Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Marco Rubio’nun Cecil Rhodes anı

Yayınlanma

Consortium News Genel Yayın Yönetmeni Joe Lauria, Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’ndaki hitabetini, 19. yüzyılın en azılı emperyalisti Cecil Rhodes’un sömürgeci vizyonunun modern bir tekerrürü olarak niteliyor. Lauria’ya göre Rubio, Batı’nın sömürgeci geçmişinden duyduğu suçluluk duygusunu bir kenara bırakmasını talep ederek, “Garp medeniyeti” adı altında yeni ve üstünlükçü bir yayılmacılık doktrini ilan ediyor. Lauria, ABD’nin uzun süredir reddettiği “imparatorluk” kimliğinin artık Trump ve Rubio eliyle açıkça sahiplenildiğini ve bu durumun küresel bir tahakküm savaşına işaret ettiğini savunuyor. Ayrıca Lauria, Batılı elitlerin bu sömürgeci iştahının, İsrail’in Filistin’deki eylemlerinden Ukrayna krizine kadar geniş bir coğrafyada vücut bulduğuna dikkat çekiyor. Sonuç olarak Lauria, bu “yeni-Rhodesçi” anlayışın dünyayı büyük bir kan gölüne sürükleme potansiyeli taşıdığı konusunda okuru ikaz ediyor.


Marco Rubio’nun Cecil Rhodes anı

Joe Lauria
Consortium News
23 Şubat 2026

Cecil Rhodes, modern çağın gördüğü en pervasız ve en arlanmaz emperyalist olabilir. 1877’de kaleme aldığı “İman İkrarı”nda [1] (Confession of Faith) şöyle yazıyordu:

“İddia ediyorum ki bizler dünyanın en mümtaz ırkıyız ve dünyada ne kadar çok yer iskan edersek, insanlık için o kadar hayırlı olur. Şu an insanlığın en sefil numuneleri [2] tarafından işgal edilen o toprakları bir tahayyül edin; şayet buralar Anglosakson tesiri altına girerse yaşanacak değişimi, hakimiyetimize kattığımız her yeni ülkenin istihdama katacağı o muazzam değeri bir düşünün.

Sırf iskan edecek toprak yokluğundan ötürü çocuklarımıza sınır koyuyor, belki de dünyaya getirebileceğimiz insan nüfusunun yarısını heba ediyoruz. Şayet Amerika’yı elimizde tutabilseydik, şu an hayatta olan milyonlarca İngiliz daha olacaktı.

İddia ediyorum ki topraklarımıza kattığımız her bir karış, gelecekte, aksi takdirde vücut bulamayacak olan İngiliz ırkından daha fazla insanın doğumu demektir. Buna ilaveten, dünyanın büyük bir kısmının bizim idaremiz altında toplanması, tüm savaşların sonu demektir.”

Rhodes, Britanya İmparatorluğu’nun Kuzey Amerika kolonilerini kaybetmiş olmasından hep nedamet duymuştur. Birleşik Devletler’in Britanya ile yeniden birleşerek, küresel bir Pax Britannica’ya [3] hükmedecek, ırksal olarak üstün, muazzam bir Anglosakson İmparatorluğu kurmasını arzuluyordu.

“Neden tek bir gayesi olan gizli bir cemiyet kurmayalım? Britanya İmparatorluğu’nun bekası, tüm medeniyetten nasibini almamış dünyanın İngiliz idaresi altına girmesi, Birleşik Devletler’in yeniden kazanılması ve Anglosakson ırkının tek bir İmparatorluk haline getirilmesi… Ne hayal ama! Yine de muhtemel, yine de mümkün.”

Ne var ki ABD kendi yolunu çizdi ve böyle bir küresel Anglosakson imparatorluğunu inşa etti; fakat bu kez dümende ABD vardı, Britanya ise (diğer “Üç Göz” ile birlikte) küçük ortak olarak bünyeye dahil edilmişti.

Britanya’dan Amerikan İmparatorluğu’na tahakküm devri, 29 Ekim – 7 Kasım 1956 tarihleri arasındaki Süveyş Krizi [4] ile tefrik edilebilir. Savaş sonrası dönemin hakim gücü olan Birleşik Devletler, Mısır’ın kanalı millileştirmesini engellemek isteyen Fransız, İngiliz ve İsrail askeri macerasına o tarihte son vermişti.

Bu hamle, ABD’yi Orta Doğu’nun başat gücü haline getirirken, İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin de yerini almasını sağladı.

Dört ay sonra, 6 Mart 1957’de Altın Sahili (Gold Coast), Gana adını alarak bağımsızlığını kazanan ilk Afrika ülkesi oldu. Bu, kıtadaki doğrudan İngiliz, Fransız, Belçika ve Portekiz idaresi için sonun başlangıcıydı.

Sömürgecilik, Afrika ve Asya’da 1960’lar, 70’ler ve 80’lerde gelen bağımsızlık dalgasıyla sadece zahirde sona erdi. En kanlıları Angola (1961-1975) ve Vietnam’da (1945-1975) yaşanan pek çok acı ve uzun savaşın ardından, Avrupa bayrakları indirildi ve gururlu, yeni ulusların sancakları göklere yükseldi.

Fakat Küresel Güney üzerindeki Avrupa ve Amerikan siyasi ve iktisadi tahakkümü devam etti; evvela Bağlantısızlar Hareketi, şimdilerde ise Çin ve Rusya liderliğindeki BRICS ulusları -ki bunlar ABD’nin küresel hakimiyeti önündeki en büyük engellerdir- bu düzene meydan okumaktadır.

ABD İmparatorluğu’nun yükselişi ve yaklaşan buhranı

ABD imparatorluğu, Rhodes’un o denli hayıflandığı Britanya’dan kopuşun hemen akabinde zuhur etti.

Önce Yerli Amerikan uluslarının katledilmesi ve topraklarının gaspı; ardından paraya sıkışmış Napolyon’dan Louisiana’nın satın alınması; akabinde Teksas’tan Kaliforniya’ya uzanan Meksika’nın kuzey topraklarının fethi; ve nihayet Karayipler ile Pasifik’teki köhne İspanyol imparatorluğunun mağlup edilip yerinden edilmesi.

İki dünya savaşı, ABD’nin mevcudiyetini önce Avrupa ve Rusya’ya, ardından tüm küreye yayılan askeri üslerle genişletti. Rhodes, Kahire’den Cape Town’a uzanan bir demiryolu planlayıp kıtanın elmaslarıyla servetine servet katarak Afrika’yı yönetmekle meşgulken; bugünün Birleşik Devletler’i tüm dünyaya ve bunu yapmak için ihtiyaç duyduğu tüm kaynaklara hükmetme peşindedir.

Vietnam, Irak ve Afganistan’daki büyük hezimetler, Washington’ı ve onun şirket ortaklarını yollarından döndüremedi. Küresel Güney’in tam bağımsızlığa dair bitmek bilmeyen iştiyakı, dizginlenemez ABD gücünü tehdit eden asıl düşmandır.

İşte Marco Rubio, ABD Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı sıfatıyla, 14 Şubat’ta Münih Güvenlik Konferansı’nda kürsüye bu bağlam içinde çıktı ve Rhodes’a yaraşır bir nutuk irat etti; öyle ki bu nutuk, ona ABD’nin nihayet ait olduğu Anglosakson yuvasına döndüğünü düşündürmüş olabilir.

Rubio, Amerikalıların ve Avrupalıların “tek bir medeniyetin -Garp medeniyetinin- parçası olduklarını” söyledi. “Bizler birbirimize, ulusların paylaşabileceği en derin bağlarla; asırlarca paylaşılan tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, ecdat ve atalarımızın varisi olduğumuz ortak medeniyet uğruna birlikte yaptıkları fedakarlıklarla kenetlenmişiz.”

Rubio soruyor: ABD ve Batılı müttefikleri ne uğruna savaşıyor?

“Ordular bir halk için savaşır; ordular bir ulus için savaşır. Ordular bir yaşam tarzı için savaşır. Ve bizim savunduğumuz şey de budur: Tarihiyle gurur duymak, geleceğinden emin olmak için her türlü sebebi haiz olan ve daima kendi iktisadi ve siyasi kaderinin efendisi olmayı amaçlayan büyük bir medeniyet.”

Rubio, yetmiş yıllık sömürgecilik karşıtlığını (anti-kolonyalizm) elinin tersiyle itiyor ve bunun Amerikan ve Batı ihtişamına ket vurduğunu savunuyor. Batı’nın kölelik ve istismarla dolu sömürgeci geçmişinde utanılacak bir şey yoktur ve gelecek, bir kez daha ele geçirilmeyi beklemektedir.

Avrupa’nın sömürgelerin sömürülmesi üzerine inşa edilen büyük kültürel hazineleri, “gelecekte bizi bekleyen harikaların habercisidir. Ancak ve ancak mirasımızdan ötürü özür dilemez ve bu ortak terekeyle gurur duyarsak, iktisadi ve siyasi geleceğimizi tahayyül ve tayin etme işine birlikte girişebiliriz.”

Batı, sömürgeci geçmişinden kalan her türlü suçluluk tortusunu üzerinden atmalı ve o eski güzel fetih ve genişleme günlerinde olduğu gibi, Batı tahakkümünü yeniden gururla ilan etmelidir.

Cecil Rhodes’un, Leopold’un Kongo’daki barbarlığının, Namibya’daki Alman soykırımının, Angola’daki Portekiz vahşetinin, Güney Amerika’daki İspanyol mezaliminin, Cezayir ve Çinhindi’ndeki Fransız cürümlerinin ve Hindistan, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki Anglosakson katliamlarının o “eski güzel günleri”. Grönland, Kanada, Venezuela ve sırada bekleyen İran, Trump yönetiminin açık emperyalist hedefleridir.

“Topraklarımızı genişletmek”

Ocak 2025’teki yemin töreni konuşmasında Donald Trump bunu açıkça dile getirdi: “Amerika, dünyanın en büyük, en güçlü, en saygın ulusu olarak hak ettiği yeri yeniden alacak; tüm dünyada huşu ve hayranlık uyandıracaktır. Şu andan itibaren Amerika’nın gerileme dönemi bitmiştir.”

Trump şöyle dedi:

“Tarihin en büyük medeniyetinin cesareti, zindeliği ve canlılığıyla bir kez daha hareket etme vaktimiz gelmiştir… Birleşik Devletler bir kez daha kendisini büyüyen, servetini artıran, topraklarını genişleten, şehirlerini inşa eden, beklentilerini yükselten ve bayrağımızı yeni ve güzel ufuklara taşıyan bir ulus olarak görecektir.” [Vurgu eklenmiştir.]

İnkar günleri

ABD uzun süre bir imparatorluk olduğunu inkar etti. Ama artık değil.

Sovyetler Birliği “emperyalizm” kelimesini kirli bir sözcüğe dönüştürmeden evvel, imparatorluklar imparatorluk olarak anılmaktan gurur duyarlardı. ABD’nin kurucu babaları, yazılarında yeni ülkeden bir imparatorluk olarak bahsederlerdi. George Washington ABD’yi “yükselen bir imparatorluk” olarak nitelerken, Thomas Jefferson batıya doğru genişlemenin bir “hürriyet imparatorluğu” yaratacağını söylüyordu; “Açık Kader” (Manifest Destiny) [5], kıtayı fethetmenin şiarı haline gelmişti.

William McKinley’nin başkanlığı döneminde, 1898’de İspanyol İmparatorluğu’nun ABD tarafından mağlup edilmesi ve denizaşırı sömürgelere el konulması çılgınca bir popülarite kazanmıştı. İmparatorluk olmanın utanılacak bir tarafı yoktu.

McKinley, emperyalizmi olduğu gibi çıplak bir fetih yerine, bir medenileştirme misyonu ve “hayırhah asimilasyon” olarak çerçevelemeye çalıştı; ancak Emperyalizm Karşıtı Birlik (Anti-Imperialist League) adını dosdoğru koymuştu. Açıkça anti-emperyalist olan William Jennings Bryan’ın, McKinley’nin 1900’deki yeniden seçilişi karşısında hezimete uğraması, Amerikan emperyalizminin ne denli popüler olduğunu gösteriyordu.

Ancak Sovyetler Birliği’nin yükselişi ve Batı’yı “emperyalist” olarak eleştirmesi, kelimeyi bir küfre dönüştürdü; öyle ki Ronald Reagan, saf bir yansıtma (projeksiyon) vakasıyla, Sovyetleri “Şer İmparatorluğu” olarak yaftalamak için nihayetinde bu kelimeye başvuracaktı.

Savaş sonrası ABD darbeleri ve işgalleri, demokrasi yayma kisvesi altında tahakkümü genişletti; her ne kadar İran ve Şili’de olduğu gibi demokratlar devrilip yerlerine diktatörler getirilse de. Vietnam etrafında filizlenen geçici bir iç anti-emperyalizm dalgası, George H.W. Bush’un Vietnam sendromunun bittiğini ilan ettiği 1991 Körfez Savaşı’nda bastırıldı.

Bu, ABD’nin 1999’da Yugoslavya’ya, 2001’de Afganistan’a ve 2003’te Irak’a yaptığı büyük işgalin önünü açtı.

Tüm bu açık delillere rağmen, ABD’li siyasetçilerin ABD’nin bir imparatorluk olduğu fikrine yaklaşırken duydukları ürperti, 2008’de Demokrat başkan adayı Senatör John Edwards’ın bir radyo röportajında kendisine sorulan inanılmaz bir soruyla gözler önüne serilmişti: ‘Amerika bir imparatorluk mu?’

Edwards, “Aman, umarım değildir” demeden önce yayında yaklaşık 10 saniyelik bir ölüm sessizliği oldu.

Şimdi her şey yeniden açığa çıktı. Ve Trump ile Rubio bunu yüksek sesle dile getiriyorlar.

Rubio, Münih’teki dinleyicilerine, “Başkan Trump ve Birleşik Devletler’in girdiği yol budur” dedi: “Siz Avrupa’dan da bize bu yolda katılmanızı istiyoruz. Bu, daha önce birlikte yürüdüğümüz ve yeniden birlikte yürümeyi umduğumuz bir yoldur.”

Gelin Batı sömürgeciliğini birlikte diriltelim. İspanyol, Portekiz, Hollanda ve İngiliz genişlemesinden başlayıp, 1880’lerin Afrika Talanı’ndan (Scramble for Africa) [6] geçerek 1940’lara kadar süren o ihtişamlı günlere geri dönelim.

Rubio gururla şöyle dedi: “İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan önceki beş asır boyunca Batı genişliyordu; misyonerleri, hacıları, askerleri ve kaşifleri, okyanusları aşmak, yeni kıtaları iskan etmek ve dünyaya yayılan devasa imparatorluklar kurmak için kıyılarından taşıyordu.”

Sonra, sömürgeci güçler birbirleriyle savaşa tutuşunca Batı’nın üzerine bir yıkım çöktü. Bunu, sömürgeleştirilenlerin egemenlik için öne sürdüğü tanrıtanımaz (godless) talepler izledi.

“Fakat 1945’te, Kolomb çağından bu yana ilk kez, [toprak genişlemesi] daralıyordu. Avrupa harabeye dönmüştü. Yarısı bir Demir Perde’nin arkasında yaşıyordu, geri kalanı da yakında onları takip edecek gibi görünüyordu. Büyük Batı imparatorlukları, tanrıtanımaz komünist devrimler ve dünyayı dönüştürüp gelecek yıllarda haritanın geniş kısımlarına kızıl orak ve çekici örtecek olan sömürgecilik karşıtı ayaklanmalarla hızlanan ölümcül bir gerileme dönemine girmişti.”

Rubio şundan yakınıyordu:

“O arka planın önünde, o zamanlar tıpkı şimdi olduğu gibi, pek çok kişi Batı’nın hakimiyet çağının sona erdiğine ve geleceğimizin, geçmişimizin soluk ve cılız bir yankısı olmaya mahkum olduğuna inanır oldu.

Fakat seleflerimiz, gerilemenin bir tercih olduğunu ve bunun yapmayı reddettikleri bir tercih olduğunu birlikte idrak ettiler. Bu, daha önce birlikte yaptığımız şeydi ve Başkan Trump ile Birleşik Devletler’in şimdi sizinle birlikte yeniden yapmak istediği şey de budur.”

Sömürgeciliğin yeniden canlandırılmasının, İsrail’in Filistin’deki sömürgeci soykırımına devam eden ABD ve Avrupa desteğinden daha sarih bir örneği olamaz. Bu, savaş öncesi döneme kök salmış; İsrail’in kendini savunma hakkına dair yalanlarla sırılsıklam olmuş; üstelik isyankar, sömürge karşıtı tebaasına karşı değil, Filistin’deki ve dünyadaki antisemitistlere karşı olduğu iddia edilen bir sömürgeciliktir.

İşte ilan edilen Rubio Doktrini: Üstünlükçü (supremacist) Batı geri döndü. Avrupa, bu dirilişte Amerika’ya katılmalıdır. Rusya’yı stratejik olarak yenilgiye uğratmak için Ukrayna Projesi’nde ısrar edileceği ise söylenmeden geçiştirilen bir husustu.

Rubio, “Müttefiklerimizin zayıf olmasını istemememizin nedeni budur, zira bu bizi de zayıflatır. Kendilerini savunabilen müttefikler istiyoruz ki hiçbir hasım [Rusya, Çin, BRICS], kolektif gücümüzü sınamaya asla yeltenmesin” dedi. Ve sömürgecilik karşıtı ithamlara müsamaha gösterilmeyecektir.

“Müttefiklerimizin suçluluk ve utanç prangalarına vurulmasını istemememizin nedeni budur. Kültürleriyle ve miraslarıyla gurur duyan; aynı büyük ve asil medeniyetin varisleri olduğumuzu idrak eden; ve bizimle birlikte onu savunmaya istekli ve muktedir müttefikler istiyoruz.

Ve müttefiklerin bozuk statükoyu rasyonalize etmek yerine, onu düzeltmek için neyin gerekli olduğuyla yüzleşmelerini istememizin nedeni de budur; zira biz Amerika’da, Batı’nın yönetilen çöküşünün kibar ve düzenli bakıcıları olmakla ilgilenmiyoruz. Biz ayrışmayı değil, eski bir dostluğu canlandırmayı ve insanlık tarihinin en büyük medeniyetini yenilemeyi arzuluyoruz.”

Sömürgeci ihtişama geri dönüş yolunda korku fethedilmelidir.

“İstediğimiz ittifak, korkuyla -iklim değişikliği korkusu, savaş korkusu, teknoloji korkusu- eylemsizliğe hapsolmuş bir ittifak değildir. Bilakis, geleceğe cesaretle koşan bir ittifak istiyoruz. Ve sahip olduğumuz yegane korku, çocuklarımız için uluslarımızı daha gururlu, daha güçlü ve daha müreffeh bırakamama utancının korkusudur.”

Acı çeken nüfuslarınızı görmezden gelin ve suçluluk duygunuzu yenin. Rubio, ABD’nin “insanlarımızı savunmaya, çıkarlarımızı korumaya ve kendi kaderimizi tayin etmemize imkan veren eylem özgürlüğünü muhafaza etmeye hazır; küresel bir refah devleti işletmek ve geçmiş nesillerin sözde günahlarının kefaretini ödemek için var olmayan” bir ittifak istediğini söyledi.

Başarıya giden yolda neden oldukları muazzam insani acıları hiçe sayarak kendi çıkarlarını güden hırslı elitlerden bahsediyor.

Batılı elitler, Rhodes’un “insanlığın en sefil numuneleri” olarak adlandırdığı Batılı olmayan ulusların halklarının üzerinde durmaktadır. Rubio, yeniden canlanan bir ABD ve Avrupa’nın, “yaşam tarzımızın pek çok yaşam tarzından sadece biri olduğu ve harekete geçmeden önce izin isteyen o kibar riyakarlığı sürdürmeyeceğini” söyledi.

Noktayı daha da vurgulayarak şöyle dedi:

“Birlikte miras aldığımız şey eşsiz, ayırt edici ve yeri doldurulamazdır; zira bu, nihayetinde Transatlantik bağının ta kendisidir. Bu şekilde birlikte hareket ederek, sadece aklıselim bir dış politikayı geri kazanmakla kalmayacağız. Bu bize kendimize dair daha berrak bir hissiyatı geri verecektir. Bize dünyadaki yerimizi geri verecektir ve bunu yaparak, bugün hem Amerika’yı hem de Avrupa’yı tehdit eden medeniyet silici güçleri tenkil edecek ve caydıracaktır.”

Ne kastettiğine dair hiçbir şüphe bırakmayan Rubio, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bugün burada, Amerika’nın yeni bir refah yüzyılı için yolu çizdiğini ve bunu bir kez daha siz değerli müttefiklerimiz ve en eski dostlarımızla birlikte yapmak istediğimizi açıkça belirtmek için bulunuyorum. (Alkışlar.)

Bunu sizinle; mirasıyla ve tarihiyle gurur duyan bir Avrupa ile; gemileri meçhul denizlere gönderen ve medeniyetimizi doğuran o hürriyet yaratıcısı ruha sahip bir Avrupa ile; kendini savunacak araçlara ve hayatta kalma iradesine sahip bir Avrupa ile birlikte yapmak istiyoruz.

Geçen yüzyılda birlikte başardıklarımızla gurur duymalıyız, ancak şimdi yeni bir yüzyılın fırsatlarıyla yüzleşmeli ve onları kucaklamalıyız; çünkü dün bitti, gelecek kaçınılmaz ve ortak kaderimiz bizi bekliyor. Teşekkür ederim.”

Salondaki çoğu Avrupalı yetkililerden oluşan topluluk ayağa kalkarak uzun süre alkışladı. Sömürgeci zihniyetin dirilişinin sadece bir Amerikan fenomeni olduğunu düşünenler, bu tepki karşısında hazin bir yanılgıya düşecektir.

Cecil Rhodes’un ruhu yeniden can buldu. Fakat bu dünya, onun dünyasından çok farklı. Amerikan ve Avrupalı liderler Rubio’nun vizyonuna göre hareket ederse, insan ancak önümüzde korkunç boyutta bir kan döküleceğini öngörebilir.


[1] İman İkrarı (Confession of Faith):: Orijinal: “Confession of Faith”: Latince confessio (itiraf, ikrar) kökünden gelir. Ancak Hristiyan teolojisinde bu terim, bir kişinin inanç esaslarını (kredo) açıkça beyan etmesi, bir nevi “Amentü”sü anlamına gelir. Rhodes burada emperyalizme dinsel bir kutsiyet atfetmektedir. (ç.n.)

[2] En Sefil Numuneler (Despicable Specimens): Orijinal: “Despicable specimens of human beings”: Viktorya dönemi bilimsel ırkçılığının (Scientific Racism) tipik bir örneğidir. Darwinizmin sosyal alana sapkınca uygulanmasıyla (Sosyal Darwinizm), Batılı olmayan halklar, incelenmesi gereken biyolojik “numuneler” (specimen) seviyesine indirgenmiştir. (ç.n.)

[3] Pax Britannica: Roma İmparatorluğu’nun güce dayalı barış dönemi Pax Romana’ya (Roma Barışı) bir naziredir. 1815-1914 arası, İngiliz donanmasının tartışmasız üstünlüğüyle sağlanan küresel (görece) sükunet dönemidir. (ç.n.)

[4] Süveyş Krizi (Suez Crisis): Bu olay, “İmparatorlukların Devir Teslim Töreni” olarak bilinir. İngiltere ve Fransa’nın, ABD’nin izni olmadan artık küresel bir operasyon yapamayacaklarını (dolayısıyla artık süper güç olmadıklarını) acı bir şekilde öğrendikleri andır. Lauria bu noktayı, gücün Londra’dan Washington’a transferinin miladı olarak işaretler. (ç.n.)

[5] Açık Kader / Tezahür-ü Kader (Manifest Destiny): 19. yüzyıl ABD’sinde, Amerikalı yerleşimcilerin Kuzey Amerika kıtasını baştan başa fethetmesinin Tanrı tarafından verilmiş bir görev ve kaçınılmaz bir kader olduğuna dair inanç. Bu kavram, İncil’deki “Vaat Edilmiş Topraklar” (Promised Land) anlatısının sekülerleşmiş ve milliyetçileşmiş halidir. Rubio’nun konuşmasındaki “kader” (destiny) vurgusu, doğrudan bu arkaik emperyalist damara basmaktadır. (ç.n.)

[6] Afrika Talanı (Scramble for Africa): 1881-1914 yılları arasında Avrupa güçlerinin Afrika topraklarını paylaşmak için giriştikleri vahşi rekabet. “Scramble” kelimesi burada bir “kapışma”, “talan” veya “yağma” anlamı taşır. Berlin Konferansı (1884) ile bu talan, masa başında cetvelle çizilen sınırlara dönüşmüştür. (ç.n.)

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English