Dünya Basını
Marco Rubio’nun Cecil Rhodes anı

Consortium News Genel Yayın Yönetmeni Joe Lauria, Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’ndaki hitabetini, 19. yüzyılın en azılı emperyalisti Cecil Rhodes’un sömürgeci vizyonunun modern bir tekerrürü olarak niteliyor. Lauria’ya göre Rubio, Batı’nın sömürgeci geçmişinden duyduğu suçluluk duygusunu bir kenara bırakmasını talep ederek, “Garp medeniyeti” adı altında yeni ve üstünlükçü bir yayılmacılık doktrini ilan ediyor. Lauria, ABD’nin uzun süredir reddettiği “imparatorluk” kimliğinin artık Trump ve Rubio eliyle açıkça sahiplenildiğini ve bu durumun küresel bir tahakküm savaşına işaret ettiğini savunuyor. Ayrıca Lauria, Batılı elitlerin bu sömürgeci iştahının, İsrail’in Filistin’deki eylemlerinden Ukrayna krizine kadar geniş bir coğrafyada vücut bulduğuna dikkat çekiyor. Sonuç olarak Lauria, bu “yeni-Rhodesçi” anlayışın dünyayı büyük bir kan gölüne sürükleme potansiyeli taşıdığı konusunda okuru ikaz ediyor.
Marco Rubio’nun Cecil Rhodes anı
Joe Lauria
Consortium News
23 Şubat 2026
Cecil Rhodes, modern çağın gördüğü en pervasız ve en arlanmaz emperyalist olabilir. 1877’de kaleme aldığı “İman İkrarı”nda [1] (Confession of Faith) şöyle yazıyordu:
“İddia ediyorum ki bizler dünyanın en mümtaz ırkıyız ve dünyada ne kadar çok yer iskan edersek, insanlık için o kadar hayırlı olur. Şu an insanlığın en sefil numuneleri [2] tarafından işgal edilen o toprakları bir tahayyül edin; şayet buralar Anglosakson tesiri altına girerse yaşanacak değişimi, hakimiyetimize kattığımız her yeni ülkenin istihdama katacağı o muazzam değeri bir düşünün.
Sırf iskan edecek toprak yokluğundan ötürü çocuklarımıza sınır koyuyor, belki de dünyaya getirebileceğimiz insan nüfusunun yarısını heba ediyoruz. Şayet Amerika’yı elimizde tutabilseydik, şu an hayatta olan milyonlarca İngiliz daha olacaktı.
İddia ediyorum ki topraklarımıza kattığımız her bir karış, gelecekte, aksi takdirde vücut bulamayacak olan İngiliz ırkından daha fazla insanın doğumu demektir. Buna ilaveten, dünyanın büyük bir kısmının bizim idaremiz altında toplanması, tüm savaşların sonu demektir.”
Rhodes, Britanya İmparatorluğu’nun Kuzey Amerika kolonilerini kaybetmiş olmasından hep nedamet duymuştur. Birleşik Devletler’in Britanya ile yeniden birleşerek, küresel bir Pax Britannica’ya [3] hükmedecek, ırksal olarak üstün, muazzam bir Anglosakson İmparatorluğu kurmasını arzuluyordu.
“Neden tek bir gayesi olan gizli bir cemiyet kurmayalım? Britanya İmparatorluğu’nun bekası, tüm medeniyetten nasibini almamış dünyanın İngiliz idaresi altına girmesi, Birleşik Devletler’in yeniden kazanılması ve Anglosakson ırkının tek bir İmparatorluk haline getirilmesi… Ne hayal ama! Yine de muhtemel, yine de mümkün.”
Ne var ki ABD kendi yolunu çizdi ve böyle bir küresel Anglosakson imparatorluğunu inşa etti; fakat bu kez dümende ABD vardı, Britanya ise (diğer “Üç Göz” ile birlikte) küçük ortak olarak bünyeye dahil edilmişti.
Britanya’dan Amerikan İmparatorluğu’na tahakküm devri, 29 Ekim – 7 Kasım 1956 tarihleri arasındaki Süveyş Krizi [4] ile tefrik edilebilir. Savaş sonrası dönemin hakim gücü olan Birleşik Devletler, Mısır’ın kanalı millileştirmesini engellemek isteyen Fransız, İngiliz ve İsrail askeri macerasına o tarihte son vermişti.
Bu hamle, ABD’yi Orta Doğu’nun başat gücü haline getirirken, İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin de yerini almasını sağladı.
Dört ay sonra, 6 Mart 1957’de Altın Sahili (Gold Coast), Gana adını alarak bağımsızlığını kazanan ilk Afrika ülkesi oldu. Bu, kıtadaki doğrudan İngiliz, Fransız, Belçika ve Portekiz idaresi için sonun başlangıcıydı.
Sömürgecilik, Afrika ve Asya’da 1960’lar, 70’ler ve 80’lerde gelen bağımsızlık dalgasıyla sadece zahirde sona erdi. En kanlıları Angola (1961-1975) ve Vietnam’da (1945-1975) yaşanan pek çok acı ve uzun savaşın ardından, Avrupa bayrakları indirildi ve gururlu, yeni ulusların sancakları göklere yükseldi.
Fakat Küresel Güney üzerindeki Avrupa ve Amerikan siyasi ve iktisadi tahakkümü devam etti; evvela Bağlantısızlar Hareketi, şimdilerde ise Çin ve Rusya liderliğindeki BRICS ulusları -ki bunlar ABD’nin küresel hakimiyeti önündeki en büyük engellerdir- bu düzene meydan okumaktadır.
ABD İmparatorluğu’nun yükselişi ve yaklaşan buhranı
ABD imparatorluğu, Rhodes’un o denli hayıflandığı Britanya’dan kopuşun hemen akabinde zuhur etti.
Önce Yerli Amerikan uluslarının katledilmesi ve topraklarının gaspı; ardından paraya sıkışmış Napolyon’dan Louisiana’nın satın alınması; akabinde Teksas’tan Kaliforniya’ya uzanan Meksika’nın kuzey topraklarının fethi; ve nihayet Karayipler ile Pasifik’teki köhne İspanyol imparatorluğunun mağlup edilip yerinden edilmesi.
İki dünya savaşı, ABD’nin mevcudiyetini önce Avrupa ve Rusya’ya, ardından tüm küreye yayılan askeri üslerle genişletti. Rhodes, Kahire’den Cape Town’a uzanan bir demiryolu planlayıp kıtanın elmaslarıyla servetine servet katarak Afrika’yı yönetmekle meşgulken; bugünün Birleşik Devletler’i tüm dünyaya ve bunu yapmak için ihtiyaç duyduğu tüm kaynaklara hükmetme peşindedir.
Vietnam, Irak ve Afganistan’daki büyük hezimetler, Washington’ı ve onun şirket ortaklarını yollarından döndüremedi. Küresel Güney’in tam bağımsızlığa dair bitmek bilmeyen iştiyakı, dizginlenemez ABD gücünü tehdit eden asıl düşmandır.
İşte Marco Rubio, ABD Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı sıfatıyla, 14 Şubat’ta Münih Güvenlik Konferansı’nda kürsüye bu bağlam içinde çıktı ve Rhodes’a yaraşır bir nutuk irat etti; öyle ki bu nutuk, ona ABD’nin nihayet ait olduğu Anglosakson yuvasına döndüğünü düşündürmüş olabilir.
Rubio, Amerikalıların ve Avrupalıların “tek bir medeniyetin -Garp medeniyetinin- parçası olduklarını” söyledi. “Bizler birbirimize, ulusların paylaşabileceği en derin bağlarla; asırlarca paylaşılan tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, ecdat ve atalarımızın varisi olduğumuz ortak medeniyet uğruna birlikte yaptıkları fedakarlıklarla kenetlenmişiz.”
Rubio soruyor: ABD ve Batılı müttefikleri ne uğruna savaşıyor?
“Ordular bir halk için savaşır; ordular bir ulus için savaşır. Ordular bir yaşam tarzı için savaşır. Ve bizim savunduğumuz şey de budur: Tarihiyle gurur duymak, geleceğinden emin olmak için her türlü sebebi haiz olan ve daima kendi iktisadi ve siyasi kaderinin efendisi olmayı amaçlayan büyük bir medeniyet.”
Rubio, yetmiş yıllık sömürgecilik karşıtlığını (anti-kolonyalizm) elinin tersiyle itiyor ve bunun Amerikan ve Batı ihtişamına ket vurduğunu savunuyor. Batı’nın kölelik ve istismarla dolu sömürgeci geçmişinde utanılacak bir şey yoktur ve gelecek, bir kez daha ele geçirilmeyi beklemektedir.
Avrupa’nın sömürgelerin sömürülmesi üzerine inşa edilen büyük kültürel hazineleri, “gelecekte bizi bekleyen harikaların habercisidir. Ancak ve ancak mirasımızdan ötürü özür dilemez ve bu ortak terekeyle gurur duyarsak, iktisadi ve siyasi geleceğimizi tahayyül ve tayin etme işine birlikte girişebiliriz.”
Batı, sömürgeci geçmişinden kalan her türlü suçluluk tortusunu üzerinden atmalı ve o eski güzel fetih ve genişleme günlerinde olduğu gibi, Batı tahakkümünü yeniden gururla ilan etmelidir.
Cecil Rhodes’un, Leopold’un Kongo’daki barbarlığının, Namibya’daki Alman soykırımının, Angola’daki Portekiz vahşetinin, Güney Amerika’daki İspanyol mezaliminin, Cezayir ve Çinhindi’ndeki Fransız cürümlerinin ve Hindistan, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki Anglosakson katliamlarının o “eski güzel günleri”. Grönland, Kanada, Venezuela ve sırada bekleyen İran, Trump yönetiminin açık emperyalist hedefleridir.
“Topraklarımızı genişletmek”
Ocak 2025’teki yemin töreni konuşmasında Donald Trump bunu açıkça dile getirdi: “Amerika, dünyanın en büyük, en güçlü, en saygın ulusu olarak hak ettiği yeri yeniden alacak; tüm dünyada huşu ve hayranlık uyandıracaktır. Şu andan itibaren Amerika’nın gerileme dönemi bitmiştir.”
Trump şöyle dedi:
“Tarihin en büyük medeniyetinin cesareti, zindeliği ve canlılığıyla bir kez daha hareket etme vaktimiz gelmiştir… Birleşik Devletler bir kez daha kendisini büyüyen, servetini artıran, topraklarını genişleten, şehirlerini inşa eden, beklentilerini yükselten ve bayrağımızı yeni ve güzel ufuklara taşıyan bir ulus olarak görecektir.” [Vurgu eklenmiştir.]
İnkar günleri
ABD uzun süre bir imparatorluk olduğunu inkar etti. Ama artık değil.
Sovyetler Birliği “emperyalizm” kelimesini kirli bir sözcüğe dönüştürmeden evvel, imparatorluklar imparatorluk olarak anılmaktan gurur duyarlardı. ABD’nin kurucu babaları, yazılarında yeni ülkeden bir imparatorluk olarak bahsederlerdi. George Washington ABD’yi “yükselen bir imparatorluk” olarak nitelerken, Thomas Jefferson batıya doğru genişlemenin bir “hürriyet imparatorluğu” yaratacağını söylüyordu; “Açık Kader” (Manifest Destiny) [5], kıtayı fethetmenin şiarı haline gelmişti.
William McKinley’nin başkanlığı döneminde, 1898’de İspanyol İmparatorluğu’nun ABD tarafından mağlup edilmesi ve denizaşırı sömürgelere el konulması çılgınca bir popülarite kazanmıştı. İmparatorluk olmanın utanılacak bir tarafı yoktu.
McKinley, emperyalizmi olduğu gibi çıplak bir fetih yerine, bir medenileştirme misyonu ve “hayırhah asimilasyon” olarak çerçevelemeye çalıştı; ancak Emperyalizm Karşıtı Birlik (Anti-Imperialist League) adını dosdoğru koymuştu. Açıkça anti-emperyalist olan William Jennings Bryan’ın, McKinley’nin 1900’deki yeniden seçilişi karşısında hezimete uğraması, Amerikan emperyalizminin ne denli popüler olduğunu gösteriyordu.
Ancak Sovyetler Birliği’nin yükselişi ve Batı’yı “emperyalist” olarak eleştirmesi, kelimeyi bir küfre dönüştürdü; öyle ki Ronald Reagan, saf bir yansıtma (projeksiyon) vakasıyla, Sovyetleri “Şer İmparatorluğu” olarak yaftalamak için nihayetinde bu kelimeye başvuracaktı.
Savaş sonrası ABD darbeleri ve işgalleri, demokrasi yayma kisvesi altında tahakkümü genişletti; her ne kadar İran ve Şili’de olduğu gibi demokratlar devrilip yerlerine diktatörler getirilse de. Vietnam etrafında filizlenen geçici bir iç anti-emperyalizm dalgası, George H.W. Bush’un Vietnam sendromunun bittiğini ilan ettiği 1991 Körfez Savaşı’nda bastırıldı.
Bu, ABD’nin 1999’da Yugoslavya’ya, 2001’de Afganistan’a ve 2003’te Irak’a yaptığı büyük işgalin önünü açtı.
Tüm bu açık delillere rağmen, ABD’li siyasetçilerin ABD’nin bir imparatorluk olduğu fikrine yaklaşırken duydukları ürperti, 2008’de Demokrat başkan adayı Senatör John Edwards’ın bir radyo röportajında kendisine sorulan inanılmaz bir soruyla gözler önüne serilmişti: ‘Amerika bir imparatorluk mu?’
Edwards, “Aman, umarım değildir” demeden önce yayında yaklaşık 10 saniyelik bir ölüm sessizliği oldu.
Şimdi her şey yeniden açığa çıktı. Ve Trump ile Rubio bunu yüksek sesle dile getiriyorlar.
Rubio, Münih’teki dinleyicilerine, “Başkan Trump ve Birleşik Devletler’in girdiği yol budur” dedi: “Siz Avrupa’dan da bize bu yolda katılmanızı istiyoruz. Bu, daha önce birlikte yürüdüğümüz ve yeniden birlikte yürümeyi umduğumuz bir yoldur.”
Gelin Batı sömürgeciliğini birlikte diriltelim. İspanyol, Portekiz, Hollanda ve İngiliz genişlemesinden başlayıp, 1880’lerin Afrika Talanı’ndan (Scramble for Africa) [6] geçerek 1940’lara kadar süren o ihtişamlı günlere geri dönelim.
Rubio gururla şöyle dedi: “İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan önceki beş asır boyunca Batı genişliyordu; misyonerleri, hacıları, askerleri ve kaşifleri, okyanusları aşmak, yeni kıtaları iskan etmek ve dünyaya yayılan devasa imparatorluklar kurmak için kıyılarından taşıyordu.”
Sonra, sömürgeci güçler birbirleriyle savaşa tutuşunca Batı’nın üzerine bir yıkım çöktü. Bunu, sömürgeleştirilenlerin egemenlik için öne sürdüğü tanrıtanımaz (godless) talepler izledi.
“Fakat 1945’te, Kolomb çağından bu yana ilk kez, [toprak genişlemesi] daralıyordu. Avrupa harabeye dönmüştü. Yarısı bir Demir Perde’nin arkasında yaşıyordu, geri kalanı da yakında onları takip edecek gibi görünüyordu. Büyük Batı imparatorlukları, tanrıtanımaz komünist devrimler ve dünyayı dönüştürüp gelecek yıllarda haritanın geniş kısımlarına kızıl orak ve çekici örtecek olan sömürgecilik karşıtı ayaklanmalarla hızlanan ölümcül bir gerileme dönemine girmişti.”
Rubio şundan yakınıyordu:
“O arka planın önünde, o zamanlar tıpkı şimdi olduğu gibi, pek çok kişi Batı’nın hakimiyet çağının sona erdiğine ve geleceğimizin, geçmişimizin soluk ve cılız bir yankısı olmaya mahkum olduğuna inanır oldu.
Fakat seleflerimiz, gerilemenin bir tercih olduğunu ve bunun yapmayı reddettikleri bir tercih olduğunu birlikte idrak ettiler. Bu, daha önce birlikte yaptığımız şeydi ve Başkan Trump ile Birleşik Devletler’in şimdi sizinle birlikte yeniden yapmak istediği şey de budur.”
Sömürgeciliğin yeniden canlandırılmasının, İsrail’in Filistin’deki sömürgeci soykırımına devam eden ABD ve Avrupa desteğinden daha sarih bir örneği olamaz. Bu, savaş öncesi döneme kök salmış; İsrail’in kendini savunma hakkına dair yalanlarla sırılsıklam olmuş; üstelik isyankar, sömürge karşıtı tebaasına karşı değil, Filistin’deki ve dünyadaki antisemitistlere karşı olduğu iddia edilen bir sömürgeciliktir.
İşte ilan edilen Rubio Doktrini: Üstünlükçü (supremacist) Batı geri döndü. Avrupa, bu dirilişte Amerika’ya katılmalıdır. Rusya’yı stratejik olarak yenilgiye uğratmak için Ukrayna Projesi’nde ısrar edileceği ise söylenmeden geçiştirilen bir husustu.
Rubio, “Müttefiklerimizin zayıf olmasını istemememizin nedeni budur, zira bu bizi de zayıflatır. Kendilerini savunabilen müttefikler istiyoruz ki hiçbir hasım [Rusya, Çin, BRICS], kolektif gücümüzü sınamaya asla yeltenmesin” dedi. Ve sömürgecilik karşıtı ithamlara müsamaha gösterilmeyecektir.
“Müttefiklerimizin suçluluk ve utanç prangalarına vurulmasını istemememizin nedeni budur. Kültürleriyle ve miraslarıyla gurur duyan; aynı büyük ve asil medeniyetin varisleri olduğumuzu idrak eden; ve bizimle birlikte onu savunmaya istekli ve muktedir müttefikler istiyoruz.
Ve müttefiklerin bozuk statükoyu rasyonalize etmek yerine, onu düzeltmek için neyin gerekli olduğuyla yüzleşmelerini istememizin nedeni de budur; zira biz Amerika’da, Batı’nın yönetilen çöküşünün kibar ve düzenli bakıcıları olmakla ilgilenmiyoruz. Biz ayrışmayı değil, eski bir dostluğu canlandırmayı ve insanlık tarihinin en büyük medeniyetini yenilemeyi arzuluyoruz.”
Sömürgeci ihtişama geri dönüş yolunda korku fethedilmelidir.
“İstediğimiz ittifak, korkuyla -iklim değişikliği korkusu, savaş korkusu, teknoloji korkusu- eylemsizliğe hapsolmuş bir ittifak değildir. Bilakis, geleceğe cesaretle koşan bir ittifak istiyoruz. Ve sahip olduğumuz yegane korku, çocuklarımız için uluslarımızı daha gururlu, daha güçlü ve daha müreffeh bırakamama utancının korkusudur.”
Acı çeken nüfuslarınızı görmezden gelin ve suçluluk duygunuzu yenin. Rubio, ABD’nin “insanlarımızı savunmaya, çıkarlarımızı korumaya ve kendi kaderimizi tayin etmemize imkan veren eylem özgürlüğünü muhafaza etmeye hazır; küresel bir refah devleti işletmek ve geçmiş nesillerin sözde günahlarının kefaretini ödemek için var olmayan” bir ittifak istediğini söyledi.
Başarıya giden yolda neden oldukları muazzam insani acıları hiçe sayarak kendi çıkarlarını güden hırslı elitlerden bahsediyor.
Batılı elitler, Rhodes’un “insanlığın en sefil numuneleri” olarak adlandırdığı Batılı olmayan ulusların halklarının üzerinde durmaktadır. Rubio, yeniden canlanan bir ABD ve Avrupa’nın, “yaşam tarzımızın pek çok yaşam tarzından sadece biri olduğu ve harekete geçmeden önce izin isteyen o kibar riyakarlığı sürdürmeyeceğini” söyledi.
Noktayı daha da vurgulayarak şöyle dedi:
“Birlikte miras aldığımız şey eşsiz, ayırt edici ve yeri doldurulamazdır; zira bu, nihayetinde Transatlantik bağının ta kendisidir. Bu şekilde birlikte hareket ederek, sadece aklıselim bir dış politikayı geri kazanmakla kalmayacağız. Bu bize kendimize dair daha berrak bir hissiyatı geri verecektir. Bize dünyadaki yerimizi geri verecektir ve bunu yaparak, bugün hem Amerika’yı hem de Avrupa’yı tehdit eden medeniyet silici güçleri tenkil edecek ve caydıracaktır.”
Ne kastettiğine dair hiçbir şüphe bırakmayan Rubio, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bugün burada, Amerika’nın yeni bir refah yüzyılı için yolu çizdiğini ve bunu bir kez daha siz değerli müttefiklerimiz ve en eski dostlarımızla birlikte yapmak istediğimizi açıkça belirtmek için bulunuyorum. (Alkışlar.)
Bunu sizinle; mirasıyla ve tarihiyle gurur duyan bir Avrupa ile; gemileri meçhul denizlere gönderen ve medeniyetimizi doğuran o hürriyet yaratıcısı ruha sahip bir Avrupa ile; kendini savunacak araçlara ve hayatta kalma iradesine sahip bir Avrupa ile birlikte yapmak istiyoruz.
Geçen yüzyılda birlikte başardıklarımızla gurur duymalıyız, ancak şimdi yeni bir yüzyılın fırsatlarıyla yüzleşmeli ve onları kucaklamalıyız; çünkü dün bitti, gelecek kaçınılmaz ve ortak kaderimiz bizi bekliyor. Teşekkür ederim.”
Salondaki çoğu Avrupalı yetkililerden oluşan topluluk ayağa kalkarak uzun süre alkışladı. Sömürgeci zihniyetin dirilişinin sadece bir Amerikan fenomeni olduğunu düşünenler, bu tepki karşısında hazin bir yanılgıya düşecektir.
Cecil Rhodes’un ruhu yeniden can buldu. Fakat bu dünya, onun dünyasından çok farklı. Amerikan ve Avrupalı liderler Rubio’nun vizyonuna göre hareket ederse, insan ancak önümüzde korkunç boyutta bir kan döküleceğini öngörebilir.
[1] İman İkrarı (Confession of Faith):: Orijinal: “Confession of Faith”: Latince confessio (itiraf, ikrar) kökünden gelir. Ancak Hristiyan teolojisinde bu terim, bir kişinin inanç esaslarını (kredo) açıkça beyan etmesi, bir nevi “Amentü”sü anlamına gelir. Rhodes burada emperyalizme dinsel bir kutsiyet atfetmektedir. (ç.n.)
[2] En Sefil Numuneler (Despicable Specimens): Orijinal: “Despicable specimens of human beings”: Viktorya dönemi bilimsel ırkçılığının (Scientific Racism) tipik bir örneğidir. Darwinizmin sosyal alana sapkınca uygulanmasıyla (Sosyal Darwinizm), Batılı olmayan halklar, incelenmesi gereken biyolojik “numuneler” (specimen) seviyesine indirgenmiştir. (ç.n.)
[3] Pax Britannica: Roma İmparatorluğu’nun güce dayalı barış dönemi Pax Romana’ya (Roma Barışı) bir naziredir. 1815-1914 arası, İngiliz donanmasının tartışmasız üstünlüğüyle sağlanan küresel (görece) sükunet dönemidir. (ç.n.)
[4] Süveyş Krizi (Suez Crisis): Bu olay, “İmparatorlukların Devir Teslim Töreni” olarak bilinir. İngiltere ve Fransa’nın, ABD’nin izni olmadan artık küresel bir operasyon yapamayacaklarını (dolayısıyla artık süper güç olmadıklarını) acı bir şekilde öğrendikleri andır. Lauria bu noktayı, gücün Londra’dan Washington’a transferinin miladı olarak işaretler. (ç.n.)
[5] Açık Kader / Tezahür-ü Kader (Manifest Destiny): 19. yüzyıl ABD’sinde, Amerikalı yerleşimcilerin Kuzey Amerika kıtasını baştan başa fethetmesinin Tanrı tarafından verilmiş bir görev ve kaçınılmaz bir kader olduğuna dair inanç. Bu kavram, İncil’deki “Vaat Edilmiş Topraklar” (Promised Land) anlatısının sekülerleşmiş ve milliyetçileşmiş halidir. Rubio’nun konuşmasındaki “kader” (destiny) vurgusu, doğrudan bu arkaik emperyalist damara basmaktadır. (ç.n.)
[6] Afrika Talanı (Scramble for Africa): 1881-1914 yılları arasında Avrupa güçlerinin Afrika topraklarını paylaşmak için giriştikleri vahşi rekabet. “Scramble” kelimesi burada bir “kapışma”, “talan” veya “yağma” anlamı taşır. Berlin Konferansı (1884) ile bu talan, masa başında cetvelle çizilen sınırlara dönüşmüştür. (ç.n.)
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









