Bizi Takip Edin

Diplomasi

Merz’den yeni Macar hükümetine destek

Yayınlanma

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, salı günü yeni Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın Berlin’e yaptığı ilk ziyaret sırasında kendisine desteğini taahhüt etti.

German Foreign Policy’de yer alan analize göre Magyar, Almanya ve AB’nin istediği doğrultusunda, selefi Viktor Orbán’ın kurduğu ağları ve siyasi-iktisadi güç tabanını ortadan kaldırma sürecini başlattı.

Magyar, Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’u görevden almayı planlıyor; fakat bunu mevcut prosedürler yoluyla değil, bir anayasa değişikliği yoluyla gerçekleştirecek.

Anayasa Mahkemesi Başkanı, medya düzenleme kurumu başkanı ve diğer kurumların başkanları da değiştirilecek. Orbán ile yakın bağları olan Macar sermaye grupları, bunun olumsuz sonuçlarından endişe duyuyor.

Avrupa Komisyonu, bir teşvik olarak Macaristan’a toplam 16,4 milyar avroluk AB fonu serbest bıraktı. Ne var ki Magyar, karşılığında Brüksel’in talep ettiği reformları uygulamak zorunda.

Başbakan Magyar: Macaristan hiçbir yasa dışı göçmeni kabul etmeyecek

Péter Magyar için AB fonları

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yeni Macar hükümetiyle yapılan görüşmelerin ardından geçen cuma, Komisyonun Başbakan Viktor Orbán’ın görev süresi boyunca dondurulmuş olan toplam 16,4 milyar avroluk fonu serbest bırakacağını duyurdu.

9 Mayıs’ta göreve başlayan Orbán’ın halefi Péter Magyar, bunu “Macaristan için tarihi bir gün” olarak nitelendirdi. 

Fakat von der Leyen, fonların fiilen aktarılmasının tek bir koşula bağlı olduğunu açıkça belirtti: “Tüm reformlar tamamlanmalı. Hiçbir kestirme yola izin vermeyeceğiz.”

Leyen, bunu söylerken, Polonya ile ilgili çok benzer bir vakada, Komisyonun 2023’teki hükümet değişikliğinin ardından Polonya’nın yeni Başbakanı Donald Tusk’a güven oyu verdiğini ve önceki hükümetle yaşanan anlaşmazlık nedeniyle dondurulmuş olan tüm AB fonlarını serbest bıraktığını kabul etti. 

Fakat Brüksel’in talep ettiği hukukun üstünlüğü reformları, önce Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın, ardından da halefi Karol Nawrocki’nin veto etmesiyle Polonya’da henüz uygulanmadı. 

Bununla birlikte Tusk’tan farklı olarak Magyar, parlamentoda üçte iki çoğunluğa sahip ve tüm reformları fiilen geçirebilir.

Yeni hükümet “reform” baskısı altında

Magyar’ın AB fonlarının akabilmesi için gerekli reformları uygulamak üzere çok az zamanı kaldı. Reformların Ağustos sonuna kadar Parlamento’dan geçmesi gerekiyor; bu nedenle bu yıl milletvekillerinin yaz tatili iptal edildi.

Brüksel’in siyasi desteğini kazanmak için Magyar, cuma günü von der Leyen’e, şartlar arasında yer almamasına rağmen Macaristan’ın AB Savcılığı’na katılımı için bir talepte bulundu.

AB Savcılığı, AB fonlarının kararlaştırıldığı şekilde kullanılmadığına dair şüphe olması durumunda bağımsız soruşturmalar yürütme yetkisine sahip olduğu için Brüksel’de önemli bir siyasi denetim organı olarak görülüyor.

Magyar ayrıca ulusal yolsuzlukla mücadele kurumunu güçlendireceğini de duyurdu. Buna ek olarak, bakanların gelecekte mal varlıklarını ve şirketlerdeki hisselerini açıklamaları gerekecek. Yanlış bilgi vermek, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.

Altyapı ve sanayiye milyarlarca avro akacak

Dondurulmuş 10 milyar avroluk COVID-19 yardımına ek olarak, Macaristan AB Uyum Fonundan 6,4 milyar avro alacak.

Geçen hafta yapılan müzakereler sırasında, Macaristan hükümeti ve Avrupa Komisyonu fonların kullanımı için belirli projelerden oluşan bir liste üzerinde anlaştı.

Örneğin, 1,5 milyar avro Macaristan enerji şebekesinin modernizasyonu ve rüzgar türbinlerinin bağlanması için ayrılacak.

1,8 milyar avroya yeni tren vagonları satın alınacak. 500 milyon avro bir yapay zeka gigafabrikasının inşasına ayrılacak ve 500 milyon avro da AB uydu ağı Iris2’ye yatırılacak.

Bu, özellikle Alman şirketleri için milyarlarca avro değerinde sözleşmelerin önünü açıyor.

Devlet aygıtının yeniden yapılandırılması

Magyar, o zamandan beri devletin kapsamlı bir yeniden yapılandırmasına başladı.

Göreve başladıktan kısa bir süre sonra, en yüksek devlet makamlarının sahiplerine 31 Mayıs’a kadar gönüllü olarak istifa etmeleri için bir ültimatom vermişti.

Etkilenenler arasında Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un yanı sıra Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi, Sayıştay ve Medya Otoritesi başkanları ile Başsavcı da bulunuyordu.

Pazartesi günü Magyar, Cumhurbaşkanını mevcut kurallar uyarınca değil, bir anayasa değişikliği yoluyla görevden alma niyetini açıkladı. Sulyok ile yaptığı görüşmenin ardından, “Gerekli kararları zamanında alacağız” dedi.

Başbakanın görev süresini sekiz yılla sınırlamak için de bir anayasa değişikliği planlanıyor; bu, Magyar’ın seçim kampanyası sırasında verdiği bir sözdü. 

Fakat yasa metni artık geriye dönük olarak da geçerli olacak şekilde kaleme alınmış durumda. Bu, Orbán’ın yeniden hükümetin başına geçmesini engelleyecek.

Üçüncü bir anayasa değişikliğiyle Magyar, Fidesz’in milyarlarca forint ile finanse ettiği ve kendi siyasi gündemine uydurduğu Mathias Corvinus Collegium (MCC) gibi bir dizi vakfı devletleştirmeyi planlıyor.

Yeni hükümet Fidesz şebekesine bağlı patronlara karşı harekete geçiyor

Magyar göreve geldiğinden beri, Orbán’ın siyasi ağının bir parçası olan Macar oligarklar da kaybedenler arasında yer aldı.

Bu durum, örneğin Orbán’ın uzun süredir yakın dostu olan Lőrinc Mészáros için de geçerli; onun holdingi Opus Global, seçimlerden bu yana değerinin üçte birini kaybetti.

Mészáros, Macaristan’ın en büyük ikinci bankası olan MBH Bank’ı da kontrol ediyor; bu bankanın hisse senedi fiyatı ise çift haneli bir düşüş yaşadı.

Orbán döneminde Mészáros, bir tesisatçıdan Macaristan’ın en zengin adamlarından biri haline geldi. Kamu ihalelerine ve AB tarafından finanse edilen altyapı projelerine ayrıcalıklı erişimden yararlandı.

Orbán’ın damadı István Tiborcz de kayıplarla karşı karşıya. Tiborcz, bankaların yanı sıra lojistik ve gayrimenkul şirketlerini de içeren BDPST holdingini kurdu. Başarısı, Fidesz ağıyla yakından bağlantılı.

Özel vergilerle ilgili anlaşmazlık

Orbán, ihracat sektörünü yoğun bir şekilde sübvanse eden bir ekonomi politikası izledi. Bu politikanın başlıca yararlanıcıları arasında Alman otomotiv şirketleri yer alıyor. 

Fakat 2008 krizinden sonra, stratejik olarak tanımlanan sektörler, Orbán yönetiminde yerli girişimcileri –özellikle de sıklıkla Orbán’a yakın olan yukarıda bahsedilen oligarkları– kayıran kısıtlayıcı bir sanayi politikasına tabi tutuldu.

Telekomünikasyon, bankacılık, lojistik, inşaat ve perakende sektörlerindeki yabancı yatırımcılar o zamandan beri, diğer konuların yanı sıra, özel vergilerden şikayetçi.

Seçim kampanyası sırasında Magyar, bunun sonucunda Alman şirketlerinin “zulüm gördüğünü” iddia etti ve bunu değiştireceğini söyleyerek, “Herkese eşit şartlar sunmak istiyoruz,” dedi.

Fakat şimdi, yeni Maliye Bakanı András Kármán bir parlamento oturumunda, özel vergilerin önemli bir gelir kaynağı olduğunu; bu nedenle kısa vadede bunları kaldırmaya “hiçbir niyetin” olmadığını belirtti.

Kármán, belirli sektörlere uygulanan özel vergileri diğer sektörlere sağlanan vergi indirimleriyle ilişkilendirdi. Bunu, ekonominin farklı sektörleri arasında bir yeniden dağıtım olarak tanımladı. 

Özel vergiler kademeli olarak kaldırılacak olursa, vergi indirimlerinin de gözden geçirilmesi gerekecek, bu da Alman otomobil üreticilerini oldukça rahatsız edecekti. Magyar, görünüşe göre bu riski almak istemiyor.

Brüksel ile yakınlaşmanın sınırları

Magyar, Orbán’ın siyaset ve iş dünyasındaki ağlarını olabildiğince kapsamlı bir şekilde ortadan kaldırmak için elinden geleni yapsa da, örneğin göç politikası gibi konularda AB ile çatışma potansiyeli devam ediyor.

Magyar bu konuda Orbán’ın siyasi çizgisine sadık kalacak; örneğin, AB Göç Paktını reddediyor.

Magyar, von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı António Costa arasındaki görüşmelerde Ukrayna’nın AB üyeliği de defalarca gündeme geldi. Magyar, Orbán’ın yaptığı gibi, Ukrayna’daki Macar azınlığın haklarının eksikliğini gerekçe göstererek bu girişimi engelliyor.

Eski başbakanla akrabalık bağı bulunmayan yeni dışişleri bakanı Anita Orbán, Macar azınlığın haklarını “Kiev ile çözmemiz gereken en önemli mesele” olarak nitelendirdi.

Magyar ayrıca, Ukrayna’dan geçen Drujba boru hattı üzerinden ham petrol gibi Rus hammaddelerini ithal etmeye devam etmeyi planlıyor.

Merz ile görüşme: “Budapeşte Avrupa’ya geri dönüyor”

Péter Magyar, salı günü Berlin’de Friedrich Merz ile düzenledikleri ortak basın toplantısında, Macaristan’ın kıtanın temel sorunlarının çözümüne katkıda bulunmaya kararlı, egemen ve yapıcı bir ortak olarak Avrupa masasına geri döneceğini söyledi.

Magyar, Macaristan’ın Avrupa Birliği’nin bir sonraki Çok Yıllı Mali Çerçevesi müzakereleri, yasadışı göçle mücadele çabaları, rekabet gücünü artırmaya yönelik girişimler ve daha geniş kapsamlı dış politika sorunları dahil olmak üzere, Avrupa’nın önemli meselelerinin çözümünde aktif bir rol oynamayı amaçladığını belirtti.

Hükümetinin seçim zaferini değerlendiren başbakan, yönetimin Macar seçmenlerden benzeri görülmemiş bir yetki aldığını söyledi. Başbakan, bu kadar güçlü bir halk desteğinin hem yurtiçinde hem de Avrupa genelinde önemli bir sorumluluk ve artan beklentiler getirdiğini vurguladı.

Magyar, Macaristan’ın “Demir Perde’nin yıkılmasına” ve Almanya’nın yeniden birleşmesine yaptığı katkının anılarının Almanya’da hâlâ güçlü olduğunu kaydetti.

Macaristan’ın bu tarihi gelişmelere katkıda bulunabilmesinden memnun olduğunu belirten Magyar, Almanya’yı Macaristan’ın doğal müttefiklerinden biri olarak nitelendirdi.

Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Magyar, Şansölye Merz ile yolsuzluk konusundaki endişelerin giderilmesi halinde daha fazla Alman şirketinin Macaristan’a yatırım yapmaya ilgi duyacağı konusunda mutabık kaldıklarını söyledi.

Yolsuzlukla mücadele tedbirlerini ve yargı ile soruşturma makamlarının bağımsızlığının güçlendirilmesini hükümetinin en önemli öncelikleri olarak belirledi.

Alman liderden “yeni bir başlangıç” vurgusu

Merz ise, yeni Başbakan Peter Magyar’ın Macaristan’ı yeniden AB ana akımına yöneltme çabalarına tam destek vereceğini taahhüt etti.

Merz, Macaristan Başbakanı’nın Berlin’e yaptığı göreve başlama ziyareti sırasında Magyar’ı övdü; Viktor Orban’a karşı kazandığı seçim zaferini Avrupa için ilham verici olarak nitelendirdi ve başarılı bir yeni başlangıcın sağlanmasına yardımcı olacağına söz verdi.

Yeni Macar lideri karşılayan Merz, Magyar’ın birçok Macar için “zamanımızın büyük umut ışığı” olduğunu ileri sürdü:

“Ona net bir yetki verdiler. Macaristan’da demokrasi ve hukukun üstünlüğü yeniden güçlendi. Macaristan’ı Avrupa’nın kalbine geri götürmesi için ona güveniyoruz.”

Merz, “Budapeşte’nin öncelikle Ukrayna’daki Macar azınlığın hakları gibi ikili meseleleri çözmek istediğini anlıyoruz. Fakat bu, Avrupa’nın desteğinden ödün verilmesi anlamına gelmemeli ve ilk bölümden başlayarak Ukrayna ile üyelik müzakerelerini şu anda resmen başlatma hedefimizden bizi alıkoymamalıdır,” diye konuştu.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English