Bizi Takip Edin

Görüş

İsrail’in Katar saldırısının büyük ve derin etkileri

Avatar photo

Yayınlanma

9 Eylül’de İsrail, pervasızca 15 savaş uçağı göndererek Katar’ın başkenti Doha’daki bir konuta aşırı yoğunluklu nokta bombardımanı düzenledi ve altı sivilin ölümüne neden oldu. İsrail’in taktiksel hedefi, orada toplanmış olan Hamas’ın baş müzakerecisi Halil el-Hayya gibi kilit isimleri “topluca yok etmek” olsa da, bu sınır ötesi askeri eylem bir kez daha “dünyaya karşı işlenmiş büyük bir suç” teşkil etti, İsrail hükümetinin siyasi amaçlarına ulaşmak için sürekli militarizme başvurduğunu açığa çıkardı, birçok kırmızı çizgiyi aştı, uluslararası ilişkiler ve bölgesel düzenin tamamen “çöktüğünü” yansıttı; büyük zararlar doğurdu ve derin etkiler yarattı. Daha da öfkelendirici olan ise İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, saldırıdan sonra Katar’a yönelik benzer saldırıları sürdüreceğini ve Hamas üyelerini takip edip öldüreceğini söyleterek tehdit etmesiydi. Eğer İsrail’in bu davranış tarzı hızlı ve sert biçimde düzenlenip sınırlandırılmazsa, Orta Doğu’da ve dünyada barış ile güvenlik ağır bir sınavla karşı karşıya kalacaktır.

Öncelikle, İsrail’in egemen bir devlet olan Katar’ın hava sahasını pervasızca ihlal edip bombalaması, bu ülkeye ilan edilmemiş bir savaş açmaktan farksızdır. Bu, Birleşmiş Milletler Şartı’nı, uluslararası hukuk ilkelerini ve uluslararası ilişkiler normlarını açıkça çiğnemektir. Bu durum, İsrail’in harekât menzilinin artık tüm Orta Doğu’yu kapsadığını göstermekte ve müttefikleri dahil uluslararası toplumun güçlü öfkesini kaçınılmaz kılmaktadır. 11’inde, BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi bir bildiri yayımlayarak İsrail’i isim vermeden şiddetle kınadı ve Katar’a destek verdi. ABD nadiren de olsa lehte oy kullandı.

Katar küçük ve ılımlı bir ülkedir, hiçbir zaman “İsrail’i yok etme” görüşünü savunan Arap ön cephe ülkesi ya da sertlik yanlısı olmadı. Aksine, Katar çok erken dönemde İsrail ile düşük seviyeli diplomatik ilişkiler kurdu ve Körfez Arap ülkeleri ile İsrail arasında ilişkilerin normalleşmesi sürecinde öncü bir uzlaşıcı rol oynadı. Katar’ın Müslüman Kardeşler’e sempati duyduğu ve Hamas’ı desteklediği doğru olsa da, Katar’dan Gazze’ye aktarılan tüm yardım fonlarının neredeyse tamamı İsrail hükümetinin onayıyla ve İsrail bankaları üzerinden Hamas’a teslim edildi. Başka bir deyişle, Katar fiilen İsrail’in Hamas’ı “kuşatma ama yok etmeme”, iki güç merkezi inşa ederek Filistin gücünü bölme stratejisine katkıda bulundu. Ayrıca, Doha’da Hamas ile müzakereler için arabuluculuk yapma ve platform sağlama görevi de ABD ve İsrail’in talebi üzerine üstlendi.

Katar’ın, İsrail-Filistin çatışmasının her iki tarafına karşı konumu, savaş hukuku anlamında tarafsız bir ülke statüsüdür. 1907 Lahey Beşinci Sözleşmesi’nin 1. maddesi, tarafsız ülke topraklarının ihlal edilemeyeceğini açıkça belirtir. BM Şartı’nın 2. madde 4. fıkrası ve 1970 Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi, “kuvvet kullanma yasağını” uluslararası hukukun temel ilkesi olarak açıkça ortaya koymuştur. Geçmişte İsrail, Filistin’e yönelik eylemlerinin yasal dayanağını sözde “terörizme karşı önleyici meşru müdafaa tedbirleri” olarak sık sık vurguladı. Ancak bu tutum, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği ayrım duvarı hakkında Uluslararası Adalet Divanı’nın verdiği danışma görüşünde reddedildi. Uluslararası hukukun otoriter yorumcusu olan Divan, İsrail’in, yasa dışı kuvvet kullanımını haklı çıkarmak amacıyla meşru müdafaa hakkını keyfi biçimde genişletme girişimini açıkça reddetti. Dolayısıyla İsrail’in bu açık saldırısı, hem uluslararası hukukun temel ilkelerini hem de tarafsızlık yükümlülüğünü ihlal etmekte, hiçbir yasal temele dayanmamaktadır.

İkinci olarak, İsrail, Hamas müzakerecilerinin ateşkes koşullarını tartışmak için toplandığı bir anda saldırı düzenleyerek, Gazze’deki savaşın devamından sorumlu temel aktör olduğunu bir kez daha kanıtladı; uluslararası ahlâkı, savaş kurallarını ve uluslararası itibarı hiçe saydı. “İki ülke savaşırsa, elçi öldürülmez” sözü, değişmez bir savaş kuralı ve diplomatik tabandır. Ancak İsrail, Hamas’ı ortadan kaldırma kararının itici gücüyle, dost bir ülkenin başkentinde müzakere karşıtlarını gizli bir saldırıyla fiziksel olarak yok etti, bu gerçekten yüz kızartıcıdır. Daha önce İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah liderlerine yönelik “toplu yok etme” operasyonu da, onları ateşkesi kabul etmeye ikna etmeye giden İranlı elçiyi takip edip yerini tespit ederek gerçekleştirilmişti.

İsrail’in saldırısının ihanet niteliği, silahlı çatışmalar hukuku açısından da teyit edilebilir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri’ni koruma amacıyla 1977’de kabul edilen Birinci Ek Protokol’ün 37. maddesi, düşmanın hileyle öldürülmesini yasaklar. Hile, “güveni kötüye kullanarak düşmana, silahlı çatışmalarda uygulanacak uluslararası hukuk kuralları uyarınca korumadan yararlanma hakkı olduğuna veya bu korumayı sağlama yükümlülüğü bulunduğuna inandırmak amacıyla yapılan eylemler” olarak tanımlanır. Hilenin yasaklanması, silahlı çatışmalar hukukunun temel kuralıdır; bu nedenle hile, uluslararası ceza hukukunda bir savaş suçu türü olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan İsrail’in Hamas müzakerecilerine saldırısı, hem silahlı çatışmalar hukuku hem de uluslararası ceza hukuku açısından meşruiyetten yoksundur. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Filistin’deki duruma ilişkin yargı yetkisini teyit ettiği ve Netanyahu ile diğer siyasi-askeri liderler hakkında tutuklama kararı çıkardığı düşünüldüğünde, bu adım İsrail liderliğinin temel savaş düzenine ve uluslararası ceza adaletine olan küçümseyici tavrını daha da ortaya koymaktadır. Doha’ya hava saldırısı düzenleyerek Hamas müzakerecilerini ortadan kaldırma girişimi, İsrail’in devlet aktörü olarak askeri etik, dürüstlük ve uluslararası normlara bağlılık noktasında tamamen başarısız olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Üçüncüsü, İsrail, en büyük destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Arap müttefikine ani bir saldırı düzenleyerek, ABD’nin siyasi ve diplomatik imajını ve ABD–Arap ilişkilerini tehlikeye attı. Bu aynı zamanda stratejik müttefikin uzun vadeli güvenine ve sarsılmaz korumasına yönelik ciddi bir ihanettir ve bir kez daha İsrail’in ABD için bir “stratejik yük” haline geldiğini, giderek daha yıkıcı bir “kötü dost” rolü oynadığını ortaya koymaktadır. Katar yalnızca ABD’ye Orta Doğu’daki en büyük hava üssünü sağlamakla kalmıyor, her yıl büyük miktarda Amerikan silahı satın alıyor, büyük miktarda ABD devlet tahvili ve yatırımı elinde tutuyor ve karşılığında ABD’nin güvenlik garantisini elde ediyor. Buna rağmen, İsrail bu kez baskın planını önceden Washington’a bildirmedi. Ancak İsrail’in hava saldırısı filosu ABD hava savunma sistemi tarafından tespit edilip doğrulama istendiğinde, İsrail elindeki kartı açarak saldırının artık iptal edilemeyeceğini ileri sürdü. İsrail’in tek taraflı saldırısı ve gizleme girişimi, bombardımandan on dakika sonra Doha’nın Washington’dan uyarı almasına yol açtı.

Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar İsrail’in hava filosunun, yol boyunca ABD’nin kara, deniz ve hava erken uyarı sistemlerinden gizlenmesi pek mümkün değildi. Dolayısıyla İsrail’in kasten gizlemesi de, ABD’nin bilmezlikten gelmesi de aynı kapıya çıkmaktadır; ancak sonuç olarak ABD’nin Körfez’deki petrol üreten müttefiklerini korumak için kurduğu erken uyarı ve hava savunma sistemi tamamen iflas etmiştir. Washington nasıl gerekçe üretirse üretsin, İsrail bu kez ABD hükümetini tam anlamıyla küçük düşürdü ve İsrail’in pervasız davranışlarını görmezden gelmenin “oturduğu yerde dayak yemek” ve “suçu üstlenmek” gibi utandırıcı bir duruma soktu. Bu durum, ABD ile İsrail’in Körfez Arap ülkeleriyle birlikte inşa ettiği “Orta Doğu NATO’su” tarzı güvenlik işbirliği mekanizmasını da temelden sarstı. Elbette, ABD Başkanı Trump, İsrail’in bir müttefike saldırmasından duyduğu hoşnutsuzluğu ifade ederken, aynı zamanda Hamas’ı ortadan kaldırmanın “değerli bir hedef” olduğunu ve “bu saldırının barışı teşvik için bir fırsat olabileceğine inandığını” söyledi. Görünen o ki, ABD ve İsrail işbirliği içindedir ve İsrail’in ABD’yi zor durumda bırakması da gayet doğal görünmektedir.

Dördüncüsü, İsrail, sözde mutlak güvenlik ve tek taraflı güvenlik peşinde koşarken, diğer egemen hatta dost ülkelerin ulusal ve vatandaş güvenliğini zedelemekten çekinmeyerek, baştan aşağıya bölgesel hegemonya, askeri maceracılık ve hatta devlet terörizmi özellikleri sergilemektedir. Bu durum Orta Doğu’daki huzursuzluğu ve istikrarsızlığı daha da artıracak, İsrail karşıtlığını, antisemitizmi, aşırılığı, şiddet ideolojilerini ve terörizmi teşvik edecektir. Birleşmiş Milletler üyesi bir devlet davranış biçimi, tüm kuralları ve yasakları hiçe sayabiliyorsa ve sürekli kötü emsaller oluşturabiliyorsa, sadece bölgedeki egemen devletler kendi güvenlikleri gerekçesiyle aynı şekilde pervasız davranmakla kalmayacak, devlet dışı aktörler de keyfi davranmak için daha fazla bahane ve gerekçe bulacaktır. Güç açısından zayıf konumda bulunan radikal, şiddet yanlısı ve hatta terörist örgütler, güç dengesizliği, kuralların bağlayıcılıktan yoksunluğu ve ahlâkın dikkate alınmaması nedeniyle devletlere karşı “asimetrik” saldırılar gerçekleştirmeye daha yatkın olacak, hatta açıkça masum sivilleri de kapsayan yumuşak hedeflere saldırabileceklerdir. Sonuçta dünya genelinde kaos, şiddetin hüküm sürmesi ve medenî normların ve davranış kurallarının yerini orman kanununun alması kaçınılmaz hale gelecektir.

Beşincisi, İsrail, resmi hukuk süreçlerinden geçmeden, açık, adil ve şeffaf bir yargılama olmaksızın Hamas müzakerecilerini doğrudan “hedef alarak ortadan kaldırmaya” teşebbüs etti. Bu, insancıl ilkeleri, hukuk devleti ruhunu ve medeniyet değerlerini ağır biçimde ihlal etmekte, modern medeniyet ve uluslararası hukuk düzeninden ciddi bir sapmayı oluşturmaktadır. İşgal altındaki bir topraklarda faaliyet gösteren bir direniş örgütü olarak Hamas, İsrail ile savaş halinde olup, İsrail’in savaş koşullarında üyelerini fiziksel olarak ortadan kaldırma hakkı vardır. Ancak İsrail’in peşine düştüğü savaş dışı kişiler—özellikle başka ülkelerde yaşayan, sivil kimliğe sahip ve sivil statüsünde bulunan Hamas üyeleri—söz konusu olduğunda, modern demokrasiye, hukuka ve insan haklarına bağlı olduğunu iddia eden bir devlet olarak İsrail, “devlet linci” gibi aşırı bir yöntemle öldürmeye yönelmiş, karşı tarafa hiçbir itiraz ya da savunma hakkı tanımamıştır. Böylelikle İsrail, hukuk devleti ruhunu kaybedip yasal sınırlarca denetlenmeyen bir şiddet aktörüne dönüşmüş, bir egemen devlet gibi davranmaktan çıkmıştır.

Aslında, İsrail kuruluşundan bu yana her zaman kendi güvenlik çıkarlarını uluslararası hukukun üzerine koymuş, hiçbir zaman diğer egemen devletlerin yargı yetkisini veya aranan kişilerin temel insan haklarını dikkate almamış ya da onlara saygı göstermemiştir. İsrail istihbarat teşkilatını ünlendiren olay—“Ölüm Doktoru” Eichmann’ı Güney Amerika’dan kaçırıp ülkesine getirerek yargılayıp idam etmesi—gerçi “Yahudi Soykırımı” mağdurları için adaleti sağlamıştı; ancak kaçırma fiilinin kendisi ilgili ülkenin egemenliğine ve yargı yetkisine zarar vermişti. 1972’deki “Münih faciası”ndan sonra, İsrail istihbaratı yaklaşık 10 yıl boyunca “Kara Eylül” teröristlerini dünya çapında takip edip öldürdü; olayda yaralanıp hapse giren bir kadın dışında diğerlerinin hepsi şiddetli ölümlerle sonuçlandı. Diğer ülkelerin egemenliğine ve suç şüphelilerinin temel haklarına saygı açısından bakıldığında, İsrail’in bu sözde “efsanevi” dış intikam cinayetleri de övgüye değer olmayıp, “yargısız infaz” niteliğindeki bir dizi eylemdir ve bir zamanlar diplomatik krizlere yol açmıştır. İsrail’in Hamas üyelerine yönelik ülke dışı takip ve suikast örnekleri de az değildir ve çeşit çeşittir: 1994’te iki ajan Ürdün’ün başkenti Amman’da Hamas temsilcisi Halid Meşal’i öldürmek üzere gönderildi; suikastçılar olay yerinde fark edilip canlı yakalandı, bu durum Ürdün ile İsrail’in neredeyse ilişkileri kesmesine yol açtı; 2020’de İsrail, ondan fazla Batılı ülkenin sahte pasaportlarını taşıyan 26 ajanı Dubai’ye göndererek Hamas’ın silah tedarik sorumlusu Mahmud el-Mabhuh’u öldürdü ve çok sayıda ülkenin sert protestolarını tetikledi… Bugüne gelindiğinde İsrail daha da dizginsiz ve korkusuz hale gelmiş, savaş makinesini apaçık biçimde başka ülkelerin başkentlerinde can almaya sevk etmiştir; bu kanunsuz ve barbar alışkanlıklar doruk noktasına ulaşmıştır.

Altıncı, İsrail’in Doha’ya hava saldırısı, Orta Doğu’daki çatışma ve anlaşmazlıklara hevesle aracılık edenlere bir şok etkisi yaratmış, uluslararası toplumun arabuluculuk çabalarını mutlaka zayıflatmış, ilgili ülkelerin güvenlik garantisi konusundaki itibarını zedelemiş ve tarafların gelecekte güvenli diyalog kurabilecekleri üçüncü taraf platformu bulmalarını zorlaştırmıştır. Bilindiği gibi Katar, küçük bir Körfez ülkesi olmasına rağmen “büyük arabulucu” olarak tanınır; Doha, ABD ile Afgan Talibanı arasında ateşkese karşılık çekilme anlaşmasına tanıklık etmiş, ayrıca Hamas’ın diğer denizaşırı sığınaklarını kaybetmesinden sonra İsrail’le iletişimde tek kanal olmuştur. Bugün, Hamas’ın müzakere ekibi üyeleri İsrail’in tüm tabuları aşan takibiyle karşı karşıya kalmış, Doha da müzakerelere kolaylık sağladığı için kanlı bir felakete uğramıştır; bu kötü sonucun oluşturduğu caydırıcı etki, Ürdün, Umman, Mısır ve hatta Türkiye gibi “uzlaştırıcı” rolünü üstlenmeye istekli diğer Orta Doğu ülkelerinin, bundan sonra İsrail’e diyalog kanalı sağlamadan önce iki kez düşünmesine yetecektir. İsrail’in bu “henüz köprüyü geçmeden köprüyü yıkma” hamlesi, yalnızca kendi Hamas’la müzakere “Doha kanalını” tümden tıkamakla kalmamakta, gelecekte Husilerle diyalog için seçeneklerden birini de kapatmakta, hatta İsrail’in Lübnan ve Suriye ile muhtemel ilerideki barış görüşmelerini daha güçlü ve daha güvenilir büyük devletlerin sağlayacağı güvenlik teminatlarına muhtaç hale getirmektedir.

Yedinci, İsrail uzun süredir güvenlik ve barış içinde bulunan Körfez ülkelerine ani bir saldırı başlattı; “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın ateşini İran’a ani bir darbe ile Basra Körfezi’ne taşıdıktan sonra, 1991’den beri savaş yaşamamış ve “barış ve refah vahası” diye anılan Körfez petrol ülkelerini de belaya sürükledi; bu durum petrol fiyatlarının fırlamasına, dünya enerji arzının ve küresel ekonomik gelişmenin tehlikeye girmesine yol açtı. Eğer İsrail’in Katar’a yönelik kaba askeri tecavüzüne göz yumulursa, İsrail’in ilan edilmemiş savaşını yaşayacak bir sonraki ülke hangisi olacaktır? Genellikle “küçük ve az nüfuslu” olan Körfez Arap ülkeleri kuşkusuz başı rahat dönemlerine veda edecek ve herkes tedirginlik içinde yaşayacaktır; bu da sermaye açısından zengin, yatırım ve deniz taşımacılığı faaliyetleri canlı olan bu “barış yurdu”nu paniğe ve kargaşaya sürükleyebilir; küresel sermaye akışlarında büyük değişimlere yol açarak geniş çaplı finansal dalgalanmalar doğurabilir.

Sekizinci, Katar dâhil Körfez Arap ülkeleri, her ne kadar kamuoyu, ahlak ve mali açıdan uzun süredir Filistin’in bağımsızlık davasını desteklese de, Soğuk Savaş sonrasında İsrail’le ilişkileri normalleştiren “dönemin öncüleri”dir; genel olarak İsrail’le açık ve yarı açık üst düzey temaslar ile yakın ekonomik, ticari, yatırım, teknolojik ve hatta güvenlik işbirlikleri sürdürmektedirler. Son yıllarda Bahreyn ve BAE, büyük halk baskısına rağmen Filistin-İsrail çatışmasının tarihsel yükünü bir kenara bırakarak İsrail’le normal ilişkiler kurulmasına yönelik “İbrahim Anlaşmaları”nı ilk imzalayan ülkeler olmuş, Afrika’daki iki Arap ülkesi Sudan ve Fas’ı da peşlerinden sürüklemiştir. Bahreyn ve BAE’nin öncülüğünü destekleyen Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’le üçlü ilişkilerini yeniden şekillendirirse, Körfez’in altı ülkesinin İsrail’le ilişkileri bütünüyle normalleşecektir. Ne var ki, İsrail’in Körfez İşbirliği Konseyi üyesi Katar’a yönelik saldırısı ve bombardımanı, bu bölgesel örgütün kolektif güvenlik çıkarlarını ihlal etmiş, kolektif savunma mekanizmasını kâğıt üzerinde bırakmış, altı ülkenin ulusal ve etnik onurunu topluca tahkir etmiş ve en nihayetinde kamuoyu temelini aşındırarak İsrail’le barış sürecinde duraksama ya da gerilemeye yol açmıştır.

Dokuzuncu, İsrail’in Katar’a yönelik sert müdahalesi, “Büyük İsrailcilik” anlayışının keyfiliğini ve “Tanrı’nın seçkinleri” tarzındaki kibri ile güçlüden yana olup zayıfı ezmeye ve yükü komşuya yıkmaya dayanan ulusal stratejik yönelimi ve davranış özelliklerini açığa çıkarmıştır; bu, İsrail’in ve hatta Yahudilerin bölgesel ve uluslararası imajını daha da kötüleştirecek, hatta can çekişen Arap milliyetçiliğini yeniden canlandırarak Orta Doğu’da etnik, dinî ve jeopolitik ilişkilerin geniş ölçekte yeniden gerilmesine yol açacak ve İsrail’in daha çok Batılı müttefik kaybetmesine neden olacaktır. İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik uzun süreli demir yumruk, yakıp yıkma ve aç bırakma politikaları zaten herkesin öfkesini ve yaygın kınamayı çekmişti; şimdi de savaşı Körfez Arap ülkelerine ve onların halklarına dayatması, İsrail’i “Varsın ben dünyaya ihanet edeyim, yeter ki dünya bana ihanet etmesin” şeklindeki aşırı bencil bir görüntüye büründürmüştür. Bu gidişat, İsrail’le uzlaşmış Arap ülkelerinin hükümetlerine ağır bir ahlaki ve kamuoyu yükü bindirmekle kalmamakta; Batılı müttefikleri de İsrail’e karşı silah ambargosu, ticaret kısıtlamaları ya da Filistin devletini tanımaya hazırlanma gibi karşı tedbirler almaya zorlamaktadır. 11’inde Avrupa Parlamentosu bir karar geçirerek AB’nin 27 üye devletine “iki devletli çözümün gerçekleşmesi için Filistin’i tanımayı düşünmeleri” çağrısında bulunmuştur. İsrail’in art arda işlediği haksızlıklar onu uluslararası toplumdan tecrit etmiş, “uluslararası öksüz” ve “uluslararası parya” olma yolundaki diplomatik uçuruma sürüklemiştir.

“Qingfu ölmedikçe, Lu’nun sıkıntısı bitmez.” İsrail’in uzun süreli ve istikrarlı ulusal güvenliği bir türlü gerçekleşememesinin temel nedeni, Filistin (yalnızca Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs) dâhil Arap topraklarını geri vermeyi reddetmesi, ABD’nin sınırsız korumasına ve kendi güçlü ordusu ile savaş yanlısı devlet politikasına dayanması ve aşırı sağın durmaksızın büyüyen, doyumsuz ve sıfır toplamcı düşüncesidir. Ana etnik unsuru 6 milyondan fazla Yahudi olan İsrail, bugün Orta Doğu’da rakipsiz olabilir, komşu ülkelerin hava sahası ve topraklarına dilediği gibi girip çıkabilir; ancak askeri makineye dayanan bu ulusal güvenlik, yumrukla kurulan bu uluslararası ilişkiler ve sayısız masum can üzerine inşa edilen bu barış ve istikrar İsrail’i ne kadar süreliğine sevindirebilir? Ne kadar fayda sağlayabilir? Cevap şüphesiz açıktır: bu, ağaca tırmanıp balık tutmaya kalkışmak, kuzeye gitmek isterken güneye yönelmektir. Hatta bazı gözlemciler, İsrail’in “ülkeyi savunma savaşı” adı altında gerçekte bir “ülkeyi yok etme savaşı” yürüttüğünü keskin biçimde belirtmiştir. Daha geniş ve uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında, uluslararası toplum İsrail’in kötülüklerini sürdürmesine göz yumarsa, yalnızca Orta Doğu’da savaşlar ardı ardına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda kötü paranın iyi parayı kovması misali küresel yönetişim ve uluslararası düzen de giderek daha zor yönetilir hale gelecektir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English