Avrupa
Oskar Lafontaine: Demokrasi can mı çekişiyor?

Eski SPD’li, Die Linke’nin (Sol Parti) kurucularından ve şu anda da Sahra Wagenknecht İttifakında (BSW) yer alan ünlü Alman siyasetçi Oskar Lafontaine, demokrasinin bugün üç temel tehdit altında can çekiştiğini savunuyor: Kontrolsüz iktisadi güç (oligarşi), bireyin muhakeme yetisini yok eden teknolojik manipülasyon ve devlet destekli “linç kültürü” ile ifade özgürlüğünün boğulması. Lafontaine, Marx’tan modern veri sömürüsüne uzanan bir çizgide, bireyin hem ekonomik hem de “özel hayat” bağlamında mülksüzleştirildiğini; pandemi ve siyasi baskılarla (Cancel-Culture) devletin totaliter bir “dil polisine” dönüştüğünü ifade ediyor.
Demokrasi can mı çekişiyor? Buna işaret eden üç gerekçe
Oskar Lafontaine
Weltwoche
29 Ocak 2026
Bugün demokrasi, onu imkânsız hale getirmese bile, temellerini içten içe oyan üç kuvvet tarafından kuşatılmış durumdadır:
İktisadi gücün giderek artan bir şekilde tek elde toplanması; Bireyin hür muhakeme yetisinin propaganda yoluyla tahrip edilmesi ve kanaat oluşturma süreçlerinin, psiko-sosyal ve davranışsal psikoloji teknikleriyle güdülmesi; İfade hürriyetinin; “linç kültürü” [1], hükümetler ve devlet kurumları tarafından giderek daha fazla kıskaca alınması.
İktisadi tahakkümün demokrasiyi tehdit ettiği ve nüfusun çoğunluğunun kanaatlerini derinden etkilediği malumdur. Marx ve Engels, daha o vakitler şu tespiti yapmışlardı: “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, o çağın egemen düşünceleridir.”
Teknik, insana hükmediyor
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Walter Eucken öncülüğündeki Freiburg Ekolü’ne mensup iktisatçılar, aşırı iktisadi güç temerküzünün demokrasiyi tehlikeye atacağı hususunda uyarılarda bulunmuşlardı. Bu durum artık tüm sanayi ülkelerinde, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nde ayyuka çıkmış vaziyettedir. Eski Başkan Jimmy Carter, daha 2015 yılında ABD’yi “sınırsız siyasi rüşvetin hüküm sürdüğü bir oligarşi” olarak tavsif etmişti.
Kongre ve Senato’yu yönlendiren silah sanayisinin nüfuzu öylesine büyüktür ki, neticede ABD, dünyanın açık ara en büyük askeri bütçesine sahip olmuştur. Dürüst davranıp bakanlıklarının adını artık Savunma Bakanlığı değil, “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirseler yeridir. Kuruluşundan bu yana Birleşik Devletler sayısız harp yürütmüştür. Amerikan savunma sanayii, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini dayatan en önemli aktörlerden biridir. Amerikan diplomasisinin uzun yıllar duayenliğini yapmış George Kennan’ın da öngördüğü üzere, bu genişleme Ukrayna Savaşı’na yol açmış ve Amerikan silah şirketlerine milyarlarca dolarlık kazanç kapısı aralamıştır.
ABD’nin petrol savaşlarındaki müşterek sorumluluğuyla enerji endüstrisi de benzer bir nüfuza sahiptir. Enerji devlerinin menfaatleri uğruna yapılan müdahaleler, 1953’te İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesiyle başlamış; 2006’da Saddam Hüseyin’in, 2011’de Muammer Kaddafi’nin katledilmesi ve 2025’te Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla devam etmiştir.
Elbette Amerikan finans endüstrisinin de hafife alınamayacak bir tesiri vardır. 90’lı yılların sonunda ABD’de görüşmeler yapıp finans piyasalarının regülasyonu için lobi yaptığımda, dönemin Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers bana şu cevabı vermişti: “Bunu yapamayız, Bill Clinton’ın seçim kampanyasını Wall Street finanse etti.” Finans krizinin dünya finans sistemini sarsması, sadece bir zaman meselesiydi.
ABD’nin teknoloji devleri, dünyayı henüz öngörülemeyen bir boyutta değiştirmiştir. Washington siyasetini sadece büyük mali ve iktisadi güçleri olduğu için etkilemiyorlar; daha da belirleyici olan, insanların yargılarını ve kanaatlerini biçimlendirme ve yönlendirme konusundaki giderek artan kabiliyetleridir. Filozof Günther Anders, daha 1956 yılında yayımladığı felsefi eseri İnsanın Eskimişliği’nde [2] şu tespiti yapıyordu: İnsan; ahlaki, duygusal ve hayal gücü yetileri bakımından artık kendi teknik imkanlarının gerisinde kalmıştır.
Mahremiyetin mülksüzleştirilmesi
Artık insan tekniğe değil, teknik insana hükmetmektedir. İnsan, kendi teknik yaratımlarının sonuçlarına ayak uyduramaz hale gelmiştir.
Görünen o ki, René Descartes’ın “Cogito, ergo sum” (“Düşünüyorum, öyleyse varım”) düsturu, yerini algoritmalar ve mikro-hedefleme tarafından güdülen bir düşünce yapısına bırakmaktadır.
İnsanları kişiye özel mesajlarla manipüle etmeyi amaçlayan mikro-hedefleme, bireyin sürekli olarak psiko-sosyal açıdan mercek altına alınmasına dayanır. Bireyin artık bir özel hayatı kalmamıştır. Hakkında sayısız veri toplanmakta ve sektörden gururla şu sesler yükselmektedir: “Senin hakkında, senin bildiğinden fazlasını biliyoruz.”
Eskiden sol partiler, işçinin üretim sürecinde mülksüzleştirilmesine, yani yarattıkları zenginlikten ücret yoluyla çok az pay almalarına karşı mücadele ederlerdi.
Bugün “özel hayatın mülksüzleştirilmesi” [3], belki de çok daha büyük bir toplumsal sorundur. Fakat bu konu siyasetin gündemine dahi gelmemekte ve bu yıkıcı sürecin nasıl sınırlandırılacağı veya yönetileceğine dair henüz bir cevap bulunmamaktadır. Şayet gidişat böyle devam ederse, demokrasiye, yani “halkın egemenliği”ne dair edilen kelamlar, gerçeklikten kopuk birer gevezelikten öteye geçemeyecektir.
Başımıza gelecekleri, Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays yüz yıl evvel kaleme almıştı. Propaganda adlı kitabında şunları okuyoruz:
“Kitlelerin alışkanlıklarının ve fikirlerinin bilinçli ve amaca yönelik manipülasyonu, demokratik toplumların temel bir unsurudur. Perde arkasında çalışan örgütler, toplumsal süreçleri idare eder. Ülkemizdeki asıl hükümetler onlardır. İsimlerini dahi duymadığımız kişiler tarafından yönetiliyoruz. Kanaatlerimizi, zevklerimizi, düşüncelerimizi onlar şekillendiriyor […] Şayet bir toplumda çok sayıda insan mümkün olduğunca sorunsuz bir arada yaşayacaksa, bu tür yönlendirme süreçleri kaçınılmazdır.”
Kanaat oluşumu ve ifade hürriyeti üzerinde her gün hissedilen bir diğer baskı unsuru da, menşei ABD olan “Cancel-Culture” (Linç/İptal Kültürü) olgusudur. Adeta devletin kolluk kuvvetleri gibi, kimin “doğru” davranıp davranmadığını denetleyen bir “dil polisi” türemiştir. Kişi buna uymazsa, bir linç fırtınası (Shitstorm) kopar. En kötü senaryoda, insanlar sırf “yanlış” olduğu iddia edilen bir şey söyledikleri için işlerinden atılmaktadır.
Bu demokrasi düşmanlarının programı, gündelik sindirmedir. Oysa birbirine zıt fikirler olmadan demokratik bir toplum var olamaz. Bu nedenle devletin öncelikli görevi, hür bir kanaat oluşumunu mümkün kılmak olmalıdır. Ancak yaşanan bunun tam tersidir. Demokrasiyi savunma bahanesiyle, Almanya ve Avrupa’da ifade hürriyeti giderek daha fazla kısıtlanmaktadır. İspiyonculuk ve ötekileştirme, insanların sivil varoluşlarını yok etmeye varacak raddelere gelmiştir; ki bunlar faşizmin alametifarikasıdır. “Birini cezalandır, yüzünü eğit”; Mao Zedong da halkı hizaya getirmek için bu yöntemi kullanmıştı.
Sanki anayasa yokmuşçasına
İfade hürriyetinin ne denli bastırıldığına dair infial uyandıran bir örnek, AB Bakanlar Konseyi’nin şahıslara yönelik yaptırımlarıdır. Bu kişiler, tek bir keyfi tasarrufla, savunma hakkı tanınmadan ve mahkeme kararı olmaksızın, tıpkı Orta Çağ’da olduğu gibi “hukukun korumasından azade” (vogelfrei) [4] ilan edilmektedir. Mal varlıkları dondurulmakta, hesapları bloke edilmekte, AB içinde seyahat etmeleri yasaklanmakta ve AB’de hiç kimsenin bu kişilere para veya iktisadi menfaat sağlamasına izin verilmemektedir. Böylesi bir devlet keyfiyeti uzun süre imkânsız sanılırdı.
Ötekileştirmenin gaddarca bir biçimi, Almanya’da Korona döneminde zaten prova edilmişti. Sanki Anayasa (Grundgesetz) yokmuş gibi, vatandaşların temel hakları askıya alındı. İkna edici bilimsel gerekçeler olmaksızın temas yasakları, sokağa çıkma kısıtlamaları, toplanma hürriyetinin kısıtlanması, maske zorunluluğu, okul kapatmalar, seyahat hürriyetinin kısıtlanması ve aşı olunması yönünde inanılmaz bir baskı, günün olağan akışı haline geldi. Kurumsal aşı zorunluluğunun ardından, herkes için yasal aşı zorunluluğu getirilmek istendi ve insanların, ölüm döşeğindeki en yakın akrabalarını dahi ziyaret etmelerine izin verilmedi; akıl almaz bir zalimlik.
Alıngan siyasetçilerin liste başı
Alman yargısı sınıfta kaldı. Federal Anayasa Mahkemesi bile, bu siyasete dur demediği için hayal kırıklığı yarattı. Netice itibarıyla, Almanya’nın en yüksek mahkemesine duyulan güven yüzde 81’den yüzde 63’e düştü.
Siyaset, vatandaşı “doğru” davranışa zorlamak için korkuya bel bağlamaktadır. Almanların yarısından fazlası artık, başlarına bir iş gelmesinden korktukları için fikirlerini özgürce ifade edemediklerini söylemektedir. Berlin ve Brüksel’deki siyasetçiler ise, sanki bu durum umurlarında değilmiş gibi, ifade hürriyetini daha da kısıtlamak ve bilhassa sosyal medyayı zapturapt altına almak için sürekli yeni yasalar icat etmektedir. Almanya’da, “haşmetmeaba hakaret” (Majestätsbeleidigung) suçunu fiilen yeniden hortlatan ve siyasetçilere hakareti cezai müeyyideye bağlayan yeni Ceza Kanunu 188. maddesi [5] artık efsaneleşmiştir.
Alıngan siyasetçilerin liste başı, Welt am Sonntag gazetesine göre 4 bin 999 suç duyurusuyla Friedrich Merz’dir. İkinci sırada 1900 başvuruyla FDP’li politikacı Marie-Agnes Strack-Zimmermann gelmekte; onu 800 ve 500 suç duyurusuyla eski Yeşiller bakanları Robert Habeck ve Annalena Baerbock takip etmektedir. Ukrayna ile yürütülen vekalet savaşında Rusya’yı cezalandırmak ve Alman Taurus füzeleriyle saldırmak isteyenlerin başını çekenlerin de aynı siyasetçiler olması, psikolojik bir tahlil için enteresan bir vakadır.
“Linç kültürü” toplumunda, ihbarcılık (ispiyon) da yeniden moda olmaktadır. İsyankâr vatandaşları dizginlemek için ihbar portalları kurulmaktadır. Gazeteci Henryk M. Broder’e bir keresinde Almanların Nasyonal Sosyalizm’in yükselişini neden engelleyemedikleri sorulduğunda, şu cevabı vermişti: “Çünkü onlar o zaman, sizin bugün olduğunuz gibiydiler.” İşte şimdi tüm tehlike çanlarının çalması gerekirdi.
Yeni tür bir faşizm, öyle görünüyor ki, sessiz adımlarla yaklaşıyor. Aydınlanma’nın ruhu (Geist der Aufklärung) artık canlı değil. Voltaire, “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi özgürce dile getirmeniz için hayatımı veririm” demişti. Bugün ise tartışmaları; daimi öfkeliler, alınganlar, “iptal” memurları, sözde “doğruluk kontrolcüleri” (Faktenchecker) ve her türlü sapmayı tehdit olarak algılayan otoriter tipler belirlemektedir. Oysa demokrasi hoşgörü ve özgürlüğe dayanır; ve özgürlük, her daim, farklı düşünenin özgürlüğüdür [6].
[1] İngilizce kökenli bu kavram, bir kişiyi veya kurumu sosyal ve mesleki alandan silmeyi ifade eder. Almanca metinde de ödünçleme olarak kullanılmıştır. Alman toplumu için bu kavram, tarihsel bir travma olan denunziation (ihbarcılık) pratikleriyle rezonansa girer. (ç.n.)
[2] Die Antiquiertheit des Menschen (İnsanın Eskimişliği): Günther Anders’in (Hannah Arendt’in ilk eşi) bu metni, insan ruhunun, yarattığı teknolojik devasa güç (atom bombası, medya) karşısında “duygusal kapasite yetersizliği” (Promethean Shame) yaşamasını anlatır. (ç.n.)
[3] Enteignung (Mülksüzleştirme / Gasp). Orijinal: Enteignung des Privatlebens: “Enteignung”, Marksist terminolojide işçi sınıfının emeğinin sermaye tarafından el konulmasını anlatır. Lafontaine, burada zekice bir manevrayla, klasik Marksist “emeğin sömürüsü” kavramını, dijital çağın “mahremiyetin sömürüsü” kavramına taşımıştır. (ç.n.)
[4] Vogelfrei (Hukukun Korumasından Azade / Kanı Helal): Orta Çağ Cermen hukukunda bir ceza türüdür. “Kuşlar kadar özgür” anlamına gelse de, ironik olarak “artık hiçbir hukuki koruması olmayan, herkesin öldürebileceği, ormana sürülmüş kişi” demektir. Günümüz Türkçesinde “kuş gibi özgür” demek pozitif algılanır. Oysa terim ölümcüldür. Bu yüzden Osmanlı/İslam hukukundaki “Katli vacip” veya “Kanı helal” kavramına yaklaşan, ancak modern hukuku da kapsayan “Hukukun korumasından azade” ifadesi tercih edilmiştir. Bu, Giorgio Agamben’in “Homo Sacer” (Kutsal İnsan – öldürülebilen ama kurban edilemeyen) kavramıyla da örtüşür. (ç.n.)
[5] Paragraf 188 StGB (Majestätsbeleidigung): Prusya ve Alman İmparatorluğu döneminde Kayzer’e hakareti düzenleyen yasadır. Yazar, modern politikacıların (özellikle Merz, Habeck vb.) kendilerini adeta birer “Hükümdar” gibi koruma altına aldıklarını vurgulamak için bu arkaik terimi bilerek seçmiştir. (ç.n.)
[6] Freiheit der Andersdenkenden (Farklı Düşünenin Özgürlüğü). Orijinal: Freiheit ist immer auch die Freiheit der Andersdenkenden. Bu cümle, Rosa Luxemburg’un Rus Devrimi eleştirisinde (Zur russischen Revolution) geçen meşhur sözüdür. Yazar, metni Voltaire ile başlatıp, Rosa Luxemburg’un sözüyle bitirerek (ismini anmasa da söz onundur), “özgürlük” kavramının siyaset üstü olduğunu vurgulamaktadır. (ç.n.)
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









