Bizi Takip Edin

Görüş

Modi’nin yeni “koalisyon” kabinesi politika sürekliliğinin sinyali

Avatar photo

Yayınlanma

Hindistan’da 4 Haziran Salı günü akşam saatlerinde oyların sayım işleminin tamamlanmasının ardından çıkan seçim sonuçları, Başbakan Narendra Modi’nin sürpriz bir şekilde üçüncü dönemi de ele aldığını gösteriyordu. Sürpriz, Modi’nin üçüncü dönemi ele alması değil; bu zaten bekleniyordu. Sürpriz, üçüncü dönem hükümetini kurmak için koalisyon ortaklarına ihtiyaç duyacak biçimde ele almasıydı. 73 yaşındaki Modi, üst üste üç dönemi de kazanarak ilk başbakan Nehru’nun rekoruna ulaştı ama ilk iki dönem partisinin tek başına elde ettiği “ezici” zaferlere karşın üçüncü dönem çıktıları -daha da büyük bir beklenti olmasına karşın- net çoğunluk olan 272 sandalye sınırının çok altında kalarak Modi ve ekibini hüsrana uğrattı. Modi her ne kadar oy sayım günü X platformunda “tarihi / büyük bir zafer kazandık” paylaşımı yapmış olsa da aslında durum öyle değildi. Partisi BJP 240 sandalye elde ederken başını çektiği Ulusal Demokratik İttifak NDA sayesinde gelen 53 sandalye ile hükümeti kurma hakkı korunmuş oldu. Ancak bu, Modi’nin ilk kez koalisyon hükümetinin başında olma deneyimi kazanacağı anlamına geliyor. Modi’nin partisi BJP zemin kaybetti ve artık Ulusal Demokratik İttifak ortaklarına, özellikle de Janata Dal (Birleşik) Partisi’ne ve Telugu Desam Partisi’ne (TDP) güvenmek zorunda. Bununla beraber BJP, yaşadığı aksaklıklara karşın ülkedeki oyların yüzde 36,56’sını kazandı; bu, 2019 seçimlerine göre yalnızca yüzde bir daha az bir rakam. Ancak her ne olursa olsun Hindistan’da bu seçim sonuçlarının, ülkenin tek parti yönetimine sürüklenmesi olasılığına karşı demokratik canlılığı ortaya koyması açısından önemli olduğunu başta söylemek gerek.

Muhalefetin oylarını neredeyse ikiye katlaması Hindistan’da herkesi şaşırttı, Hindistan dışında da şaşırttı, hatta muhalefetin kendisini dahi. Rahul Gandhi’nin Kongre Partisi liderliğindeki muhalefetteki INDIA ittifakı 232 sandalye kazandı; Kongre bu sandalyelerin 99’unu kazandı; bu, Kongre’nin müttefikleri ile birlikte 91 seçim bölgesinde yalnızca 52 sandalye kazandığı 2019’a göre çok keskin bir artış. Nehru-Gandhi siyasi hanedanının varisi 53 yaşındaki Rahul Gandhi, BJP’ye karşı büyük bir yenilgiye uğradığı ve 2017’de atandığı Kongre başkanlığından istifa ettiği 2019’a karşın bu seçimlerde dünyanın en büyük demokrasisinde uzun süredir siyasetin merkezinde yer alan bir partiyi ve aile ismini yeniden canlandırmak için yeni bir şans yakalamış gibi gözüküyor. Eski Başbakan annesi Indira Gandhi’nin iki koruma tarafından vurularak öldürülmesinin ardından siyasete itilen ticari pilot babası Rajiv Gandhi gibi, Rahul Gandhi de aslında isteksiz bir politikacıydı. Her ikisi de başbakanlık görevi yapmış büyükannesi Indira Gandhi ve babası Rajiv Gandhi’nin suikasta kurban gitme mirası Rahul Gandhi’yi ve üst düzey Kongre liderlerinden İtalyan doğumlu annesi Sonia Gandhi’yi sıkı güvenlik altında yaşamaya zorluyor. Yani bu şans, Kongre tarafından veya genel olarak pek de umut vaat etmiyormuş gibi gözüken muhalefet tarafından nasıl kullanılacak, kullanılabilecek mi, ciddi merak konusu… Doğrusu Kongre beklenenden çok daha iyi bir performans gösterse de BJP’nin ardından ikinci sırada geliyor ve Rahul Gandhi de başbakan olarak Modi’nin bir alternatifi olarak görülmüyor. Modi’nin oldukça popüler, dünya çapında tanınan, hitabeti güçlü ve daha da önemlisi Hint toplumu genelinde kaynaklara, bağlantılara ve nüfuza sahip devasa bir partinin başında yer alan bir lider olduğu dikkate alınmalı. Seçim kampanyası sırasında bir haber kanalına konuşan Modi’nin, “Hayatımda eksik olan bir şey varsa o da iyi bir muhalefettir” ifadesini de buraya iliştireyim. Yani kartlarda güçlü bir muhalefet var gibi görünüyor, ancak bunun “iyi bir muhalefet” olup olmayacağını yalnızca zaman söyleyecek.

Öncelikle sürpriz seçim sonuçlarının, -Kongre ve Rahul Gandhi’nin laiklik, eşitlik, kapsayıcılık, liberal demokrasi adına harekete geçtiği bir denklemde- işsizlik ve enflasyon gibi ekonomik nedenlerle ve dahası Hindu milliyetçi bölücü sert söylemler gibi nedenlerle BJP’ye duyulan memnuniyetsizliğin bir göstergesi olduğu açık. Ve sonuçlar böyle olunca, Modi’nin üçüncü dönemi, yani koalisyon ortakları ile birlikte kuracağı yeni hükümetinin politika seyri üzerine şu kısa süre içinde çok yazıldı, çizildi, konuşuldu. İç ve dış politikayı etkileyeceğine yönelik görüşler de duyuldu, etkilemeyeceğine yönelik görüşler de. Ben, doğrudan bir etkisinin olmayacağı, ancak dolaylı olarak çok sınırlı bir kısıtlamanın olabilme olasılığının varlığını düşünenlerdenim. Bunu gözlemlememiz için biraz zaman gerek. Ancak kurulan yeni kabineye bakıldığında dahi şimdiden çıkarım ve öngörü yapmak çok zor olmuyor. Modi’nin pazartesi günü açıkladığı koalisyon hükümetinde partisinin eski muhafızlarının listenin başında yer aldığı ve önemli mevkilerinin değişmeden kaldığı görülüyor. İlk şunu söylemeliyim: 71 bakanın 7’si kadın, ikisi üst kabinede yer alıyor. Bu, kadınların politikaya kazandırılması için çaba harcayan Hindistan için hâlâ düşük… Ve bir önceki cümle için asıl ilk söylenecek şey, bunun politika sürekliliğinin açık bir sinyali olduğu. Savunma Bakanı Rajnath Singh, İçişleri Bakanı Amit Shah, Ulaştırma Bakanı Nitin Gadkari, Maliye Bakanı Nirmala Sitharaman ve Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar görevlerinde kalmaya devam ediyor. Ve her biri BJP’ye sadık isimler ve aynı zamanda Modi ile frekansları çok uyum içinde olan isimler. Bu arada, BJP Başkanı Jagat Prakash Nadda ise Sağlık Bakanı olarak atandı.

Ancak Dışişleri Bakanı S. Jaishankar için ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Ülkede pek çoklarınca “cevher” gözüyle bakılan Jaishankar’ın popülaritesi, diplomasiyi sıradan insanların ilgi duyduğu bir konu haline getirmesinden geliyor. Gerçi seçim sonuçlarından da anlaşıldığı üzere dış politika ve diplomasi gibi konular hâlâ Hintler için çok fazla etkili olmayı başaramamış ancak bu noktada halk arasında en azından farkındalığın oluşmaya başladığını söylemeliyim. Jaishankar’ın kaleme aldığı “Hindistan Yolu” ve “Bharat Neden Önemlidir” kitapları Hindistan için yeni bir diplomasi ortaya koydu. Bu noktada, Hindistan’ın eski “bağlantısızlık” geleneğinin “çoktaraflılık” formülü ile ikame edilmesinde övgüler çoğunlukla Jaishankar’a gidiyor. Modi’nin ve baş yardımcılarının diplomatik retoriği, “bağlantısızlık” gibi önceki sol eğilimli, sömürgecilik karşıtı referansların yerine “stratejik özerklik” gibi başka terimleri ve “Hindistan” yerine “Bharat”a yapılan atıfları kullanan yeni bir üslup benimsiyor. Ayrıca çok daha önemlisi, Jaishankar’ın “Hindistan Batılı değil ama Batı karşıtı da olamaz” anlayışı daha fazla övgü alıyor. Bir zamanlar Amerika’ya girişi yasaklanan Başbakan Modi’yi Yeni Delhi’nin Washington ile çalışabileceğine ikna edebildi ve son 10 yılda Hindistan, Amerika ile bir zamanlar hayal dahi edilemeyecek bir ilişki kurdu. Bu konuda Jaishankar son derece pragmatist: Son 150 yılda yükselen hiçbir güç Batı olmadan başarılı olamadı, bu yüzden Hindistan onlarla çalışmalı… Jaishankar’ın dünya görüşüne dair daha ayrıntılı bir değerlendirmeyi dört ay kadar önce Harici’de yazmıştım. İlgililer bakabilir.

Dışişleri Bakanı’ndan konu açmışken biraz dış politikadan devam edelim. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Seçim sonuçları ile uyarılmış bir BJP muhtemelen Hindu milliyetçi ideolojisi konusunda biraz daha mütevazı olabilir ve koalisyon ortakları ile pragmatik bir yol izleme olasılığı daha yüksek olabilir. Ancak Hindistan’ın dış politikası söz konusu olduğunda güçlü bir milliyetçilik BJP’ye inananların da ötesinde son derece popüler bir hâl alıyor ve Modi’nin dünya görüşünün tam olarak nerede Hindu milliyetçiliğine saptığını da ayırt etmek zor. Diğer bir konu: Hindistan’daki seçimler asla öncelikle dış politika üzerinden yapılmaz, ancak sonuçlarının sonuçları olur. Yani politika oluşturma sürecini, iktidardaki hükümetin ideolojisini ve dünya görüşünü etkileyebilir. Mevcut durumda asıl nokta, koalisyon ortaklarının BJP’yi normal parlamenter düzen görünümüne geri döndürmeye zorlayıp zorlamayacağı veya bunun yerine güçlerini BJP ile doğrudan müzakereler yoluyla kullanıp kullanmayacağıdır. Normal parlamento düzeni geri dönerse, örneğin, BJP, askeri personel alımına yönelik Agnipath planı gibi tartışmalı ulusal güvenlik girişimleri, Amerika ve diğer yabancı tedarikçilerle yapılan büyük savunma satın alma anlaşmaları gibi yeni ve sürekli incelemelerle karşı karşıya kalabilir. Örneğin, bütçe ve satın alma kararları, Modi’nin ilk iki döneminde dahi büyük ölçüde kaçınılan bir hal alabilmiş ve çoğunlukla yolsuzluk veya kötü yönetim iddiaları ile ciddi siyasi çekişmelerin odak noktaları haline gelebilmişti. Dolayısıyla belki savunmaya yönelik cesur yatırımlar veya Modi’nin iddialı gündemini dünya sahnesinde ilerletmek için gereken iddialı ticaret ve yatırım anlaşmaları gibi büyük anlaşmalara imza atmaktan sorumlu Hint bakan ve bürokratların iki kez düşünmeleri gerekebilir.

Ancak dış ve ulusal güvenlik politikalarının Modi’nin koalisyon hükümeti için öncelikli konular olması pek olası değil; zaten BJP’nin koalisyon ortakları bölgesel ve geçim gibi konularla çok daha fazla ilgileniyor. Ayrıca koalisyon liderlerine verilen görevler arasında ağır sanayi, gıda işleme ve balıkçılık gibi daha küçük bakanlıklar yer alıyor. Ancak Sivil Havacılık Bakanlığı, BJP’nin en büyük müttefiki TDP’den 36 yaşındaki Kinjarapu Ram Mohan Naidu’nun. Aslında Andhra Pradesh’ten gelen TDP, siyasi kariyerine Kongre’de başlayan deneyimli politikacı Chandrababu Naidu tarafından yönetiliyor. Ve bir sonraki en büyük parti Bihar’ın Janata Dal (Birleşik) Partisi, kendi çıkarlarına göre BJP’ye olan bağlılığını sık sık değiştiren bir geçmişe sahip Nitish Kumar tarafından yönetiliyor; bu yılki seçimlerde Modi’ye karşı yarışan muhalefet ittifakının kurucu üyelerinden biriydi ancak oylamanın başlamasına yalnızca haftalar kala taraf değiştirdi. Yani demem o ki BJP’nin kabinedeki hakimiyeti ile koalisyon hükümetinde politika sürekliliğinin olması çok daha ağır basıyor ama aynı zamanda Modi’nin bu parlamentoda daha fazla fikir birliğine varması gerekecek gibi gözüküyor. Bu arada, BJP’nin çoğunluğu kazanmasının ardından kurulan son iki hükümetin aksine, üçüncü dönem kadrosunda hiçbir Müslüman milletvekilinin olmadığını da belirteyim.

Sonuçta her şeye karşın Hindistan, on yıllık istikrar ve öngörülebilir siyasetin ardından yeniden koalisyon siyasetinin belirsizliğine sürükleniyor gibi gözükse de bunun önemsiz bir belirsizlik olacağı öngörüsü yapılabilir. Ülke son 10 yıldır NDA koalisyonu tarafından yönetilse de iktidar partisi tek başına salt çoğunluğa sahip oldu. BJP’nin 240 sandalye ile sınırlı olması nedeni ile mevcut NDA ittifakı öncekilerden farklı olacak. Ancak Modi hükümeti tarafından takip edilen önemli reform gündemi başta olmak üzere ayrıca son on yılda çizilen iddialı dış politika manzarasının, daha fazla partinin kendisini desteklemek için gönüllü olmasını teşvik edebileceği ve böylece hükümete daha fazla istikrar sağlayabileceği göz ardı edilmemeli. Ama bu arada ayrılıkçı ideolojilere bağlı en az üç bağımsız adayın zafer kazanması da atlanmamalı. Bunlardan ikisi, Khalistan ideolojisinin açık destekçileri Amritpal Singh ve Sarabjeet Singh Khalsa, Punjab’dan kazanırken üçüncüsü Keşmir ayrılıkçısı -popüler olarak Mühendis Rashid olarak bilinen- Abdul Rashid Sheikh, Jammu ve Keşmir’den seçildi. Amritpal Singh ve Mühendis Rashid, Hindistan karşıtı faaliyetler nedeni ile tutuklu bulundukları hapishaneden seçimleri kazandılar. Hindistan parlamentosuna ayrılıkçı sesin girebildiği son örnek 1999’da Simranjit Singh Mann’ın Punjab’da Sangrur’dan seçimi kazanmasıydı. Kısacası Modi liderliğindeki koalisyonun üçüncü kez zaferi Hindistan’da bir parlamento rekoru ama mevcut durum daha fazla uzlaşı ve sorumlu siyaset gerektiriyor. Burada Hindistan’ın bağımsızlık öncesi döneminde koalisyon siyasetini ilk başlatan Mahatma Gandhi’nin başarısının alçakgönüllülük ve nezakette yattığını ifade edelim.

Son olarak Hindistan’ın seçim sonuçlarına Hindistan’ın iki kutup ilişkisi yaşadığı Çin ve Amerika prizmasından bakmazsak olmaz:

Modi’nin iktidardaki göreli kaybının yakın vadedeki sonuçlarından biri, Hindistan’ın Çin ile zorlu ilişkileri bağlamında ortaya çıkabilir. Çin’in uzun süredir beklenen büyükelçisinin mayıs ayında Yeni Delhi’ye dönüşü, Pekin ve Yeni Delhi’nin Hindistan’daki seçimlerden sonra normalleşen bir ilişki sürdürmeye hazır olduklarının bir işareti gibi görünüyordu. Belki de Modi’nin bir ezici çoğunluk daha kazanacağını öngören Çin, muhtemelen beş yıllık görev süresi boyunca ikili gerilimleri azaltmak için bir anlaşma yapmayı tercih etmişti. Aynı zamanda sağlam bir seçim zaferi bekleyen Modi ise Pekin ile müzakerelerde avantajlı bir duruş sergilemek için ülke içindeki tartışmasız siyasi duruşundan faydalanabilirdi. Ancak şimdi Çin, Modi’nin zorlu bir siyasi çıkmazda olduğunu algılarsa, müzakere hesaplarını yeniden düşünebilir ve daha sert bir tavır alabilir. Modi ise iç siyasi rakiplerinin eleştirilerine ön almak için Pekin’e yönelik herhangi bir erişimi erteleyebilir. Kısacası bu, zorlu Hindistan ve Çin ilişkilerinin zor olmaya devam edeceği ve Hindistan için odak noktasının Çin olmaya devam edeceği anlamına geliyor.

Hindistan’ın seçim sonuçları ayrıca Amerika ve Batı’nın Hindistan ve Modi algısını da etkileyebilir. Günümüz bulanık dünyasında Amerika, Hindistan’ın demokratik kimliği nedeni ile Yeni Delhi’yi doğal bir stratejik ortak ve otoriter Çin’e karşı dengeleyici bir ağırlık olarak konumlandırıyor. Bu en azından şu anki koşullarda değişmeyecektir. Ancak şimdiden Hindistan seçimlerinin öngörülemezliğinin ve otoriter eğilimleri ile Hindistan’a giderek daha ciddi siyasi yükümlülükler yükleyen Modi ve BJP’nin Hindistan seçmenleri tarafından cezalandırılmasının, Hindistan demokrasisinin canlı olduğunun, ülkenin otokrasiye doğru kayma riskini azalttığının ve Hindistan’ı daha iyiye doğru değiştirmeyi vaat ettiğinin kanıtı olduğunu vurgulayan bir Batı var gibi görünüyor. Bu aslında tipik bir “gerçekler değiştiğinde fikrimi değiştiririm” durumu olsa da en azından öngörülebilir gelecek için Çin faktörü ortak payda olmaya devam edecektir.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English