Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“Ölüm mangalarının” mucidinden Körfez ülkelerine: Çin’le askeri işbirliğine girenlerin sonu Türkiye gibi olur

Yayınlanma

ABD’nin son Suriye büyükelçisi Robert Ford, ABD’nin Körfez’deki güvenlik politikasını ele alan bir analiz yayınladı. Amerika’nın Körfez politikasının 30 yıl içinde geçirdiği dönüşümleri ele alan Ford, bu değişimin zorunlu olduğunu savunuyor, “çünkü Amerika artık tek süper güç değil.”

Washington’un Körfez’de yeni bir güvenlik mimarisi inşa ettiğini belirten Ford’a göre, bu strateji bölge ülkelerinin bölge güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlenmesine dayanıyor. Bu stratejiyi 1970’lerin başında Nixon ve Kissinger’ın izlediği Körfez politikasına benzeten Ford, “Amerika’nın kendi istikrarı için Körfez devletlerinin daha fazlasını yapmalarına ihtiyaç duyduğu bir dönemdeyiz. İşte bu nedenle Washington, Körfez ülkelerinin Çin ile ticari ilişkiler kurmasına ya da Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmasına itiraz etmedi” diyor. Ancak Ford, Washington’un, Çin ile askeri ilişkilerini geliştirmek isteyen Körfez ülkelerine karşı daha sert bir tutum izleyeceği uyarısında bulunuyor: “(Çin ile askeri ilişkilerini geliştiren) ülkeler, Washington’un askeri ilişkileri sınırlayacağını görecek, tıpkı Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemi satın aldıktan sonra gördüğü gibi.”

Son yıllarda bölgede yaşanan dönüşüm, Ford’un anlattıkları ile uyumlu. ABD kendi liderliğinde ancak daha çok bölge ülkelerinin askeri unsurlarına dayanan hava ve deniz gücü inşası için bastırıyor. Ancak bölge ülkeleri artık ABD’nin liderliğine güvenmediği için bu girişimlere eskiye oranla daha mesafeli yaklaşıyor. İşte tam da burada sıradan bir eski diplomat olmayan Ford’un aba altından soba gösterir nitelikteki makalesi anlam kazanıyor.

Malum, ABD Körfez ülkelerinin bu isteksizliğinden bir süredir zaten memnun değildi. Bu isteksizliğe Çin’le ilişkilerini geliştirmeleri de eklenince Washington’da alarm zilleri çalmaya başladı. Ford’un uyarı niteliğindeki yazısı elinde yeterince “havuç” kalkmayan ABD’nin “sopa” seçeneğini öne çıkarmaya başlayabileceğine işaret ediyor.

Robert Ford, sıradan bir diplomat değil demiştik… Kamuoyunu onu, son görev yeri Şam’dan, yumurta ve domatesli protestolarla emekli olduğu dönemden hatırlayacaktır. Suriye “iç savaşı”nın kışkırtılmasındaki rolü aşağı yukarı biliniyor. Savaşın başlangıcında Hama ve Humus’taki mitinglere bizzat katıldı, burada “ABD yanınızda” mesajları verdi. Ford’un bir süre önceki görev yeri Irak’taki “faaliyetlerini ise Wikileaks belgelerinden öğrendik. İşgalden kısa bir süre sonra Haziran 2004 Bağdat Büyükelçiliği’nin dış siyasi işlerden sorumlu bölüm başkanı olarak atanmıştı. Wikileaks belgelerine göre bu dönemde Ford, El Kaide’ye bağlı bazı gruplar, peşmergeler ve Şii gruplardan devşirilen ölüm mangalarını kurmada görev aldı. ABD ordusunun eğittiği bu ölüm mangalarının hedefi Baasçılar, destekçileri ve direnişçilerdi.

1994-1997 yılları arasında iç savaş sırasında Cezayir’de ve Mısır ve Türkiye’de de  görev yapan Ford’un son analizini dikkatinize sunuyoruz:

***

ABD’nin Körfez’deki güvenlik politikası: Değişenler ve değişmeyenler

Robert Ford

Washington yeni Körfez güvenlik mimarisinin inşasına yardım ediyor. Bu yıllar alabilir ama çalışmalar başladı.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin, 31 Mayıs’ta görevi Basra Körfezi’ndeki ticari gemileri korumak olan ABD liderliğindeki deniz görev gücüne katılımını durdurduğunu açıklaması, Körfez Arap ülkelerinin Amerika’nın bölgedeki güvenlik politikasından duyduğu memnuniyetsizliğin son göstergesi.

Bu durum özellikle dikkat çekici çünkü geçmişte Birleşik Arap Emirlikleri Amerikalılarla yakın ortaktı. Emirliklerin kararının Amerikan medyasında ya da Amerikan dış politika kurumlarında çok az tartışma ya da yoruma konu olması da dikkat çekici.

Körfez gözlemcileri, 32 yıl önce Kuveyt’i kurtarmak için yapılan savaştan bu yana Amerikan politikasının ne kadar değiştiğini merak ediyor. Bunun cevabı elbette bazı Amerikan yaklaşımlarının evrim geçirdiği yönünde. Gelişmek zorundaydı çünkü Amerika artık tek süper güç değil.

2023’te Çin gerçek rekabeti temsil ediyor. Amerika’nın Körfez bölgesinin enerji kaynaklarına yönelik önemli ulusal çıkarları hâlâ var. İran gibi düşman bir devletin bu kaynakları ele geçirme çabasına karşı koyacak. Bu anlamda 1991’den çok da uzaklaşmış sayılmayız.

Yeni güvenlik mimarisi inşası

Ancak Washington, İran’ın saldırganlığını caydırmayı amaçlıyor ve birçok jeostratejik zorlukla karşı karşıya olduğundan bölgenin güvenliğini sağlamak için Körfez ülkelerinden yardım bekliyor.

Amerikan liderliğinde yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa etmek zaman alacak. Dolayısıyla Körfez, eski Amerikan güvenlik şemsiyesinden daha fazla sistem ve devlet içeren yeni bir bölgesel güvenlik mimarisine geçişin başlangıcına tanıklık ediyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin hayal kırıklığı ve daha geniş bir siyasi-diplomatik ağ kurma arzusu anlaşılabilir. Washington çok kutuplu dünyada Körfez ülkelerinin daha fazla seçeneğe sahip olduğunu biliyor ve dinamik bir Çin ile ekonomik ilişkiler kurmalarını kabul ediyor.

Ancak Washington’un da bir sınırı var: hem ABD hem de Çin ile yakın askeri ilişkilere sahip olmaya çalışan ülkelere en derin askeri işbirliğini sağlamayacak.

İlk değişiklik: Orta Doğu’da artık büyük kara savaşları olmayacak

1991 yılının başlarında Amerikan kuvvetleri, Iraklıları beş hafta boyunca hava ve füze saldırılarıyla bombaladıktan sonra iki hafta içinde Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Savaşta 300’den az Amerikalı öldü. Savaştan 10 yıl sonra, 2001 yılında Amerikan kamuoyunda yapılan bir anket, Amerikalıların %63’ünün bu Amerikan mücadelesine olumlu baktığını gösteriyor.

2003 Irak savaşı ise sekiz hafta değil sekiz yıl sürdü. Bu savaşta yaklaşık 5,000 Amerikalı öldü. (Elbette çok daha fazla sayıda Iraklı da öldü.) 1991’in aksine, 2011’de son Amerikan askeri Irak’tan döndüğünde zafer törenleri yapılmadı.

Geçen yıl Gallop tarafından yapılan bir kamuoyu araştırması Amerikalıların sadece %16’sının Irak savaşına olumlu baktığını gösteriyor. Benzer şekilde, Amerikan güçlerinin Afganistan’daki 20 yıllık savaştan çekilmesinden kısa bir süre sonra Ağustos 2021 sonunda yapılan bir ankete göre, kaotik çekilmeye rağmen Amerikalıların %54’ü bunun doğru bir karar olduğunu düşünüyor.

Ne kadar söylesek azdır. John Bolton gibi itibarsız şahinlere aldırmayın. Irak ve daha az ölçüde Afganistan’daki başarısızlıklar Amerika’nın Körfez bölgesindeki politika seçeneklerini değiştirdi: soldan sağa tüm siyasi çevreler, Amerikan halkı ve Amerikalı siyasetçiler Orta Doğu’da uzun ve maliyetli bir kara savaşı daha istemiyor.

Biden, John Bolton’un tavsiyesine uyup İran’a saldırmak istese bile, özellikle partinin sol kanadından önemli sayıda Demokrat ve özellikle Trump kanadından Cumhuriyetçiler onu derhal kınayacaktır. Geriye dönüp bakıldığında, 1991’deki kolay zaferin getirdiği özgüven ya da kibir kayboluyor.

İkinci değişiklik: Ortaklara ihtiyaç var

Birleşik Devletler hükümeti 1991 yılında Kuveyt’i kurtarmak için askerî harekâtı planladı ve yönetti. General Norman Schwarzkopf yarım milyon Amerikan askerine, Başkan Bush ve Dışişleri Bakanı James Baker ise uluslararası diplomatik mücadeleye liderlik etti.

Başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere birkaç Arap ülkesi de katıldı. Başkan Bush, Kasım 1990’da Mısır’ın başkentini ziyaret ederek Devlet Başkanı Mübarek’in Schwarzkopf komutasında görev yapmak üzere iki zırhlı tümen göndermeyi kabul etmesini sağladığında ben Kahire’deki Amerikan Büyükelçiliği’nde çalışıyordum.

Bush daha sonra Cenevre’de Devlet Başkanı Hafız Esad’la görüşerek onu da bir tümen göndermeye ikna etti. Bush’un bu güçleri istemesinin nedeni Schwarzkopf’un Iraklılara karşı onlara ihtiyaç duyması değildi. Schwarzkopf’un elinde bol miktarda Amerikan ateş gücü vardı.

Bush ve Baker bu Arap güçlerini, dünyanın geri kalanına Amerikan askeri operasyonunun meşruiyetini göstermek için istediler. (Mısır ve Suriye güçleri savaşta çok az şey yaptı.) Washington’un askeri harekât olarak adlandırdığı Çöl Fırtınası Operasyonu esasen bir Amerikan girişimiydi.

Amerikalılar 1991’den sonraki yıllarda Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve nihayetinde Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne askeri güçlerini yerleştirdi. Sovyetler Birliği kısa sürede çöktü, Çin henüz uluslararası bir güç değildi ve Amerikan güçleri Körfez’in güvenliğinin sorumluluğunu kolayca üstlendi.

Şimdi, 2023’te, Washington sadece bölgede başka bir büyük kara savaşını reddeden iç politikanın zorluklarıyla değil, aynı zamanda büyüyen Çin askeri gücüne karşı askeri dengeyi koruma ihtiyacıyla da karşı karşıya.

Çin donanması Amerikan donanması kadar tecrübeli değil ama daha fazla gemisi var. 1991 ve hatta 2003-2010 yıllarının aksine, Körfez’in ötesinde her Amerikan gemisine ve her piyade tümenine ihtiyaç duyuluyor.

Durum, 1971’den önce Başkan Richard Nixon ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın, Vietnam Savaşı ve Avrupa’daki Sovyet tehdidiyle boğuşurken Körfez güvenliğine gözden geçirdikleri duruma benziyor.

Britanya’nın Körfez’deki güvenlik sorunlarını büyük bir Amerikan rolü olmadan yönetmesine memnuniyetle izin veriyorlardı. Britanya 1971’de Körfez’den güçlerini çektiğinde, Nixon yönetimi Körfez’de sadece sınırlı bir rol istedi.

Henry Kissinger ve Nixon, Sovyetler Birliği’nin boşluğu doldurmasını veya bölgesel istikrarsızlıktan faydalanmasını istemiyordu. Bu nedenle, Bahreyn’deki eski Britanya deniz üssünde iki küçük savaş gemisini tutmaya karar verdiler.

Ağustos 1972’de Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarına gönderdiği gizli bir talimatta Nixon’ın Körfez politikasının şu ilkelere dayandığı belirtiliyordu:

  • Bölgenin güvenliğinin temel sorumlusu bölgedeki devletleri olacak;
  • Birleşik Devletler onları işbirliğine teşvik edecek;
  • Birleşik Devletler aktif ve “yaratıcı” bir rol oynayacak.

Ortaya çıkan Nixon Doktrini, bir yanda İran ve Şah, diğer yanda Suudi hükümetinin bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet etkisini engellemek için Amerikalılarla işbirliği yapmasına dayanıyordu.

Amerikalılar bu dönemde Kuveyt’ten başlayarak Körfez’e ilk askeri teçhizat satışlarına başladı. Bu satışlar kısmen ticari kâr amacıyla devam etti, ancak Washington için daha önemlisi bölge devletlerinin yeteneklerini geliştirmeye çalışmaktı.

2023’te İran potansiyel bir ortak değil en büyük tehdit ama Trump ve şimdi de Biden, Nixon-Kissinger’ın Körfez ülkelerinin bölgesel güvenlik ve istikrarı sağlama sorumluluğuna yaptığı vurguyu kopyalıyor.

Listenin en başında Arap Yarımadası ve Levant’taki çeşitli devletlerin hava ve deniz operasyonlarını entegre eden bölgesel hava ve deniz savunma sistemi oluşturma girişimleri yer alıyor.

Amerikalılar bu çabaya öncülük ediyor ve bazı askeri varlıkları bu işe tahsis ediyor; bilgi teknolojisi sistemlerinin entegrasyonu büyük bir zorluk. Yine de bu, Amerikalıların Irak ve Afganistan savaşlarının sürdüğü 20 yıl boyunca Körfez’de üstlendiklerinden çok daha hafif bir askeri çaba.

Bilal Saab’ın kısa süre önce The National Review’da yazdığı gibi, bu çalışma bölge ülkelerinin Körfez bölgesinde daha fazlasını yapmasını isteyen Amerikan Kongresi’nde güçlü bir destek buluyor. NATO bir günde inşa edilmedi ve Körfez güvenlik mimarisi de yıllar alacak ama çalışmalar başladı.

Üçüncü değişim: İsrail ve Körfez güvenliği

Saddam Hüseyin, İsrail’in misillemesini kışkırtmak ve Washington’un Kuveyt savaşı için kurduğu uluslararası koalisyon üzerinde baskı yaratmak için İsrail’i SCUD füzeleriyle birkaç kez vurdu.

Bush ve Baker, Başbakan Yitzhak Shamir’in hükümetiyle sürekli temas halinde olarak itidal çağrısında bulundu. Kuveyt savaşından sonra Arap devletlerine verdikleri sözü tutan Bush ve Baker, Ekim 1991’de Madrid’de yapılan bir zirveyle başlayan kapsamlı bir barış süreci başlattı.

2023’te Biden yönetimi herhangi bir barış sürecinden vazgeçmekle kalmadı, aynı zamanda Körfez ülkelerinin kapsamlı bir barış anlaşması olmadan yeni bölgesel güvenlik mimarisinin inşasında İsrail’in yeteneklerinden ve deneyimlerinden yararlanmanın yollarını bulma tercihlerini de gizlemiyor.

Amerikalılar bu şekilde planlamamıştı ancak Obama ve ardından Trump, Körfez’deki Amerikan güvenlik varlığını kademeli olarak azalttıkça bazı bölge devletleri İran’dan gelen baskıyı dengelemeye yardımcı olmak (ve bölgenin savunmasına yönelik sürekli bir Washington taahhüdü için İsrail desteğini kullanmak) için İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye karar verdi.

Biden, Trump’ın İbrahim Anlaşmaları konusundaki çalışmalarını memnuniyetle övdü ve Biden’ın Suudi Arabistan’ı da İsrail ile bir anlaşmaya varmaya ikna etmeyi umduğuna dair haberler var. Ancak Bush ve Baker’ın aksine, DC’nin anlaşmanın bir parçası olarak yeni ve kapsamlı bir barış süreci önerisi yok.

Değişmeyen şey: Körfez’in güvenliği ve ABD’nin çıkarları

Biden yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne göre “Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu’nun su yollarında, özellikle Hürmüz Boğazı ve Babülmendep’te seyrüsefer özgürlüğünü tehlikeye atan yabancı veya bölgesel güçlere izin vermeyecek ve herhangi bir ülkenin askeri yığınak, saldırı ya da tehdit yoluyla başka bir ülkeye veya bölgeye hâkim olma girişimlerine müsamaha göstermeyecek.”

Hürmüz Boğazı’ndaki ticari trafiği sürdürme sözü, Reagan yönetiminin 1987-1988 yıllarında İran ve Irak arasındaki tanker savaşı sırasında Kuveyt gemilerini korumasına benziyor. Bir ülkenin diğerine ya da bölgeye hükmetmesini engelleme sözü, 43 yıl önce Başkan Carter’dan bu yana Amerikan politikasının yinelenen bir özelliği.

Trump yönetiminin İran’ın Eylül 2019’da Abkayk’taki Suudi enerji tesislerine yönelik saldırısına karşılık vermemesi Amerika’nın güvenilirliğine zarar verdi.

Benzer şekilde, Biden yönetiminin İran’ın sürat teknelerinden biri, bir ticari gemiyi taciz ettiğinde ya da ele geçirdiğinde İran’ı vurmaması, Amerika’nın Körfez’i koruma taahhüdü konusunda yeni şüpheler doğuruyor.

Amerikan perspektifinden bakıldığında iki önemli husus bulunuyor. Birincisi, İran’ın Körfez’in Arap tarafına yönelik geniş çaplı bir işgali- bir tür Ukrayna senaryosu- ile Panama bandıralı gemilere yönelik küçük sürat teknesi baskınları arasında ayrım yapmalıyız.

Amerikan personeli ve askeri varlıkları İran’la karşı karşıya olan Körfez ülkelerindeki üslerde konuşlanmış durumda. Tıpkı NATO ülkelerinde olduğu gibi bu üsler de gerektiğinde konvansiyonel silahların kullanımının artırılması da dahil ev sahibi ülkeyi işgale karşı savunmaya yönelik örtülü bir Amerikan taahhüdünü temsil ediyor.

İran’ın ticari gemilere yönelik tacizlerini caydırmak farklı bir konudur. Tanker savaşı sırasında Amerikalılar İran’ın her saldırısını durdurmadı ve operasyonda İran’ın büyük bir savaşa doğru tırmanmasına neden olabilecek askeri eylemlerden kaçındı. Amerika’nın amacı deniz trafiğinin büyük fiyat artışları olmadan devam etmesini sağlamaktı.

Bunda da başarılı oldu.

Amerikalılar 2023’te de özellikle de Çin’in meydan okumalarıyla karşı karşıyayken ve Ukrayna büyük miktarda Amerikan askeri kaynağını tüketirken İran’a karşı büyük ve uzun bir savaşa girmek istemiyorlar.

Aynı zamanda Körfez üzerinden deniz taşımacılığının devam etmesini sağlamak istiyor. Yeniden Kissinger ve Nixon’a döndük ve Amerika’nın kendi istikrarı için Körfez devletlerinin daha fazlasını yapmalarına ihtiyaç duyduğu bir dönemdeyiz.

İşte bu nedenle Washington, Körfez ülkelerinin Çin ile ticari ilişkiler kurmasına ya da Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmasına itiraz etmedi.

Çin’in Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimi azaltmada başarılı olması -pek olası olmasa da- Amerika’nın Körfez istikrarına olan ilgisine hizmet edecektir.

Ancak, Washington, Körfez ülkeleri ile Çin arasındaki askeri ilişkilere daha sert bir tutum sergileyecektir. Washington, Çin istihbaratının Amerikan kuvvet hareketlerini dikkatlice izlemek veya Amerikan yapımı askeri teçhizat ve sistemlerin yeteneklerine ve bütünlüğüne sızmak için tesislerden yararlanmasını istemeyecektir.

Çin ile yakın bir askeri ilişki kurarken aynı zamanda ABD’den yakın askeri işbirliği ve koruma bekleyen ülkeler, Washington’un askeri ilişkileri sınırlayacağını görecek, tıpkı Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemi satın aldıktan sonra gördüğü gibi.

Ortadoğu

Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

Yayınlanma

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.

Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.

İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.

“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”

Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.

Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.

Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.

Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.

Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.

“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”

ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.

Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.

Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.

Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.

Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.

“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”

İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.

Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.

İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.

Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:

“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”

İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.

“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”

Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.

Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.

Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.

Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.

Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.

İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.

“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”

Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.

Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.

Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.

Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:

“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

Yayınlanma

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.

Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.

Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.

Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.

ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.

Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.

Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.

Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.

Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.

Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.

Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.

Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.

ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.

Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.

İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.

İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.

Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.

Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.

ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.

ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.

Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.

Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.

Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.

ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Yayınlanma

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.

Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.

Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.

Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.

bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:

“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”

Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.

Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.

Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.

Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.

Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.

Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.

ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.

13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.

Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.

27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.

Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı. 

Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.

Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.

Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.

Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.

Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.

Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.

Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.

En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.

Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.

Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.

30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.

Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.

“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.

Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.

Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.

Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.

Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.

Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.

Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.

Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.

Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.

Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.

Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.

Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.

Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.

Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.

30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.

Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.

Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.

Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.

Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.

Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.

Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.

Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English