Ortadoğu
“Ölüm mangalarının” mucidinden Körfez ülkelerine: Çin’le askeri işbirliğine girenlerin sonu Türkiye gibi olur

ABD’nin son Suriye büyükelçisi Robert Ford, ABD’nin Körfez’deki güvenlik politikasını ele alan bir analiz yayınladı. Amerika’nın Körfez politikasının 30 yıl içinde geçirdiği dönüşümleri ele alan Ford, bu değişimin zorunlu olduğunu savunuyor, “çünkü Amerika artık tek süper güç değil.”
Washington’un Körfez’de yeni bir güvenlik mimarisi inşa ettiğini belirten Ford’a göre, bu strateji bölge ülkelerinin bölge güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlenmesine dayanıyor. Bu stratejiyi 1970’lerin başında Nixon ve Kissinger’ın izlediği Körfez politikasına benzeten Ford, “Amerika’nın kendi istikrarı için Körfez devletlerinin daha fazlasını yapmalarına ihtiyaç duyduğu bir dönemdeyiz. İşte bu nedenle Washington, Körfez ülkelerinin Çin ile ticari ilişkiler kurmasına ya da Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmasına itiraz etmedi” diyor. Ancak Ford, Washington’un, Çin ile askeri ilişkilerini geliştirmek isteyen Körfez ülkelerine karşı daha sert bir tutum izleyeceği uyarısında bulunuyor: “(Çin ile askeri ilişkilerini geliştiren) ülkeler, Washington’un askeri ilişkileri sınırlayacağını görecek, tıpkı Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemi satın aldıktan sonra gördüğü gibi.”
Son yıllarda bölgede yaşanan dönüşüm, Ford’un anlattıkları ile uyumlu. ABD kendi liderliğinde ancak daha çok bölge ülkelerinin askeri unsurlarına dayanan hava ve deniz gücü inşası için bastırıyor. Ancak bölge ülkeleri artık ABD’nin liderliğine güvenmediği için bu girişimlere eskiye oranla daha mesafeli yaklaşıyor. İşte tam da burada sıradan bir eski diplomat olmayan Ford’un aba altından soba gösterir nitelikteki makalesi anlam kazanıyor.
Malum, ABD Körfez ülkelerinin bu isteksizliğinden bir süredir zaten memnun değildi. Bu isteksizliğe Çin’le ilişkilerini geliştirmeleri de eklenince Washington’da alarm zilleri çalmaya başladı. Ford’un uyarı niteliğindeki yazısı elinde yeterince “havuç” kalkmayan ABD’nin “sopa” seçeneğini öne çıkarmaya başlayabileceğine işaret ediyor.
Robert Ford, sıradan bir diplomat değil demiştik… Kamuoyunu onu, son görev yeri Şam’dan, yumurta ve domatesli protestolarla emekli olduğu dönemden hatırlayacaktır. Suriye “iç savaşı”nın kışkırtılmasındaki rolü aşağı yukarı biliniyor. Savaşın başlangıcında Hama ve Humus’taki mitinglere bizzat katıldı, burada “ABD yanınızda” mesajları verdi. Ford’un bir süre önceki görev yeri Irak’taki “faaliyetlerini ise Wikileaks belgelerinden öğrendik. İşgalden kısa bir süre sonra Haziran 2004 Bağdat Büyükelçiliği’nin dış siyasi işlerden sorumlu bölüm başkanı olarak atanmıştı. Wikileaks belgelerine göre bu dönemde Ford, El Kaide’ye bağlı bazı gruplar, peşmergeler ve Şii gruplardan devşirilen ölüm mangalarını kurmada görev aldı. ABD ordusunun eğittiği bu ölüm mangalarının hedefi Baasçılar, destekçileri ve direnişçilerdi.
1994-1997 yılları arasında iç savaş sırasında Cezayir’de ve Mısır ve Türkiye’de de görev yapan Ford’un son analizini dikkatinize sunuyoruz:
***
ABD’nin Körfez’deki güvenlik politikası: Değişenler ve değişmeyenler
Robert Ford
Washington yeni Körfez güvenlik mimarisinin inşasına yardım ediyor. Bu yıllar alabilir ama çalışmalar başladı.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin, 31 Mayıs’ta görevi Basra Körfezi’ndeki ticari gemileri korumak olan ABD liderliğindeki deniz görev gücüne katılımını durdurduğunu açıklaması, Körfez Arap ülkelerinin Amerika’nın bölgedeki güvenlik politikasından duyduğu memnuniyetsizliğin son göstergesi.
Bu durum özellikle dikkat çekici çünkü geçmişte Birleşik Arap Emirlikleri Amerikalılarla yakın ortaktı. Emirliklerin kararının Amerikan medyasında ya da Amerikan dış politika kurumlarında çok az tartışma ya da yoruma konu olması da dikkat çekici.
Körfez gözlemcileri, 32 yıl önce Kuveyt’i kurtarmak için yapılan savaştan bu yana Amerikan politikasının ne kadar değiştiğini merak ediyor. Bunun cevabı elbette bazı Amerikan yaklaşımlarının evrim geçirdiği yönünde. Gelişmek zorundaydı çünkü Amerika artık tek süper güç değil.
2023’te Çin gerçek rekabeti temsil ediyor. Amerika’nın Körfez bölgesinin enerji kaynaklarına yönelik önemli ulusal çıkarları hâlâ var. İran gibi düşman bir devletin bu kaynakları ele geçirme çabasına karşı koyacak. Bu anlamda 1991’den çok da uzaklaşmış sayılmayız.
Yeni güvenlik mimarisi inşası
Ancak Washington, İran’ın saldırganlığını caydırmayı amaçlıyor ve birçok jeostratejik zorlukla karşı karşıya olduğundan bölgenin güvenliğini sağlamak için Körfez ülkelerinden yardım bekliyor.
Amerikan liderliğinde yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa etmek zaman alacak. Dolayısıyla Körfez, eski Amerikan güvenlik şemsiyesinden daha fazla sistem ve devlet içeren yeni bir bölgesel güvenlik mimarisine geçişin başlangıcına tanıklık ediyor.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin hayal kırıklığı ve daha geniş bir siyasi-diplomatik ağ kurma arzusu anlaşılabilir. Washington çok kutuplu dünyada Körfez ülkelerinin daha fazla seçeneğe sahip olduğunu biliyor ve dinamik bir Çin ile ekonomik ilişkiler kurmalarını kabul ediyor.
Ancak Washington’un da bir sınırı var: hem ABD hem de Çin ile yakın askeri ilişkilere sahip olmaya çalışan ülkelere en derin askeri işbirliğini sağlamayacak.
İlk değişiklik: Orta Doğu’da artık büyük kara savaşları olmayacak
1991 yılının başlarında Amerikan kuvvetleri, Iraklıları beş hafta boyunca hava ve füze saldırılarıyla bombaladıktan sonra iki hafta içinde Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Savaşta 300’den az Amerikalı öldü. Savaştan 10 yıl sonra, 2001 yılında Amerikan kamuoyunda yapılan bir anket, Amerikalıların %63’ünün bu Amerikan mücadelesine olumlu baktığını gösteriyor.
2003 Irak savaşı ise sekiz hafta değil sekiz yıl sürdü. Bu savaşta yaklaşık 5,000 Amerikalı öldü. (Elbette çok daha fazla sayıda Iraklı da öldü.) 1991’in aksine, 2011’de son Amerikan askeri Irak’tan döndüğünde zafer törenleri yapılmadı.
Geçen yıl Gallop tarafından yapılan bir kamuoyu araştırması Amerikalıların sadece %16’sının Irak savaşına olumlu baktığını gösteriyor. Benzer şekilde, Amerikan güçlerinin Afganistan’daki 20 yıllık savaştan çekilmesinden kısa bir süre sonra Ağustos 2021 sonunda yapılan bir ankete göre, kaotik çekilmeye rağmen Amerikalıların %54’ü bunun doğru bir karar olduğunu düşünüyor.
Ne kadar söylesek azdır. John Bolton gibi itibarsız şahinlere aldırmayın. Irak ve daha az ölçüde Afganistan’daki başarısızlıklar Amerika’nın Körfez bölgesindeki politika seçeneklerini değiştirdi: soldan sağa tüm siyasi çevreler, Amerikan halkı ve Amerikalı siyasetçiler Orta Doğu’da uzun ve maliyetli bir kara savaşı daha istemiyor.
Biden, John Bolton’un tavsiyesine uyup İran’a saldırmak istese bile, özellikle partinin sol kanadından önemli sayıda Demokrat ve özellikle Trump kanadından Cumhuriyetçiler onu derhal kınayacaktır. Geriye dönüp bakıldığında, 1991’deki kolay zaferin getirdiği özgüven ya da kibir kayboluyor.
İkinci değişiklik: Ortaklara ihtiyaç var
Birleşik Devletler hükümeti 1991 yılında Kuveyt’i kurtarmak için askerî harekâtı planladı ve yönetti. General Norman Schwarzkopf yarım milyon Amerikan askerine, Başkan Bush ve Dışişleri Bakanı James Baker ise uluslararası diplomatik mücadeleye liderlik etti.
Başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere birkaç Arap ülkesi de katıldı. Başkan Bush, Kasım 1990’da Mısır’ın başkentini ziyaret ederek Devlet Başkanı Mübarek’in Schwarzkopf komutasında görev yapmak üzere iki zırhlı tümen göndermeyi kabul etmesini sağladığında ben Kahire’deki Amerikan Büyükelçiliği’nde çalışıyordum.
Bush daha sonra Cenevre’de Devlet Başkanı Hafız Esad’la görüşerek onu da bir tümen göndermeye ikna etti. Bush’un bu güçleri istemesinin nedeni Schwarzkopf’un Iraklılara karşı onlara ihtiyaç duyması değildi. Schwarzkopf’un elinde bol miktarda Amerikan ateş gücü vardı.
Bush ve Baker bu Arap güçlerini, dünyanın geri kalanına Amerikan askeri operasyonunun meşruiyetini göstermek için istediler. (Mısır ve Suriye güçleri savaşta çok az şey yaptı.) Washington’un askeri harekât olarak adlandırdığı Çöl Fırtınası Operasyonu esasen bir Amerikan girişimiydi.
Amerikalılar 1991’den sonraki yıllarda Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve nihayetinde Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne askeri güçlerini yerleştirdi. Sovyetler Birliği kısa sürede çöktü, Çin henüz uluslararası bir güç değildi ve Amerikan güçleri Körfez’in güvenliğinin sorumluluğunu kolayca üstlendi.
Şimdi, 2023’te, Washington sadece bölgede başka bir büyük kara savaşını reddeden iç politikanın zorluklarıyla değil, aynı zamanda büyüyen Çin askeri gücüne karşı askeri dengeyi koruma ihtiyacıyla da karşı karşıya.
Çin donanması Amerikan donanması kadar tecrübeli değil ama daha fazla gemisi var. 1991 ve hatta 2003-2010 yıllarının aksine, Körfez’in ötesinde her Amerikan gemisine ve her piyade tümenine ihtiyaç duyuluyor.
Durum, 1971’den önce Başkan Richard Nixon ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın, Vietnam Savaşı ve Avrupa’daki Sovyet tehdidiyle boğuşurken Körfez güvenliğine gözden geçirdikleri duruma benziyor.
Britanya’nın Körfez’deki güvenlik sorunlarını büyük bir Amerikan rolü olmadan yönetmesine memnuniyetle izin veriyorlardı. Britanya 1971’de Körfez’den güçlerini çektiğinde, Nixon yönetimi Körfez’de sadece sınırlı bir rol istedi.
Henry Kissinger ve Nixon, Sovyetler Birliği’nin boşluğu doldurmasını veya bölgesel istikrarsızlıktan faydalanmasını istemiyordu. Bu nedenle, Bahreyn’deki eski Britanya deniz üssünde iki küçük savaş gemisini tutmaya karar verdiler.
Ağustos 1972’de Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarına gönderdiği gizli bir talimatta Nixon’ın Körfez politikasının şu ilkelere dayandığı belirtiliyordu:
- Bölgenin güvenliğinin temel sorumlusu bölgedeki devletleri olacak;
- Birleşik Devletler onları işbirliğine teşvik edecek;
- Birleşik Devletler aktif ve “yaratıcı” bir rol oynayacak.
Ortaya çıkan Nixon Doktrini, bir yanda İran ve Şah, diğer yanda Suudi hükümetinin bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet etkisini engellemek için Amerikalılarla işbirliği yapmasına dayanıyordu.
Amerikalılar bu dönemde Kuveyt’ten başlayarak Körfez’e ilk askeri teçhizat satışlarına başladı. Bu satışlar kısmen ticari kâr amacıyla devam etti, ancak Washington için daha önemlisi bölge devletlerinin yeteneklerini geliştirmeye çalışmaktı.
2023’te İran potansiyel bir ortak değil en büyük tehdit ama Trump ve şimdi de Biden, Nixon-Kissinger’ın Körfez ülkelerinin bölgesel güvenlik ve istikrarı sağlama sorumluluğuna yaptığı vurguyu kopyalıyor.
Listenin en başında Arap Yarımadası ve Levant’taki çeşitli devletlerin hava ve deniz operasyonlarını entegre eden bölgesel hava ve deniz savunma sistemi oluşturma girişimleri yer alıyor.
Amerikalılar bu çabaya öncülük ediyor ve bazı askeri varlıkları bu işe tahsis ediyor; bilgi teknolojisi sistemlerinin entegrasyonu büyük bir zorluk. Yine de bu, Amerikalıların Irak ve Afganistan savaşlarının sürdüğü 20 yıl boyunca Körfez’de üstlendiklerinden çok daha hafif bir askeri çaba.
Bilal Saab’ın kısa süre önce The National Review’da yazdığı gibi, bu çalışma bölge ülkelerinin Körfez bölgesinde daha fazlasını yapmasını isteyen Amerikan Kongresi’nde güçlü bir destek buluyor. NATO bir günde inşa edilmedi ve Körfez güvenlik mimarisi de yıllar alacak ama çalışmalar başladı.
Üçüncü değişim: İsrail ve Körfez güvenliği
Saddam Hüseyin, İsrail’in misillemesini kışkırtmak ve Washington’un Kuveyt savaşı için kurduğu uluslararası koalisyon üzerinde baskı yaratmak için İsrail’i SCUD füzeleriyle birkaç kez vurdu.
Bush ve Baker, Başbakan Yitzhak Shamir’in hükümetiyle sürekli temas halinde olarak itidal çağrısında bulundu. Kuveyt savaşından sonra Arap devletlerine verdikleri sözü tutan Bush ve Baker, Ekim 1991’de Madrid’de yapılan bir zirveyle başlayan kapsamlı bir barış süreci başlattı.
2023’te Biden yönetimi herhangi bir barış sürecinden vazgeçmekle kalmadı, aynı zamanda Körfez ülkelerinin kapsamlı bir barış anlaşması olmadan yeni bölgesel güvenlik mimarisinin inşasında İsrail’in yeteneklerinden ve deneyimlerinden yararlanmanın yollarını bulma tercihlerini de gizlemiyor.
Amerikalılar bu şekilde planlamamıştı ancak Obama ve ardından Trump, Körfez’deki Amerikan güvenlik varlığını kademeli olarak azalttıkça bazı bölge devletleri İran’dan gelen baskıyı dengelemeye yardımcı olmak (ve bölgenin savunmasına yönelik sürekli bir Washington taahhüdü için İsrail desteğini kullanmak) için İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye karar verdi.
Biden, Trump’ın İbrahim Anlaşmaları konusundaki çalışmalarını memnuniyetle övdü ve Biden’ın Suudi Arabistan’ı da İsrail ile bir anlaşmaya varmaya ikna etmeyi umduğuna dair haberler var. Ancak Bush ve Baker’ın aksine, DC’nin anlaşmanın bir parçası olarak yeni ve kapsamlı bir barış süreci önerisi yok.
Değişmeyen şey: Körfez’in güvenliği ve ABD’nin çıkarları
Biden yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne göre “Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu’nun su yollarında, özellikle Hürmüz Boğazı ve Babülmendep’te seyrüsefer özgürlüğünü tehlikeye atan yabancı veya bölgesel güçlere izin vermeyecek ve herhangi bir ülkenin askeri yığınak, saldırı ya da tehdit yoluyla başka bir ülkeye veya bölgeye hâkim olma girişimlerine müsamaha göstermeyecek.”
Hürmüz Boğazı’ndaki ticari trafiği sürdürme sözü, Reagan yönetiminin 1987-1988 yıllarında İran ve Irak arasındaki tanker savaşı sırasında Kuveyt gemilerini korumasına benziyor. Bir ülkenin diğerine ya da bölgeye hükmetmesini engelleme sözü, 43 yıl önce Başkan Carter’dan bu yana Amerikan politikasının yinelenen bir özelliği.
Trump yönetiminin İran’ın Eylül 2019’da Abkayk’taki Suudi enerji tesislerine yönelik saldırısına karşılık vermemesi Amerika’nın güvenilirliğine zarar verdi.
Benzer şekilde, Biden yönetiminin İran’ın sürat teknelerinden biri, bir ticari gemiyi taciz ettiğinde ya da ele geçirdiğinde İran’ı vurmaması, Amerika’nın Körfez’i koruma taahhüdü konusunda yeni şüpheler doğuruyor.
Amerikan perspektifinden bakıldığında iki önemli husus bulunuyor. Birincisi, İran’ın Körfez’in Arap tarafına yönelik geniş çaplı bir işgali- bir tür Ukrayna senaryosu- ile Panama bandıralı gemilere yönelik küçük sürat teknesi baskınları arasında ayrım yapmalıyız.
Amerikan personeli ve askeri varlıkları İran’la karşı karşıya olan Körfez ülkelerindeki üslerde konuşlanmış durumda. Tıpkı NATO ülkelerinde olduğu gibi bu üsler de gerektiğinde konvansiyonel silahların kullanımının artırılması da dahil ev sahibi ülkeyi işgale karşı savunmaya yönelik örtülü bir Amerikan taahhüdünü temsil ediyor.
İran’ın ticari gemilere yönelik tacizlerini caydırmak farklı bir konudur. Tanker savaşı sırasında Amerikalılar İran’ın her saldırısını durdurmadı ve operasyonda İran’ın büyük bir savaşa doğru tırmanmasına neden olabilecek askeri eylemlerden kaçındı. Amerika’nın amacı deniz trafiğinin büyük fiyat artışları olmadan devam etmesini sağlamaktı.
Bunda da başarılı oldu.
Amerikalılar 2023’te de özellikle de Çin’in meydan okumalarıyla karşı karşıyayken ve Ukrayna büyük miktarda Amerikan askeri kaynağını tüketirken İran’a karşı büyük ve uzun bir savaşa girmek istemiyorlar.
Aynı zamanda Körfez üzerinden deniz taşımacılığının devam etmesini sağlamak istiyor. Yeniden Kissinger ve Nixon’a döndük ve Amerika’nın kendi istikrarı için Körfez devletlerinin daha fazlasını yapmalarına ihtiyaç duyduğu bir dönemdeyiz.
İşte bu nedenle Washington, Körfez ülkelerinin Çin ile ticari ilişkiler kurmasına ya da Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmasına itiraz etmedi.
Çin’in Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimi azaltmada başarılı olması -pek olası olmasa da- Amerika’nın Körfez istikrarına olan ilgisine hizmet edecektir.
Ancak, Washington, Körfez ülkeleri ile Çin arasındaki askeri ilişkilere daha sert bir tutum sergileyecektir. Washington, Çin istihbaratının Amerikan kuvvet hareketlerini dikkatlice izlemek veya Amerikan yapımı askeri teçhizat ve sistemlerin yeteneklerine ve bütünlüğüne sızmak için tesislerden yararlanmasını istemeyecektir.
Çin ile yakın bir askeri ilişki kurarken aynı zamanda ABD’den yakın askeri işbirliği ve koruma bekleyen ülkeler, Washington’un askeri ilişkileri sınırlayacağını görecek, tıpkı Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemi satın aldıktan sonra gördüğü gibi.
Ortadoğu
‘Küstahça beklentiler darmadağın oldu’

İslamabad Mutabakat Muhtırası sonrasında İsrail, ABD ve bölge ilişkilerini değerlendiren ABD/Ortadoğu Projesi Başkanı Daniel Levy, çatışmaların ardından şekillenen yeni jeopolitik dengeleri ve Washington ile Tel Aviv arasında derinleşen ayrışmayı kaleme aldı. Levy, İsrail’in askeri güce dayalı bölgeyi domine etme ve Filistinlileri tamamen yok sayma projesinin bu savaşla birlikte hayalden ibaret olduğunun açıkça kanıtlandığını belirtti.
İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan, 2001 yılındaki Filistin ile yapılan Taba Zirvesi ve 1995 yılındaki ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte heyette yer alan, 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörlüğü görevini yürüten ve halen New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi adlı düşünce kuruluşunun başkanlığını yapan Daniel Levy, İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın ardından bölgedeki yeni dönemi değerlendirdi.
Levy, 14 maddelik İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın gerçek anlamının, ayrıntıların şekilleneceği ya da savaşın yeniden başlayacağı en az 60 günlük müzakere sürecinde belirleneceğini vurguladı.
Yaklaşık iki sayfalık bu muhtırayı 2015 yılındaki 159 sayfalık nükleer anlaşma ile kıyaslamanın anlamsız olduğunu belirten Levy, ABD ve İsrail’in 110 gün önce başlattığı askeri müdahalenin ardından bu anlaşmanın ABD için en iyi alternatif olarak sunulmasının taktiksel nedenleri olduğunu kaydetti.
“Küstahça beklentiler darmadağın oldu”
Savaşın başlangıcında İsrail liderliği tarafından ilan edilen ve ABD Başkanı ile yakın çevresi tarafından desteklenen dört temel hedef olduğunu hatırlatan Daniel Levy, bu hedefleri şöyle sıraladı: İran’ın nükleer programının 2015 anlaşmasından daha kesin bir şekilde sonlandırılması, İran füze tehdidinin tamamen ortadan kaldırılması, İran’ın bölgedeki vekil güçlerine desteğinin kesilmesi ve son olarak İran’da rejim değişikliği ya da çöküşünün sağlanması. Levy, bu hedeflere daha sonra Suudi Arabistan, Pakistan, Katar ve Kuveyt gibi ülkelerin de İsrail ile normalleşme sürecine dahil edilmesinin eklendiğini belirtti.
Ancak gelinen noktada bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını ifade eden Levy, şu değerlendirmede bulundu:
“Basitçe söylemek gerekirse, bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadı ve 14 maddelik muhtıra, bu konuları hayalperest ve maksimalist bir yaklaşımla değil, gerçekçi bir şekilde ele alıyor. Muhtıranın yürürlüğe girmesiyle birlikte yalnızca savaşın kendisinin yarattığı iki sorun çözülmüş oldu; yani savaşın sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılması. Bu nedenle anlaşmanın İsrail siyasi yelpazesinde ve yorumcuları arasında büyük bir başarısızlık ve fiyasko olarak nitelendirilmesi şaşırtıcı değil.”
İsrail’in yıllardır körü körüne güvendiği stratejik varsayımların çöktüğünü belirten Levy, şunları kaydetti:
“On yıllardır süregelen ve artık darmadağın olan İsrail varsayımı, eğer ABD’yi bir savaşa çekebilirseniz İran’ın yenilgisinin, teslimiyetinin veya çöküşünün kaçınılmaz olacağı yönündeydi. İsrail ve ABD, girdikleri kibir sarmalında, İran’ın Batı’nın inatla öğrenmeyi reddettiği bir dersi, yani kibirli bir düşmanı zekasıyla alt etmeye, stratejik öngörüye ve kapsamlı hazırlığa dayalı asimetrik bir stratejinin avantajlarıyla alt etme potansiyeline sahip olabileceğini hiç hesaba katmamışlardı.”
“Savaş planları çöktü ve ABD stratejik bir yenilgiye doğru sürüklendi”
ABD Başkanı Donald Trump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanlış hesaplarına güvenerek başlattığı bu kördüğümden çıkış yolu aradığının uzun süredir anlaşıldığını dile getiren Levy, 39 gün süren aktif Amerikan-İsrail askeri ortaklığının ve mutlak zafer iddialarının ardından savaş planlarının çöktüğünün netleştiğini belirtti.
ABD’nin stratejik bir yenilgiye doğru sürüklendiğini gören karar vericilerin fiili bir ateşkese yöneldiğini, 71 günlük bir gerçekçilik arayışının ardından 18 Haziran’da muhtıranın elektronik olarak imzalandığını aktardı.
Savaşın İran üzerindeki ekonomik ve insani etkilerinin de ağır olduğunu belirten Levy, ülkede enflasyonun fırladığını, temel gıda fiyatlarının ikiye katlandığını, ekonominin yüzde 6 oranında daralmasının beklendiğini ve kritik enerji altyapısının tahrip olduğunu yazdı.
Ancak ABD tarafında da askeri maliyetlerin Moody’s tahminlerine göre 132 milyar doları bulduğunu, kritik silah stoklarının tükendiğini ve ABD’nin müttefiklerinin çıkarlarına yönelik sergilediği kayıtsızlığın küresel imajına uzun vadeli bir zarar verdiğini ekledi.
“İsrail lobisi kolay kolay boyun eğmeyecek”
Donald Trump’ın son günlerde Netanyahu’ya yönelik eşi benzeri görülmemiş sert eleştiriler yönelttiğine dikkat çeken Levy, bu durumu Trump’ın kendi sorumluluğundan kaçma yöntemi olarak yorumladı.
Trump’ın doğrudan kendisini suçlamadan, faturayı İsrail yanlısı çevrelere kesmek istediğini belirten yazar, ABD iç siyasetindeki dengelerin de değiştiğini ifade etti.
İsrail lobisinin Amerikan siyaseti üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kalkmadığını vurgulayan Levy, şu uyarıda bulundu:
“Hiç şüphe yok ki İsrail, onun yankı odası ve lobisi kolay kolay boyun eğmeyecek. Nasıl geri döneceklerini ve uzun vadeli oyunu nasıl oynayacaklarını çok iyi biliyorlar; ellerindeki araçlar hala oldukça güçlü. ABD’nin hem bu anlaşmayı İsrail’e dayatması hem de aynı anda aralarındaki bağın hala güçlü olduğunu göstermeye çalışarak İsrail’e borçluymuş gibi davranması aynı anda mümkün olabilir.”
Levy, İsrail lobisinin kongre ağını, güçlü medya ortaklıklarını ve seçim dönemlerinde büyük kampanya bütçelerini seferber etme kabiliyetini koruduğunu belirtti. ABD’nin elindeki yaptırım gücünü İsrail’e karşı sürdürülebilir bir şekilde kullanıp kullanmayacağının ise hala şüpheli olduğunu aktardı.
“İsrail bu 60 günlük süreyi çatışmaları yeniden başlatmak için kullanacak”
İsrail’in önümüzdeki 60 günlük müzakere sürecini kendi pozisyonlarını dayatmak ve çatışmaları yeniden başlatmak için bir fırsat olarak göreceğini belirten Levy, Netanyahu’nun Trump’tan yeni tavizler koparmaya çalışacağını yazdı.
Özellikle Lübnan sınırında işgal edilen bölgelerin korunması, Gazze ve Batı Şeria’da İsrail’e daha serbest bir hareket alanı tanınması gibi taleplerin masaya geleceğini öngördü.
Geçmişte Barack Obama döneminde de benzer krizler yaşandığını, lobinin Obama’ya karşı amansız saldırılar düzenlediğini ancak buna rağmen ABD tarihinin en büyük askeri yardım paketinin imzalandığını hatırlatan Levy, bugünkü durumun ise daha derin bir kırılmaya işaret edebileceğini belirtti.
“Siyonist muhalefet askeri hedefleri sorgulamıyor, sihirli çözümler pazarlıyor”
İsrail içinde yaklaşan eylül veya ekim seçimleri nedeniyle siyasi atmosferin oldukça gergin olduğunu belirten Levy, Netanyahu’nun anketlerde geride olduğunu ve sürekli bir hayatta kalma savaşı anlatısıyla koltuğunu korumaya çalıştığını yazdı.
İsrail kamuoyundaki sürekli travma psikolojisinin sadece Netanyahu tarafından değil, ona rakip olan diğer siyonist muhalefet partileri tarafından da körüklendiğini belirten Levy, şu ifadeleri kullandı:
“Siyasi muhalefet Netanyahu’yu sağdan sıkıştırmaya çalışıyor. Temel argümanları askeri hedeflerle veya bu hedeflerin sınırlarıyla yüzleşmek değil. Gerçekçi bir tartışmayı teşvik etmek yerine, ellerinde daha iyi sihirli bir çözüm olduğu fikrini pazarlamayı tercih ediyorlar. Netanyahu’nun en büyük rakibi Naftali Bennett, İran’da rejim değişikliği vaat ederken, sonraki hedefin Türkiye olacağını söyleyerek tehditler savuruyor.”
İsrail’in Lübnan’daki işgalini sürdürme ısrarının yeni çatışmaları kaçınılmaz kılacağını vurgulayan Levy, ABD’nin yaptırım gücünü kullanmaması durumunda Lübnan ve Filistin topraklarındaki trajedinin büyüyerek devam edeceğini, İsrail’in uğradığı hüsranın acısını savunmasız Filistin halkından çıkaracağını belirtti.
“Bölge ülkeleri artık yumurtalarını tek sepete koymayacak”
Savaşın bölge ülkeleri açısından da önemli dersler barındırdığını ifade eden Levy, ABD’nin kendi müttefiklerinin uyarılarını dikkate almayıp sadece İsrail’in yönlendirmesiyle hareket etmesinin güven tazelemek yerine derin şüpheler uyandırdığını yazdı.
Levy, bir Suudi dostunun kendisine aktardığı “Akıllı düşman, deli dosttan iyidir” atasözünü paylaşarak, bölge ülkelerinin artık güvenlik stratejilerini çeşitlendireceğini, Çin, Güney Kore ve Avrupa ile ilişkilerini geliştireceğini ve kendi aralarında daha yoğun bir iş birliği zemini arayacağını belirtti.
Levy, yazısını şu sözlerle tamamladı:
“İsrail’in Filistinlilere karşı tamamen yok etmeye dayalı bir projede ısrar etmesi, doğası gereği bölgede düşmanca bir tutum sergilemesi ve kaba kuvvete dayalı bir hakimiyet kurma çabası anlamına gelir. Bu projenin gerçekleştirilemez olduğu, çok somut bir şekilde, gözler önüne serilmiştir. İsrail halkının ve siyasetinin bu yanlış yoldan dönmesi için daha ne kadar yenilgi yaşanması gerekecektir?”
Ortadoğu
İran Dışişleri: Savunma ve füze kapasitemiz hiçbir zaman müzakere konusu olmayacak

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündeme dair kritik açıklamalarda bulunarak, ABD ve İsrail saldırılarında zarar gören askeri ve nükleer tesislere yönelik herhangi bir uluslararası denetim planı bulunmadığını bildirdi. ABD ile İsviçre’de yürütülen müzakerelerin detaylarını paylaşan Sözcü Bekai, Washington yönetiminin taahhütlerini yerine getirmesi konusundaki kararlılıklarını vurguladı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, başkent Tahran’da yerli ve yabancı gazetecilerin katılımıyla düzenlediği haftalık basın toplantısında, ülkesinin dış politika gündemi, nükleer programı, ABD ile yürütülen dolaylı müzakereler ve bölgesel güvenlik konularına ilişkin açıklamalarda bulundu.
Sözcü Bekai, ülkesinin egemenlik haklarını ve ulusal çıkarlarını koruma konusundaki kararlılığını yinelerken, bölgesel aktörlere ve Batılı devletlere yönelik net mesajlar verdi.
Toplantının açılışında konuşan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, Kerbela ve Aşure kültürünün İran halkının zorlu sınavlardaki direncine olan etkisine değindi.
Bekai, “Aşure, bir savaşı anlatmaktan ziyade, insanın kendi onur ve haysiyetini korumak için gösterdiği direnişin öyküsüdür. Bu mesaj, tarihsel dönüm noktalarında İran halkının davranış ve kültüründe açıkça görülebilmektedir” ifadelerini kullandı.
İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen diplomatik temaslara değinen Bekai, İran heyetinin bu süreçte Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Rafael Mariano Grossi ile herhangi bir görüşme gerçekleştirmediğini açıkladı.
“Hasar gören tesislere yönelik herhangi bir denetim planımız bulunmuyor”
Gazetecilerin, ABD ve İsrail’in askeri saldırılarında zarar gören İran askeri ve nükleer tesislerinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişleri tarafından denetlenip denetlenmeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan Sözcü İsmail Bekai, bu konuda kesin bir tavır ortaya koydu.
Bekai, “ABD ve Siyonist rejimin askeri tecavüzleri sırasında zarar gören tesislerimizde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının herhangi bir denetim yapması yönünde bir planımız bulunmamaktadır. Esas itibarıyla bu alanda tanımlanmış bir uygulama yönergesi veya protokol de mevcut değildir” dedi.
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması kapsamındaki yükümlülüklerine sadık kaldıklarını belirten Bekai, “Biz, bu antlaşmanın sorumlu bir üyesi olarak kendi olağan işleyişimizi sürdürüyoruz ve bu olağan sürecin sınırları son derece nettir” değerlendirmesinde bulundu.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulunda İran aleyhine alınan karara da değinen Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, oylamada sorumlu davranarak hayır oyu veren veya çekimser kalan ülkelere teşekkür etti.
Bölgedeki bazı ülkelere yönelik kırgınlıklarını dile getiren Bekai, “ABD’nin bölgedeki eylemlerine ve işlediği suçlara doğrudan tanıklık etmelerine rağmen bu karar tasarısı lehinde oy kullanan bazı bölge ülkelerinden son derece şikayetçiyiz” şeklinde konuştu.
“Avrupalı aktörler kendi sorumsuz davranışları nedeniyle tamamen kenara itildi”
Fransa Dışişleri Bakanı’nın, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kapsamında İran’a yönelik yaptırımların sürdürülmesinde Avrupa ülkelerinin oynayabileceği rollere ilişkin açıklamalarına sert tepki gösteren Sözcü İsmail Bekai, kendi düşen ağlamaz atasözünü hatırlattı.
Bekai, “Kendi eden bulur; Avrupalılar son bir iki yıldır sergiledikleri tutum ve davranışlar nedeniyle kendilerini sürecin dışına itmiş ve marjinalleştirmiştir. Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın geri döndürme mekanizması olarak bilinen süreçte, Avrupalı tarafların hiçbir irade gösteremediğini ve son derece sorumsuz davrandığını unutmamalıyız” ifadelerini kullandı.
Avrupa’nın geçmişteki tutumlarını eleştirmeye devam eden İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik dayatılan savaşlar döneminde de çok yakışıksız ve haksız pozisyonlar aldılar. Tüm dünya bu tavırlara şahittir. Bu sorumsuz yaklaşımlar, Avrupalı tarafların uluslararası alandaki güvenilirliğini ve konumunu kesinlikle artırmayacaktır. Avrupa, küresel meselelerde yeniden etkin bir rol oynamak istiyorsa, öncelikle mevcut yaklaşımlarını değiştirmeli, bağımsız ve sorumlu bir aktör gibi davranmaya karar vermelidir. Sadece sızlanıp şikayet ederek Avrupa’nın uluslararası konumunu değiştirmesi mümkün değildir.”
Fransa’nın Birleşmiş Milletler yaptırımlarının kaldırılması konusundaki tek taraflı onay şartı iddialarına Mevlana’nın dizeleriyle karşılık veren Bekai, “Bu iddialar, kendi sahasının dışında boş konuşmaktan ve gürültü patırtı yapmaktan ibarettir. Bazı Avrupalı ülkeler ne yazık ki bir yandan kendilerini küresel süreçlerin dışına iterken, diğer yandan yürüyen her olumlu süreci sabote etme ve engelleme alışkanlığı edinmiştir. Bu tarz yaklaşımların Fransa gibi bir devlete yakışmadığı kanaatindeyim. Fransa, uluslararası alanda sorumluluk sahibi ve saygın bir aktör olarak kabul görmek istiyorsa, bu söylemleri bir kenara bırakıp bölgemizdeki gelişmelere karşı daha mantıklı ve yapıcı bir politika benimsemelidir” dedi.
Avrupa ülkelerinin son bir yıldır kendi savundukları temel değerlerle çeliştiğini belirten Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, “Avrupalı devletler, tekeline aldıklarını iddia ettikleri hukukun üstünlüğü, uluslararası hukuka saygı, Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel ilkeleri ve insan hakları gibi değerleri bizzat kendileri ayaklar altına almıştır” eleştirisinde bulundu.
“Dondurulmuş varlıklarımızı dilediğimiz gibi kullanma konusunda hiçbir kısıtlama yok”
İran’ın serbest bırakılan finansal varlıklarının kullanım alanlarına ve bu kaynaklarla yalnızca ABD’den tarım ürünü satın alınabileceğine dair uluslararası basında yer alan iddiaları yalanlayan Sözcü İsmail Bekai, bu durumu ironik bir dille eleştirdi.
Bekai, “Daha önce bu savaşın amacının İran medeniyetini yok etmek ve ülkemizi çökertmek olduğunu iddia edenlerin, bugün bu hedefi Amerikalı çiftçileri zenginleştirme seviyesine kadar indirgemiş olmalarını oldukça manidar ve ilginç buluyoruz. Biz, serbest bırakılan finansal varlıklarımızı ülkemizin çıkarları, faydası ve ihtiyaçları doğrultusunda nasıl uygun görüyorsak o şekilde harcarız. Tarım Bakanlığımız ve ilgili diğer kurumlarımız, ithal edilecek ürünler ve yapılacak alımlar konusunda kendi değerlendirmelerine göre özgürce karar verecektir. Bu alanda üzerimizde hiçbir kısıtlama bulunmamaktadır” açıklamasını yaptı.
Finansal süreçlerin teknik detaylarına değinen Bekai, “İran’ın petrol satışına yönelik lisans ve izinler dün itibarıyla yürürlüğe girmiş ve uygulanmaya başlanmıştır. Bloke edilen veya kullanımı sınırlandırılan varlıklarımızın harcanması konusundaki diğer tüm başlıklar da aynı şekilde bu kapsamdadır. Merkez Bankası Başkanımız dün bu konuda oldukça detaylı ve açıklayıcı bilgiler paylaştı. Burada en temel husus, dondurulan varlıklarımızın İran’ın serbest kullanımı altında olması ve ülkemizin ihtiyaç duyduğu ürünlerin tedarik edilmesi amacıyla dilediğimiz şekilde erişilebilir hale getirilmiş olmasıdır” dedi.
Bloke edilen varlıkların serbest bırakılmasına yönelik teknik bir takvim veya çalışma grubunun olup olmadığı sorusunu da yanıtlayan Bekai, “Tarafların taahhütlerini yerine getirmesini denetleyen genel bir komitemiz zaten mevcut. Ancak varlıklarımızın serbest bırakılması özelinde asıl kriter, Merkez Bankamızın bu kaynakları ülkemizin belirlediği öncelikli alımlar için herhangi bir engelle karşılaşmadan, tamamen özgürce harcayabilmesidir” bilgisini paylaştı.
“Mesafe koyma kararımızın ardından ABD ile dolaylı mesajlaşma sürdürüldü”
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in, İran heyetinin Donald Trump’ın tehditlerine rağmen müzakere masasını terk etmediği yönündeki iddialarını yalanlayan Sözcü İsmail Bekai, Cenevre’deki görüşmelerin perde arkasını gerçeklere dayanarak anlattı.
Bekai, “Ben her zaman kişisel yorumlar veya anlatılar değil, doğrudan somut gerçekleri aktaracağımızın sözünü verdim. İran, ABD ve iki arabulucu ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen ortak toplantı yerel saatle öğleden sonra 15.00’te başladı. Yaklaşık bir buçuk saat süren bu oturumun ardından, yarım saatlik kısa bir ara verilmesi ve sonrasında görüşmelere devam edilmesi kararlaştırıldı. Tam bu ara sırasında, ABD’li yetkililerin ve bizzat ABD Başkanının ülkemize yönelik hakaretamiz ve tehditkar açıklamaları kamuoyuna yansıdı. Bu gelişmenin ardından dörtlü ortak oturum bir daha toplanmadı. Sürecin devamında yürütülen temaslar, yalnızca arabulucular vasıtasıyla gerçekleştirilen karşılıklı mesaj değişiminden ibaret oldu” dedi.
Tehditlerin ardından ABD tarafıyla doğrudan bir temas kurmadıklarını belirten İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, “Müzakereleri dörtlü formatta durdurma kararımızın ardından, ABD’li tarafla hiçbir doğrudan temasımız olmamıştır. Tabii ki İran’ın ulusal çıkarlarını korumak ve ülkemizin belirlediği hedeflere ulaşmasını sağlamak adına her türlü diplomatik aracı kullanırız. O anki koşullar çerçevesinde en doğru ve maslahata uygun adım, mesaj alışverişini arabulucular üzerinden sürdürmekti ve bunun somut sonuçlarını da hep birlikte gördük” ifadelerini kullandı.
“Saldırılara kolaylık sağlayan bölge ülkelerinden tazminat talep edeceğiz”
ABD ve İsrail’in İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği askeri saldırılarda Ürdün ve Kuveyt gibi bölge ülkelerinin ABD güçlerine lojistik ve askeri kolaylık sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Sözcü İsmail Bekai, bu durumun hukuki ve diplomatik sonuçları olacağını vurguladı.
Bekai, “Bazı bölge ülkelerinin, maalesef ülkemize yönelik gerçekleştirilen bu askeri tecavüz ve saldırılarda aktif bir rol oynadığını, hava sahası veya askeri üs kullandırdığını kanıtlayacak yeterli kanıt, belge ve bulguya sahibiz. Bu konuyu görmezden gelmemiz veya geçiştirmemiz kesinlikle söz konusu olamaz. Bu ihlallerin hukuki takibini yapacak, gerekli tüm belgeleri arşivleyecek ve sorumlulardan hesap soracağız” uyarısında bulundu.
Saldırılara zemin hazırlayan ülkelerin uluslararası hukuk açısından sorumlu olduğunu hatırlatan Bekai, şunları kaydetti:
“ABD’li yetkililerin de bu işbirliğini açıkça itiraf etmiş olması, söz konusu bölge ülkelerinin sorumluluğunu katbekat artırmaktadır. ABD ve Siyonist rejimin İran topraklarına saldırması uluslararası hukuka göre açık bir suçtur. Bu suça ortak olan, askeri kolaylık sağlayan veya destek veren her aktör uluslararası hukuk önünde doğrudan sorumludur. Biz bu konunun takipçisi olmak ve sorumlulardan hesap sormak için her türlü diplomatik ve hukuki platformu sonuna kadar değerlendireceğiz.”
İran’ın komşularıyla ilişkilerinde barışçıl bir süreç hedeflediğini ancak güvenliğin ihlal edilmesini kabul etmeyeceklerini belirten Bekai, “Bölgemizin geleceği ve komşularımızla olan ilişkilerimiz, şüphesiz son aylarda yaşanan bu kritik gelişmelerden etkilenecektir. Bazı komşu ülkelerin saldırgan güçlerle işbirliği yapması nedeniyle ciddi güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kaldık. Bu durum İran halkının ortak hafızasında derin bir iz bırakacaktır. ABD ve İsrail ile işbirliği yapan ülkelerin, verdikleri bu zararları telafi etmek için her fırsatı değerlendirmesini bekliyoruz. Biz ilişkilerimizin iyi komşuluk ve karşılıklı saygı temelinde ilerlemesini istiyoruz ancak ülkemize yönelik askeri tecavüze ortak olunmasını da asla unutmayacağız” dedi.
“Savunma gücümüz ve füze programımız hiçbir şekilde müzakere edilemez”
Müzakereler kapsamında İran’ın askeri kapasitesi ve füze programının gündeme gelip gelmediği yönündeki sorulara net bir yanıt veren Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, bu alanların kırmızı çizgileri olduğunu belirtti.
Bekai, “Ülkemizin savunma kapasitesi ve füze programı kesinlikle hiçbir diplomatik görüşmenin parçası olmamıştır ve gelecekte de hiçbir şekilde müzakere masasına getirilmeyecektir” dedi.
Katar Dışişleri Bakanı’nın bölge ülkeleriyle İran arasında geniş kapsamlı bir güvenlik toplantısı düzenleneceği yönündeki açıklamalarını da değerlendiren Bekai, bölgesel güvenliğin ancak bölge aktörleri tarafından sağlanabileceğini yineledi.
Bekai, “Güvenliğin dışarıdan ithal edilemeyeceğini, bölge ülkelerinin ortak bir güvenlik mekanizması kurması gerektiğini her zaman savunduk. Bu ilkeye sonuna kadar bağlıyız ve geçmişte bu doğrultuda somut öneriler sunduk. Yabancı askeri güçlerin müdahalesi olmaksızın, bölgede kolektif güvenliği güçlendirecek her türlü yapıcı girişimi memnuniyetle karşılar ve komşularımızla bu konuları görüşmeye her zaman hazır olduğumuzu belirtiriz” şeklinde konuştu.
“Cenevre’ye basına gösteri yapmak için gitmedik”
İsviçre’deki müzakereler sırasında basın mensuplarının salondan çıkarılması ve görüşmelerin basına kapalı gerçekleştirilmesi kararına değinen Sözcü İsmail Bekai, diplomasinin ciddiyetine vurgu yaptı.
Bekai, “Biz İsviçre’ye medyaya yönelik bir gösteri yapmak, propaganda yürütmek veya reklam yapmak için gitmedik. Bizim oradaki amacımız son derece net ve somuttu; ülkemizin haklarını savunmak, taleplerimizi doğrudan muhataplarımıza iletmek ve karşı tarafın taahhütlerini yerine getirmesini sağlamaktı. Bu temel amacımızı gölgeleyecek veya dikkatleri başka yöne çekecek hiçbir uygulamaya izin veremezdik. Bu nedenle kapsamlı bir medya kampanyasına veya basın şovuna ihtiyaç duymadık” açıklamasında bulundu.
ABD’de yapılan ve Amerikan halkının büyük çoğunluğunun İran ile olası bir savaşa karşı olduğunu gösteren kamuoyu araştırmalarını da değerlendiren Bekai, savaşların halklara yıkım getirdiğini belirtti.
Bekai, “Bu savaş, ABD ve Siyonist rejimin hem İran’a hem de tüm bölgeye zorla dayattığı bir süreçtir. Bu çatışmalar Amerikan halkına, bölgemize ve ülkemize çok ağır maliyetler yüklemiştir. Amerikan vatandaşlarının bu hukuksuz ve saldırgan politikalara karşı çıkması, kendi hükümetlerinin savaş yanlısı tutumunu desteklememesi son derece doğaldır. Sadece Amerikan halkı değil, tüm dünya kamuoyu ABD’nin militarist politikalarına karşı sesini yükseltmektedir” dedi.
“Nükleer süreç ve yaptırımların kaldırılması altmış günlük takvime bağlıdır”
Cenevre’deki diplomatik temaslarda nükleer programın kapsamının ele alınıp alınmadığı sorusunu yanıtlayan Sözcü İsmail Bekai, sürecin hukuki çerçevesini anlattı.
Bekai, “Mutabakat metni uyarınca, nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılması başlıkları birbirine paralel olarak 60 günlük bir zaman dilimi içinde ele alınacaktır. İlgili mutabakat belgesinin hükümleri bu konuda son derece açıktır; bu iki temel başlıkta müzakerelerin fiilen başlayabilmesi, önceden belirlenmiş bazı özel maddelerin taraflarca eksiksiz şekilde uygulanmasına bağlıdır. Biz şu an bu ön koşulların ve hazırlık adımlarının tamamlanması için çalışıyoruz. Belirlenen maddelerin bir kısmı hayata geçirildi, bir kısmının uygulanmasına ise devam ediliyor. Cenevre’de ABD tarafıyla nükleer konularda genel pozisyonların karşılıklı beyan edilmesi dışında herhangi bir detaylı veya teknik görüşme gerçekleştirmedik. Onlar kendi yaklaşımlarını sundu, biz de gerekli yanıtlarımızı verdik. Yaptırımlar konusunda da durum aynı şekildedir, konular yalnızca genel hatlarıyla ele alınmıştır. Sürecin nasıl ilerleyeceğini, mutabakat metnindeki takvimin nasıl işleyeceğini hep birlikte göreceğiz” değerlendirmesinde bulundu.
İran ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerde güvensizliğin aşılmasının zaman alacağını belirten Bekai, “Geleceğe yönelik aceleci adımlar atmak yerine bugünün sorumluluklarına odaklanmalıyız. ABD’nin geçmişteki güvenilmez ve düşmanca politikaları nedeniyle önümüzde yürünmesi gereken çok uzun ve zorlu bir yol bulunmaktadır. Dolayısıyla şu aşamada öncelikli hedefimiz olan savaşın tamamen durdurulması ve ABD’nin mutabakat metnindeki yükümlülüklerine harfiyen uymasının güvence altına alınması konularına yoğunlaşmayı tercih ediyoruz” dedi.
Yaptırımların kaldırılması sürecinin teknik ayrıntılarını paylaşan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Dün yayımlanan karar, İran’ın petrol, petrokimya ve petrol türevlerinin satışı ile bu ticaretin yürütülmesi için gerekli olan sigorta, taşımacılık, lojistik ve bankacılık işlemlerinin önündeki engelleri kaldıran resmi izindir. Diğer yaptırımların kaldırılması konusu ise mutabakat metninde ABD’nin üstlendiği temel taahhütler arasındadır ve önümüzdeki 60 gün içinde müzakere edilecektir. ABD’nin gerek birincil gerek ikincil yaptırımları, gerekse uluslararası organizasyonlar nezdinde İran’a uygulanan tüm kısıtlamaları kaldırma taahhüdü son derece nettir. Bu konular önümüzdeki günlerde kurulacak çalışma masalarında ayrıntılı olarak ele alınacaktır” şeklinde konuştu.
“Hürmüz’ün güvenliği için Umman ile koordinasyon halindeyiz”
Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Umman’a gerçekleştirdikleri resmi ziyaretlerin amacına değinen Sözcü İsmail Bekai, iki ülkenin bölgesel güvenlikteki ortak sorumluluğuna dikkat çekti.
Bekai, “İran ve Umman, Hürmüz Boğazı’na kıyısı olan iki egemen devlettir. Boğaz’daki deniz trafiğinin, sivil ve ticari gemilerin güvenli geçişinin sağlanması adına iki ülkenin sürekli koordinasyon ve işbirliği içinde çalışması yasal bir zorunluluktur. Bu alandaki teknik görüşmelerimiz ve ortak çalışmalarımız kesintisiz sürmektedir. Meclis Başkanımızın Maskat ziyaretinde de bu hayati konu detaylıca ele alınmıştır. Umman ile ilişkilerimiz her zaman çok üst düzeyde ve örnek niteliktedir. Ülkemize yönelik saldırılar sırasında Umman hükümetinin sergilediği sorumlu duruşu takdirle karşılıyoruz. Umman, son yirmi yılda bölgesel gerilimlerin azaltılması ve diplomasinin işletilmesi konusunda çok yapıcı roller üstlenmiştir” dedi.
İran’ın diplomatik temaslar kapsamında ABD’den herhangi bir ayrıcalık veya taviz almadığını belirten Bekai, “Biz kimseden bir lütuf veya ayrıcalık talep etmedik. Yürüttüğümüz kararlı diplomasi sayesinde, İran halkının gasp edilmiş olan meşru haklarının bir kısmını geri almayı başardık. Serbest bırakılan varlıklarımız veya deniz ticareti üzerindeki hukuksuz ablukanın kaldırılması birer taviz değil, halkımızın zaten hakkı olan unsurlardır. ABD’nin yıllardır uyguladığı hukuksuz deniz ablukası gayrimeşru bir zorbalıktı ve bu durumun sona erdirilmesi uluslararası hukukun bir gereğidir” şeklinde konuştu.
“Bölgedeki yabancı askeri varlığı tamamen sona ermelidir”
Müzakerelerin en kritik başlıklarından biri olan ABD askeri güçlerinin bölgeden çekilmesi konusuna değinen Sözcü İsmail Bekai, takvimin net olduğunu belirtti.
Bekai, “Mutabakat metninde bu konuda iki temel ve bağlayıcı madde yer almaktadır. Birincisi, nihai anlaşmanın imzalanmasını takip eden 30 gün içinde, bölgedeki tüm ABD askeri güçlerinin İran’ın çevre coğrafyasından tamamen çekilmesi gerekmektedir. Anlaşmanın dördüncü maddesinde yer alan bu çekilme takviminin teknik detayları, önümüzdeki müzakerelerde ayrıntılı olarak müzakere edilecektir. İkinci taahhüt ise ABD’nin müzakerelerin devam ettiği süre boyunca bölgedeki mevcut askeri gücüne, personeline veya teçhizatına kesinlikle hiçbir ekleme yapmamasını öngörmektedir. Biz her iki maddenin de sahada nasıl uygulandığını çok yakından ve titizlikle takip ediyoruz” dedi.
İsviçre’de kurulan denetim komitelerinin çalışma usullerini anlatan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Dün itibarıyla teknik heyetlerimizin katılımıyla, taahhütlerin uygulanmasını denetleyecek alt komitelerin kurulması yönünde mutabakata vardık. Bu kapsamda dört ayrı teknik çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar mutabakat metnindeki maddelerin sahada eksiksiz uygulanıp uygulanmadığını her gün denetleyecektir. Üst düzey takip komitesi ise İran, ABD ve arabulucu ülkeler olan Pakistan ve Katar temsilcilerinden oluşmaktadır. Bu mekanizma çalışmalarına dün itibarıyla başlamıştır” bilgisini verdi.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve diğer üst düzey yetkililerin bölge ülkelerine yapacağı ziyaretlerin yeni bir bölgesel güvenlik paktı kurma çabası olup olmadığı yönündeki soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu çabaların amacını bizzat ABD’li ve ilgili bölge ülkelerinin yetkililerine sormak gerekir. Bizim açımızdan net olan husus, bölgemizin güvenliğinin dış güçlerin askeri varlığıyla değil, yalnızca bölge ülkelerinin karşılıklı anlayış, diyalog ve işbirliği temelinde kuracağı ortak yapılarla sağlanabileceğidir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığının bugüne kadar yıkım, bölünme, istikrarsızlık ve güvensizlikten başka hiçbir sonuç doğurmadığı tarihi bir gerçektir. Bölge ülkelerinin bu acı tecrübelerden gerekli dersleri çıkardığını umuyoruz. Aynı hataları tekrarlayarak farklı sonuçlar beklemek büyük bir yanılgı olacaktır” uyarısında bulundu.
Sözcü Bekai, savaşta hayatını kaybeden İran vatandaşlarının haklarının korunması konusunda ise şu güvenceyi verdi:
“Savaşın sona erdirilmesine yönelik diplomatik mutabakatlar, şehitlerimizin kanının ve ailelerinin çektiği acıların hukuki takibinin yapılmasına asla engel teşkil etmez. Biz, bu saldırılarda zarar gören her bir vatandaşımızın hakkını savunmak, devletimizin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesini sağlamak adına uluslararası tüm hukuki mekanizmaları sonuna kadar işleteceğiz. Bu süreç, sadece Dışişleri Bakanlığının değil, yargı organlarımızın ve ilgili diğer devlet kurumlarımızın da ortak sorumluluğundadır ve bu davanın takipçisi olma konusundaki kararlılığımız tamdır.”
Ortadoğu
Güney Lübnan’da bina hasarının ilk maliyeti açıklandı

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, uydudan elde edilen verilere dayanarak güney Lübnan’daki bina hasarına ilişkin ön değerlendirme raporunu yayımladı. Rapora göre, incelenen bölgelerde tamamen yıkılan 11 binden fazla binanın ilk hasar maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı. Uzmanlar, altyapı ve saha verilerinin eksikliği nedeniyle gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, Lübnan’ın güneyindeki bina hasarına ilişkin hızlı değerlendirme raporunu açıkladı.
El-Ahbar gazetesinin aktardığına göre uydu görüntüleri ile coğrafi yapay zeka (GeoAI) teknolojilerine dayandırılan çalışmada, 23 Ekim 2025 ile 29 Nisan 2026 tarihleri arasında güney sınırlarında meydana gelen ve dışarıdan tespit edilebilen bina hasarları ele alındı.
Rapora göre, incelenen bölgelerde toplam 11 bin 95 binanın tamamen yıkıldığı belirlendi. Tamamen yıkılan bu binaların, ortalama 150 metrekarelik daire büyüklüğü varsayımıyla teorik olarak 17 bin 891 konuta karşılık geldiği tahmin ediliyor.
Bölgede oluşan enkaz miktarının ise 3 milyon 107 bin 756 metreküp düzeyinde olduğu öngörülüyor.
Değerlendirme sonuçlarına göre, tamamen yıkılan binaların yanı sıra 2 bin 242 binada kısmi, 9 bin 311 binada ise hafif düzeyde hasar saptandı.
Konut bazındaki hesaplamalarda ise tamamen hasar gören yaklaşık 17 bin 891 ünitenin yanında, 5 bin 219 konutun kısmen hasar gördüğü, 18 bin 282 konutun ise hafif hasarlı olduğu tahmin edildi.
Raporda, konut sayılarına ilişkin verilerin doğrudan saha sayımına değil, ortalama metrekare üzerinden yapılan matematiksel modellemelere dayandığı ve teorik bir tahminden ibaret olduğu vurgulandı.
Bina hasarlarının ön maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı
Raporda, tespit edilen bina hasarlarının yenileme maliyeti, metrekare başına standart 450 dolarlık bir birim değer esas alınarak hesaplandı. Buna göre toplam ön hasar maliyeti 1 milyar 384 milyon dolar olarak tahmin edildi.
Bu hasarın coğrafi dağılımında Nebatiye vilayeti 1 milyar 53 milyon dolar ile ilk sırada yer alırken, Güney vilayetindeki zarar 331 milyon dolar olarak belirlendi.
İlçeler düzeyinde yapılan hesaplamalarda ise ön maliyet Bint Cübeyl’de 688 milyon dolar, Mercayun’da 333 milyon dolar, Sur’da 315 milyon dolar, Nebatiye ilçesinde 32 milyon dolar ve Sayda’da 16 milyon dolar oldu.
Raporda, bu rakamların yalnızca binaların dışsal fiziksel hasarını kapsadığı, yeniden imar sürecinin nihai maliyetini ya da savaşın yol açtığı toplam ekonomik kaybı yansıtmadığı önemle belirtildi.
İlçelerdeki yıkım yoğunluğuna bakıldığında Bint Cübeyl ilçesinde Aytarun’da 1658, Bint Cübeyl kent merkezinde 1076, Ayta el-Şaab’da 539, Beyt Lif’te 371, Yarun’da 242 ve Aynata’da 227 binanın yıkıldığı belirlendi.
Mercayun ilçesinde ise Meys el-Cebel’de 969, El-Taybe’de 824, Hula’da 285, Merkaba’09da 199, Blida’da 184 ve Deyr Siryan’da 174 yıkık bina saptandı.
Nebatiye ilçesinde Yahmar el-Şakif’te 71, Zotar el-Şarkiye’de 69 ve Kefr Sir’de 37 bina yıkıldı. Sur ilçesinde Burç el-Şimali’de 370, Nakura’da 216, Abbasiye’de 162, Sur kent merkezinde 80 ve El-Mansuri’de 65 binanın tamamen yıkıldığı kayda geçti. Sayda ilçesinde ise yıkım daha çok 65 bina ile Zırariye ve 62 bina ile Arzi beldelerinde yoğunlaştı.
Yayımlanan raporda, elde edilen verilerin kesin bir nihai bilanço olarak kabul edilmesini engelleyen önemli kısıtlamalara yer verildi.
Çalışma, idari sınırların tamamını kapsamak yerine yalnızca uydulardan net görüntü alınabilen alanlarla sınırlı tutuldu.
Bu doğrultuda, Litani Nehri’nin güneyi ana odak noktası olurken, nehrin kuzeyindeki bölgelerden kısıtlı veriler dahil edildi. İlçelerdeki belediyelerin bir kısmında tam tarama gerçekleştirilirken, bazılarında yalnızca belirli bölümler incelenebildi.
Örneğin Bint Cübeyl ilçesindeki tüm tapu alanları taranırken, Sur’da 75 tapu bölgesinin 74’ü tamamen, 1’i kısmen kapsama alındı.
Mercayun’da 33 bölgeden 17’si tamamen, 21’i kısmen taranırken; Nebatiye’de 52 bölgeden yalnızca 4’ü tamamen, 15’i kısmen analiz edilebildi. Sayda’da ise 77 bölgeden hiçbirinde tam tarama yapılamadı, yalnızca 5 bölge kısmi olarak çalışmaya dahil edildi.
Raporda yer alan diğer kısıtlayıcı unsurlar şu şekilde sıralandı:
- Karayolları, köprüler, elektrik, su ve telekomünikasyon gibi kritik altyapı tesislerindeki hasarlar değerlendirmeye dahil edilmedi.
- Binaların yer altı sığınakları, bodrum katları ve görünmeyen iç kısımlarındaki hasarlar saptanamadı.
- Binaların konut, ticari veya sınai işlevlerine göre net bir ayrım yapılamadı.
- Hafif hasarlı binalar, enkaz hacmi ve maliyet hesaplamalarının dışında tutuldu.
- Yapıların yoğunluğu, gölgeler ve dar sokaklar gibi fiziksel etkenler uydu analizlerinde hata payı oluşturdu.
Çalışmanın doğrulanması aşamasında saha ziyaretleri veya yerinde incelemeler yapılmadı; analizler tamamen masa başında, uydu fotoğraflarının incelenmesiyle gerçekleştirildi.
Yıkımın büyüklüğü ve kullanılan metodolojiye olan güven gerekçesiyle Lübnan Ordusu veya Birleşmiş Milletler Güvenlik ve Emniyet Dairesi (UNDSS) ile yerinde teyit süreçleri işletilmedi.
UNDP, çalışmadaki verilerin planlama amaçlı ön bulgular olduğunu, ilerleyen süreçte yeni uydu görüntüleri ve saha verileri eklendikçe kapsamın genişletileceğini açıkladı.
Yetkililer, dışarıda bırakılan kalemler ve altyapı kayıpları da hesaba katıldığında, Lübnan’ın güneyindeki gerçek faturanın rapordaki tahminlerin çok üzerinde olduğunu belirtiyor.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4










