Avrupa
Oskar Lafontaine: Demokrasi can mı çekişiyor?

Eski SPD’li, Die Linke’nin (Sol Parti) kurucularından ve şu anda da Sahra Wagenknecht İttifakında (BSW) yer alan ünlü Alman siyasetçi Oskar Lafontaine, demokrasinin bugün üç temel tehdit altında can çekiştiğini savunuyor: Kontrolsüz iktisadi güç (oligarşi), bireyin muhakeme yetisini yok eden teknolojik manipülasyon ve devlet destekli “linç kültürü” ile ifade özgürlüğünün boğulması. Lafontaine, Marx’tan modern veri sömürüsüne uzanan bir çizgide, bireyin hem ekonomik hem de “özel hayat” bağlamında mülksüzleştirildiğini; pandemi ve siyasi baskılarla (Cancel-Culture) devletin totaliter bir “dil polisine” dönüştüğünü ifade ediyor.
Demokrasi can mı çekişiyor? Buna işaret eden üç gerekçe
Oskar Lafontaine
Weltwoche
29 Ocak 2026
Bugün demokrasi, onu imkânsız hale getirmese bile, temellerini içten içe oyan üç kuvvet tarafından kuşatılmış durumdadır:
İktisadi gücün giderek artan bir şekilde tek elde toplanması; Bireyin hür muhakeme yetisinin propaganda yoluyla tahrip edilmesi ve kanaat oluşturma süreçlerinin, psiko-sosyal ve davranışsal psikoloji teknikleriyle güdülmesi; İfade hürriyetinin; “linç kültürü” [1], hükümetler ve devlet kurumları tarafından giderek daha fazla kıskaca alınması.
İktisadi tahakkümün demokrasiyi tehdit ettiği ve nüfusun çoğunluğunun kanaatlerini derinden etkilediği malumdur. Marx ve Engels, daha o vakitler şu tespiti yapmışlardı: “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, o çağın egemen düşünceleridir.”
Teknik, insana hükmediyor
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Walter Eucken öncülüğündeki Freiburg Ekolü’ne mensup iktisatçılar, aşırı iktisadi güç temerküzünün demokrasiyi tehlikeye atacağı hususunda uyarılarda bulunmuşlardı. Bu durum artık tüm sanayi ülkelerinde, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nde ayyuka çıkmış vaziyettedir. Eski Başkan Jimmy Carter, daha 2015 yılında ABD’yi “sınırsız siyasi rüşvetin hüküm sürdüğü bir oligarşi” olarak tavsif etmişti.
Kongre ve Senato’yu yönlendiren silah sanayisinin nüfuzu öylesine büyüktür ki, neticede ABD, dünyanın açık ara en büyük askeri bütçesine sahip olmuştur. Dürüst davranıp bakanlıklarının adını artık Savunma Bakanlığı değil, “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirseler yeridir. Kuruluşundan bu yana Birleşik Devletler sayısız harp yürütmüştür. Amerikan savunma sanayii, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini dayatan en önemli aktörlerden biridir. Amerikan diplomasisinin uzun yıllar duayenliğini yapmış George Kennan’ın da öngördüğü üzere, bu genişleme Ukrayna Savaşı’na yol açmış ve Amerikan silah şirketlerine milyarlarca dolarlık kazanç kapısı aralamıştır.
ABD’nin petrol savaşlarındaki müşterek sorumluluğuyla enerji endüstrisi de benzer bir nüfuza sahiptir. Enerji devlerinin menfaatleri uğruna yapılan müdahaleler, 1953’te İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesiyle başlamış; 2006’da Saddam Hüseyin’in, 2011’de Muammer Kaddafi’nin katledilmesi ve 2025’te Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla devam etmiştir.
Elbette Amerikan finans endüstrisinin de hafife alınamayacak bir tesiri vardır. 90’lı yılların sonunda ABD’de görüşmeler yapıp finans piyasalarının regülasyonu için lobi yaptığımda, dönemin Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers bana şu cevabı vermişti: “Bunu yapamayız, Bill Clinton’ın seçim kampanyasını Wall Street finanse etti.” Finans krizinin dünya finans sistemini sarsması, sadece bir zaman meselesiydi.
ABD’nin teknoloji devleri, dünyayı henüz öngörülemeyen bir boyutta değiştirmiştir. Washington siyasetini sadece büyük mali ve iktisadi güçleri olduğu için etkilemiyorlar; daha da belirleyici olan, insanların yargılarını ve kanaatlerini biçimlendirme ve yönlendirme konusundaki giderek artan kabiliyetleridir. Filozof Günther Anders, daha 1956 yılında yayımladığı felsefi eseri İnsanın Eskimişliği’nde [2] şu tespiti yapıyordu: İnsan; ahlaki, duygusal ve hayal gücü yetileri bakımından artık kendi teknik imkanlarının gerisinde kalmıştır.
Mahremiyetin mülksüzleştirilmesi
Artık insan tekniğe değil, teknik insana hükmetmektedir. İnsan, kendi teknik yaratımlarının sonuçlarına ayak uyduramaz hale gelmiştir.
Görünen o ki, René Descartes’ın “Cogito, ergo sum” (“Düşünüyorum, öyleyse varım”) düsturu, yerini algoritmalar ve mikro-hedefleme tarafından güdülen bir düşünce yapısına bırakmaktadır.
İnsanları kişiye özel mesajlarla manipüle etmeyi amaçlayan mikro-hedefleme, bireyin sürekli olarak psiko-sosyal açıdan mercek altına alınmasına dayanır. Bireyin artık bir özel hayatı kalmamıştır. Hakkında sayısız veri toplanmakta ve sektörden gururla şu sesler yükselmektedir: “Senin hakkında, senin bildiğinden fazlasını biliyoruz.”
Eskiden sol partiler, işçinin üretim sürecinde mülksüzleştirilmesine, yani yarattıkları zenginlikten ücret yoluyla çok az pay almalarına karşı mücadele ederlerdi.
Bugün “özel hayatın mülksüzleştirilmesi” [3], belki de çok daha büyük bir toplumsal sorundur. Fakat bu konu siyasetin gündemine dahi gelmemekte ve bu yıkıcı sürecin nasıl sınırlandırılacağı veya yönetileceğine dair henüz bir cevap bulunmamaktadır. Şayet gidişat böyle devam ederse, demokrasiye, yani “halkın egemenliği”ne dair edilen kelamlar, gerçeklikten kopuk birer gevezelikten öteye geçemeyecektir.
Başımıza gelecekleri, Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays yüz yıl evvel kaleme almıştı. Propaganda adlı kitabında şunları okuyoruz:
“Kitlelerin alışkanlıklarının ve fikirlerinin bilinçli ve amaca yönelik manipülasyonu, demokratik toplumların temel bir unsurudur. Perde arkasında çalışan örgütler, toplumsal süreçleri idare eder. Ülkemizdeki asıl hükümetler onlardır. İsimlerini dahi duymadığımız kişiler tarafından yönetiliyoruz. Kanaatlerimizi, zevklerimizi, düşüncelerimizi onlar şekillendiriyor […] Şayet bir toplumda çok sayıda insan mümkün olduğunca sorunsuz bir arada yaşayacaksa, bu tür yönlendirme süreçleri kaçınılmazdır.”
Kanaat oluşumu ve ifade hürriyeti üzerinde her gün hissedilen bir diğer baskı unsuru da, menşei ABD olan “Cancel-Culture” (Linç/İptal Kültürü) olgusudur. Adeta devletin kolluk kuvvetleri gibi, kimin “doğru” davranıp davranmadığını denetleyen bir “dil polisi” türemiştir. Kişi buna uymazsa, bir linç fırtınası (Shitstorm) kopar. En kötü senaryoda, insanlar sırf “yanlış” olduğu iddia edilen bir şey söyledikleri için işlerinden atılmaktadır.
Bu demokrasi düşmanlarının programı, gündelik sindirmedir. Oysa birbirine zıt fikirler olmadan demokratik bir toplum var olamaz. Bu nedenle devletin öncelikli görevi, hür bir kanaat oluşumunu mümkün kılmak olmalıdır. Ancak yaşanan bunun tam tersidir. Demokrasiyi savunma bahanesiyle, Almanya ve Avrupa’da ifade hürriyeti giderek daha fazla kısıtlanmaktadır. İspiyonculuk ve ötekileştirme, insanların sivil varoluşlarını yok etmeye varacak raddelere gelmiştir; ki bunlar faşizmin alametifarikasıdır. “Birini cezalandır, yüzünü eğit”; Mao Zedong da halkı hizaya getirmek için bu yöntemi kullanmıştı.
Sanki anayasa yokmuşçasına
İfade hürriyetinin ne denli bastırıldığına dair infial uyandıran bir örnek, AB Bakanlar Konseyi’nin şahıslara yönelik yaptırımlarıdır. Bu kişiler, tek bir keyfi tasarrufla, savunma hakkı tanınmadan ve mahkeme kararı olmaksızın, tıpkı Orta Çağ’da olduğu gibi “hukukun korumasından azade” (vogelfrei) [4] ilan edilmektedir. Mal varlıkları dondurulmakta, hesapları bloke edilmekte, AB içinde seyahat etmeleri yasaklanmakta ve AB’de hiç kimsenin bu kişilere para veya iktisadi menfaat sağlamasına izin verilmemektedir. Böylesi bir devlet keyfiyeti uzun süre imkânsız sanılırdı.
Ötekileştirmenin gaddarca bir biçimi, Almanya’da Korona döneminde zaten prova edilmişti. Sanki Anayasa (Grundgesetz) yokmuş gibi, vatandaşların temel hakları askıya alındı. İkna edici bilimsel gerekçeler olmaksızın temas yasakları, sokağa çıkma kısıtlamaları, toplanma hürriyetinin kısıtlanması, maske zorunluluğu, okul kapatmalar, seyahat hürriyetinin kısıtlanması ve aşı olunması yönünde inanılmaz bir baskı, günün olağan akışı haline geldi. Kurumsal aşı zorunluluğunun ardından, herkes için yasal aşı zorunluluğu getirilmek istendi ve insanların, ölüm döşeğindeki en yakın akrabalarını dahi ziyaret etmelerine izin verilmedi; akıl almaz bir zalimlik.
Alıngan siyasetçilerin liste başı
Alman yargısı sınıfta kaldı. Federal Anayasa Mahkemesi bile, bu siyasete dur demediği için hayal kırıklığı yarattı. Netice itibarıyla, Almanya’nın en yüksek mahkemesine duyulan güven yüzde 81’den yüzde 63’e düştü.
Siyaset, vatandaşı “doğru” davranışa zorlamak için korkuya bel bağlamaktadır. Almanların yarısından fazlası artık, başlarına bir iş gelmesinden korktukları için fikirlerini özgürce ifade edemediklerini söylemektedir. Berlin ve Brüksel’deki siyasetçiler ise, sanki bu durum umurlarında değilmiş gibi, ifade hürriyetini daha da kısıtlamak ve bilhassa sosyal medyayı zapturapt altına almak için sürekli yeni yasalar icat etmektedir. Almanya’da, “haşmetmeaba hakaret” (Majestätsbeleidigung) suçunu fiilen yeniden hortlatan ve siyasetçilere hakareti cezai müeyyideye bağlayan yeni Ceza Kanunu 188. maddesi [5] artık efsaneleşmiştir.
Alıngan siyasetçilerin liste başı, Welt am Sonntag gazetesine göre 4 bin 999 suç duyurusuyla Friedrich Merz’dir. İkinci sırada 1900 başvuruyla FDP’li politikacı Marie-Agnes Strack-Zimmermann gelmekte; onu 800 ve 500 suç duyurusuyla eski Yeşiller bakanları Robert Habeck ve Annalena Baerbock takip etmektedir. Ukrayna ile yürütülen vekalet savaşında Rusya’yı cezalandırmak ve Alman Taurus füzeleriyle saldırmak isteyenlerin başını çekenlerin de aynı siyasetçiler olması, psikolojik bir tahlil için enteresan bir vakadır.
“Linç kültürü” toplumunda, ihbarcılık (ispiyon) da yeniden moda olmaktadır. İsyankâr vatandaşları dizginlemek için ihbar portalları kurulmaktadır. Gazeteci Henryk M. Broder’e bir keresinde Almanların Nasyonal Sosyalizm’in yükselişini neden engelleyemedikleri sorulduğunda, şu cevabı vermişti: “Çünkü onlar o zaman, sizin bugün olduğunuz gibiydiler.” İşte şimdi tüm tehlike çanlarının çalması gerekirdi.
Yeni tür bir faşizm, öyle görünüyor ki, sessiz adımlarla yaklaşıyor. Aydınlanma’nın ruhu (Geist der Aufklärung) artık canlı değil. Voltaire, “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi özgürce dile getirmeniz için hayatımı veririm” demişti. Bugün ise tartışmaları; daimi öfkeliler, alınganlar, “iptal” memurları, sözde “doğruluk kontrolcüleri” (Faktenchecker) ve her türlü sapmayı tehdit olarak algılayan otoriter tipler belirlemektedir. Oysa demokrasi hoşgörü ve özgürlüğe dayanır; ve özgürlük, her daim, farklı düşünenin özgürlüğüdür [6].
[1] İngilizce kökenli bu kavram, bir kişiyi veya kurumu sosyal ve mesleki alandan silmeyi ifade eder. Almanca metinde de ödünçleme olarak kullanılmıştır. Alman toplumu için bu kavram, tarihsel bir travma olan denunziation (ihbarcılık) pratikleriyle rezonansa girer. (ç.n.)
[2] Die Antiquiertheit des Menschen (İnsanın Eskimişliği): Günther Anders’in (Hannah Arendt’in ilk eşi) bu metni, insan ruhunun, yarattığı teknolojik devasa güç (atom bombası, medya) karşısında “duygusal kapasite yetersizliği” (Promethean Shame) yaşamasını anlatır. (ç.n.)
[3] Enteignung (Mülksüzleştirme / Gasp). Orijinal: Enteignung des Privatlebens: “Enteignung”, Marksist terminolojide işçi sınıfının emeğinin sermaye tarafından el konulmasını anlatır. Lafontaine, burada zekice bir manevrayla, klasik Marksist “emeğin sömürüsü” kavramını, dijital çağın “mahremiyetin sömürüsü” kavramına taşımıştır. (ç.n.)
[4] Vogelfrei (Hukukun Korumasından Azade / Kanı Helal): Orta Çağ Cermen hukukunda bir ceza türüdür. “Kuşlar kadar özgür” anlamına gelse de, ironik olarak “artık hiçbir hukuki koruması olmayan, herkesin öldürebileceği, ormana sürülmüş kişi” demektir. Günümüz Türkçesinde “kuş gibi özgür” demek pozitif algılanır. Oysa terim ölümcüldür. Bu yüzden Osmanlı/İslam hukukundaki “Katli vacip” veya “Kanı helal” kavramına yaklaşan, ancak modern hukuku da kapsayan “Hukukun korumasından azade” ifadesi tercih edilmiştir. Bu, Giorgio Agamben’in “Homo Sacer” (Kutsal İnsan – öldürülebilen ama kurban edilemeyen) kavramıyla da örtüşür. (ç.n.)
[5] Paragraf 188 StGB (Majestätsbeleidigung): Prusya ve Alman İmparatorluğu döneminde Kayzer’e hakareti düzenleyen yasadır. Yazar, modern politikacıların (özellikle Merz, Habeck vb.) kendilerini adeta birer “Hükümdar” gibi koruma altına aldıklarını vurgulamak için bu arkaik terimi bilerek seçmiştir. (ç.n.)
[6] Freiheit der Andersdenkenden (Farklı Düşünenin Özgürlüğü). Orijinal: Freiheit ist immer auch die Freiheit der Andersdenkenden. Bu cümle, Rosa Luxemburg’un Rus Devrimi eleştirisinde (Zur russischen Revolution) geçen meşhur sözüdür. Yazar, metni Voltaire ile başlatıp, Rosa Luxemburg’un sözüyle bitirerek (ismini anmasa da söz onundur), “özgürlük” kavramının siyaset üstü olduğunu vurgulamaktadır. (ç.n.)
Avrupa
Almanya, Rusya’ya karşı binlerce yeni füze almaya hazırlanıyor

Bloomberg’ün haberine göre Almanya, Tomahawk sevkiyatında yaşanan gecikmeler üzerine savunma cephaneliğini binlerce hassas vuruş füzesiyle takviye etmeyi planlıyor. Berlin, Amerikan girişimi Covenant’tan 1,12 milyar doları aşan Anthem füzeleri almanın yanı sıra Ukrayna, Hollanda ve İngiltere ortaklı projeleri değerlendiriyor.
Almanya, savunma cephaneliğini genişletmek amacıyla binlerce hassas vuruş füzesi satın almayı planlıyor.
Almanya ordusunun envanterinde şu anda yalnızca havadan fırlatılan ve yaklaşık 500 kilometre gibi görece kısa bir menzile sahip olan Taurus seyir füzeleri yer alıyor.
Bloomberg’ün konuya aşina kaynaklara dayandırdığı haberinde, Berlin’in Amerikan Raytheon üretimi BGM-109 Tomahawk füzeleri ile Typhon fırlatma sistemlerini tedarik etme planının ise gecikmelerle karşılaştığı belirtildi.
Bu tablonun ardından Almanya Savunma Bakanlığı, çok sayıda üreticiyle binlerce hassas vuruş füzesi almak üzere görüşmelere başladı.
Berlin’in benimsediği strateji, görece düşük maliyetli füzeleri yüksek adetlerle temin ederek nicelik üstünlüğü kurmayı ve olası bir hasmın hava savunma sistemlerini doygunluğa ulaştırarak felce uğratmayı amaçlıyor.
Görüşme yürütülen taraflardan birini Amerikan savunma girişimi Covenant oluşturuyor.
Almanya, bu şirketten 1,12 milyar doları aşan bir maliyetle karadan fırlatılan binlerce Anthem seyir füzesi almayı değerlendiriyor.
Covenant şirketi ABD kökenli olmasına karşın projenin Avrupa ile doğrudan bağı sürüyor. Girişim, bu yıl Almanya’nın Leipzig kentinde bir fabrika açtı.
Fabrikadaki ilk füzelerin 2027 yılının başında üretim bandından çıkması hedefleniyor.
Gelecek yılın sonuna kadar bin adet üretmeyi planlayan şirket, bağımsız Avrupa tedarik zincirlerinden faydalanarak 2028 yılına gelindiğinde yıllık 5 bin füzelik azami kapasiteye ulaşmayı amaçlıyor.
Berlin tek bir tedarikçiye bağlı kalmamak için alternatifleri inceliyor
Berlin yönetimi tek bir şirkete bağımlı kalmaktan kaçınmak için farklı seçenekleri de gündemde tutuyor.
Bu kapsamda Ukrayna ile Bars seyir füzelerinin ortak üretimi ve satın alınması yönünde temaslar yürütülüyor.
Hollanda merkezli Destinus SA şirketinin geliştirdiği Ruta füzeleri de incelenen seçenekler arasında yer alıyor.
Almanya ve İngiltere ortak girişimi olan Hypersonica ile de yüksek hızlı HS1 füzelerinin geliştirilmesi konusu ele alınıyor.
Avrupa ülkeleri, Ukrayna’daki çatışmaların başlamasının ardından geniş kapsamlı bir yeniden silahlanma sürecine girdi.
Rusya’nın Berlin Büyükelçisi Sergey Neçayev ise mayıs ayında yaptığı açıklamada Almanya’nın Rusya ile askeri bir karşı karşıya gelişe hazırlandığını öne sürmüştü.
Neçayev, Almanya’nın Ukrayna’daki çatışmalara taraf olmama yönündeki resmi beyanlarına rağmen askeri harcamalarını artırdığını, ordu mevcudunu büyüttüğünü ve silahlanma adımlarını hızlandırdığını savundu.
Avrupa
Avusturya, dört Rus diplomatı sınır dışı etti

Avusturya, üçü büyükelçilikte biri AGİT temsilciliğinde görevli dört Rus diplomatı casusluk şüphesiyle sınır dışı etti. Karara tepki gösteren Rusya Dışişleri Bakanlığı misillemenin kaçınılmaz olduğunu duyururken Viyana’nın 2022’den bu yana sınır dışı ettiği Rus görevli sayısı en az 18’e ulaştı.
Avusturya, dört Rus diplomatı “istenmeyen kişi” ilan ederek sınır dışı etti. Diplomatlardan üçü Viyana’daki Rusya Büyükelçiliğinde görev yaparken biri ülkenin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Daimi Temsilciliğinde yer alıyordu.
Gelişmeyi cuma günü ilk olarak Avusturya dergisi Profil duyurdu; kamu yayıncısı ORF ve Die Presse gazetesi de Dışişleri Bakanlığına dayandırdıkları haberlerle bilgiyi teyit etti.
Bakanlık açıklamasında kararın güvenlik birimlerinden gelen veriler doğrultusunda alındığı belirtildi. Açıklamada, dört Rus görevlinin diplomatik statüleriyle bağdaşmayan faaliyetler yürüttüğü kaydedildi.
Moskova ise karara gecikmeden karşılık verileceğini duyurdu. Rusya Dışişleri Bakanlığı, Avusturya’nın bu adımına yönelik tepkinin “kaçınılmaz olarak geleceğini” açıkladı.
Avusturya Dışişleri Bakanlığı verilerine göre Viyana’daki Rusya Büyükelçiliğinde toplam 48 diplomat görev yapıyor. 23 Rus vatandaşı da ülkenin AGİT Daimi Temsilciliğinde yer alıyor.
Profil: Rus diplomatlar casuslukla suçlanıyor
Profil dergisi, sınır dışı edilen dört Rus diplomatın casusluk şüphesiyle hedef alındığını aktardı.
Bu isimlerin, araştırmacı yayın organı Agentstvo’nun ağustos başında yayımladığı ve istihbarat servisleriyle bağlantılı olabileceği öne sürülen 21 kişilik diplomat listesinde yer alıp almadığı ise henüz netleşmedi.
Profil, Avusturya Savunma Bakanlığının ağustos ayı ortasında askerlere olası Rus ajan devşirme girişimlerine karşı uyarı yazısı gönderdiğini ve şüpheli temasların bildirilmesini istediğini kaydetti.
Avusturya makamlarının gündemine giren bir diğer başlık ise Viyana sakinlerinin Rusya Büyükelçiliği çatısından gelen seslere yönelik şikayetleri oldu.
İngiliz The Financial Times gazetesi mart ayında kaynaklarına dayandırdığı haberinde, çatıdaki “anten ormanı” aracılığıyla NATO ve diğer uluslararası kuruluşların haberleşmelerinin dinlendiğini öne sürmüştü. Viyana yönetimi bu iddialar üzerine mayıs ayında üç Rus diplomatı sınır dışı etmişti.
Avusturya Dışişleri Bakanlığı eylül ayı ortasında yerel haber ajansı APA’ya yaptığı açıklamada, Rusya Büyükelçiliği temsilcilerinin çatıdaki havalandırma pervanelerinin arızalandığını savunarak gürültü için özür dilediğini bildirmişti.
Şubat 2022’de Ukrayna’da başlayan savaştan bu yana Avusturya, son kararla birlikte Rus temsilciliklerindeki en az 18 personeli sınır dışı etmiş oldu.
Avrupa
Sırbistan’da öğrenci mitinginde yüzbinlerce kişi bir araya geldi

Sırbistan’da öğrencilerin öncülüğündeki hareketin son mitingi için perşembe günü yüz binlerce kişi Belgrad’ın merkezinde bir araya geldi.
25 Ekim’de yapılacak erken parlamento seçimleri öncesinde yapılan mitingin organizatörleri, mitinge en az 200.000 kişinin katıldığını belirtti.
Hareket, Aleksandar Vučić ve Sırp İlerleme Partisi’nin (SNS) 14 yıllık iktidarını sona erdirmeyi ve yaklaşık iki yıldır süren hükümet karşıtı protestoları bir seçim zaferine dönüştürmeyi hedefliyor.
Protesto hareketi, Kasım 2024’te kuzeydeki Novi Sad kentinde bir tren istasyonu kanopisinin çökmesi sonucu 16 kişinin hayatını kaybetmesi ve bunun ülke genelinde öğrenciler öncülüğünde kitlesel yolsuzluk karşıtı protestolara yol açmasının ardından ortaya çıktı.
Göstericiler, felaketin sorumlusu olarak hükümetin yolsuzluğunu gösterdi fakat henüz kimse cezai olarak sorumlu tutulmadı.
Öğrenci Listesi’nden birçok aday kalabalığa hitap etti. Aralarında, yargı ve savcılığın siyasi baskı ve kişisel çıkarların etkisinden arındırılması çağrısında bulunan tanınmış Sırp aktör Tihomir Stanić de vardı.
Stanić, “Hepimiz kanun önünde eşit olmamaktan bıktık. Sırbistan özgürlüğü, adaleti ve hesap verebilirliği hak ediyor,” dedi.
Miting, son iki yıldır öğrenci hareketinin harekete geçirdiği çok sayıda genç de dahil olmak üzere her yaştan insanı bir araya getirdi.
Belgrad’dan 26 yaşındaki Nađa, başından beri öğrencileri desteklediğini ve adalet ve daha iyi bir gelecek için mücadele eden insanların yanında yer almaktan gurur duyduğunu söyledi.
Rapporteur’e verdiği demeçte, “Öğrenci Listesi’nin seçimi kazanmasını bekliyorum fakat iktidar yetkililerinin sonuçları sorgulamak ve itibarsızlaştırmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarına inanıyorum,” dedi.
Mitinge, siyasi değişim ve çocukları için daha iyi bir gelecek umduğunu belirten daha yaşlı destekçiler de katıldı.
61 yaşındaki Dragana, Rapporteur’e, “Umarım yeni hükümet, çocuklarımızın Sırbistan’ı terk etmek zorunda kalmadan geleceklerini kurabilecekleri bir ülke yaratır,” dedi.
Seçimler, Vučić’in iktidar partisinin yıllarca kendisiyle kıyaslanabilecek kadar güçlü bir seçim rakibiyle karşılaşmadığı 2012’de SNS’nin iktidara gelmesinden bu yana Sırbistan’da görülen en belirsiz seçimler olarak değerlendiriliyor.
Seçim kampanyası neredeyse bir referandum havasına büründü. Oylama, genel olarak SNS’nin iktidarının devamı ile siyasi değişim umudu arasında bir seçim olarak görülüyor.
Anketler, iktidar koalisyonu ile Öğrenci Listesi arasında başa baş bir yarışa işaret ediyor. Salı günü yayınlanan son ankete göre, kararını vermiş seçmenler arasında SNS liderliğindeki koalisyon %42,9, Öğrenci Listesi ise %42 oy oranına sahip.
Avrupa Parlamentosu heyeti de dahil olmak üzere uluslararası gözlemciler, seçimleri izleyecek.
Seçimlerin nasıl yürütüleceği, seçim koşulları, demokratik standartlar ve hukukun üstünlüğü konusundaki süregelen endişeler nedeniyle, uzun süredir durma noktasına gelen Sırbistan’ın AB üyelik süreci üzerinde önemli etkiler yaratabilir.
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu








