Görüş
İsrail’in Katar saldırısının büyük ve derin etkileri

9 Eylül’de İsrail, pervasızca 15 savaş uçağı göndererek Katar’ın başkenti Doha’daki bir konuta aşırı yoğunluklu nokta bombardımanı düzenledi ve altı sivilin ölümüne neden oldu. İsrail’in taktiksel hedefi, orada toplanmış olan Hamas’ın baş müzakerecisi Halil el-Hayya gibi kilit isimleri “topluca yok etmek” olsa da, bu sınır ötesi askeri eylem bir kez daha “dünyaya karşı işlenmiş büyük bir suç” teşkil etti, İsrail hükümetinin siyasi amaçlarına ulaşmak için sürekli militarizme başvurduğunu açığa çıkardı, birçok kırmızı çizgiyi aştı, uluslararası ilişkiler ve bölgesel düzenin tamamen “çöktüğünü” yansıttı; büyük zararlar doğurdu ve derin etkiler yarattı. Daha da öfkelendirici olan ise İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, saldırıdan sonra Katar’a yönelik benzer saldırıları sürdüreceğini ve Hamas üyelerini takip edip öldüreceğini söyleterek tehdit etmesiydi. Eğer İsrail’in bu davranış tarzı hızlı ve sert biçimde düzenlenip sınırlandırılmazsa, Orta Doğu’da ve dünyada barış ile güvenlik ağır bir sınavla karşı karşıya kalacaktır.
Öncelikle, İsrail’in egemen bir devlet olan Katar’ın hava sahasını pervasızca ihlal edip bombalaması, bu ülkeye ilan edilmemiş bir savaş açmaktan farksızdır. Bu, Birleşmiş Milletler Şartı’nı, uluslararası hukuk ilkelerini ve uluslararası ilişkiler normlarını açıkça çiğnemektir. Bu durum, İsrail’in harekât menzilinin artık tüm Orta Doğu’yu kapsadığını göstermekte ve müttefikleri dahil uluslararası toplumun güçlü öfkesini kaçınılmaz kılmaktadır. 11’inde, BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi bir bildiri yayımlayarak İsrail’i isim vermeden şiddetle kınadı ve Katar’a destek verdi. ABD nadiren de olsa lehte oy kullandı.
Katar küçük ve ılımlı bir ülkedir, hiçbir zaman “İsrail’i yok etme” görüşünü savunan Arap ön cephe ülkesi ya da sertlik yanlısı olmadı. Aksine, Katar çok erken dönemde İsrail ile düşük seviyeli diplomatik ilişkiler kurdu ve Körfez Arap ülkeleri ile İsrail arasında ilişkilerin normalleşmesi sürecinde öncü bir uzlaşıcı rol oynadı. Katar’ın Müslüman Kardeşler’e sempati duyduğu ve Hamas’ı desteklediği doğru olsa da, Katar’dan Gazze’ye aktarılan tüm yardım fonlarının neredeyse tamamı İsrail hükümetinin onayıyla ve İsrail bankaları üzerinden Hamas’a teslim edildi. Başka bir deyişle, Katar fiilen İsrail’in Hamas’ı “kuşatma ama yok etmeme”, iki güç merkezi inşa ederek Filistin gücünü bölme stratejisine katkıda bulundu. Ayrıca, Doha’da Hamas ile müzakereler için arabuluculuk yapma ve platform sağlama görevi de ABD ve İsrail’in talebi üzerine üstlendi.
Katar’ın, İsrail-Filistin çatışmasının her iki tarafına karşı konumu, savaş hukuku anlamında tarafsız bir ülke statüsüdür. 1907 Lahey Beşinci Sözleşmesi’nin 1. maddesi, tarafsız ülke topraklarının ihlal edilemeyeceğini açıkça belirtir. BM Şartı’nın 2. madde 4. fıkrası ve 1970 Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi, “kuvvet kullanma yasağını” uluslararası hukukun temel ilkesi olarak açıkça ortaya koymuştur. Geçmişte İsrail, Filistin’e yönelik eylemlerinin yasal dayanağını sözde “terörizme karşı önleyici meşru müdafaa tedbirleri” olarak sık sık vurguladı. Ancak bu tutum, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği ayrım duvarı hakkında Uluslararası Adalet Divanı’nın verdiği danışma görüşünde reddedildi. Uluslararası hukukun otoriter yorumcusu olan Divan, İsrail’in, yasa dışı kuvvet kullanımını haklı çıkarmak amacıyla meşru müdafaa hakkını keyfi biçimde genişletme girişimini açıkça reddetti. Dolayısıyla İsrail’in bu açık saldırısı, hem uluslararası hukukun temel ilkelerini hem de tarafsızlık yükümlülüğünü ihlal etmekte, hiçbir yasal temele dayanmamaktadır.
İkinci olarak, İsrail, Hamas müzakerecilerinin ateşkes koşullarını tartışmak için toplandığı bir anda saldırı düzenleyerek, Gazze’deki savaşın devamından sorumlu temel aktör olduğunu bir kez daha kanıtladı; uluslararası ahlâkı, savaş kurallarını ve uluslararası itibarı hiçe saydı. “İki ülke savaşırsa, elçi öldürülmez” sözü, değişmez bir savaş kuralı ve diplomatik tabandır. Ancak İsrail, Hamas’ı ortadan kaldırma kararının itici gücüyle, dost bir ülkenin başkentinde müzakere karşıtlarını gizli bir saldırıyla fiziksel olarak yok etti, bu gerçekten yüz kızartıcıdır. Daha önce İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah liderlerine yönelik “toplu yok etme” operasyonu da, onları ateşkesi kabul etmeye ikna etmeye giden İranlı elçiyi takip edip yerini tespit ederek gerçekleştirilmişti.
İsrail’in saldırısının ihanet niteliği, silahlı çatışmalar hukuku açısından da teyit edilebilir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri’ni koruma amacıyla 1977’de kabul edilen Birinci Ek Protokol’ün 37. maddesi, düşmanın hileyle öldürülmesini yasaklar. Hile, “güveni kötüye kullanarak düşmana, silahlı çatışmalarda uygulanacak uluslararası hukuk kuralları uyarınca korumadan yararlanma hakkı olduğuna veya bu korumayı sağlama yükümlülüğü bulunduğuna inandırmak amacıyla yapılan eylemler” olarak tanımlanır. Hilenin yasaklanması, silahlı çatışmalar hukukunun temel kuralıdır; bu nedenle hile, uluslararası ceza hukukunda bir savaş suçu türü olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan İsrail’in Hamas müzakerecilerine saldırısı, hem silahlı çatışmalar hukuku hem de uluslararası ceza hukuku açısından meşruiyetten yoksundur. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Filistin’deki duruma ilişkin yargı yetkisini teyit ettiği ve Netanyahu ile diğer siyasi-askeri liderler hakkında tutuklama kararı çıkardığı düşünüldüğünde, bu adım İsrail liderliğinin temel savaş düzenine ve uluslararası ceza adaletine olan küçümseyici tavrını daha da ortaya koymaktadır. Doha’ya hava saldırısı düzenleyerek Hamas müzakerecilerini ortadan kaldırma girişimi, İsrail’in devlet aktörü olarak askeri etik, dürüstlük ve uluslararası normlara bağlılık noktasında tamamen başarısız olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Üçüncüsü, İsrail, en büyük destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Arap müttefikine ani bir saldırı düzenleyerek, ABD’nin siyasi ve diplomatik imajını ve ABD–Arap ilişkilerini tehlikeye attı. Bu aynı zamanda stratejik müttefikin uzun vadeli güvenine ve sarsılmaz korumasına yönelik ciddi bir ihanettir ve bir kez daha İsrail’in ABD için bir “stratejik yük” haline geldiğini, giderek daha yıkıcı bir “kötü dost” rolü oynadığını ortaya koymaktadır. Katar yalnızca ABD’ye Orta Doğu’daki en büyük hava üssünü sağlamakla kalmıyor, her yıl büyük miktarda Amerikan silahı satın alıyor, büyük miktarda ABD devlet tahvili ve yatırımı elinde tutuyor ve karşılığında ABD’nin güvenlik garantisini elde ediyor. Buna rağmen, İsrail bu kez baskın planını önceden Washington’a bildirmedi. Ancak İsrail’in hava saldırısı filosu ABD hava savunma sistemi tarafından tespit edilip doğrulama istendiğinde, İsrail elindeki kartı açarak saldırının artık iptal edilemeyeceğini ileri sürdü. İsrail’in tek taraflı saldırısı ve gizleme girişimi, bombardımandan on dakika sonra Doha’nın Washington’dan uyarı almasına yol açtı.
Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar İsrail’in hava filosunun, yol boyunca ABD’nin kara, deniz ve hava erken uyarı sistemlerinden gizlenmesi pek mümkün değildi. Dolayısıyla İsrail’in kasten gizlemesi de, ABD’nin bilmezlikten gelmesi de aynı kapıya çıkmaktadır; ancak sonuç olarak ABD’nin Körfez’deki petrol üreten müttefiklerini korumak için kurduğu erken uyarı ve hava savunma sistemi tamamen iflas etmiştir. Washington nasıl gerekçe üretirse üretsin, İsrail bu kez ABD hükümetini tam anlamıyla küçük düşürdü ve İsrail’in pervasız davranışlarını görmezden gelmenin “oturduğu yerde dayak yemek” ve “suçu üstlenmek” gibi utandırıcı bir duruma soktu. Bu durum, ABD ile İsrail’in Körfez Arap ülkeleriyle birlikte inşa ettiği “Orta Doğu NATO’su” tarzı güvenlik işbirliği mekanizmasını da temelden sarstı. Elbette, ABD Başkanı Trump, İsrail’in bir müttefike saldırmasından duyduğu hoşnutsuzluğu ifade ederken, aynı zamanda Hamas’ı ortadan kaldırmanın “değerli bir hedef” olduğunu ve “bu saldırının barışı teşvik için bir fırsat olabileceğine inandığını” söyledi. Görünen o ki, ABD ve İsrail işbirliği içindedir ve İsrail’in ABD’yi zor durumda bırakması da gayet doğal görünmektedir.
Dördüncüsü, İsrail, sözde mutlak güvenlik ve tek taraflı güvenlik peşinde koşarken, diğer egemen hatta dost ülkelerin ulusal ve vatandaş güvenliğini zedelemekten çekinmeyerek, baştan aşağıya bölgesel hegemonya, askeri maceracılık ve hatta devlet terörizmi özellikleri sergilemektedir. Bu durum Orta Doğu’daki huzursuzluğu ve istikrarsızlığı daha da artıracak, İsrail karşıtlığını, antisemitizmi, aşırılığı, şiddet ideolojilerini ve terörizmi teşvik edecektir. Birleşmiş Milletler üyesi bir devlet davranış biçimi, tüm kuralları ve yasakları hiçe sayabiliyorsa ve sürekli kötü emsaller oluşturabiliyorsa, sadece bölgedeki egemen devletler kendi güvenlikleri gerekçesiyle aynı şekilde pervasız davranmakla kalmayacak, devlet dışı aktörler de keyfi davranmak için daha fazla bahane ve gerekçe bulacaktır. Güç açısından zayıf konumda bulunan radikal, şiddet yanlısı ve hatta terörist örgütler, güç dengesizliği, kuralların bağlayıcılıktan yoksunluğu ve ahlâkın dikkate alınmaması nedeniyle devletlere karşı “asimetrik” saldırılar gerçekleştirmeye daha yatkın olacak, hatta açıkça masum sivilleri de kapsayan yumuşak hedeflere saldırabileceklerdir. Sonuçta dünya genelinde kaos, şiddetin hüküm sürmesi ve medenî normların ve davranış kurallarının yerini orman kanununun alması kaçınılmaz hale gelecektir.
Beşincisi, İsrail, resmi hukuk süreçlerinden geçmeden, açık, adil ve şeffaf bir yargılama olmaksızın Hamas müzakerecilerini doğrudan “hedef alarak ortadan kaldırmaya” teşebbüs etti. Bu, insancıl ilkeleri, hukuk devleti ruhunu ve medeniyet değerlerini ağır biçimde ihlal etmekte, modern medeniyet ve uluslararası hukuk düzeninden ciddi bir sapmayı oluşturmaktadır. İşgal altındaki bir topraklarda faaliyet gösteren bir direniş örgütü olarak Hamas, İsrail ile savaş halinde olup, İsrail’in savaş koşullarında üyelerini fiziksel olarak ortadan kaldırma hakkı vardır. Ancak İsrail’in peşine düştüğü savaş dışı kişiler—özellikle başka ülkelerde yaşayan, sivil kimliğe sahip ve sivil statüsünde bulunan Hamas üyeleri—söz konusu olduğunda, modern demokrasiye, hukuka ve insan haklarına bağlı olduğunu iddia eden bir devlet olarak İsrail, “devlet linci” gibi aşırı bir yöntemle öldürmeye yönelmiş, karşı tarafa hiçbir itiraz ya da savunma hakkı tanımamıştır. Böylelikle İsrail, hukuk devleti ruhunu kaybedip yasal sınırlarca denetlenmeyen bir şiddet aktörüne dönüşmüş, bir egemen devlet gibi davranmaktan çıkmıştır.
Aslında, İsrail kuruluşundan bu yana her zaman kendi güvenlik çıkarlarını uluslararası hukukun üzerine koymuş, hiçbir zaman diğer egemen devletlerin yargı yetkisini veya aranan kişilerin temel insan haklarını dikkate almamış ya da onlara saygı göstermemiştir. İsrail istihbarat teşkilatını ünlendiren olay—“Ölüm Doktoru” Eichmann’ı Güney Amerika’dan kaçırıp ülkesine getirerek yargılayıp idam etmesi—gerçi “Yahudi Soykırımı” mağdurları için adaleti sağlamıştı; ancak kaçırma fiilinin kendisi ilgili ülkenin egemenliğine ve yargı yetkisine zarar vermişti. 1972’deki “Münih faciası”ndan sonra, İsrail istihbaratı yaklaşık 10 yıl boyunca “Kara Eylül” teröristlerini dünya çapında takip edip öldürdü; olayda yaralanıp hapse giren bir kadın dışında diğerlerinin hepsi şiddetli ölümlerle sonuçlandı. Diğer ülkelerin egemenliğine ve suç şüphelilerinin temel haklarına saygı açısından bakıldığında, İsrail’in bu sözde “efsanevi” dış intikam cinayetleri de övgüye değer olmayıp, “yargısız infaz” niteliğindeki bir dizi eylemdir ve bir zamanlar diplomatik krizlere yol açmıştır. İsrail’in Hamas üyelerine yönelik ülke dışı takip ve suikast örnekleri de az değildir ve çeşit çeşittir: 1994’te iki ajan Ürdün’ün başkenti Amman’da Hamas temsilcisi Halid Meşal’i öldürmek üzere gönderildi; suikastçılar olay yerinde fark edilip canlı yakalandı, bu durum Ürdün ile İsrail’in neredeyse ilişkileri kesmesine yol açtı; 2020’de İsrail, ondan fazla Batılı ülkenin sahte pasaportlarını taşıyan 26 ajanı Dubai’ye göndererek Hamas’ın silah tedarik sorumlusu Mahmud el-Mabhuh’u öldürdü ve çok sayıda ülkenin sert protestolarını tetikledi… Bugüne gelindiğinde İsrail daha da dizginsiz ve korkusuz hale gelmiş, savaş makinesini apaçık biçimde başka ülkelerin başkentlerinde can almaya sevk etmiştir; bu kanunsuz ve barbar alışkanlıklar doruk noktasına ulaşmıştır.
Altıncı, İsrail’in Doha’ya hava saldırısı, Orta Doğu’daki çatışma ve anlaşmazlıklara hevesle aracılık edenlere bir şok etkisi yaratmış, uluslararası toplumun arabuluculuk çabalarını mutlaka zayıflatmış, ilgili ülkelerin güvenlik garantisi konusundaki itibarını zedelemiş ve tarafların gelecekte güvenli diyalog kurabilecekleri üçüncü taraf platformu bulmalarını zorlaştırmıştır. Bilindiği gibi Katar, küçük bir Körfez ülkesi olmasına rağmen “büyük arabulucu” olarak tanınır; Doha, ABD ile Afgan Talibanı arasında ateşkese karşılık çekilme anlaşmasına tanıklık etmiş, ayrıca Hamas’ın diğer denizaşırı sığınaklarını kaybetmesinden sonra İsrail’le iletişimde tek kanal olmuştur. Bugün, Hamas’ın müzakere ekibi üyeleri İsrail’in tüm tabuları aşan takibiyle karşı karşıya kalmış, Doha da müzakerelere kolaylık sağladığı için kanlı bir felakete uğramıştır; bu kötü sonucun oluşturduğu caydırıcı etki, Ürdün, Umman, Mısır ve hatta Türkiye gibi “uzlaştırıcı” rolünü üstlenmeye istekli diğer Orta Doğu ülkelerinin, bundan sonra İsrail’e diyalog kanalı sağlamadan önce iki kez düşünmesine yetecektir. İsrail’in bu “henüz köprüyü geçmeden köprüyü yıkma” hamlesi, yalnızca kendi Hamas’la müzakere “Doha kanalını” tümden tıkamakla kalmamakta, gelecekte Husilerle diyalog için seçeneklerden birini de kapatmakta, hatta İsrail’in Lübnan ve Suriye ile muhtemel ilerideki barış görüşmelerini daha güçlü ve daha güvenilir büyük devletlerin sağlayacağı güvenlik teminatlarına muhtaç hale getirmektedir.
Yedinci, İsrail uzun süredir güvenlik ve barış içinde bulunan Körfez ülkelerine ani bir saldırı başlattı; “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın ateşini İran’a ani bir darbe ile Basra Körfezi’ne taşıdıktan sonra, 1991’den beri savaş yaşamamış ve “barış ve refah vahası” diye anılan Körfez petrol ülkelerini de belaya sürükledi; bu durum petrol fiyatlarının fırlamasına, dünya enerji arzının ve küresel ekonomik gelişmenin tehlikeye girmesine yol açtı. Eğer İsrail’in Katar’a yönelik kaba askeri tecavüzüne göz yumulursa, İsrail’in ilan edilmemiş savaşını yaşayacak bir sonraki ülke hangisi olacaktır? Genellikle “küçük ve az nüfuslu” olan Körfez Arap ülkeleri kuşkusuz başı rahat dönemlerine veda edecek ve herkes tedirginlik içinde yaşayacaktır; bu da sermaye açısından zengin, yatırım ve deniz taşımacılığı faaliyetleri canlı olan bu “barış yurdu”nu paniğe ve kargaşaya sürükleyebilir; küresel sermaye akışlarında büyük değişimlere yol açarak geniş çaplı finansal dalgalanmalar doğurabilir.
Sekizinci, Katar dâhil Körfez Arap ülkeleri, her ne kadar kamuoyu, ahlak ve mali açıdan uzun süredir Filistin’in bağımsızlık davasını desteklese de, Soğuk Savaş sonrasında İsrail’le ilişkileri normalleştiren “dönemin öncüleri”dir; genel olarak İsrail’le açık ve yarı açık üst düzey temaslar ile yakın ekonomik, ticari, yatırım, teknolojik ve hatta güvenlik işbirlikleri sürdürmektedirler. Son yıllarda Bahreyn ve BAE, büyük halk baskısına rağmen Filistin-İsrail çatışmasının tarihsel yükünü bir kenara bırakarak İsrail’le normal ilişkiler kurulmasına yönelik “İbrahim Anlaşmaları”nı ilk imzalayan ülkeler olmuş, Afrika’daki iki Arap ülkesi Sudan ve Fas’ı da peşlerinden sürüklemiştir. Bahreyn ve BAE’nin öncülüğünü destekleyen Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’le üçlü ilişkilerini yeniden şekillendirirse, Körfez’in altı ülkesinin İsrail’le ilişkileri bütünüyle normalleşecektir. Ne var ki, İsrail’in Körfez İşbirliği Konseyi üyesi Katar’a yönelik saldırısı ve bombardımanı, bu bölgesel örgütün kolektif güvenlik çıkarlarını ihlal etmiş, kolektif savunma mekanizmasını kâğıt üzerinde bırakmış, altı ülkenin ulusal ve etnik onurunu topluca tahkir etmiş ve en nihayetinde kamuoyu temelini aşındırarak İsrail’le barış sürecinde duraksama ya da gerilemeye yol açmıştır.
Dokuzuncu, İsrail’in Katar’a yönelik sert müdahalesi, “Büyük İsrailcilik” anlayışının keyfiliğini ve “Tanrı’nın seçkinleri” tarzındaki kibri ile güçlüden yana olup zayıfı ezmeye ve yükü komşuya yıkmaya dayanan ulusal stratejik yönelimi ve davranış özelliklerini açığa çıkarmıştır; bu, İsrail’in ve hatta Yahudilerin bölgesel ve uluslararası imajını daha da kötüleştirecek, hatta can çekişen Arap milliyetçiliğini yeniden canlandırarak Orta Doğu’da etnik, dinî ve jeopolitik ilişkilerin geniş ölçekte yeniden gerilmesine yol açacak ve İsrail’in daha çok Batılı müttefik kaybetmesine neden olacaktır. İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik uzun süreli demir yumruk, yakıp yıkma ve aç bırakma politikaları zaten herkesin öfkesini ve yaygın kınamayı çekmişti; şimdi de savaşı Körfez Arap ülkelerine ve onların halklarına dayatması, İsrail’i “Varsın ben dünyaya ihanet edeyim, yeter ki dünya bana ihanet etmesin” şeklindeki aşırı bencil bir görüntüye büründürmüştür. Bu gidişat, İsrail’le uzlaşmış Arap ülkelerinin hükümetlerine ağır bir ahlaki ve kamuoyu yükü bindirmekle kalmamakta; Batılı müttefikleri de İsrail’e karşı silah ambargosu, ticaret kısıtlamaları ya da Filistin devletini tanımaya hazırlanma gibi karşı tedbirler almaya zorlamaktadır. 11’inde Avrupa Parlamentosu bir karar geçirerek AB’nin 27 üye devletine “iki devletli çözümün gerçekleşmesi için Filistin’i tanımayı düşünmeleri” çağrısında bulunmuştur. İsrail’in art arda işlediği haksızlıklar onu uluslararası toplumdan tecrit etmiş, “uluslararası öksüz” ve “uluslararası parya” olma yolundaki diplomatik uçuruma sürüklemiştir.
“Qingfu ölmedikçe, Lu’nun sıkıntısı bitmez.” İsrail’in uzun süreli ve istikrarlı ulusal güvenliği bir türlü gerçekleşememesinin temel nedeni, Filistin (yalnızca Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs) dâhil Arap topraklarını geri vermeyi reddetmesi, ABD’nin sınırsız korumasına ve kendi güçlü ordusu ile savaş yanlısı devlet politikasına dayanması ve aşırı sağın durmaksızın büyüyen, doyumsuz ve sıfır toplamcı düşüncesidir. Ana etnik unsuru 6 milyondan fazla Yahudi olan İsrail, bugün Orta Doğu’da rakipsiz olabilir, komşu ülkelerin hava sahası ve topraklarına dilediği gibi girip çıkabilir; ancak askeri makineye dayanan bu ulusal güvenlik, yumrukla kurulan bu uluslararası ilişkiler ve sayısız masum can üzerine inşa edilen bu barış ve istikrar İsrail’i ne kadar süreliğine sevindirebilir? Ne kadar fayda sağlayabilir? Cevap şüphesiz açıktır: bu, ağaca tırmanıp balık tutmaya kalkışmak, kuzeye gitmek isterken güneye yönelmektir. Hatta bazı gözlemciler, İsrail’in “ülkeyi savunma savaşı” adı altında gerçekte bir “ülkeyi yok etme savaşı” yürüttüğünü keskin biçimde belirtmiştir. Daha geniş ve uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında, uluslararası toplum İsrail’in kötülüklerini sürdürmesine göz yumarsa, yalnızca Orta Doğu’da savaşlar ardı ardına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda kötü paranın iyi parayı kovması misali küresel yönetişim ve uluslararası düzen de giderek daha zor yönetilir hale gelecektir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.
Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.
Messi primi
FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.
Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.
Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.
Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması
Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.
Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.
Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.
Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi
FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.
Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.
Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.
Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Yayın haklarında adalet uçurumu
Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.
Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.
Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.
Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.
Gelişim bütçesindeki açık
FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.
Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.
Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.
Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi
FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.
Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.
Geleceğe bakış
2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.
Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.
Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.
Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.
Görüş
NATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu

Bilgisayar mühendisleri bilecektir, bir yazılımın 1.0, 2.0,3.0 gibi anılması yeni bir sürümü çıktığını ifade eder. Öncekine kıyasla doyurucu boyutta değişimler ve geliştirmeler içermelidir ki .0 takısını hak etsin. Eğer değişimler kullanıcı tarafından yeterli bulunmazsa genelde şu yorum yapılır; “Buna keşke 2.9 deseydiniz!”
İşte NATO’nun Ankara zirvesinde kurmaya çalıştığı NATO 3.0 düzeni de bu şekilde hissettirdi. Artık 2.0’dan aşina olduğumuz ABD merkezli dünya yok ancak bu yeni denklemin altı 3.0 diyecek kadar da dolu değil. NATO 3.0, ABD Savaş Bakanlığı Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Elbridge Colby tarafından ortaya atılan, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk aldığı bir NATO güvenlik mimarisi ön gören bir tanımlamaydı. Bu düzenin temelleri de Ankara’daki zirvede atılacaktı. Bu net tanımlama, ittifakın sadece ufak “yamalarla” yoluna devam etmeye çalışmadığı, tamamen yenilenerek üzerindeki “ölü toprağını” atmaya hazırlandığı anlamına geliyordu. Ancak bu yeni düzenin bir paradoksu vardı; Evin oğlu kendi geçimini sağlıyorsa baba sözü neden dinleyecekti? Avrupa ülkeleri savunma harcamaları arttırınca neden ABD’nin istediğiyle düşman olup istemediğiyle barış yapacaktı? İttifakı 77 yıl ayakta tutan Amerikan hegemonyası olmazsa bunun yerini ne alacaktı?
Dağılmakta olan bir aile
Zirveyi ben ve Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, yerinde takip ettik. İlk gün başta Genel Sekreter Mark Rutte olmak üzere “sevimli” ve “sıcak” mesajlar dinledik. Herkes aile olmaktan, bütün olmaktan bahsediyordu. İyi dilek ve temennilerin dışında NATO, ilk kez nitelik yerine niceliğe odaklanmıştı. Onlarca askeri endüstri anlaşması, artık sadece sofistike teknolojiler değil, sayısal olarak fark yaratacak üretim hatları oluşturmayı hedefliyordu. Ucuz ve yenilenebilir savaş araçları ilgi odağıydı.
Verilen mesajlar ve panellerdeki ortam NATO’nun geleceği açısından pozitif bir görüntü çiziyor denebilirdi, tabii sonra Trump gelmeseydi…
ABD Başkanı ayağının tozuyla önce Grönland arzusunu yineledi sonraysa İspanya’ya sataştı. Onları “anlaşması imkansız, konuşmaya değer olmayan bir ülke” olarak nitelendirdi ve İspanya ile ticareti askıya alabileceğini söyledi. Trump saldırgan bir şeyler söyledikçe hemen yanında oturan Rutte, dağılmakta olan bir ailenin “yeterince neşe saçarsam belki herkesi bir arada tutabilirim” diye düşünen çocuğu gibi hasar kontrolü yapmaya çalışıyordu. Basın toplantısında Rutte’ye sordum;
“İran’a operasyonlar konusunda Trump haklı buluyorsunuz, eğer çatışma ortamı tekrar başlar ve başkan Trump Avrupalılara destek için çağrı yaparsa bunu onaylayacak mısınız?”
Rutte, epey uzun ama tatmin etmeyecek bir cevap verdi. Enteresan noktası, Avrupa’nın hareketsizliği konusunda Trump’a kısmen hak veriyor oluşuydu. Bu, Rutte’ye özgü bir davranış değildi. Alman Şansölyesi Frederik Merz de benzer bir yol almıştı. “Trump’ın bize silah üretimini arttırmayı sert bir şekilde söylemesi gerekiyormuş, Trump bu konuda haklıydı” ifadesini kullandı. Trump’ı özellikle İran konusunda eleştiren çıkışları beklenen sonucu vermemiş olacak ki Merz çalıştığı ispatlı huyuna gitme stratejisine başvurmuş.
Yine de bu huyuna gitme işi yeterli olmadı. Zirvenin sonunda paylaşılan metin bir gerçeği ortaya koyuyordu; NATO eskisi gibi düşman belirleyemiyordu. Rusya konusundaki cümleler geçen yıllara nazaran daha hafifken İran için boyutu belirsiz bir “nükleer silah sahibi olamaz” tanımı kullanılmış, Çin’in adı bile geçmemişti. Metinde ne ABD Rusya’ya karşı bir taahhütte bulunuyor, ne de AB İran veya Çin konusunda Trump’a bir söz veriyordu. Ukrayna’ya destek meselesi, 70 milyar dolarlık bir yıllık destek ile belirtilmiş ancak ABD’nin bunda bir rol oynayıp oynamayacağı ortada bırakılmıştı.
Dürüst olalım, yakın zamanda ne Trump’ın Ukrayna’ya destek paketlerini kongreye getirme ne de Avrupa’nın İran konusunda ciddi bir askeri destek sağlama planı var. İki taraf da birbirine “hadi aslanım, sen halledersin” demeyi tercih ediyor. Peki neden? Avrupa daha önceden düşman olarak gördüğü İran’a neden saldırmıyor? Daha önce tehdit kabul ettiği Çin’e karşı neden tavır almıyor? ABD, neden yıllarca STK’larla ve askeri destekle dahil olduğu Ukrayna meselesine karışmak istemiyor?
NATO’nun çok kutuplu paradoksu
NATO doğası gereği büyük jeopolitik gerilimlerde tek yürek olmak zorunda olan bir yapı. Bu Soğuk Savaş ve sonrası dönemde nispeten kolaydı. Güç merkezi bir taneydi. Alternatifler imkansızdı. İdeolojik hesaplaşmalar sınırları keskin bir biçimde belirliyordu. Bugün ise ABD’nin ortak hedefler ve ortak düşmanlar belirlemesi mümkün değil. Ülkeler, ideolojik bağlardan yoksun bir şekilde birbiriyle iletişim kuruyor. Küreselleşmenin de yardımıyla endüstrilerini desentralize hale getiriyor, vazgeçmesi güç ticaret hatları oluşturuyor.
Trump’ın eleştirilerine karşı Afganistan ve Irak’ta ne kadar istekli bir şekilde çarpıştıklarını anlatan Avrupa ülkeleri, petrol piyasalarını derinden sarsma korkusuyla Hürmüz civarında savaşı uzatacak operasyonlardan kaçınıyor. (Avrupa ordularının ABD’nin yapamadığı neyi başaracağı da tartışılır tabii) Bunun yanında Trump’ın Grönland inadı Avrupalıların soluğu Pekin’de almasına yol açmıştı. Bugün nasıl olacaktı da Avrupalılar Çin’i bir tehdit olarak nitelendirecekti?
Benzer bir fikir ayrılığı ABD için de geçerli. Ukrayna’da Rusya’nın askeri kabiliyetlerinin yeterince hasar aldığını düşünen Amerikan devleti, hem nükleer savaş ihtimalini düşürmek hem de Çin’e değerli bir enerji kaynağı sunmamak adına Rusya’nın huyuna gitmeyi umuyor. Böyle bir durumda ABD, neden birkaç paragrafla zirvede Rusya’yı hedef alsın ki?
Bunun yanında Avrupa içinde bile tam bir fikirsel ortaklık yok. Son dönemde Polonya ile Ukrayna arasında patlak veren gerilimden Orban sonrası Rusya konusunda radikal bir değişim getirmeyen Magyar’a kadar Avrupa içinde de aykırı görüşler varlığını sürdürüyor. Bunlara yükselişi süren Almanya’nın AfD’sini, İngiltere’nin Reform Partisi’ni ve Fransa’da seçime girip girmeyeceği belirsiz Le Pen’i eklediğimizde bugünkü Avrupa’yı bile mumla arayabilirler.
Sonuç olarak, dünyayla ABD’den bağımsız bir şekilde (ABD’nin isteği böyle olsa bile) hareket etmeye başlayacak bir Avrupa, doğal olarak kendi çıkarlarını önceleyecek. Kaçınılmaz çıkar çatışmaları, NATO içinde bağımsız ittifaklara yol açacak. 100 yıldır gömülü baltalar parça parça yerinden çıkmaya başlayacak. Yani NATO’nun hayatta kalabilmesi için sorumluluk alan bir Avrupa’ya ihtiyacı var, ancak bu sorumluluk NATO’nun sonunu getirebilecek çıkar çatışmalarına yol açabilir. İşte NATO 3.0’ın içinden çıkamadığı paradoks budur. NATO gibi bir ittifakta “eş başkanlık” yürümez.
Neden 2.9?
İşte böylesi bir paradoksta Avrupa ülkeleri kendi yollarını belirgin bir biçimde çizmiş değiller. Daha fazla üretim yaptıkları, daha fazla sorumluluk aldıkları bir NATO öngörüyorlar ama bunun yanında kendilerine bir yol çizemiyorlar. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen de Ankara’ya gelmişti. Önceden “Türkiye, Rusya, Çin nüfuzundan kaçınmalı” diyen Von Der Leyen, Türkiye’yle yapılan savunma anlaşmalarıyla ilgili sorulara kaçamak yanıtlar verdi. Çünkü o da Avrupa’nın stratejik yolunu henüz tanımlayamıyor. Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde askeri talebe yetişemeyen Avrupa endüstrilerinin Türk şirketlerle iş yapmasını önleyemiyor. ABD’den fırça yedikçe Çin’le iletişime geçen ülkelere dur diyemiyor. Böylesi bir durumda hangi 3.0’dan söz edeceğiz? Yeni düzende Avrupa ABD’nin yanında mı olacak? Çin’e mi yakınlaşacak? Kendi başına mı duracak?
Ankara zirvesinde güçlü hissedilen tek bir kavram vardı; panik. Hızlıca bitmesi gereken İran savaşı uzadıkça Pasifik’e açılamayan ABD’nin paniği ve ABD’nin etkisinden çıkınca ortada kalmaktan korkan Avrupa’nın paniği…
Bu sırada Türkiye, bu kriz ortamında hem YPG meselesini çözdü hem de F-35 krizinde büyük ilerleme kaydetti. Yeni savunma sanayii anlaşmaları ve insiyatifler, bu kriz azalma eğilimi gösterdiğinde Türkiye’nin avantajlı bir konumda olmasını sağlayacak. Zira Avrupa, yolunu çizdiğinde tehdit algısı içine Türkiye’yi alıp almayacağını bilmiyoruz. Bugün alacağımız önlemler ve yapacağımız bağlayıcı anlaşmalar yarını daha net görmemizi sağlayacak. Bu sırada NATO, varlığını sürdürmek için ufak yamalar çıkarmaya devam edecek. 3.0 için henüz erken, daha yolda 2.9.1 ve 2.9.2 var.
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?












