Görüş
Modi’nin yeni “koalisyon” kabinesi politika sürekliliğinin sinyali

Hindistan’da 4 Haziran Salı günü akşam saatlerinde oyların sayım işleminin tamamlanmasının ardından çıkan seçim sonuçları, Başbakan Narendra Modi’nin sürpriz bir şekilde üçüncü dönemi de ele aldığını gösteriyordu. Sürpriz, Modi’nin üçüncü dönemi ele alması değil; bu zaten bekleniyordu. Sürpriz, üçüncü dönem hükümetini kurmak için koalisyon ortaklarına ihtiyaç duyacak biçimde ele almasıydı. 73 yaşındaki Modi, üst üste üç dönemi de kazanarak ilk başbakan Nehru’nun rekoruna ulaştı ama ilk iki dönem partisinin tek başına elde ettiği “ezici” zaferlere karşın üçüncü dönem çıktıları -daha da büyük bir beklenti olmasına karşın- net çoğunluk olan 272 sandalye sınırının çok altında kalarak Modi ve ekibini hüsrana uğrattı. Modi her ne kadar oy sayım günü X platformunda “tarihi / büyük bir zafer kazandık” paylaşımı yapmış olsa da aslında durum öyle değildi. Partisi BJP 240 sandalye elde ederken başını çektiği Ulusal Demokratik İttifak NDA sayesinde gelen 53 sandalye ile hükümeti kurma hakkı korunmuş oldu. Ancak bu, Modi’nin ilk kez koalisyon hükümetinin başında olma deneyimi kazanacağı anlamına geliyor. Modi’nin partisi BJP zemin kaybetti ve artık Ulusal Demokratik İttifak ortaklarına, özellikle de Janata Dal (Birleşik) Partisi’ne ve Telugu Desam Partisi’ne (TDP) güvenmek zorunda. Bununla beraber BJP, yaşadığı aksaklıklara karşın ülkedeki oyların yüzde 36,56’sını kazandı; bu, 2019 seçimlerine göre yalnızca yüzde bir daha az bir rakam. Ancak her ne olursa olsun Hindistan’da bu seçim sonuçlarının, ülkenin tek parti yönetimine sürüklenmesi olasılığına karşı demokratik canlılığı ortaya koyması açısından önemli olduğunu başta söylemek gerek.
Muhalefetin oylarını neredeyse ikiye katlaması Hindistan’da herkesi şaşırttı, Hindistan dışında da şaşırttı, hatta muhalefetin kendisini dahi. Rahul Gandhi’nin Kongre Partisi liderliğindeki muhalefetteki INDIA ittifakı 232 sandalye kazandı; Kongre bu sandalyelerin 99’unu kazandı; bu, Kongre’nin müttefikleri ile birlikte 91 seçim bölgesinde yalnızca 52 sandalye kazandığı 2019’a göre çok keskin bir artış. Nehru-Gandhi siyasi hanedanının varisi 53 yaşındaki Rahul Gandhi, BJP’ye karşı büyük bir yenilgiye uğradığı ve 2017’de atandığı Kongre başkanlığından istifa ettiği 2019’a karşın bu seçimlerde dünyanın en büyük demokrasisinde uzun süredir siyasetin merkezinde yer alan bir partiyi ve aile ismini yeniden canlandırmak için yeni bir şans yakalamış gibi gözüküyor. Eski Başbakan annesi Indira Gandhi’nin iki koruma tarafından vurularak öldürülmesinin ardından siyasete itilen ticari pilot babası Rajiv Gandhi gibi, Rahul Gandhi de aslında isteksiz bir politikacıydı. Her ikisi de başbakanlık görevi yapmış büyükannesi Indira Gandhi ve babası Rajiv Gandhi’nin suikasta kurban gitme mirası Rahul Gandhi’yi ve üst düzey Kongre liderlerinden İtalyan doğumlu annesi Sonia Gandhi’yi sıkı güvenlik altında yaşamaya zorluyor. Yani bu şans, Kongre tarafından veya genel olarak pek de umut vaat etmiyormuş gibi gözüken muhalefet tarafından nasıl kullanılacak, kullanılabilecek mi, ciddi merak konusu… Doğrusu Kongre beklenenden çok daha iyi bir performans gösterse de BJP’nin ardından ikinci sırada geliyor ve Rahul Gandhi de başbakan olarak Modi’nin bir alternatifi olarak görülmüyor. Modi’nin oldukça popüler, dünya çapında tanınan, hitabeti güçlü ve daha da önemlisi Hint toplumu genelinde kaynaklara, bağlantılara ve nüfuza sahip devasa bir partinin başında yer alan bir lider olduğu dikkate alınmalı. Seçim kampanyası sırasında bir haber kanalına konuşan Modi’nin, “Hayatımda eksik olan bir şey varsa o da iyi bir muhalefettir” ifadesini de buraya iliştireyim. Yani kartlarda güçlü bir muhalefet var gibi görünüyor, ancak bunun “iyi bir muhalefet” olup olmayacağını yalnızca zaman söyleyecek.
Öncelikle sürpriz seçim sonuçlarının, -Kongre ve Rahul Gandhi’nin laiklik, eşitlik, kapsayıcılık, liberal demokrasi adına harekete geçtiği bir denklemde- işsizlik ve enflasyon gibi ekonomik nedenlerle ve dahası Hindu milliyetçi bölücü sert söylemler gibi nedenlerle BJP’ye duyulan memnuniyetsizliğin bir göstergesi olduğu açık. Ve sonuçlar böyle olunca, Modi’nin üçüncü dönemi, yani koalisyon ortakları ile birlikte kuracağı yeni hükümetinin politika seyri üzerine şu kısa süre içinde çok yazıldı, çizildi, konuşuldu. İç ve dış politikayı etkileyeceğine yönelik görüşler de duyuldu, etkilemeyeceğine yönelik görüşler de. Ben, doğrudan bir etkisinin olmayacağı, ancak dolaylı olarak çok sınırlı bir kısıtlamanın olabilme olasılığının varlığını düşünenlerdenim. Bunu gözlemlememiz için biraz zaman gerek. Ancak kurulan yeni kabineye bakıldığında dahi şimdiden çıkarım ve öngörü yapmak çok zor olmuyor. Modi’nin pazartesi günü açıkladığı koalisyon hükümetinde partisinin eski muhafızlarının listenin başında yer aldığı ve önemli mevkilerinin değişmeden kaldığı görülüyor. İlk şunu söylemeliyim: 71 bakanın 7’si kadın, ikisi üst kabinede yer alıyor. Bu, kadınların politikaya kazandırılması için çaba harcayan Hindistan için hâlâ düşük… Ve bir önceki cümle için asıl ilk söylenecek şey, bunun politika sürekliliğinin açık bir sinyali olduğu. Savunma Bakanı Rajnath Singh, İçişleri Bakanı Amit Shah, Ulaştırma Bakanı Nitin Gadkari, Maliye Bakanı Nirmala Sitharaman ve Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar görevlerinde kalmaya devam ediyor. Ve her biri BJP’ye sadık isimler ve aynı zamanda Modi ile frekansları çok uyum içinde olan isimler. Bu arada, BJP Başkanı Jagat Prakash Nadda ise Sağlık Bakanı olarak atandı.
Ancak Dışişleri Bakanı S. Jaishankar için ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Ülkede pek çoklarınca “cevher” gözüyle bakılan Jaishankar’ın popülaritesi, diplomasiyi sıradan insanların ilgi duyduğu bir konu haline getirmesinden geliyor. Gerçi seçim sonuçlarından da anlaşıldığı üzere dış politika ve diplomasi gibi konular hâlâ Hintler için çok fazla etkili olmayı başaramamış ancak bu noktada halk arasında en azından farkındalığın oluşmaya başladığını söylemeliyim. Jaishankar’ın kaleme aldığı “Hindistan Yolu” ve “Bharat Neden Önemlidir” kitapları Hindistan için yeni bir diplomasi ortaya koydu. Bu noktada, Hindistan’ın eski “bağlantısızlık” geleneğinin “çoktaraflılık” formülü ile ikame edilmesinde övgüler çoğunlukla Jaishankar’a gidiyor. Modi’nin ve baş yardımcılarının diplomatik retoriği, “bağlantısızlık” gibi önceki sol eğilimli, sömürgecilik karşıtı referansların yerine “stratejik özerklik” gibi başka terimleri ve “Hindistan” yerine “Bharat”a yapılan atıfları kullanan yeni bir üslup benimsiyor. Ayrıca çok daha önemlisi, Jaishankar’ın “Hindistan Batılı değil ama Batı karşıtı da olamaz” anlayışı daha fazla övgü alıyor. Bir zamanlar Amerika’ya girişi yasaklanan Başbakan Modi’yi Yeni Delhi’nin Washington ile çalışabileceğine ikna edebildi ve son 10 yılda Hindistan, Amerika ile bir zamanlar hayal dahi edilemeyecek bir ilişki kurdu. Bu konuda Jaishankar son derece pragmatist: Son 150 yılda yükselen hiçbir güç Batı olmadan başarılı olamadı, bu yüzden Hindistan onlarla çalışmalı… Jaishankar’ın dünya görüşüne dair daha ayrıntılı bir değerlendirmeyi dört ay kadar önce Harici’de yazmıştım. İlgililer bakabilir.
Dışişleri Bakanı’ndan konu açmışken biraz dış politikadan devam edelim. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Seçim sonuçları ile uyarılmış bir BJP muhtemelen Hindu milliyetçi ideolojisi konusunda biraz daha mütevazı olabilir ve koalisyon ortakları ile pragmatik bir yol izleme olasılığı daha yüksek olabilir. Ancak Hindistan’ın dış politikası söz konusu olduğunda güçlü bir milliyetçilik BJP’ye inananların da ötesinde son derece popüler bir hâl alıyor ve Modi’nin dünya görüşünün tam olarak nerede Hindu milliyetçiliğine saptığını da ayırt etmek zor. Diğer bir konu: Hindistan’daki seçimler asla öncelikle dış politika üzerinden yapılmaz, ancak sonuçlarının sonuçları olur. Yani politika oluşturma sürecini, iktidardaki hükümetin ideolojisini ve dünya görüşünü etkileyebilir. Mevcut durumda asıl nokta, koalisyon ortaklarının BJP’yi normal parlamenter düzen görünümüne geri döndürmeye zorlayıp zorlamayacağı veya bunun yerine güçlerini BJP ile doğrudan müzakereler yoluyla kullanıp kullanmayacağıdır. Normal parlamento düzeni geri dönerse, örneğin, BJP, askeri personel alımına yönelik Agnipath planı gibi tartışmalı ulusal güvenlik girişimleri, Amerika ve diğer yabancı tedarikçilerle yapılan büyük savunma satın alma anlaşmaları gibi yeni ve sürekli incelemelerle karşı karşıya kalabilir. Örneğin, bütçe ve satın alma kararları, Modi’nin ilk iki döneminde dahi büyük ölçüde kaçınılan bir hal alabilmiş ve çoğunlukla yolsuzluk veya kötü yönetim iddiaları ile ciddi siyasi çekişmelerin odak noktaları haline gelebilmişti. Dolayısıyla belki savunmaya yönelik cesur yatırımlar veya Modi’nin iddialı gündemini dünya sahnesinde ilerletmek için gereken iddialı ticaret ve yatırım anlaşmaları gibi büyük anlaşmalara imza atmaktan sorumlu Hint bakan ve bürokratların iki kez düşünmeleri gerekebilir.
Ancak dış ve ulusal güvenlik politikalarının Modi’nin koalisyon hükümeti için öncelikli konular olması pek olası değil; zaten BJP’nin koalisyon ortakları bölgesel ve geçim gibi konularla çok daha fazla ilgileniyor. Ayrıca koalisyon liderlerine verilen görevler arasında ağır sanayi, gıda işleme ve balıkçılık gibi daha küçük bakanlıklar yer alıyor. Ancak Sivil Havacılık Bakanlığı, BJP’nin en büyük müttefiki TDP’den 36 yaşındaki Kinjarapu Ram Mohan Naidu’nun. Aslında Andhra Pradesh’ten gelen TDP, siyasi kariyerine Kongre’de başlayan deneyimli politikacı Chandrababu Naidu tarafından yönetiliyor. Ve bir sonraki en büyük parti Bihar’ın Janata Dal (Birleşik) Partisi, kendi çıkarlarına göre BJP’ye olan bağlılığını sık sık değiştiren bir geçmişe sahip Nitish Kumar tarafından yönetiliyor; bu yılki seçimlerde Modi’ye karşı yarışan muhalefet ittifakının kurucu üyelerinden biriydi ancak oylamanın başlamasına yalnızca haftalar kala taraf değiştirdi. Yani demem o ki BJP’nin kabinedeki hakimiyeti ile koalisyon hükümetinde politika sürekliliğinin olması çok daha ağır basıyor ama aynı zamanda Modi’nin bu parlamentoda daha fazla fikir birliğine varması gerekecek gibi gözüküyor. Bu arada, BJP’nin çoğunluğu kazanmasının ardından kurulan son iki hükümetin aksine, üçüncü dönem kadrosunda hiçbir Müslüman milletvekilinin olmadığını da belirteyim.
Sonuçta her şeye karşın Hindistan, on yıllık istikrar ve öngörülebilir siyasetin ardından yeniden koalisyon siyasetinin belirsizliğine sürükleniyor gibi gözükse de bunun önemsiz bir belirsizlik olacağı öngörüsü yapılabilir. Ülke son 10 yıldır NDA koalisyonu tarafından yönetilse de iktidar partisi tek başına salt çoğunluğa sahip oldu. BJP’nin 240 sandalye ile sınırlı olması nedeni ile mevcut NDA ittifakı öncekilerden farklı olacak. Ancak Modi hükümeti tarafından takip edilen önemli reform gündemi başta olmak üzere ayrıca son on yılda çizilen iddialı dış politika manzarasının, daha fazla partinin kendisini desteklemek için gönüllü olmasını teşvik edebileceği ve böylece hükümete daha fazla istikrar sağlayabileceği göz ardı edilmemeli. Ama bu arada ayrılıkçı ideolojilere bağlı en az üç bağımsız adayın zafer kazanması da atlanmamalı. Bunlardan ikisi, Khalistan ideolojisinin açık destekçileri Amritpal Singh ve Sarabjeet Singh Khalsa, Punjab’dan kazanırken üçüncüsü Keşmir ayrılıkçısı -popüler olarak Mühendis Rashid olarak bilinen- Abdul Rashid Sheikh, Jammu ve Keşmir’den seçildi. Amritpal Singh ve Mühendis Rashid, Hindistan karşıtı faaliyetler nedeni ile tutuklu bulundukları hapishaneden seçimleri kazandılar. Hindistan parlamentosuna ayrılıkçı sesin girebildiği son örnek 1999’da Simranjit Singh Mann’ın Punjab’da Sangrur’dan seçimi kazanmasıydı. Kısacası Modi liderliğindeki koalisyonun üçüncü kez zaferi Hindistan’da bir parlamento rekoru ama mevcut durum daha fazla uzlaşı ve sorumlu siyaset gerektiriyor. Burada Hindistan’ın bağımsızlık öncesi döneminde koalisyon siyasetini ilk başlatan Mahatma Gandhi’nin başarısının alçakgönüllülük ve nezakette yattığını ifade edelim.
Son olarak Hindistan’ın seçim sonuçlarına Hindistan’ın iki kutup ilişkisi yaşadığı Çin ve Amerika prizmasından bakmazsak olmaz:
Modi’nin iktidardaki göreli kaybının yakın vadedeki sonuçlarından biri, Hindistan’ın Çin ile zorlu ilişkileri bağlamında ortaya çıkabilir. Çin’in uzun süredir beklenen büyükelçisinin mayıs ayında Yeni Delhi’ye dönüşü, Pekin ve Yeni Delhi’nin Hindistan’daki seçimlerden sonra normalleşen bir ilişki sürdürmeye hazır olduklarının bir işareti gibi görünüyordu. Belki de Modi’nin bir ezici çoğunluk daha kazanacağını öngören Çin, muhtemelen beş yıllık görev süresi boyunca ikili gerilimleri azaltmak için bir anlaşma yapmayı tercih etmişti. Aynı zamanda sağlam bir seçim zaferi bekleyen Modi ise Pekin ile müzakerelerde avantajlı bir duruş sergilemek için ülke içindeki tartışmasız siyasi duruşundan faydalanabilirdi. Ancak şimdi Çin, Modi’nin zorlu bir siyasi çıkmazda olduğunu algılarsa, müzakere hesaplarını yeniden düşünebilir ve daha sert bir tavır alabilir. Modi ise iç siyasi rakiplerinin eleştirilerine ön almak için Pekin’e yönelik herhangi bir erişimi erteleyebilir. Kısacası bu, zorlu Hindistan ve Çin ilişkilerinin zor olmaya devam edeceği ve Hindistan için odak noktasının Çin olmaya devam edeceği anlamına geliyor.
Hindistan’ın seçim sonuçları ayrıca Amerika ve Batı’nın Hindistan ve Modi algısını da etkileyebilir. Günümüz bulanık dünyasında Amerika, Hindistan’ın demokratik kimliği nedeni ile Yeni Delhi’yi doğal bir stratejik ortak ve otoriter Çin’e karşı dengeleyici bir ağırlık olarak konumlandırıyor. Bu en azından şu anki koşullarda değişmeyecektir. Ancak şimdiden Hindistan seçimlerinin öngörülemezliğinin ve otoriter eğilimleri ile Hindistan’a giderek daha ciddi siyasi yükümlülükler yükleyen Modi ve BJP’nin Hindistan seçmenleri tarafından cezalandırılmasının, Hindistan demokrasisinin canlı olduğunun, ülkenin otokrasiye doğru kayma riskini azalttığının ve Hindistan’ı daha iyiye doğru değiştirmeyi vaat ettiğinin kanıtı olduğunu vurgulayan bir Batı var gibi görünüyor. Bu aslında tipik bir “gerçekler değiştiğinde fikrimi değiştiririm” durumu olsa da en azından öngörülebilir gelecek için Çin faktörü ortak payda olmaya devam edecektir.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya7 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını6 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









