Görüş
Modi’nin yeni “koalisyon” kabinesi politika sürekliliğinin sinyali

Hindistan’da 4 Haziran Salı günü akşam saatlerinde oyların sayım işleminin tamamlanmasının ardından çıkan seçim sonuçları, Başbakan Narendra Modi’nin sürpriz bir şekilde üçüncü dönemi de ele aldığını gösteriyordu. Sürpriz, Modi’nin üçüncü dönemi ele alması değil; bu zaten bekleniyordu. Sürpriz, üçüncü dönem hükümetini kurmak için koalisyon ortaklarına ihtiyaç duyacak biçimde ele almasıydı. 73 yaşındaki Modi, üst üste üç dönemi de kazanarak ilk başbakan Nehru’nun rekoruna ulaştı ama ilk iki dönem partisinin tek başına elde ettiği “ezici” zaferlere karşın üçüncü dönem çıktıları -daha da büyük bir beklenti olmasına karşın- net çoğunluk olan 272 sandalye sınırının çok altında kalarak Modi ve ekibini hüsrana uğrattı. Modi her ne kadar oy sayım günü X platformunda “tarihi / büyük bir zafer kazandık” paylaşımı yapmış olsa da aslında durum öyle değildi. Partisi BJP 240 sandalye elde ederken başını çektiği Ulusal Demokratik İttifak NDA sayesinde gelen 53 sandalye ile hükümeti kurma hakkı korunmuş oldu. Ancak bu, Modi’nin ilk kez koalisyon hükümetinin başında olma deneyimi kazanacağı anlamına geliyor. Modi’nin partisi BJP zemin kaybetti ve artık Ulusal Demokratik İttifak ortaklarına, özellikle de Janata Dal (Birleşik) Partisi’ne ve Telugu Desam Partisi’ne (TDP) güvenmek zorunda. Bununla beraber BJP, yaşadığı aksaklıklara karşın ülkedeki oyların yüzde 36,56’sını kazandı; bu, 2019 seçimlerine göre yalnızca yüzde bir daha az bir rakam. Ancak her ne olursa olsun Hindistan’da bu seçim sonuçlarının, ülkenin tek parti yönetimine sürüklenmesi olasılığına karşı demokratik canlılığı ortaya koyması açısından önemli olduğunu başta söylemek gerek.
Muhalefetin oylarını neredeyse ikiye katlaması Hindistan’da herkesi şaşırttı, Hindistan dışında da şaşırttı, hatta muhalefetin kendisini dahi. Rahul Gandhi’nin Kongre Partisi liderliğindeki muhalefetteki INDIA ittifakı 232 sandalye kazandı; Kongre bu sandalyelerin 99’unu kazandı; bu, Kongre’nin müttefikleri ile birlikte 91 seçim bölgesinde yalnızca 52 sandalye kazandığı 2019’a göre çok keskin bir artış. Nehru-Gandhi siyasi hanedanının varisi 53 yaşındaki Rahul Gandhi, BJP’ye karşı büyük bir yenilgiye uğradığı ve 2017’de atandığı Kongre başkanlığından istifa ettiği 2019’a karşın bu seçimlerde dünyanın en büyük demokrasisinde uzun süredir siyasetin merkezinde yer alan bir partiyi ve aile ismini yeniden canlandırmak için yeni bir şans yakalamış gibi gözüküyor. Eski Başbakan annesi Indira Gandhi’nin iki koruma tarafından vurularak öldürülmesinin ardından siyasete itilen ticari pilot babası Rajiv Gandhi gibi, Rahul Gandhi de aslında isteksiz bir politikacıydı. Her ikisi de başbakanlık görevi yapmış büyükannesi Indira Gandhi ve babası Rajiv Gandhi’nin suikasta kurban gitme mirası Rahul Gandhi’yi ve üst düzey Kongre liderlerinden İtalyan doğumlu annesi Sonia Gandhi’yi sıkı güvenlik altında yaşamaya zorluyor. Yani bu şans, Kongre tarafından veya genel olarak pek de umut vaat etmiyormuş gibi gözüken muhalefet tarafından nasıl kullanılacak, kullanılabilecek mi, ciddi merak konusu… Doğrusu Kongre beklenenden çok daha iyi bir performans gösterse de BJP’nin ardından ikinci sırada geliyor ve Rahul Gandhi de başbakan olarak Modi’nin bir alternatifi olarak görülmüyor. Modi’nin oldukça popüler, dünya çapında tanınan, hitabeti güçlü ve daha da önemlisi Hint toplumu genelinde kaynaklara, bağlantılara ve nüfuza sahip devasa bir partinin başında yer alan bir lider olduğu dikkate alınmalı. Seçim kampanyası sırasında bir haber kanalına konuşan Modi’nin, “Hayatımda eksik olan bir şey varsa o da iyi bir muhalefettir” ifadesini de buraya iliştireyim. Yani kartlarda güçlü bir muhalefet var gibi görünüyor, ancak bunun “iyi bir muhalefet” olup olmayacağını yalnızca zaman söyleyecek.
Öncelikle sürpriz seçim sonuçlarının, -Kongre ve Rahul Gandhi’nin laiklik, eşitlik, kapsayıcılık, liberal demokrasi adına harekete geçtiği bir denklemde- işsizlik ve enflasyon gibi ekonomik nedenlerle ve dahası Hindu milliyetçi bölücü sert söylemler gibi nedenlerle BJP’ye duyulan memnuniyetsizliğin bir göstergesi olduğu açık. Ve sonuçlar böyle olunca, Modi’nin üçüncü dönemi, yani koalisyon ortakları ile birlikte kuracağı yeni hükümetinin politika seyri üzerine şu kısa süre içinde çok yazıldı, çizildi, konuşuldu. İç ve dış politikayı etkileyeceğine yönelik görüşler de duyuldu, etkilemeyeceğine yönelik görüşler de. Ben, doğrudan bir etkisinin olmayacağı, ancak dolaylı olarak çok sınırlı bir kısıtlamanın olabilme olasılığının varlığını düşünenlerdenim. Bunu gözlemlememiz için biraz zaman gerek. Ancak kurulan yeni kabineye bakıldığında dahi şimdiden çıkarım ve öngörü yapmak çok zor olmuyor. Modi’nin pazartesi günü açıkladığı koalisyon hükümetinde partisinin eski muhafızlarının listenin başında yer aldığı ve önemli mevkilerinin değişmeden kaldığı görülüyor. İlk şunu söylemeliyim: 71 bakanın 7’si kadın, ikisi üst kabinede yer alıyor. Bu, kadınların politikaya kazandırılması için çaba harcayan Hindistan için hâlâ düşük… Ve bir önceki cümle için asıl ilk söylenecek şey, bunun politika sürekliliğinin açık bir sinyali olduğu. Savunma Bakanı Rajnath Singh, İçişleri Bakanı Amit Shah, Ulaştırma Bakanı Nitin Gadkari, Maliye Bakanı Nirmala Sitharaman ve Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar görevlerinde kalmaya devam ediyor. Ve her biri BJP’ye sadık isimler ve aynı zamanda Modi ile frekansları çok uyum içinde olan isimler. Bu arada, BJP Başkanı Jagat Prakash Nadda ise Sağlık Bakanı olarak atandı.
Ancak Dışişleri Bakanı S. Jaishankar için ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Ülkede pek çoklarınca “cevher” gözüyle bakılan Jaishankar’ın popülaritesi, diplomasiyi sıradan insanların ilgi duyduğu bir konu haline getirmesinden geliyor. Gerçi seçim sonuçlarından da anlaşıldığı üzere dış politika ve diplomasi gibi konular hâlâ Hintler için çok fazla etkili olmayı başaramamış ancak bu noktada halk arasında en azından farkındalığın oluşmaya başladığını söylemeliyim. Jaishankar’ın kaleme aldığı “Hindistan Yolu” ve “Bharat Neden Önemlidir” kitapları Hindistan için yeni bir diplomasi ortaya koydu. Bu noktada, Hindistan’ın eski “bağlantısızlık” geleneğinin “çoktaraflılık” formülü ile ikame edilmesinde övgüler çoğunlukla Jaishankar’a gidiyor. Modi’nin ve baş yardımcılarının diplomatik retoriği, “bağlantısızlık” gibi önceki sol eğilimli, sömürgecilik karşıtı referansların yerine “stratejik özerklik” gibi başka terimleri ve “Hindistan” yerine “Bharat”a yapılan atıfları kullanan yeni bir üslup benimsiyor. Ayrıca çok daha önemlisi, Jaishankar’ın “Hindistan Batılı değil ama Batı karşıtı da olamaz” anlayışı daha fazla övgü alıyor. Bir zamanlar Amerika’ya girişi yasaklanan Başbakan Modi’yi Yeni Delhi’nin Washington ile çalışabileceğine ikna edebildi ve son 10 yılda Hindistan, Amerika ile bir zamanlar hayal dahi edilemeyecek bir ilişki kurdu. Bu konuda Jaishankar son derece pragmatist: Son 150 yılda yükselen hiçbir güç Batı olmadan başarılı olamadı, bu yüzden Hindistan onlarla çalışmalı… Jaishankar’ın dünya görüşüne dair daha ayrıntılı bir değerlendirmeyi dört ay kadar önce Harici’de yazmıştım. İlgililer bakabilir.
Dışişleri Bakanı’ndan konu açmışken biraz dış politikadan devam edelim. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Seçim sonuçları ile uyarılmış bir BJP muhtemelen Hindu milliyetçi ideolojisi konusunda biraz daha mütevazı olabilir ve koalisyon ortakları ile pragmatik bir yol izleme olasılığı daha yüksek olabilir. Ancak Hindistan’ın dış politikası söz konusu olduğunda güçlü bir milliyetçilik BJP’ye inananların da ötesinde son derece popüler bir hâl alıyor ve Modi’nin dünya görüşünün tam olarak nerede Hindu milliyetçiliğine saptığını da ayırt etmek zor. Diğer bir konu: Hindistan’daki seçimler asla öncelikle dış politika üzerinden yapılmaz, ancak sonuçlarının sonuçları olur. Yani politika oluşturma sürecini, iktidardaki hükümetin ideolojisini ve dünya görüşünü etkileyebilir. Mevcut durumda asıl nokta, koalisyon ortaklarının BJP’yi normal parlamenter düzen görünümüne geri döndürmeye zorlayıp zorlamayacağı veya bunun yerine güçlerini BJP ile doğrudan müzakereler yoluyla kullanıp kullanmayacağıdır. Normal parlamento düzeni geri dönerse, örneğin, BJP, askeri personel alımına yönelik Agnipath planı gibi tartışmalı ulusal güvenlik girişimleri, Amerika ve diğer yabancı tedarikçilerle yapılan büyük savunma satın alma anlaşmaları gibi yeni ve sürekli incelemelerle karşı karşıya kalabilir. Örneğin, bütçe ve satın alma kararları, Modi’nin ilk iki döneminde dahi büyük ölçüde kaçınılan bir hal alabilmiş ve çoğunlukla yolsuzluk veya kötü yönetim iddiaları ile ciddi siyasi çekişmelerin odak noktaları haline gelebilmişti. Dolayısıyla belki savunmaya yönelik cesur yatırımlar veya Modi’nin iddialı gündemini dünya sahnesinde ilerletmek için gereken iddialı ticaret ve yatırım anlaşmaları gibi büyük anlaşmalara imza atmaktan sorumlu Hint bakan ve bürokratların iki kez düşünmeleri gerekebilir.
Ancak dış ve ulusal güvenlik politikalarının Modi’nin koalisyon hükümeti için öncelikli konular olması pek olası değil; zaten BJP’nin koalisyon ortakları bölgesel ve geçim gibi konularla çok daha fazla ilgileniyor. Ayrıca koalisyon liderlerine verilen görevler arasında ağır sanayi, gıda işleme ve balıkçılık gibi daha küçük bakanlıklar yer alıyor. Ancak Sivil Havacılık Bakanlığı, BJP’nin en büyük müttefiki TDP’den 36 yaşındaki Kinjarapu Ram Mohan Naidu’nun. Aslında Andhra Pradesh’ten gelen TDP, siyasi kariyerine Kongre’de başlayan deneyimli politikacı Chandrababu Naidu tarafından yönetiliyor. Ve bir sonraki en büyük parti Bihar’ın Janata Dal (Birleşik) Partisi, kendi çıkarlarına göre BJP’ye olan bağlılığını sık sık değiştiren bir geçmişe sahip Nitish Kumar tarafından yönetiliyor; bu yılki seçimlerde Modi’ye karşı yarışan muhalefet ittifakının kurucu üyelerinden biriydi ancak oylamanın başlamasına yalnızca haftalar kala taraf değiştirdi. Yani demem o ki BJP’nin kabinedeki hakimiyeti ile koalisyon hükümetinde politika sürekliliğinin olması çok daha ağır basıyor ama aynı zamanda Modi’nin bu parlamentoda daha fazla fikir birliğine varması gerekecek gibi gözüküyor. Bu arada, BJP’nin çoğunluğu kazanmasının ardından kurulan son iki hükümetin aksine, üçüncü dönem kadrosunda hiçbir Müslüman milletvekilinin olmadığını da belirteyim.
Sonuçta her şeye karşın Hindistan, on yıllık istikrar ve öngörülebilir siyasetin ardından yeniden koalisyon siyasetinin belirsizliğine sürükleniyor gibi gözükse de bunun önemsiz bir belirsizlik olacağı öngörüsü yapılabilir. Ülke son 10 yıldır NDA koalisyonu tarafından yönetilse de iktidar partisi tek başına salt çoğunluğa sahip oldu. BJP’nin 240 sandalye ile sınırlı olması nedeni ile mevcut NDA ittifakı öncekilerden farklı olacak. Ancak Modi hükümeti tarafından takip edilen önemli reform gündemi başta olmak üzere ayrıca son on yılda çizilen iddialı dış politika manzarasının, daha fazla partinin kendisini desteklemek için gönüllü olmasını teşvik edebileceği ve böylece hükümete daha fazla istikrar sağlayabileceği göz ardı edilmemeli. Ama bu arada ayrılıkçı ideolojilere bağlı en az üç bağımsız adayın zafer kazanması da atlanmamalı. Bunlardan ikisi, Khalistan ideolojisinin açık destekçileri Amritpal Singh ve Sarabjeet Singh Khalsa, Punjab’dan kazanırken üçüncüsü Keşmir ayrılıkçısı -popüler olarak Mühendis Rashid olarak bilinen- Abdul Rashid Sheikh, Jammu ve Keşmir’den seçildi. Amritpal Singh ve Mühendis Rashid, Hindistan karşıtı faaliyetler nedeni ile tutuklu bulundukları hapishaneden seçimleri kazandılar. Hindistan parlamentosuna ayrılıkçı sesin girebildiği son örnek 1999’da Simranjit Singh Mann’ın Punjab’da Sangrur’dan seçimi kazanmasıydı. Kısacası Modi liderliğindeki koalisyonun üçüncü kez zaferi Hindistan’da bir parlamento rekoru ama mevcut durum daha fazla uzlaşı ve sorumlu siyaset gerektiriyor. Burada Hindistan’ın bağımsızlık öncesi döneminde koalisyon siyasetini ilk başlatan Mahatma Gandhi’nin başarısının alçakgönüllülük ve nezakette yattığını ifade edelim.
Son olarak Hindistan’ın seçim sonuçlarına Hindistan’ın iki kutup ilişkisi yaşadığı Çin ve Amerika prizmasından bakmazsak olmaz:
Modi’nin iktidardaki göreli kaybının yakın vadedeki sonuçlarından biri, Hindistan’ın Çin ile zorlu ilişkileri bağlamında ortaya çıkabilir. Çin’in uzun süredir beklenen büyükelçisinin mayıs ayında Yeni Delhi’ye dönüşü, Pekin ve Yeni Delhi’nin Hindistan’daki seçimlerden sonra normalleşen bir ilişki sürdürmeye hazır olduklarının bir işareti gibi görünüyordu. Belki de Modi’nin bir ezici çoğunluk daha kazanacağını öngören Çin, muhtemelen beş yıllık görev süresi boyunca ikili gerilimleri azaltmak için bir anlaşma yapmayı tercih etmişti. Aynı zamanda sağlam bir seçim zaferi bekleyen Modi ise Pekin ile müzakerelerde avantajlı bir duruş sergilemek için ülke içindeki tartışmasız siyasi duruşundan faydalanabilirdi. Ancak şimdi Çin, Modi’nin zorlu bir siyasi çıkmazda olduğunu algılarsa, müzakere hesaplarını yeniden düşünebilir ve daha sert bir tavır alabilir. Modi ise iç siyasi rakiplerinin eleştirilerine ön almak için Pekin’e yönelik herhangi bir erişimi erteleyebilir. Kısacası bu, zorlu Hindistan ve Çin ilişkilerinin zor olmaya devam edeceği ve Hindistan için odak noktasının Çin olmaya devam edeceği anlamına geliyor.
Hindistan’ın seçim sonuçları ayrıca Amerika ve Batı’nın Hindistan ve Modi algısını da etkileyebilir. Günümüz bulanık dünyasında Amerika, Hindistan’ın demokratik kimliği nedeni ile Yeni Delhi’yi doğal bir stratejik ortak ve otoriter Çin’e karşı dengeleyici bir ağırlık olarak konumlandırıyor. Bu en azından şu anki koşullarda değişmeyecektir. Ancak şimdiden Hindistan seçimlerinin öngörülemezliğinin ve otoriter eğilimleri ile Hindistan’a giderek daha ciddi siyasi yükümlülükler yükleyen Modi ve BJP’nin Hindistan seçmenleri tarafından cezalandırılmasının, Hindistan demokrasisinin canlı olduğunun, ülkenin otokrasiye doğru kayma riskini azalttığının ve Hindistan’ı daha iyiye doğru değiştirmeyi vaat ettiğinin kanıtı olduğunu vurgulayan bir Batı var gibi görünüyor. Bu aslında tipik bir “gerçekler değiştiğinde fikrimi değiştiririm” durumu olsa da en azından öngörülebilir gelecek için Çin faktörü ortak payda olmaya devam edecektir.
Görüş
Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.
Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.
Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.
Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.
Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….
Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.
Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?
Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.
Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.
Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?
İçerideki işbirlikçi kim?
Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!
Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.
Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.
Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.
Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!
Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”
Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!
68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.
Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!
Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.
Heidegger’in müritleri
Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.
Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.
Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.
Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.
Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.
Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.
Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.
Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.
Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.
Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!
Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.
Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.
Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”
Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.
Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.
Görüş
Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi
Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.
Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.
Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.
Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.
Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Demokratik dayanıklılığın sınavı
Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.
Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.
Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.
Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık
Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.
Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.
Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.
Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.
Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.
Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.
(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Amerika7 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









