Bizi Takip Edin

Görüş

Modi’nin yeni “koalisyon” kabinesi politika sürekliliğinin sinyali

Avatar photo

Yayınlanma

Hindistan’da 4 Haziran Salı günü akşam saatlerinde oyların sayım işleminin tamamlanmasının ardından çıkan seçim sonuçları, Başbakan Narendra Modi’nin sürpriz bir şekilde üçüncü dönemi de ele aldığını gösteriyordu. Sürpriz, Modi’nin üçüncü dönemi ele alması değil; bu zaten bekleniyordu. Sürpriz, üçüncü dönem hükümetini kurmak için koalisyon ortaklarına ihtiyaç duyacak biçimde ele almasıydı. 73 yaşındaki Modi, üst üste üç dönemi de kazanarak ilk başbakan Nehru’nun rekoruna ulaştı ama ilk iki dönem partisinin tek başına elde ettiği “ezici” zaferlere karşın üçüncü dönem çıktıları -daha da büyük bir beklenti olmasına karşın- net çoğunluk olan 272 sandalye sınırının çok altında kalarak Modi ve ekibini hüsrana uğrattı. Modi her ne kadar oy sayım günü X platformunda “tarihi / büyük bir zafer kazandık” paylaşımı yapmış olsa da aslında durum öyle değildi. Partisi BJP 240 sandalye elde ederken başını çektiği Ulusal Demokratik İttifak NDA sayesinde gelen 53 sandalye ile hükümeti kurma hakkı korunmuş oldu. Ancak bu, Modi’nin ilk kez koalisyon hükümetinin başında olma deneyimi kazanacağı anlamına geliyor. Modi’nin partisi BJP zemin kaybetti ve artık Ulusal Demokratik İttifak ortaklarına, özellikle de Janata Dal (Birleşik) Partisi’ne ve Telugu Desam Partisi’ne (TDP) güvenmek zorunda. Bununla beraber BJP, yaşadığı aksaklıklara karşın ülkedeki oyların yüzde 36,56’sını kazandı; bu, 2019 seçimlerine göre yalnızca yüzde bir daha az bir rakam. Ancak her ne olursa olsun Hindistan’da bu seçim sonuçlarının, ülkenin tek parti yönetimine sürüklenmesi olasılığına karşı demokratik canlılığı ortaya koyması açısından önemli olduğunu başta söylemek gerek.

Muhalefetin oylarını neredeyse ikiye katlaması Hindistan’da herkesi şaşırttı, Hindistan dışında da şaşırttı, hatta muhalefetin kendisini dahi. Rahul Gandhi’nin Kongre Partisi liderliğindeki muhalefetteki INDIA ittifakı 232 sandalye kazandı; Kongre bu sandalyelerin 99’unu kazandı; bu, Kongre’nin müttefikleri ile birlikte 91 seçim bölgesinde yalnızca 52 sandalye kazandığı 2019’a göre çok keskin bir artış. Nehru-Gandhi siyasi hanedanının varisi 53 yaşındaki Rahul Gandhi, BJP’ye karşı büyük bir yenilgiye uğradığı ve 2017’de atandığı Kongre başkanlığından istifa ettiği 2019’a karşın bu seçimlerde dünyanın en büyük demokrasisinde uzun süredir siyasetin merkezinde yer alan bir partiyi ve aile ismini yeniden canlandırmak için yeni bir şans yakalamış gibi gözüküyor. Eski Başbakan annesi Indira Gandhi’nin iki koruma tarafından vurularak öldürülmesinin ardından siyasete itilen ticari pilot babası Rajiv Gandhi gibi, Rahul Gandhi de aslında isteksiz bir politikacıydı. Her ikisi de başbakanlık görevi yapmış büyükannesi Indira Gandhi ve babası Rajiv Gandhi’nin suikasta kurban gitme mirası Rahul Gandhi’yi ve üst düzey Kongre liderlerinden İtalyan doğumlu annesi Sonia Gandhi’yi sıkı güvenlik altında yaşamaya zorluyor. Yani bu şans, Kongre tarafından veya genel olarak pek de umut vaat etmiyormuş gibi gözüken muhalefet tarafından nasıl kullanılacak, kullanılabilecek mi, ciddi merak konusu… Doğrusu Kongre beklenenden çok daha iyi bir performans gösterse de BJP’nin ardından ikinci sırada geliyor ve Rahul Gandhi de başbakan olarak Modi’nin bir alternatifi olarak görülmüyor. Modi’nin oldukça popüler, dünya çapında tanınan, hitabeti güçlü ve daha da önemlisi Hint toplumu genelinde kaynaklara, bağlantılara ve nüfuza sahip devasa bir partinin başında yer alan bir lider olduğu dikkate alınmalı. Seçim kampanyası sırasında bir haber kanalına konuşan Modi’nin, “Hayatımda eksik olan bir şey varsa o da iyi bir muhalefettir” ifadesini de buraya iliştireyim. Yani kartlarda güçlü bir muhalefet var gibi görünüyor, ancak bunun “iyi bir muhalefet” olup olmayacağını yalnızca zaman söyleyecek.

Öncelikle sürpriz seçim sonuçlarının, -Kongre ve Rahul Gandhi’nin laiklik, eşitlik, kapsayıcılık, liberal demokrasi adına harekete geçtiği bir denklemde- işsizlik ve enflasyon gibi ekonomik nedenlerle ve dahası Hindu milliyetçi bölücü sert söylemler gibi nedenlerle BJP’ye duyulan memnuniyetsizliğin bir göstergesi olduğu açık. Ve sonuçlar böyle olunca, Modi’nin üçüncü dönemi, yani koalisyon ortakları ile birlikte kuracağı yeni hükümetinin politika seyri üzerine şu kısa süre içinde çok yazıldı, çizildi, konuşuldu. İç ve dış politikayı etkileyeceğine yönelik görüşler de duyuldu, etkilemeyeceğine yönelik görüşler de. Ben, doğrudan bir etkisinin olmayacağı, ancak dolaylı olarak çok sınırlı bir kısıtlamanın olabilme olasılığının varlığını düşünenlerdenim. Bunu gözlemlememiz için biraz zaman gerek. Ancak kurulan yeni kabineye bakıldığında dahi şimdiden çıkarım ve öngörü yapmak çok zor olmuyor. Modi’nin pazartesi günü açıkladığı koalisyon hükümetinde partisinin eski muhafızlarının listenin başında yer aldığı ve önemli mevkilerinin değişmeden kaldığı görülüyor. İlk şunu söylemeliyim: 71 bakanın 7’si kadın, ikisi üst kabinede yer alıyor. Bu, kadınların politikaya kazandırılması için çaba harcayan Hindistan için hâlâ düşük… Ve bir önceki cümle için asıl ilk söylenecek şey, bunun politika sürekliliğinin açık bir sinyali olduğu. Savunma Bakanı Rajnath Singh, İçişleri Bakanı Amit Shah, Ulaştırma Bakanı Nitin Gadkari, Maliye Bakanı Nirmala Sitharaman ve Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar görevlerinde kalmaya devam ediyor. Ve her biri BJP’ye sadık isimler ve aynı zamanda Modi ile frekansları çok uyum içinde olan isimler. Bu arada, BJP Başkanı Jagat Prakash Nadda ise Sağlık Bakanı olarak atandı.

Ancak Dışişleri Bakanı S. Jaishankar için ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Ülkede pek çoklarınca “cevher” gözüyle bakılan Jaishankar’ın popülaritesi, diplomasiyi sıradan insanların ilgi duyduğu bir konu haline getirmesinden geliyor. Gerçi seçim sonuçlarından da anlaşıldığı üzere dış politika ve diplomasi gibi konular hâlâ Hintler için çok fazla etkili olmayı başaramamış ancak bu noktada halk arasında en azından farkındalığın oluşmaya başladığını söylemeliyim. Jaishankar’ın kaleme aldığı “Hindistan Yolu” ve “Bharat Neden Önemlidir” kitapları Hindistan için yeni bir diplomasi ortaya koydu. Bu noktada, Hindistan’ın eski “bağlantısızlık” geleneğinin “çoktaraflılık” formülü ile ikame edilmesinde övgüler çoğunlukla Jaishankar’a gidiyor. Modi’nin ve baş yardımcılarının diplomatik retoriği, “bağlantısızlık” gibi önceki sol eğilimli, sömürgecilik karşıtı referansların yerine “stratejik özerklik” gibi başka terimleri ve “Hindistan” yerine “Bharat”a yapılan atıfları kullanan yeni bir üslup benimsiyor. Ayrıca çok daha önemlisi, Jaishankar’ın “Hindistan Batılı değil ama Batı karşıtı da olamaz” anlayışı daha fazla övgü alıyor. Bir zamanlar Amerika’ya girişi yasaklanan Başbakan Modi’yi Yeni Delhi’nin Washington ile çalışabileceğine ikna edebildi ve son 10 yılda Hindistan, Amerika ile bir zamanlar hayal dahi edilemeyecek bir ilişki kurdu. Bu konuda Jaishankar son derece pragmatist: Son 150 yılda yükselen hiçbir güç Batı olmadan başarılı olamadı, bu yüzden Hindistan onlarla çalışmalı… Jaishankar’ın dünya görüşüne dair daha ayrıntılı bir değerlendirmeyi dört ay kadar önce Harici’de yazmıştım. İlgililer bakabilir.

Dışişleri Bakanı’ndan konu açmışken biraz dış politikadan devam edelim. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Seçim sonuçları ile uyarılmış bir BJP muhtemelen Hindu milliyetçi ideolojisi konusunda biraz daha mütevazı olabilir ve koalisyon ortakları ile pragmatik bir yol izleme olasılığı daha yüksek olabilir. Ancak Hindistan’ın dış politikası söz konusu olduğunda güçlü bir milliyetçilik BJP’ye inananların da ötesinde son derece popüler bir hâl alıyor ve Modi’nin dünya görüşünün tam olarak nerede Hindu milliyetçiliğine saptığını da ayırt etmek zor. Diğer bir konu: Hindistan’daki seçimler asla öncelikle dış politika üzerinden yapılmaz, ancak sonuçlarının sonuçları olur. Yani politika oluşturma sürecini, iktidardaki hükümetin ideolojisini ve dünya görüşünü etkileyebilir. Mevcut durumda asıl nokta, koalisyon ortaklarının BJP’yi normal parlamenter düzen görünümüne geri döndürmeye zorlayıp zorlamayacağı veya bunun yerine güçlerini BJP ile doğrudan müzakereler yoluyla kullanıp kullanmayacağıdır. Normal parlamento düzeni geri dönerse, örneğin, BJP, askeri personel alımına yönelik Agnipath planı gibi tartışmalı ulusal güvenlik girişimleri, Amerika ve diğer yabancı tedarikçilerle yapılan büyük savunma satın alma anlaşmaları gibi yeni ve sürekli incelemelerle karşı karşıya kalabilir. Örneğin, bütçe ve satın alma kararları, Modi’nin ilk iki döneminde dahi büyük ölçüde kaçınılan bir hal alabilmiş ve çoğunlukla yolsuzluk veya kötü yönetim iddiaları ile ciddi siyasi çekişmelerin odak noktaları haline gelebilmişti. Dolayısıyla belki savunmaya yönelik cesur yatırımlar veya Modi’nin iddialı gündemini dünya sahnesinde ilerletmek için gereken iddialı ticaret ve yatırım anlaşmaları gibi büyük anlaşmalara imza atmaktan sorumlu Hint bakan ve bürokratların iki kez düşünmeleri gerekebilir.

Ancak dış ve ulusal güvenlik politikalarının Modi’nin koalisyon hükümeti için öncelikli konular olması pek olası değil; zaten BJP’nin koalisyon ortakları bölgesel ve geçim gibi konularla çok daha fazla ilgileniyor. Ayrıca koalisyon liderlerine verilen görevler arasında ağır sanayi, gıda işleme ve balıkçılık gibi daha küçük bakanlıklar yer alıyor. Ancak Sivil Havacılık Bakanlığı, BJP’nin en büyük müttefiki TDP’den 36 yaşındaki Kinjarapu Ram Mohan Naidu’nun. Aslında Andhra Pradesh’ten gelen TDP, siyasi kariyerine Kongre’de başlayan deneyimli politikacı Chandrababu Naidu tarafından yönetiliyor. Ve bir sonraki en büyük parti Bihar’ın Janata Dal (Birleşik) Partisi, kendi çıkarlarına göre BJP’ye olan bağlılığını sık sık değiştiren bir geçmişe sahip Nitish Kumar tarafından yönetiliyor; bu yılki seçimlerde Modi’ye karşı yarışan muhalefet ittifakının kurucu üyelerinden biriydi ancak oylamanın başlamasına yalnızca haftalar kala taraf değiştirdi. Yani demem o ki BJP’nin kabinedeki hakimiyeti ile koalisyon hükümetinde politika sürekliliğinin olması çok daha ağır basıyor ama aynı zamanda Modi’nin bu parlamentoda daha fazla fikir birliğine varması gerekecek gibi gözüküyor. Bu arada, BJP’nin çoğunluğu kazanmasının ardından kurulan son iki hükümetin aksine, üçüncü dönem kadrosunda hiçbir Müslüman milletvekilinin olmadığını da belirteyim.

Sonuçta her şeye karşın Hindistan, on yıllık istikrar ve öngörülebilir siyasetin ardından yeniden koalisyon siyasetinin belirsizliğine sürükleniyor gibi gözükse de bunun önemsiz bir belirsizlik olacağı öngörüsü yapılabilir. Ülke son 10 yıldır NDA koalisyonu tarafından yönetilse de iktidar partisi tek başına salt çoğunluğa sahip oldu. BJP’nin 240 sandalye ile sınırlı olması nedeni ile mevcut NDA ittifakı öncekilerden farklı olacak. Ancak Modi hükümeti tarafından takip edilen önemli reform gündemi başta olmak üzere ayrıca son on yılda çizilen iddialı dış politika manzarasının, daha fazla partinin kendisini desteklemek için gönüllü olmasını teşvik edebileceği ve böylece hükümete daha fazla istikrar sağlayabileceği göz ardı edilmemeli. Ama bu arada ayrılıkçı ideolojilere bağlı en az üç bağımsız adayın zafer kazanması da atlanmamalı. Bunlardan ikisi, Khalistan ideolojisinin açık destekçileri Amritpal Singh ve Sarabjeet Singh Khalsa, Punjab’dan kazanırken üçüncüsü Keşmir ayrılıkçısı -popüler olarak Mühendis Rashid olarak bilinen- Abdul Rashid Sheikh, Jammu ve Keşmir’den seçildi. Amritpal Singh ve Mühendis Rashid, Hindistan karşıtı faaliyetler nedeni ile tutuklu bulundukları hapishaneden seçimleri kazandılar. Hindistan parlamentosuna ayrılıkçı sesin girebildiği son örnek 1999’da Simranjit Singh Mann’ın Punjab’da Sangrur’dan seçimi kazanmasıydı. Kısacası Modi liderliğindeki koalisyonun üçüncü kez zaferi Hindistan’da bir parlamento rekoru ama mevcut durum daha fazla uzlaşı ve sorumlu siyaset gerektiriyor. Burada Hindistan’ın bağımsızlık öncesi döneminde koalisyon siyasetini ilk başlatan Mahatma Gandhi’nin başarısının alçakgönüllülük ve nezakette yattığını ifade edelim.

Son olarak Hindistan’ın seçim sonuçlarına Hindistan’ın iki kutup ilişkisi yaşadığı Çin ve Amerika prizmasından bakmazsak olmaz:

Modi’nin iktidardaki göreli kaybının yakın vadedeki sonuçlarından biri, Hindistan’ın Çin ile zorlu ilişkileri bağlamında ortaya çıkabilir. Çin’in uzun süredir beklenen büyükelçisinin mayıs ayında Yeni Delhi’ye dönüşü, Pekin ve Yeni Delhi’nin Hindistan’daki seçimlerden sonra normalleşen bir ilişki sürdürmeye hazır olduklarının bir işareti gibi görünüyordu. Belki de Modi’nin bir ezici çoğunluk daha kazanacağını öngören Çin, muhtemelen beş yıllık görev süresi boyunca ikili gerilimleri azaltmak için bir anlaşma yapmayı tercih etmişti. Aynı zamanda sağlam bir seçim zaferi bekleyen Modi ise Pekin ile müzakerelerde avantajlı bir duruş sergilemek için ülke içindeki tartışmasız siyasi duruşundan faydalanabilirdi. Ancak şimdi Çin, Modi’nin zorlu bir siyasi çıkmazda olduğunu algılarsa, müzakere hesaplarını yeniden düşünebilir ve daha sert bir tavır alabilir. Modi ise iç siyasi rakiplerinin eleştirilerine ön almak için Pekin’e yönelik herhangi bir erişimi erteleyebilir. Kısacası bu, zorlu Hindistan ve Çin ilişkilerinin zor olmaya devam edeceği ve Hindistan için odak noktasının Çin olmaya devam edeceği anlamına geliyor.

Hindistan’ın seçim sonuçları ayrıca Amerika ve Batı’nın Hindistan ve Modi algısını da etkileyebilir. Günümüz bulanık dünyasında Amerika, Hindistan’ın demokratik kimliği nedeni ile Yeni Delhi’yi doğal bir stratejik ortak ve otoriter Çin’e karşı dengeleyici bir ağırlık olarak konumlandırıyor. Bu en azından şu anki koşullarda değişmeyecektir. Ancak şimdiden Hindistan seçimlerinin öngörülemezliğinin ve otoriter eğilimleri ile Hindistan’a giderek daha ciddi siyasi yükümlülükler yükleyen Modi ve BJP’nin Hindistan seçmenleri tarafından cezalandırılmasının, Hindistan demokrasisinin canlı olduğunun, ülkenin otokrasiye doğru kayma riskini azalttığının ve Hindistan’ı daha iyiye doğru değiştirmeyi vaat ettiğinin kanıtı olduğunu vurgulayan bir Batı var gibi görünüyor. Bu aslında tipik bir “gerçekler değiştiğinde fikrimi değiştiririm” durumu olsa da en azından öngörülebilir gelecek için Çin faktörü ortak payda olmaya devam edecektir.

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English