Avrupa
Oskar Lafontaine: Demokrasi can mı çekişiyor?

Eski SPD’li, Die Linke’nin (Sol Parti) kurucularından ve şu anda da Sahra Wagenknecht İttifakında (BSW) yer alan ünlü Alman siyasetçi Oskar Lafontaine, demokrasinin bugün üç temel tehdit altında can çekiştiğini savunuyor: Kontrolsüz iktisadi güç (oligarşi), bireyin muhakeme yetisini yok eden teknolojik manipülasyon ve devlet destekli “linç kültürü” ile ifade özgürlüğünün boğulması. Lafontaine, Marx’tan modern veri sömürüsüne uzanan bir çizgide, bireyin hem ekonomik hem de “özel hayat” bağlamında mülksüzleştirildiğini; pandemi ve siyasi baskılarla (Cancel-Culture) devletin totaliter bir “dil polisine” dönüştüğünü ifade ediyor.
Demokrasi can mı çekişiyor? Buna işaret eden üç gerekçe
Oskar Lafontaine
Weltwoche
29 Ocak 2026
Bugün demokrasi, onu imkânsız hale getirmese bile, temellerini içten içe oyan üç kuvvet tarafından kuşatılmış durumdadır:
İktisadi gücün giderek artan bir şekilde tek elde toplanması; Bireyin hür muhakeme yetisinin propaganda yoluyla tahrip edilmesi ve kanaat oluşturma süreçlerinin, psiko-sosyal ve davranışsal psikoloji teknikleriyle güdülmesi; İfade hürriyetinin; “linç kültürü” [1], hükümetler ve devlet kurumları tarafından giderek daha fazla kıskaca alınması.
İktisadi tahakkümün demokrasiyi tehdit ettiği ve nüfusun çoğunluğunun kanaatlerini derinden etkilediği malumdur. Marx ve Engels, daha o vakitler şu tespiti yapmışlardı: “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, o çağın egemen düşünceleridir.”
Teknik, insana hükmediyor
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Walter Eucken öncülüğündeki Freiburg Ekolü’ne mensup iktisatçılar, aşırı iktisadi güç temerküzünün demokrasiyi tehlikeye atacağı hususunda uyarılarda bulunmuşlardı. Bu durum artık tüm sanayi ülkelerinde, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nde ayyuka çıkmış vaziyettedir. Eski Başkan Jimmy Carter, daha 2015 yılında ABD’yi “sınırsız siyasi rüşvetin hüküm sürdüğü bir oligarşi” olarak tavsif etmişti.
Kongre ve Senato’yu yönlendiren silah sanayisinin nüfuzu öylesine büyüktür ki, neticede ABD, dünyanın açık ara en büyük askeri bütçesine sahip olmuştur. Dürüst davranıp bakanlıklarının adını artık Savunma Bakanlığı değil, “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirseler yeridir. Kuruluşundan bu yana Birleşik Devletler sayısız harp yürütmüştür. Amerikan savunma sanayii, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini dayatan en önemli aktörlerden biridir. Amerikan diplomasisinin uzun yıllar duayenliğini yapmış George Kennan’ın da öngördüğü üzere, bu genişleme Ukrayna Savaşı’na yol açmış ve Amerikan silah şirketlerine milyarlarca dolarlık kazanç kapısı aralamıştır.
ABD’nin petrol savaşlarındaki müşterek sorumluluğuyla enerji endüstrisi de benzer bir nüfuza sahiptir. Enerji devlerinin menfaatleri uğruna yapılan müdahaleler, 1953’te İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesiyle başlamış; 2006’da Saddam Hüseyin’in, 2011’de Muammer Kaddafi’nin katledilmesi ve 2025’te Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla devam etmiştir.
Elbette Amerikan finans endüstrisinin de hafife alınamayacak bir tesiri vardır. 90’lı yılların sonunda ABD’de görüşmeler yapıp finans piyasalarının regülasyonu için lobi yaptığımda, dönemin Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers bana şu cevabı vermişti: “Bunu yapamayız, Bill Clinton’ın seçim kampanyasını Wall Street finanse etti.” Finans krizinin dünya finans sistemini sarsması, sadece bir zaman meselesiydi.
ABD’nin teknoloji devleri, dünyayı henüz öngörülemeyen bir boyutta değiştirmiştir. Washington siyasetini sadece büyük mali ve iktisadi güçleri olduğu için etkilemiyorlar; daha da belirleyici olan, insanların yargılarını ve kanaatlerini biçimlendirme ve yönlendirme konusundaki giderek artan kabiliyetleridir. Filozof Günther Anders, daha 1956 yılında yayımladığı felsefi eseri İnsanın Eskimişliği’nde [2] şu tespiti yapıyordu: İnsan; ahlaki, duygusal ve hayal gücü yetileri bakımından artık kendi teknik imkanlarının gerisinde kalmıştır.
Mahremiyetin mülksüzleştirilmesi
Artık insan tekniğe değil, teknik insana hükmetmektedir. İnsan, kendi teknik yaratımlarının sonuçlarına ayak uyduramaz hale gelmiştir.
Görünen o ki, René Descartes’ın “Cogito, ergo sum” (“Düşünüyorum, öyleyse varım”) düsturu, yerini algoritmalar ve mikro-hedefleme tarafından güdülen bir düşünce yapısına bırakmaktadır.
İnsanları kişiye özel mesajlarla manipüle etmeyi amaçlayan mikro-hedefleme, bireyin sürekli olarak psiko-sosyal açıdan mercek altına alınmasına dayanır. Bireyin artık bir özel hayatı kalmamıştır. Hakkında sayısız veri toplanmakta ve sektörden gururla şu sesler yükselmektedir: “Senin hakkında, senin bildiğinden fazlasını biliyoruz.”
Eskiden sol partiler, işçinin üretim sürecinde mülksüzleştirilmesine, yani yarattıkları zenginlikten ücret yoluyla çok az pay almalarına karşı mücadele ederlerdi.
Bugün “özel hayatın mülksüzleştirilmesi” [3], belki de çok daha büyük bir toplumsal sorundur. Fakat bu konu siyasetin gündemine dahi gelmemekte ve bu yıkıcı sürecin nasıl sınırlandırılacağı veya yönetileceğine dair henüz bir cevap bulunmamaktadır. Şayet gidişat böyle devam ederse, demokrasiye, yani “halkın egemenliği”ne dair edilen kelamlar, gerçeklikten kopuk birer gevezelikten öteye geçemeyecektir.
Başımıza gelecekleri, Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays yüz yıl evvel kaleme almıştı. Propaganda adlı kitabında şunları okuyoruz:
“Kitlelerin alışkanlıklarının ve fikirlerinin bilinçli ve amaca yönelik manipülasyonu, demokratik toplumların temel bir unsurudur. Perde arkasında çalışan örgütler, toplumsal süreçleri idare eder. Ülkemizdeki asıl hükümetler onlardır. İsimlerini dahi duymadığımız kişiler tarafından yönetiliyoruz. Kanaatlerimizi, zevklerimizi, düşüncelerimizi onlar şekillendiriyor […] Şayet bir toplumda çok sayıda insan mümkün olduğunca sorunsuz bir arada yaşayacaksa, bu tür yönlendirme süreçleri kaçınılmazdır.”
Kanaat oluşumu ve ifade hürriyeti üzerinde her gün hissedilen bir diğer baskı unsuru da, menşei ABD olan “Cancel-Culture” (Linç/İptal Kültürü) olgusudur. Adeta devletin kolluk kuvvetleri gibi, kimin “doğru” davranıp davranmadığını denetleyen bir “dil polisi” türemiştir. Kişi buna uymazsa, bir linç fırtınası (Shitstorm) kopar. En kötü senaryoda, insanlar sırf “yanlış” olduğu iddia edilen bir şey söyledikleri için işlerinden atılmaktadır.
Bu demokrasi düşmanlarının programı, gündelik sindirmedir. Oysa birbirine zıt fikirler olmadan demokratik bir toplum var olamaz. Bu nedenle devletin öncelikli görevi, hür bir kanaat oluşumunu mümkün kılmak olmalıdır. Ancak yaşanan bunun tam tersidir. Demokrasiyi savunma bahanesiyle, Almanya ve Avrupa’da ifade hürriyeti giderek daha fazla kısıtlanmaktadır. İspiyonculuk ve ötekileştirme, insanların sivil varoluşlarını yok etmeye varacak raddelere gelmiştir; ki bunlar faşizmin alametifarikasıdır. “Birini cezalandır, yüzünü eğit”; Mao Zedong da halkı hizaya getirmek için bu yöntemi kullanmıştı.
Sanki anayasa yokmuşçasına
İfade hürriyetinin ne denli bastırıldığına dair infial uyandıran bir örnek, AB Bakanlar Konseyi’nin şahıslara yönelik yaptırımlarıdır. Bu kişiler, tek bir keyfi tasarrufla, savunma hakkı tanınmadan ve mahkeme kararı olmaksızın, tıpkı Orta Çağ’da olduğu gibi “hukukun korumasından azade” (vogelfrei) [4] ilan edilmektedir. Mal varlıkları dondurulmakta, hesapları bloke edilmekte, AB içinde seyahat etmeleri yasaklanmakta ve AB’de hiç kimsenin bu kişilere para veya iktisadi menfaat sağlamasına izin verilmemektedir. Böylesi bir devlet keyfiyeti uzun süre imkânsız sanılırdı.
Ötekileştirmenin gaddarca bir biçimi, Almanya’da Korona döneminde zaten prova edilmişti. Sanki Anayasa (Grundgesetz) yokmuş gibi, vatandaşların temel hakları askıya alındı. İkna edici bilimsel gerekçeler olmaksızın temas yasakları, sokağa çıkma kısıtlamaları, toplanma hürriyetinin kısıtlanması, maske zorunluluğu, okul kapatmalar, seyahat hürriyetinin kısıtlanması ve aşı olunması yönünde inanılmaz bir baskı, günün olağan akışı haline geldi. Kurumsal aşı zorunluluğunun ardından, herkes için yasal aşı zorunluluğu getirilmek istendi ve insanların, ölüm döşeğindeki en yakın akrabalarını dahi ziyaret etmelerine izin verilmedi; akıl almaz bir zalimlik.
Alıngan siyasetçilerin liste başı
Alman yargısı sınıfta kaldı. Federal Anayasa Mahkemesi bile, bu siyasete dur demediği için hayal kırıklığı yarattı. Netice itibarıyla, Almanya’nın en yüksek mahkemesine duyulan güven yüzde 81’den yüzde 63’e düştü.
Siyaset, vatandaşı “doğru” davranışa zorlamak için korkuya bel bağlamaktadır. Almanların yarısından fazlası artık, başlarına bir iş gelmesinden korktukları için fikirlerini özgürce ifade edemediklerini söylemektedir. Berlin ve Brüksel’deki siyasetçiler ise, sanki bu durum umurlarında değilmiş gibi, ifade hürriyetini daha da kısıtlamak ve bilhassa sosyal medyayı zapturapt altına almak için sürekli yeni yasalar icat etmektedir. Almanya’da, “haşmetmeaba hakaret” (Majestätsbeleidigung) suçunu fiilen yeniden hortlatan ve siyasetçilere hakareti cezai müeyyideye bağlayan yeni Ceza Kanunu 188. maddesi [5] artık efsaneleşmiştir.
Alıngan siyasetçilerin liste başı, Welt am Sonntag gazetesine göre 4 bin 999 suç duyurusuyla Friedrich Merz’dir. İkinci sırada 1900 başvuruyla FDP’li politikacı Marie-Agnes Strack-Zimmermann gelmekte; onu 800 ve 500 suç duyurusuyla eski Yeşiller bakanları Robert Habeck ve Annalena Baerbock takip etmektedir. Ukrayna ile yürütülen vekalet savaşında Rusya’yı cezalandırmak ve Alman Taurus füzeleriyle saldırmak isteyenlerin başını çekenlerin de aynı siyasetçiler olması, psikolojik bir tahlil için enteresan bir vakadır.
“Linç kültürü” toplumunda, ihbarcılık (ispiyon) da yeniden moda olmaktadır. İsyankâr vatandaşları dizginlemek için ihbar portalları kurulmaktadır. Gazeteci Henryk M. Broder’e bir keresinde Almanların Nasyonal Sosyalizm’in yükselişini neden engelleyemedikleri sorulduğunda, şu cevabı vermişti: “Çünkü onlar o zaman, sizin bugün olduğunuz gibiydiler.” İşte şimdi tüm tehlike çanlarının çalması gerekirdi.
Yeni tür bir faşizm, öyle görünüyor ki, sessiz adımlarla yaklaşıyor. Aydınlanma’nın ruhu (Geist der Aufklärung) artık canlı değil. Voltaire, “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi özgürce dile getirmeniz için hayatımı veririm” demişti. Bugün ise tartışmaları; daimi öfkeliler, alınganlar, “iptal” memurları, sözde “doğruluk kontrolcüleri” (Faktenchecker) ve her türlü sapmayı tehdit olarak algılayan otoriter tipler belirlemektedir. Oysa demokrasi hoşgörü ve özgürlüğe dayanır; ve özgürlük, her daim, farklı düşünenin özgürlüğüdür [6].
[1] İngilizce kökenli bu kavram, bir kişiyi veya kurumu sosyal ve mesleki alandan silmeyi ifade eder. Almanca metinde de ödünçleme olarak kullanılmıştır. Alman toplumu için bu kavram, tarihsel bir travma olan denunziation (ihbarcılık) pratikleriyle rezonansa girer. (ç.n.)
[2] Die Antiquiertheit des Menschen (İnsanın Eskimişliği): Günther Anders’in (Hannah Arendt’in ilk eşi) bu metni, insan ruhunun, yarattığı teknolojik devasa güç (atom bombası, medya) karşısında “duygusal kapasite yetersizliği” (Promethean Shame) yaşamasını anlatır. (ç.n.)
[3] Enteignung (Mülksüzleştirme / Gasp). Orijinal: Enteignung des Privatlebens: “Enteignung”, Marksist terminolojide işçi sınıfının emeğinin sermaye tarafından el konulmasını anlatır. Lafontaine, burada zekice bir manevrayla, klasik Marksist “emeğin sömürüsü” kavramını, dijital çağın “mahremiyetin sömürüsü” kavramına taşımıştır. (ç.n.)
[4] Vogelfrei (Hukukun Korumasından Azade / Kanı Helal): Orta Çağ Cermen hukukunda bir ceza türüdür. “Kuşlar kadar özgür” anlamına gelse de, ironik olarak “artık hiçbir hukuki koruması olmayan, herkesin öldürebileceği, ormana sürülmüş kişi” demektir. Günümüz Türkçesinde “kuş gibi özgür” demek pozitif algılanır. Oysa terim ölümcüldür. Bu yüzden Osmanlı/İslam hukukundaki “Katli vacip” veya “Kanı helal” kavramına yaklaşan, ancak modern hukuku da kapsayan “Hukukun korumasından azade” ifadesi tercih edilmiştir. Bu, Giorgio Agamben’in “Homo Sacer” (Kutsal İnsan – öldürülebilen ama kurban edilemeyen) kavramıyla da örtüşür. (ç.n.)
[5] Paragraf 188 StGB (Majestätsbeleidigung): Prusya ve Alman İmparatorluğu döneminde Kayzer’e hakareti düzenleyen yasadır. Yazar, modern politikacıların (özellikle Merz, Habeck vb.) kendilerini adeta birer “Hükümdar” gibi koruma altına aldıklarını vurgulamak için bu arkaik terimi bilerek seçmiştir. (ç.n.)
[6] Freiheit der Andersdenkenden (Farklı Düşünenin Özgürlüğü). Orijinal: Freiheit ist immer auch die Freiheit der Andersdenkenden. Bu cümle, Rosa Luxemburg’un Rus Devrimi eleştirisinde (Zur russischen Revolution) geçen meşhur sözüdür. Yazar, metni Voltaire ile başlatıp, Rosa Luxemburg’un sözüyle bitirerek (ismini anmasa da söz onundur), “özgürlük” kavramının siyaset üstü olduğunu vurgulamaktadır. (ç.n.)
Avrupa
Çekya’da NATO zirvesine kim katılacak krizi

Çekya Başbakanı Andrej Babiš, ülkesinin cumhurbaşkanının önümüzdeki ay Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesine katılımını engelledi.
Bu durum, Prag’ı yurtdışında temsil etme yetkisine kimin sahip olduğu konusunda anayasal bir tartışmaya yol açtı.
Eski bir NATO komutanı ve Ukrayna’nın sadık bir destekçisi olan Cumhurbaşkanı Petr Pavel, salı günü yaptığı açıklamada, cumhurbaşkanının yetkilerini ihlal eden ve “benzeri görülmemiş ve son derece talihsiz bir adım” olarak nitelendirdiği bu durumla ilgili olarak anayasa mahkemesine başvuracağını söyledi.
Bu çatışma, Pavel ile Babiš arasındaki iktidar mücadelesinde yaşanan en son tırmanışı işaret ediyor.
Trump’ın da müttefiki olan milyarder başbakan Babiš, Çek vatandaşlarının Ukrayna’nın silah masraflarını karşılamasına karşı kampanya yürüttükten sonra aralık ayında yeniden göreve dönmüştü.
Pavel, 2023’teki cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde Babiš’i mağlup etmişti. Fakat Babiš, geçen yıl ANO partisinin parlamento seçimlerini kazanmasının ardından koalisyon hükümetinin başında yeniden iktidara gelmişti.
Prag’daki bu gergin ortak yaşam ortamına rağmen Pavel, NATO zirvesindeki temsil konusunda hükümetle “aylarca sürecek kamuoyu önünde tartışmaları” önlemek için defalarca çaba gösterdiğini belirtti.
Her ikisinin de Ankara’ya gidebileceğini, kendisinin gayri resmi bir akşam yemeğine katılmakla yetineceğini, resmi müzakereleri ise Babiš’e bırakacağını önerdi.
Pavel şunları söyledi:
“Bu anlaşmazlık aslında tek bir dış toplantıdaki tek bir koltukla ilgili değil. Bu, cumhurbaşkanını, silahlı kuvvetlerin başkomutanını ve eski bir NATO yüksek temsilcisini, Çek Cumhuriyeti’nin ve vatandaşlarının güvenliği yararına hayat boyu edindiği uzmanlığını kullanabileceği bir zamanda ittifakın zirvesinden dışlamak için hükümetin bilinçli olarak aldığı bir kararla ilgilidir.”
Pavel, Anayasa Mahkemesi’nden zirveye katılım konusunda kimin karar verebileceğini netleştirmesini ve hükümete cumhurbaşkanını engellememesini, bunun yerine onunla işbirliği yapmasını emretmesini istedi.
Ayrıca, Çek cumhurbaşkanlarının sağlık sorunları nedeniyle bir kez hariç, son 20 NATO zirvesinin 19’unda ülkeyi temsil ettiklerini de belirtti.
Pavel salı günü yaptığı açıklamada şöyle devam etti:
“Bu gelenek herhangi bir nedenle değişecekse, bu yine müzakereler ve mutabakat yoluyla gerçekleşmeli, hükümetin tek taraflı bir kararıyla değil. Başbakan Andrej Babiš geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanının kendisinin üstü olmadığını söyledi. Bu konuda haklı. Ben sadece bunun tersinin de geçerli olduğunu eklemek isterim.”
Babiš, dışişleri ve savunma bakanlarıyla birlikte Ankara’ya gelmeye hazırlanıyor. Çek lider, Prag’ın NATO savunma harcamaları hedeflerini tutturamaması nedeniyle ABD başkanının öfkesinden kaçınmak için Trump’a olan yakınlığına güveniyor.
Babiš geçen ay Financial Times’a verdiği demeçte, hükümetinin bu yıl GSYİH’nın yüzde 2’sini savunmaya ayırma hedefini “muhtemelen” tutturamayacağını ama bölgedeki ABD başkanını açıkça destekleyen son liderlerden biri olmanın “avantajına” güvendiğini söylemişti.
Çek başbakanı, Ukrayna’yı silahlandırma konusunda da daha az kararlı bir tutum sergiliyor. Oysa Pavel, 2024 yılında Prag öncülüğünde Kiev’e top mermisi sağlayan uluslararası bir girişimin başlatılmasına yardımcı olmuştu.
Babiš, projeye finansman sağlamayı durdurdu ve projeye katılan ülke sayısı geçen yıldan bu yana yarı yarıya azaldı.
Avrupa
Aşırı sıcaklar Avrupa genelinde uyarıları artırdı

Aşırı sıcak hava dalgası Avrupa’nın birçok ülkesini etkisi altına alırken, Fransa, İspanya ve İtalya’da yetkililer alarm seviyelerini yükseltti. Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu, son beş günde ülkede 40 kişinin boğularak hayatını kaybettiğini açıkladı. Bazı ülkelerde okullar ve belirli işyerleri faaliyetlerini durdurdu.
Aşırı sıcak hava dalgası Avrupa’nın çeşitli ülkelerini etkisi altına alırken, Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu salı günü yaptığı açıklamada, ülkede son beş gün içinde 40 kişinin aşırı sıcakların yaşandığı dönemde boğularak hayatını kaybettiğini bildirdi.
Avrupa’daki birçok ülkenin yetkilileri tehlike uyarıları yayımlarken, bazı okullar ve işyerleri faaliyetlerini durdurdu.
Dünya Meteoroloji Örgütüne göre Avrupa kıtası, küresel ortalamaya kıyasla iki kat daha hızlı ısınıyor. Bu durum, uzun süreli sıcak hava dalgalarının daha sık görülme olasılığını artırıyor.
Meteorologlar, mevcut sıcak hava dalgasının “omega blokajı” olarak bilinen atmosferik basınç sistemiyle bağlantılı olduğunu belirtiyor.
Adını şeklinin Yunan alfabesindeki omega harfine benzemesinden alan bu yapıda, yüksek basınç merkezinde sıcak hava bulunurken iki yanında daha serin hava kütleleri yer alıyor.
Meteorologların aktardığına göre bu durum, Batı ve Orta Avrupa üzerinde sıcak havanın hapsolduğu bir “ısı kubbesi” oluşturdu. Hapsolan sıcak hava nedeniyle sıcaklıklar her gün daha da yükseliyor.
Meteo France verilerine göre Fransa’nın neredeyse tamamında sıcak hava uyarısı yürürlükte bulunuyor. Ülkenin batısındaki bazı bölgelerde sıcaklığın 43 dereceye kadar çıkması bekleniyor.
İtalya Sağlık Bakanlığı, 15 kent için en yüksek alarm seviyesini ilan etti. Ülkedeki bazı üretim tesislerinde çalışmalar durduruldu.
Birleşik Krallık Meteoroloji Servisi, salı günü İngiltere’nin güneyinde sıcaklığın 37 dereceye ulaşacağını ve sonraki iki gün içinde daha da yükseleceğini öngördü.
Kuruma göre bu durum, haziran ayı için yeni bir sıcaklık rekoruna yol açabilir.
İspanya Devlet Meteoroloji Ajansı ise bazı bölgelerde kırmızı alarm ilan etti. Bu bölgelerde hava sıcaklığının 44 dereceye kadar yükselmesi beklenirken, Andujar belediyesinde pazartesi günü sıcaklık 45 dereceyi aştı.
Avrupa
Alman istihbarat teşkilatı BND yeniden yapılandırılıyor

Almanya’nın dış istihbarat servisi BND, “Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak” amacıyla daha etkili bir hizmet vermek istiyor.
Financial Times’ta (FT) yer alan habere göre siyasetçiler ve hatta BND personeli, 6.500 çalışanı bulunan bu kurumun, İngiltere’nin SIS’i, ABD’nin CIA’i ve Fransa’nın DGSE’si gibi “et yiyen” muadillerine kıyasla “vejetaryen” olduğunu esprili bir şekilde dile getiriyorlardı.
2022’de ise BND, Rusya konusunda o kadar geride kalmıştı ki, Kiev’e bombalar düşmeye başladığında kurumun o dönemki başkanı şehirde mahsur kaldı ve Polonya sınırına ulaşması iki gün sürdü. Buna karşılık, CIA ve SIS bir saldırı olacağı konusunda uyarıda bulunmuştu.
Dört yıl sonra, Avrupa liderlerinin artık ABD’ye bu kadar fazla güvenemeyeceklerine karar verdikleri bir dönemde Almanya, Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak için BND’yi daha modern ve etkili bir istihbarat servisi haline getirmeye çalışıyor.
Ukrayna savaşının ardından Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) hızla yeniden silahlanırken, hükümet BND’nin de yeniden donatılması, genişletilmesi ve savaş hazırlığına geçirilmesi zamanının geldiğine inanıyor.
Berlin, hem istihbarat yetkilileri hem de askerleri için bir Zeitenwende (“dönüm noktası”) planlıyor.
Şansölye Friedrich Merz geçen sonbaharda yaptığı bir konuşmada, “Avrupa’da üstlendiğimiz sorumluluk, büyüklüğümüz ve ekonomik gücümüz göz önüne alındığında, BND’nin istihbarat alanında en üst düzeyde faaliyet göstermesi hedefimizdir,” demişti.
Hükümet, bu yıl BND’nin bütçesini yaklaşık yüzde 25 artırarak 1,51 milyar avroya çıkardı ve sonbahara kadar kurumla ilgili yeni bir yasa tasarısını Federal Meclis’e sunması bekleniyor.
Sızan ilk taslaklar, BND’nin 70 yıllık tarihindeki en önemli reformlar olacak ve kuruma önemli yeni yetkiler kazandıracak kapsamlı bir reform paketine işaret ediyor.
Merz’in 2025 yılında atadığı BND Başkanı Martin Jäger, nisan ayında kapalı kapılar ardında yaptığı bir konuşmada çalışanlara, “Almanya’nın ilk savunma hattı olmalıyız ve olacağız,” dedi.
Fakat FT’nin siyasetçiler, yetkililer ve BND’nin eski ve mevcut çalışanlarıyla yaptığı bir dizi mülakat, bu girişimin hâlâ Alman devletinin pek çok kesimini etkileyen bürokrasi ve yasalcılıkla ve ayrıca kurumun kendi zihniyetiyle engellenebileceğini gösteriyor.
Hükümetin önerdiği yeni yasa, BND’nin şu anda tabi olduğu siyasi ve hukuki denetim sistemini ortadan kaldıracak ve kimin gözetim altına alınabileceği, kimin alınamayacağına ilişkin kuralları değiştirecek.
Bir Alman diplomat ise, “Yeni bir yasa taslağı hazırlamak, bir soruna çok ‘Alman’ bir çözüm. Asıl sorun . . . [ise] siyasi kültürle ilgili,” diyerek, ülkede özellikle Soğuk Savaş sonrasında hassas bir konu olan “gözetim” alerjisine dair kamuoyu hafızasına işaret ediyor.
BND’de deneyimi olanlar, değişimin sadece gerekli değil, aynı zamanda acil olduğunu ileri sürüyor.
Örneğin eski bir BND yetkilisi şunları söylüyor:
“Gerçek şu ki, son yirmi yılın büyük bir bölümünde, dünya daha istikrarsız hale gelip Almanya’ya yönelik tehditler artarken, BND’nin [müdahale kuralları] giderek daha katı hale geldi. Ya radikal bir adım atarız ya da sonuçlarına gerçekten katlanırız diye bir kırılma noktasına geldik.”
Öte yandan BND’nin geçmişi pek de temiz değil. Bu kurumun öncülü, Nazi rejiminden gelen eski Alman askeri istihbarat ajanlarından oluşan ve ABD tarafından desteklenen bir ağ olan “Gehlen Örgütü” idi.
Almanya, istihbarat teşkilatına geniş yetkiler vermeyi planlıyor
1956’da örgütün ilk başkanı olan Reinhard Gehlen, İkinci Dünya Savaşı sırasında Wehrmacht’ın doğu cephesindeki casusluk şefi olarak görev yapmıştı.
Soğuk Savaş döneminde de BND özellikle CIA ile birlikte çalışarak adından söz ettirdi. On yıllar boyunca, CIA ile birlikte, İsviçre merkezli Crypto AG adlı, ticari açıdan dünyanın en başarılı şifreleme şirketinin gizli sahibi de BND idi. 1980’lere gelindiğinde, küresel diplomatik iletişimin tahmini olarak yüzde 40’ı Crypto AG makineleri kullanılarak gönderiliyordu. CIA ve BND bu iletişimin tamamını okuyabiliyordu.
Soğuk Savaş sonrasında ise BND biraz daha geri plana itildi. 2013 yılında eski ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden tarafından sızdırılan belgeler, ABD istihbarat kurumlarının Alman topraklarında BND ile el ele yürüttüğü kitlesel gözetim faaliyetlerini ortaya çıkarmış ve bu durum, zaten var olan güvensizliği daha da derinleştirmişti.
Bu ifşaatlara yanıt olarak Almanya, BND’yi düzenleyen BND Kanunu’nu sıkılaştırarak yeni kısıtlamalar getirdi.
Ama 2022 başlayan Ukrayna savaşından bu yana durum değişti. BND’nin çalışmalarını denetleyen güçlü Bundestag komitesinin CDU’lu başkanı Marc Henrichmann bu konuda şunları söylüyor:
“İnsanlar artık, bu ülkeyi son yıllarda yapabildiğimizden daha iyi korumamız gerektiğini fark ettikleri bir noktaya geldi. Artık burada siber saldırıların ne kadar sık gerçekleştiğinin farkında olmayan tek bir girişimciye bile rastlamıyorum. Herkes havaalanında insansız hava araçlarını gördü. Herkes haberlerde ya da başka yerlerde ‘gölge filo’ tankerlerini görüyor.”
BND’nin artık bilgi almak için ABD istihbarat kurumlarına güvenemeyeceği düşüncesi birçok Alman’da yankı buldu.
Mart 2025’te Donald Trump yönetimi Ukrayna ile istihbarat paylaşımını kısa süreliğine askıya aldığında, bir Avrupalı istihbarat yetkilisi bunun kıtadaki herkesin dikkatini çektiğini söyledi.
Merz hükümeti, yeni BND yasasının bu sorunu çözeceğini savunuyor. Yeni yasanın ayrıntıları hâlâ üzerinde çalışılıyor olsa da, BND ve Şansölyelik yetkilileri, yasanın dört alanı kapsamayı hedeflediğini belirtiyor: sinyal istihbaratı, yapay zeka ve teknolojinin kullanımı, kurumun düşmanlara “karşılık verebilmesi” için yeni yetkiler ve BND’nin denetimi.
Henrichmann, yasanın ilk taslaklarının bu yıl sızdırılması üzerine, kamuoyundaki tepkilerin reform sürecini bozacağını ya da en azından yeniden gözden geçirilmesine yol açacağını düşündüğünü söylüyor.
Fakat Henrichmann’a göre, “Tepkiler çok hafifti… Bana yazanların çoğu, ‘Nihayet bir şeyler oluyor’ dedi.”
2020 yılında, Almanya Federal Anayasa Mahkemesi, Snowden’ın ifşaatlarından bu yana BND’nin gözetim uygulamalarına karşı mücadele eden bir grup sivil haklar savunucusunun lehine tarihi bir karar vermişti.
Mahkemenin, BND’nin gözetleme faaliyetlerini denetlemek ve onaylamak üzere bir yargıçlar konseyi kurmasını öngören kararının etkisi, 332 maddelik kararın birinci maddesinde şu şekilde ifade edildi: “Alman Anayasası’nın . . . gözetleme faaliyetlerine karşı savunma hakkı olarak sağladığı korumalar, yurtdışındaki yabancı uyruklular için de geçerlidir.”
BND şu anda en az dört ayrı kurum tarafından denetleniyor. 2020 tarihli kararla kurulan konseye ek olarak, BND, çoğunlukla gizli toplantılar düzenleyen ve ABD Kongresi’ndeki istihbarat komiteleri gibi geniş denetim ve kontrol yetkilerine sahip olan Henrichmann’ın komitesi tarafından da denetleniyor.
Ayrıca, komite tarafından atanan ve BND’nin gözetleme faaliyetlerini geriye dönük olarak izleyen, uzmanlar ve eski milletvekillerinden oluşan 10 kişilik bir komisyon da bulunuyor.
Bu komisyon da endişe duyduğu konuları, geniş yaptırım yetkilerine sahip olan Almanya Federal Veri Koruma ve Bilgi Özgürlüğü Komiserine havale edebilir.
Dünyanın en büyük iletişim merkezlerinden biri olan Frankfurt’taki DE-CIX internet değişim noktasından BND, günlük yaklaşık 1,2 trilyon iletişim verisini süzüp Münih yakınlarındaki Pullach’taki teknik merkezine kopyalayabilir.
Bu, kurumun temel görevlerinden biri. Fransa’nın DGSE’si gibi, telekom ağlarından gelen dijital verilerin toplu olarak dinlenmesi ve analizinden, bilgisayar korsanlığı faaliyetlerinden ve elde edilen veri setlerinden sorumlu.
Bu işler ABD ve Birleşik Krallık’ta sırasıyla NSA ve GCHQ tarafından yürütülüyor.
Ancak şu anda, katı kurallar bu bilgi hazinesinin nasıl kullanılacağını sınırlıyor. Verileri filtrelemek için, ayrıntılı bir dizi yasal gereklilikle gerekçelendirilmiş bir arama terimi veya terim grubu kullanması gerekir.
Kurum , Alman vatandaşları veya gazetecilerle ilgili verilere ya da cinsel mahremiyet içeren veya bir kişinin dini inançlarına atıfta bulunan herhangi bir bilgiye erişemez.
FT’ye göre bundan dolayı, “Kremlin’in kontrolündeki medya kuruluşlarından birinde gazeteci olarak çalışan şüpheli bir Rus casusu, Alman anayasası sayesinde gözetimden korunuyor.”
Veri saklama konusunda da sıkı kısıtlamalar bulunuyor. Bazen BND, veri setlerini sadece iki hafta sonra silmek zorunda kalır.
Bu durum, ipuçlarını araştırmak için daha uzun süreye ihtiyaç duyan analistleri zor durumda bırakıyor.
Bilgilerin saklanmasına izin verildiği durumlarda bile, 2020 tarihli anayasa kararının gerektirdiği çok sayıda onay ve güvenlik önlemi, analiz sürecini yavaşlatıyor.
Bir kıdemli subay şaka yollu olarak, kurumun Berlin veya müttefikleri için “anlık istihbarat” hazırladığında, bunu alan herkesin önce “bu bir BND dakikası mı, yoksa gerçek bir dakika mı?” diye sorması gerektiğini söylüyor.
Yeni yasa, bu tür sorunları gidermeyi amaçlıyor. Hükümet, denetimi geri çekmeyi değil, daha yönetilebilir hale getirmeyi hedeflediğini belirtiyor.
Örneğin, kurumun filtrelerinden geçen belirli verilerin ve meta verilerin saklanma süresini mevcut altı aylık üst sınırın çok ötesine uzatarak.
BND ayrıca, her gün yakaladığı filtrelenmemiş çevrimiçi bilgilerin tamamını çok daha uzun süre saklamayı umuyor. Bu veriler şu anda sadece birkaç gün boyunca tutuluyor.
Bu önemli bir husus çünkü şu anda Almanya ticari kuruluşlardan verileri saklamalarını zorunlu kılmıyor.
BND, arama emri olsa bile, internet şirketleri bu verileri silmiş oldukları için genellikle değerli bilgilere erişemiyor.
Buna karşılık örneğin Birleşik Krallık, telekom ve internet servis sağlayıcılarından verileri bir yıla kadar saklamalarını talep edebiliyor.
BND’ye, dinleme merkezlerinden topladığı büyük veri yığınını daha uzun süre (meta veriler için 15 aya kadar) saklama konusunda yasal yetki vermek, BND jargonunda kurumun “soğuk başlangıç” yeteneği olarak bilinen şey için hayati önem taşıyor.
Beklenmedik bir durum meydana geldiğinde, geriye dönük olarak taranabilecek depolanmış bir veri “tamponu” (küresel internet trafiğinin bir anlık görüntüsü) ipuçları bulmak için hayati öneme sahip olabilir.
Fakat CIA gibi istihbarat teşkilatlarının işkence ve olağandışı teslim (extraordinary rendition) gibi eylemlere karıştığı bir yüzyılda, birçok yorumcu denetim ve incelemenin önemini vurguluyor.
Ayrıca yeni yasa ile BND’nin yalnızca bilgi toplayan bir istihbarat servisi olmaktan çıkarak kendi operasyonlarını da yürüten bir kurum haline gelmesi hedefleniyor.
Örneğin Alman istihbarat yetkilileri, hedeflerine karşı “karşılık olarak siber saldırı” düzenleyebilecek.
Ajansın bir yetkilisi, örneğin BND’nin kötü amaçlı yazılım kullanarak Rus insansız hava aracı fabrikalarına fiziksel hasar verememesinin nedenini sorguluyor.
Bunun yanı sıra, BND yetkililerinin hesaplı riskler almayı düşünmeye ve daha proaktif olmaya teşvik edildiği daha geniş kapsamlı bir kültürel dönüşümü desteklemek de amaçlanıyor.
Çalışanlar, şu anda kurumun operasyonlarının ajanlar yerine avukatlar tarafından tasarlandığı izlenimini veriyor.
Bununla birlikte, BND’nin kültürünü değiştirmek için yeni bir yasadan fazlası gerekebilir. Eski bir yetkiliye göre sorun, BND’den ziyade Alman devletinin kendisiyle ilgili.
ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’da, dış istihbarat servisleri cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın yetki ve nüfuzunun temel bileşenleri iken Almanya’da, BND genellikle başbakanlar ve bakanları tarafından potansiyel bir siyasi yükümlülük kaynağı olarak görülür.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









