toplu yok etme” operasyonu da, onları ateşkesi kabul etmeye ikna etmeye giden İranlı elçiyi takip edip yerini tespit ederek gerçekleştirilmişti.
İsrail’in saldırısının ihanet niteliği, silahlı çatışmalar hukuku açısından da teyit edilebilir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri’ni koruma amacıyla 1977’de kabul edilen Birinci Ek Protokol’ün 37. maddesi, düşmanın hileyle öldürülmesini yasaklar. Hile, “güveni kötüye kullanarak düşmana, silahlı çatışmalarda uygulanacak uluslararası hukuk kuralları uyarınca korumadan yararlanma hakkı olduğuna veya bu korumayı sağlama yükümlülüğü bulunduğuna inandırmak amacıyla yapılan eylemler” olarak tanımlanır. Hilenin yasaklanması, silahlı çatışmalar hukukunun temel kuralıdır; bu nedenle hile, uluslararası ceza hukukunda bir savaş suçu türü olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan İsrail’in Hamas müzakerecilerine saldırısı, hem silahlı çatışmalar hukuku hem de uluslararası ceza hukuku açısından meşruiyetten yoksundur. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Filistin’deki duruma ilişkin yargı yetkisini teyit ettiği ve Netanyahu ile diğer siyasi-askeri liderler hakkında tutuklama kararı çıkardığı düşünüldüğünde, bu adım İsrail liderliğinin temel savaş düzenine ve uluslararası ceza adaletine olan küçümseyici tavrını daha da ortaya koymaktadır. Doha’ya hava saldırısı düzenleyerek Hamas müzakerecilerini ortadan kaldırma girişimi, İsrail’in devlet aktörü olarak askeri etik, dürüstlük ve uluslararası normlara bağlılık noktasında tamamen başarısız olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Üçüncüsü, İsrail, en büyük destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Arap müttefikine ani bir saldırı düzenleyerek, ABD’nin siyasi ve diplomatik imajını ve ABD–Arap ilişkilerini tehlikeye attı. Bu aynı zamanda stratejik müttefikin uzun vadeli güvenine ve sarsılmaz korumasına yönelik ciddi bir ihanettir ve bir kez daha İsrail’in ABD için bir “stratejik yük” haline geldiğini, giderek daha yıkıcı bir “kötü dost” rolü oynadığını ortaya koymaktadır. Katar yalnızca ABD’ye Orta Doğu’daki en büyük hava üssünü sağlamakla kalmıyor, her yıl büyük miktarda Amerikan silahı satın alıyor, büyük miktarda ABD devlet tahvili ve yatırımı elinde tutuyor ve karşılığında ABD’nin güvenlik garantisini elde ediyor. Buna rağmen, İsrail bu kez baskın planını önceden Washington’a bildirmedi. Ancak İsrail’in hava saldırısı filosu ABD hava savunma sistemi tarafından tespit edilip doğrulama istendiğinde, İsrail elindeki kartı açarak saldırının artık iptal edilemeyeceğini ileri sürdü. İsrail’in tek taraflı saldırısı ve gizleme girişimi, bombardımandan on dakika sonra Doha’nın Washington’dan uyarı almasına yol açtı.
Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar İsrail’in hava filosunun, yol boyunca ABD’nin kara, deniz ve hava erken uyarı sistemlerinden gizlenmesi pek mümkün değildi. Dolayısıyla İsrail’in kasten gizlemesi de, ABD’nin bilmezlikten gelmesi de aynı kapıya çıkmaktadır; ancak sonuç olarak ABD’nin Körfez’deki petrol üreten müttefiklerini korumak için kurduğu erken uyarı ve hava savunma sistemi tamamen iflas etmiştir. Washington nasıl gerekçe üretirse üretsin, İsrail bu kez ABD hükümetini tam anlamıyla küçük düşürdü ve İsrail’in pervasız davranışlarını görmezden gelmenin “oturduğu yerde dayak yemek” ve “suçu üstlenmek” gibi utandırıcı bir duruma soktu. Bu durum, ABD ile İsrail’in Körfez Arap ülkeleriyle birlikte inşa ettiği “Orta Doğu NATO’su” tarzı güvenlik işbirliği mekanizmasını da temelden sarstı. Elbette, ABD Başkanı Trump, İsrail’in bir müttefike saldırmasından duyduğu hoşnutsuzluğu ifade ederken, aynı zamanda Hamas’ı ortadan kaldırmanın “değerli bir hedef” olduğunu ve “bu saldırının barışı teşvik için bir fırsat olabileceğine inandığını” söyledi. Görünen o ki, ABD ve İsrail işbirliği içindedir ve İsrail’in ABD’yi zor durumda bırakması da gayet doğal görünmektedir.
Dördüncüsü, İsrail, sözde mutlak güvenlik ve tek taraflı güvenlik peşinde koşarken, diğer egemen hatta dost ülkelerin ulusal ve vatandaş güvenliğini zedelemekten çekinmeyerek, baştan aşağıya bölgesel hegemonya, askeri maceracılık ve hatta devlet terörizmi özellikleri sergilemektedir. Bu durum Orta Doğu’daki huzursuzluğu ve istikrarsızlığı daha da artıracak, İsrail karşıtlığını, antisemitizmi, aşırılığı, şiddet ideolojilerini ve terörizmi teşvik edecektir. Birleşmiş Milletler üyesi bir devlet davranış biçimi, tüm kuralları ve yasakları hiçe sayabiliyorsa ve sürekli kötü emsaller oluşturabiliyorsa, sadece bölgedeki egemen devletler kendi güvenlikleri gerekçesiyle aynı şekilde pervasız davranmakla kalmayacak, devlet dışı aktörler de keyfi davranmak için daha fazla bahane ve gerekçe bulacaktır. Güç açısından zayıf konumda bulunan radikal, şiddet yanlısı ve hatta terörist örgütler, güç dengesizliği, kuralların bağlayıcılıktan yoksunluğu ve ahlâkın dikkate alınmaması nedeniyle devletlere karşı “asimetrik” saldırılar gerçekleştirmeye daha yatkın olacak, hatta açıkça masum sivilleri de kapsayan yumuşak hedeflere saldırabileceklerdir. Sonuçta dünya genelinde kaos, şiddetin hüküm sürmesi ve medenî normların ve davranış kurallarının yerini orman kanununun alması kaçınılmaz hale gelecektir.
Beşincisi, İsrail, resmi hukuk süreçlerinden geçmeden, açık, adil ve şeffaf bir yargılama olmaksızın Hamas müzakerecilerini doğrudan “hedef alarak ortadan kaldırmaya” teşebbüs etti. Bu, insancıl ilkeleri, hukuk devleti ruhunu ve medeniyet değerlerini ağır biçimde ihlal etmekte, modern medeniyet ve uluslararası hukuk düzeninden ciddi bir sapmayı oluşturmaktadır. İşgal altındaki bir topraklarda faaliyet gösteren bir direniş örgütü olarak Hamas, İsrail ile savaş halinde olup, İsrail’in savaş koşullarında üyelerini fiziksel olarak ortadan kaldırma hakkı vardır. Ancak İsrail’in peşine düştüğü savaş dışı kişiler—özellikle başka ülkelerde yaşayan, sivil kimliğe sahip ve sivil statüsünde bulunan Hamas üyeleri—söz konusu olduğunda, modern demokrasiye, hukuka ve insan haklarına bağlı olduğunu iddia eden bir devlet olarak İsrail, “devlet linci” gibi aşırı bir yöntemle öldürmeye yönelmiş, karşı tarafa hiçbir itiraz ya da savunma hakkı tanımamıştır. Böylelikle İsrail, hukuk devleti ruhunu kaybedip yasal sınırlarca denetlenmeyen bir şiddet aktörüne dönüşmüş, bir egemen devlet gibi davranmaktan çıkmıştır.
Aslında, İsrail kuruluşundan bu yana her zaman kendi güvenlik çıkarlarını uluslararası hukukun üzerine koymuş, hiçbir zaman diğer egemen devletlerin yargı yetkisini veya aranan kişilerin temel insan haklarını dikkate almamış ya da onlara saygı göstermemiştir. İsrail istihbarat teşkilatını ünlendiren olay—“Ölüm Doktoru” Eichmann’ı Güney Amerika’dan kaçırıp ülkesine getirerek yargılayıp idam etmesi—gerçi “Yahudi Soykırımı” mağdurları için adaleti sağlamıştı; ancak kaçırma fiilinin kendisi ilgili ülkenin egemenliğine ve yargı yetkisine zarar vermişti. 1972’deki “Münih faciası”ndan sonra, İsrail istihbaratı yaklaşık 10 yıl boyunca “Kara Eylül” teröristlerini dünya çapında takip edip öldürdü; olayda yaralanıp hapse giren bir kadın dışında diğerlerinin hepsi şiddetli ölümlerle sonuçlandı. Diğer ülkelerin egemenliğine ve suç şüphelilerinin temel haklarına saygı açısından bakıldığında, İsrail’in bu sözde “efsanevi” dış intikam cinayetleri de övgüye değer olmayıp, “yargısız infaz” niteliğindeki bir dizi eylemdir ve bir zamanlar diplomatik krizlere yol açmıştır. İsrail’in Hamas üyelerine yönelik ülke dışı takip ve suikast örnekleri de az değildir ve çeşit çeşittir: 1994’te iki ajan Ürdün’ün başkenti Amman’da Hamas temsilcisi Halid Meşal’i öldürmek üzere gönderildi; suikastçılar olay yerinde fark edilip canlı yakalandı, bu durum Ürdün ile İsrail’in neredeyse ilişkileri kesmesine yol açtı; 2020’de İsrail, ondan fazla Batılı ülkenin sahte pasaportlarını taşıyan 26 ajanı Dubai’ye göndererek Hamas’ın silah tedarik sorumlusu Mahmud el-Mabhuh’u öldürdü ve çok sayıda ülkenin sert protestolarını tetikledi… Bugüne gelindiğinde İsrail daha da dizginsiz ve korkusuz hale gelmiş, savaş makinesini apaçık biçimde başka ülkelerin başkentlerinde can almaya sevk etmiştir; bu kanunsuz ve barbar alışkanlıklar doruk noktasına ulaşmıştır.
Altıncı, İsrail’in Doha’ya hava saldırısı, Orta Doğu’daki çatışma ve anlaşmazlıklara hevesle aracılık edenlere bir şok etkisi yaratmış, uluslararası toplumun arabuluculuk çabalarını mutlaka zayıflatmış, ilgili ülkelerin güvenlik garantisi konusundaki itibarını zedelemiş ve tarafların gelecekte güvenli diyalog kurabilecekleri üçüncü taraf platformu bulmalarını zorlaştırmıştır. Bilindiği gibi Katar, küçük bir Körfez ülkesi olmasına rağmen “büyük arabulucu” olarak tanınır; Doha, ABD ile Afgan Talibanı arasında ateşkese karşılık çekilme anlaşmasına tanıklık etmiş, ayrıca Hamas’ın diğer denizaşırı sığınaklarını kaybetmesinden sonra İsrail’le iletişimde tek kanal olmuştur. Bugün, Hamas’ın müzakere ekibi üyeleri İsrail’in tüm tabuları aşan takibiyle karşı karşıya kalmış, Doha da müzakerelere kolaylık sağladığı için kanlı bir felakete uğramıştır; bu kötü sonucun oluşturduğu caydırıcı etki, Ürdün, Umman, Mısır ve hatta Türkiye gibi “uzlaştırıcı” rolünü üstlenmeye istekli diğer Orta Doğu ülkelerinin, bundan sonra İsrail’e diyalog kanalı sağlamadan önce iki kez düşünmesine yetecektir. İsrail’in bu “henüz köprüyü geçmeden köprüyü yıkma” hamlesi, yalnızca kendi Hamas’la müzakere “Doha kanalını” tümden tıkamakla kalmamakta, gelecekte Husilerle diyalog için seçeneklerden birini de kapatmakta, hatta İsrail’in Lübnan ve Suriye ile muhtemel ilerideki barış görüşmelerini daha güçlü ve daha güvenilir büyük devletlerin sağlayacağı güvenlik teminatlarına muhtaç hale getirmektedir.
Yedinci, İsrail uzun süredir güvenlik ve barış içinde bulunan Körfez ülkelerine ani bir saldırı başlattı; “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın ateşini İran’a ani bir darbe ile Basra Körfezi’ne taşıdıktan sonra, 1991’den beri savaş yaşamamış ve “barış ve refah vahası” diye anılan Körfez petrol ülkelerini de belaya sürükledi; bu durum petrol fiyatlarının fırlamasına, dünya enerji arzının ve küresel ekonomik gelişmenin tehlikeye girmesine yol açtı. Eğer İsrail’in Katar’a yönelik kaba askeri tecavüzüne göz yumulursa, İsrail’in ilan edilmemiş savaşını yaşayacak bir sonraki ülke hangisi olacaktır? Genellikle “küçük ve az nüfuslu” olan Körfez Arap ülkeleri kuşkusuz başı rahat dönemlerine veda edecek ve herkes tedirginlik içinde yaşayacaktır; bu da sermaye açısından zengin, yatırım ve deniz taşımacılığı faaliyetleri canlı olan bu “barış yurdu”nu paniğe ve kargaşaya sürükleyebilir; küresel sermaye akışlarında büyük değişimlere yol açarak geniş çaplı finansal dalgalanmalar doğurabilir.
Sekizinci, Katar dâhil Körfez Arap ülkeleri, her ne kadar kamuoyu, ahlak ve mali açıdan uzun süredir Filistin’in bağımsızlık davasını desteklese de, Soğuk Savaş sonrasında İsrail’le ilişkileri normalleştiren “dönemin öncüleri”dir; genel olarak İsrail’le açık ve yarı açık üst düzey temaslar ile yakın ekonomik, ticari, yatırım, teknolojik ve hatta güvenlik işbirlikleri sürdürmektedirler. Son yıllarda Bahreyn ve BAE, büyük halk baskısına rağmen Filistin-İsrail çatışmasının tarihsel yükünü bir kenara bırakarak İsrail’le normal ilişkiler kurulmasına yönelik “İbrahim Anlaşmaları”nı ilk imzalayan ülkeler olmuş, Afrika’daki iki Arap ülkesi Sudan ve Fas’ı da peşlerinden sürüklemiştir. Bahreyn ve BAE’nin öncülüğünü destekleyen Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’le üçlü ilişkilerini yeniden şekillendirirse, Körfez’in altı ülkesinin İsrail’le ilişkileri bütünüyle normalleşecektir. Ne var ki, İsrail’in Körfez İşbirliği Konseyi üyesi Katar’a yönelik saldırısı ve bombardımanı, bu bölgesel örgütün kolektif güvenlik çıkarlarını ihlal etmiş, kolektif savunma mekanizmasını kâğıt üzerinde bırakmış, altı ülkenin ulusal ve etnik onurunu topluca tahkir etmiş ve en nihayetinde kamuoyu temelini aşındırarak İsrail’le barış sürecinde duraksama ya da gerilemeye yol açmıştır.
Dokuzuncu, İsrail’in Katar’a yönelik sert müdahalesi, “Büyük İsrailcilik” anlayışının keyfiliğini ve “Tanrı’nın seçkinleri” tarzındaki kibri ile güçlüden yana olup zayıfı ezmeye ve yükü komşuya yıkmaya dayanan ulusal stratejik yönelimi ve davranış özelliklerini açığa çıkarmıştır; bu, İsrail’in ve hatta Yahudilerin bölgesel ve uluslararası imajını daha da kötüleştirecek, hatta can çekişen Arap milliyetçiliğini yeniden canlandırarak Orta Doğu’da etnik, dinî ve jeopolitik ilişkilerin geniş ölçekte yeniden gerilmesine yol açacak ve İsrail’in daha çok Batılı müttefik kaybetmesine neden olacaktır. İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik uzun süreli demir yumruk, yakıp yıkma ve aç bırakma politikaları zaten herkesin öfkesini ve yaygın kınamayı çekmişti; şimdi de savaşı Körfez Arap ülkelerine ve onların halklarına dayatması, İsrail’i “Varsın ben dünyaya ihanet edeyim, yeter ki dünya bana ihanet etmesin” şeklindeki aşırı bencil bir görüntüye büründürmüştür. Bu gidişat, İsrail’le uzlaşmış Arap ülkelerinin hükümetlerine ağır bir ahlaki ve kamuoyu yükü bindirmekle kalmamakta; Batılı müttefikleri de İsrail’e karşı silah ambargosu, ticaret kısıtlamaları ya da Filistin devletini tanımaya hazırlanma gibi karşı tedbirler almaya zorlamaktadır. 11’inde Avrupa Parlamentosu bir karar geçirerek AB’nin 27 üye devletine “iki devletli çözümün gerçekleşmesi için Filistin’i tanımayı düşünmeleri” çağrısında bulunmuştur. İsrail’in art arda işlediği haksızlıklar onu uluslararası toplumdan tecrit etmiş, “uluslararası öksüz” ve “uluslararası parya” olma yolundaki diplomatik uçuruma sürüklemiştir.
“Qingfu ölmedikçe, Lu’nun sıkıntısı bitmez.” İsrail’in uzun süreli ve istikrarlı ulusal güvenliği bir türlü gerçekleşememesinin temel nedeni, Filistin (yalnızca Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs) dâhil Arap topraklarını geri vermeyi reddetmesi, ABD’nin sınırsız korumasına ve kendi güçlü ordusu ile savaş yanlısı devlet politikasına dayanması ve aşırı sağın durmaksızın büyüyen, doyumsuz ve sıfır toplamcı düşüncesidir. Ana etnik unsuru 6 milyondan fazla Yahudi olan İsrail, bugün Orta Doğu’da rakipsiz olabilir, komşu ülkelerin hava sahası ve topraklarına dilediği gibi girip çıkabilir; ancak askeri makineye dayanan bu ulusal güvenlik, yumrukla kurulan bu uluslararası ilişkiler ve sayısız masum can üzerine inşa edilen bu barış ve istikrar İsrail’i ne kadar süreliğine sevindirebilir? Ne kadar fayda sağlayabilir? Cevap şüphesiz açıktır: bu, ağaca tırmanıp balık tutmaya kalkışmak, kuzeye gitmek isterken güneye yönelmektir. Hatta bazı gözlemciler, İsrail’in “ülkeyi savunma savaşı” adı altında gerçekte bir “ülkeyi yok etme savaşı” yürüttüğünü keskin biçimde belirtmiştir. Daha geniş ve uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında, uluslararası toplum İsrail’in kötülüklerini sürdürmesine göz yumarsa, yalnızca Orta Doğu’da savaşlar ardı ardına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda kötü paranın iyi parayı kovması misali küresel yönetişim ve uluslararası düzen de giderek daha zor yönetilir hale gelecektir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını1 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler
Ortadoğu1 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Amerika1 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Rusya1 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Dünya Basını2 hafta önceRon Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor
Avrupa1 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu








