Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Palantir, İsrail’deki Amerikan komuta merkezinde Gazze yardımlarını takip ediyor

Yayınlanma

Palantir, İsrail’in güneyinde ABD liderliğindeki Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi (CMCC) genel merkezinde kalıcı bir masa ile temsil ediliyor.

Drop Site’a konuşan kaynaklara göre, yapay zeka veri analizi devi, Gazze’ye yardımların ulaştırılması ve dağıtımının izlenmesi için teknolojik altyapıyı sağlıyor.

Uzmanlar, Palantir ve diğer şirketlerin varlığı ile İsrail makamlarına veri vermek istemeyen kâr amacı gütmeyen kuruluşları yasaklayan son değişikliklerin, yardımların ulaştırılmasının kâr, yatırım ve yapay zeka ürünlerinin eğitimi için ikinci plana atıldığı bir durum yarattığını söylüyor.

BM’nin işgal altındaki Filistin toprakları Özel Raportörü Francesca Albanese, Drop Site’a verdiği demeçte şunları vurguladı:

“Birleşmiş Milletler, kriz durumlarında müdahale etmek için insani ilkelere bağlı ve uluslararası hukuka dayanan bir insani yardım mimarisi oluşturmuştur. Palantir gibi şirketlerin dahil olduğu ve zaten İsrail’in yasadışı davranışlarıyla bağlantılı olan bu kâr odaklı paralel sistem, ancak bir canavarlık olarak nitelendirilebilir.”

CMCC, Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girmesinden bir hafta sonra, ekim ayında ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından “ateşkesin uygulanmasını izlemek” ve “uluslararası muhataplardan Gazze’ye insani, lojistik ve güvenlik yardımının akışını kolaylaştırmak” amacıyla kuruldu.

Geçen hafta Washington’da düzenlenen “Barış Kurulu”nun açılış zirvesinde, ocak ayında Gazze’deki Uluslararası İstikrar Gücü’nün başına getirilen Tümgeneral Jasper Jeffers, CMCC’nin “Barış Kurulu’nun operasyonel karargahı” olarak hizmet vereceğini duyurdu.

Kaynaklara göre, Palantir’den bir temsilci, Gazze’deki yardım konvoylarının ve dağıtımlarının drone gözetimi ile izlendiği CMCC operasyon odasında görev yapıyor.

Kaynaklar, temsilcinin konvoy ve dağıtımla ilgili verileri Palantir’in sistemlerine entegre ettiğini söyledi.

“Barış Kurulu”, dijitalleşme aracılığıyla Gazzelileri İsrail’in insafına terk ediyor

2003 yılında Peter Thiel tarafından CIA’in risk sermayesi kolu In-Q-Tel’in yatırımlarıyla kurulan Palantir, ABD ordusu ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) dahil olmak üzere devlet kurumlarıyla çalışıyor.

Ocak 2024’te, İsrail’in Gazze işgalinin üçüncü ayında, Palantir , “savaşla ilgili görevler” için İsrail ordusu ile “stratejik ortaklık” kurduğunu duyurmuştu.

O ay Tel Aviv’de yapılan şirketin yönetim kurulu toplantısı İsrail ile “dayanışma” içinde gerçekleştirilmişti.

Palantir, İsrail’e hangi teknolojilerin sağlanacağını açıklamamıştı fakat bir yıl önce şirket, orduların bombalama hedeflerini hızla analiz etmesine ve belirlemesine yardımcı olmak için Yapay Zeka Platformunu (AIP) tanıttı.

Şirketin teknolojisi, bir Palantir yöneticisi tarafından “öldürme zincirini optimize etmenin” bir yolu olarak tanımlanıyor.

Palantir’in yazılımı, Michael Steinberger’in The Philosopher in the Valley: Alex Karp, Palantir and the Rise of the Surveillance State [Vadideki Filozof: Alex Karp, Palantir ve Gözetim Devletinin Yükselişi] kitabına göre, İsrail ordusu tarafından Gazze’deki çeşitli baskınlarda da kullanıldı.

Albanese, Haziran 2025’te BM İnsan Hakları Konseyine sunduğu raporunda, “Palantir’in otomatik tahmin polislik teknolojisi, askeri yazılımların hızlı ve ölçeklendirilmiş yapımı ve dağıtımı için temel savunma altyapısı ve otomatik karar verme için gerçek zamanlı savaş alanı veri entegrasyonu sağlayan Yapay Zeka Platformu sağladığına inanmak için makul gerekçeler” bulmuştu.

Palantir’in Gazze’ye yardım sevkiyatlarını takip etmek için kullanılması, gözlemcileri özellikle endişelendiriyor.

CMCC oturumlarına katılan diplomatik çevrelerden bir kaynak, Drop Site’a, “Hepimiz aynı masada otururken, insansız hava aracıyla ölüm ile yardım sevkiyatı arasındaki ayrım ortadan kalkıyor,” dedi.

Palantir’in iki ana platformu Gotham ve Foundry. Şirketin web sitesine göre, “Gotham’ın hedefleme hizmeti, askerlere yapay zeka destekli bir öldürme zinciri sunarak, hedef tanımlama ve hedef efektör eşleştirmesini sorunsuz ve sorumlu bir şekilde entegre ediyor.”

Foundry ise, Palantir’in tedarik zinciri yönetimi platformu ve “silo haline gelmiş planlama ve yürütme süreçleri arasında köprü kurmak, envanter yönetimini optimize etmek ve ekonomik ve jeopolitik belirsizlikler için tedarik zincirinin dayanıklılığını artırmaya yardımcı olmak” için bir yol olarak tanıtılıyor.

Palantir, sistemlerini izole silolarda işletmiyor. Şirketin kendi belgelerine göre, “Palantir AIP ve Foundry, tüm veri, mantık, yapay zeka, iş akışı ve güvenlik sistemleriyle birlikte çalışacak şekilde tasarlanmıştır.”

“Tip Eşleme” adlı bir özellik, sivil Foundry sistemine girilen verilerin askeri Gotham platformu tarafından anında senkronize edilmesini ve sorgulanmasını sağlıyor.

Bu, teorik olarak, CMCC’de toplanan bilgilerin (katılımcı hükümetler, BM ve STK’lardan dağıtılan yardımın türü, dağıtım yerleri ve sistemleri ve kamyon konvoyu rotaları dahil) Gotham’ın yapay zeka hedefleme matrisine sorunsuz bir şekilde aktarılabileceği anlamına geliyor.

CMCC’de yardımı izlemek için kullanılan aynı yazılım mantığı, ölümcül hava saldırılarını optimize etmek ve hızlandırmak için de kullanılabilir.

Gotham ve Foundry’nin yardımları takip etmek için kullanılan belirli ürünler olup olmadığına dair herhangi bir bilgi bulunmamakla birlikte, kamuya açık fotoğraf kanıtları, Palantir’in Gaia platformunun (web sitesinde “savaş alanını görünür kılmak” için bir araç olarak tanımlanan) CMCC’de kullanıldığını gösteriyor.

Drop Site ile Palantir’in Gazze’deki rolü üzerine yaptığı bir röportajda, eski Yunanistan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, kendisine “şirketin Gazze’den elde ettiği faydaları” anlatan bir Palantir temsilcisiyle yaşadığı bir karşılaşmayı anlattı.

Varoufakis, “O, ‘bombalar düşerken biz parti yapıyoruz’ diyordu,” dedi. Varoufakis’e göre, Palantir temsilcisi, Gazze gibi yüksek yoğunluklu bir kentsel alanda yaşanan yoğun şiddetin kaosunun, insanların stres altında nasıl tepki verdiklerini öğrenmek için yapay zeka modellerini eğitmek için önemli veriler ürettiğini açıkladı.

Varoufakis, Palantir temsilcisinin, “Bombardıman ve yıkım ne kadar fazla olursa, eğitim o kadar iyi olur,” dediğini aktardı ve şöyle devam etti:

“Lockheed Martin gibi şirketlerin İsraillilere F35 satarak para kazandığını söylemek bir şey. Bu, askeri sanayi kompleksinin savaş, soykırım ve savaş suçlarından faydalandığı geleneksel bir yöntem. Bu, tarihte ilk kez, soykırım ve bombardımana maruz kalan bir halkın çektiği acılar, yani acıların kendisi, bir şirketin sermayesine katkıda bulunuyor ve bu şirket de bu sermayeyi başka yerlerde satmak üzere mal üretmek için kullanıyor.”

Palantir, Larry Ellison’ın liderliğindeki Oracle’ın bulut altyapısı üzerinde çalışıyor. Ellison, İsrail ordusuna büyük bağışlarda bulunan ve Gazze’nin yönetişim mekanizmaları konusunda danışmanlık yapan Tony Blair Enstitüsünü de finanse eden bir isim.

Gazze’de Palantir ve diğer özel sektör şirketlerinin kullanımının artması, kâr amacı gütmeyen sektöre sistematik olarak baskı uygulanmasıyla birlikte gerçekleşiyor.

1 Mart 2026 itibarıyla İsrail, yeni kayıt kuralları kapsamında, Sınır Tanımayan Doktorlar, Norveç Mülteci Konseyi, Oxfam ve Filistinlilere Tıbbi Yardım gibi önde gelen STK’lar da dahil olmak üzere düzinelerce yardım grubunun Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te faaliyet göstermesini yasaklayacak.

Yeni önlemler, yardım gruplarının çalışanlarının isimlerini ve iletişim bilgilerini kaydetmelerini ve İsrail makamlarına finansman ve faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi vermelerini gerektiriyor.

Yardım grupları bu hafta yaptıkları ortak açıklamada, “kişisel verilerin aktarılması talebinin ciddi güvenlik ve yasal riskler doğurduğunu” belirttiler.

Bu talep, ulusal personeli olası misillemelere maruz bırakıyor ve yerleşik veri koruma ve gizlilik önlemlerini zayıflatıyor.

İsminin açıklanması kaydıyla konuşan bir yardım görevlisi şunları söyledi:

“İnsani yardım kuruluşları tarafından sağlanan yardımlar ihtiyaç temelinde ve insanların bulundukları yere göre verildiği için STK’lar Gazze’den çıkarılmaya çalışılıyor. Bu, Filistinlilerin yeniden yeniden inşa edilmesine izin verilen bölgelere yerleştirilmeleri ve yardımlara erişimlerinin kontrol edilmesi gereken ‘Yeni Gazze’ vizyonuyla uyuşmuyor.”

Ne var ki, tüm STK’lar Gazze’den çıkarılmıyor. Kayıtlı ve onaylanmış kuruluşlar listesinde yer alan diğerleri, özel sektörle birlikte rollerini genişletiyor.

Bunlar arasında, Gazze İnsani Yardım Vakfında (GHF) yer alan Samaritan’s Purse ve GAiN gibi Hıristiyan gruplar da bulunuyor ve diplomatik kaynaklar, bu grupların yakın zamanda CMCC’de bir “dua çemberi” oluşturduğunu gördü.

Bu onaylanmış STK’lar, Palantir gibi CMCC aracılığıyla koordine edilen özel şirketlerle birlikte Gazze’deki yardım dağıtımını devralmaya hazır.

Drop Site’a isimsiz kalmak koşuluyla konuşan üst düzey bir yardım çalışanı şunları kaydetti:

“Gazze’ye sağlanan yardım, hayatta kalmak için gerekli olan asgari düzeyde tutulmuş durumda ve gelecekte sağlanacak yardımlar, inanç temelli, kâr odaklı, militarize ve kesinlikle Filistinlilerin maruz kaldığı durum hakkında cesaretle konuşan kişiler tarafından sağlanmayacak gibi görünüyor.”

Gazze’nin özel dağıtım mekanizmalarıyla ilgili deneyimi felaketle sonuçlandı. Mayıs 2025’te, ABD ve İsrail destekli GHF, bölgede yardım dağıtımı için sözleşme imzaladı.

GHF’nin Gazze’de faaliyet gösterdiği dört buçuk ay boyunca, yardım dağıtım noktalarında veya yakınlarında 2.600’den fazla Filistinli İsrail güçleri veya güvenlik şirketleri tarafından öldürüldü ve 19.000’den fazlası yaralandı.

GHF’nin eski genel merkezi, Kiryat Gat’ta bulunan büyük bir depo tarzı bina, şu anda CMCC’nin genel merkezi olarak kullanılıyor.

Yardım grupları yasaklanırken, ABD askeri yüklenicileri de bu boşluğu dolduruyor.

CMCC’ye katılan diplomatik kaynaklara göre, GHF’ye güvenlik hizmeti sağlayan ABD askeri şirketi Safe Reach Solutions (SRS) şirketinin fiziksel varlığı son zamanlarda tesisin merkezinde genişledi ve SRS yetkilileri operasyon katında daha göze çarpan koltukları işgal etti.

Kaynaklara göre, şirketin temsilcileri artık daha önce BM kurumları için ayrılmış olan koltuklarda, isimliklerin arkasında oturuyorlar.

Merkezdeki kaynaklara göre, uzun süredir ABD ordusunun yüklenicisi olan Arkel International da CMCC brifing oturumlarına temsilcilerini gönderdi.

Haaretz’e göre, Arkel 2025 yılında GHF için Gazze’ye malzeme taşımak üzere Sırbistan ve Gürcistan’dan şoförleri işe almıştı.

O dönemde Arkel, İsrail’de Ruanda’nın fahri konsolosu olarak görev yapan iş adamı Hezi Bezalel tarafından temsil ediliyordu.

CMCC’nin kurumsal kadrosuna önemli bir katkı sağlayan Terra Firma Capital Partners, kaynakların doğruladığı üzere CMCC’de kalıcı bir varlık sürdürüyor.

İngiliz finansçı Guy Hands tarafından kurulan şirket, büyük ölçekli konut varlıklarının yönetiminde deneyim sahibidir.

Terra Firma, özellikle Tony Blair’in eski strateji direktörü Lord John Birt aracılığıyla İşçi Partisi ile de bağlantılı. Birt, hükümetten ayrıldıktan sonra bu şirkette çalışmıştı.

Albanese tüm bu gelişmeleri şöyle değerlendiriyor:

“Soykırım yeni bir aşamaya giriyor. Gazze’nin yıkılması ve tüm aile soylarının ortadan kaldırılmasının ardından, güçlü devletler artık hayatta kalanların kaderini onların sesini dinlemeden belirliyor.

Gazze kapitalist bir tekno-distopya haline gelmemesi için harekete geçme zamanı şimdi. Bu yeni ortaya çıkan altyapıyı destekleyen devletler ve şirketler durdurulmalı ve hesap vermeli. Kaybedecek zaman yok.”

Ortadoğu

Güney Lübnan’da bina hasarının ilk maliyeti açıklandı

Yayınlanma

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, uydudan elde edilen verilere dayanarak güney Lübnan’daki bina hasarına ilişkin ön değerlendirme raporunu yayımladı. Rapora göre, incelenen bölgelerde tamamen yıkılan 11 binden fazla binanın ilk hasar maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı. Uzmanlar, altyapı ve saha verilerinin eksikliği nedeniyle gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, Lübnan’ın güneyindeki bina hasarına ilişkin hızlı değerlendirme raporunu açıkladı.

El-Ahbar gazetesinin aktardığına göre uydu görüntüleri ile coğrafi yapay zeka (GeoAI) teknolojilerine dayandırılan çalışmada, 23 Ekim 2025 ile 29 Nisan 2026 tarihleri arasında güney sınırlarında meydana gelen ve dışarıdan tespit edilebilen bina hasarları ele alındı.

Rapora göre, incelenen bölgelerde toplam 11 bin 95 binanın tamamen yıkıldığı belirlendi. Tamamen yıkılan bu binaların, ortalama 150 metrekarelik daire büyüklüğü varsayımıyla teorik olarak 17 bin 891 konuta karşılık geldiği tahmin ediliyor.

Bölgede oluşan enkaz miktarının ise 3 milyon 107 bin 756 metreküp düzeyinde olduğu öngörülüyor.

Değerlendirme sonuçlarına göre, tamamen yıkılan binaların yanı sıra 2 bin 242 binada kısmi, 9 bin 311 binada ise hafif düzeyde hasar saptandı.

Konut bazındaki hesaplamalarda ise tamamen hasar gören yaklaşık 17 bin 891 ünitenin yanında, 5 bin 219 konutun kısmen hasar gördüğü, 18 bin 282 konutun ise hafif hasarlı olduğu tahmin edildi.

Raporda, konut sayılarına ilişkin verilerin doğrudan saha sayımına değil, ortalama metrekare üzerinden yapılan matematiksel modellemelere dayandığı ve teorik bir tahminden ibaret olduğu vurgulandı.

Bina hasarlarının ön maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı

Raporda, tespit edilen bina hasarlarının yenileme maliyeti, metrekare başına standart 450 dolarlık bir birim değer esas alınarak hesaplandı. Buna göre toplam ön hasar maliyeti 1 milyar 384 milyon dolar olarak tahmin edildi.

Bu hasarın coğrafi dağılımında Nebatiye vilayeti 1 milyar 53 milyon dolar ile ilk sırada yer alırken, Güney vilayetindeki zarar 331 milyon dolar olarak belirlendi.

İlçeler düzeyinde yapılan hesaplamalarda ise ön maliyet Bint Cübeyl’de 688 milyon dolar, Mercayun’da 333 milyon dolar, Sur’da 315 milyon dolar, Nebatiye ilçesinde 32 milyon dolar ve Sayda’da 16 milyon dolar oldu.

Raporda, bu rakamların yalnızca binaların dışsal fiziksel hasarını kapsadığı, yeniden imar sürecinin nihai maliyetini ya da savaşın yol açtığı toplam ekonomik kaybı yansıtmadığı önemle belirtildi.

İlçelerdeki yıkım yoğunluğuna bakıldığında Bint Cübeyl ilçesinde Aytarun’da 1658, Bint Cübeyl kent merkezinde 1076, Ayta el-Şaab’da 539, Beyt Lif’te 371, Yarun’da 242 ve Aynata’da 227 binanın yıkıldığı belirlendi.

Mercayun ilçesinde ise Meys el-Cebel’de 969, El-Taybe’de 824, Hula’da 285, Merkaba’09da 199, Blida’da 184 ve Deyr Siryan’da 174 yıkık bina saptandı.

Nebatiye ilçesinde Yahmar el-Şakif’te 71, Zotar el-Şarkiye’de 69 ve Kefr Sir’de 37 bina yıkıldı. Sur ilçesinde Burç el-Şimali’de 370, Nakura’da 216, Abbasiye’de 162, Sur kent merkezinde 80 ve El-Mansuri’de 65 binanın tamamen yıkıldığı kayda geçti. Sayda ilçesinde ise yıkım daha çok 65 bina ile Zırariye ve 62 bina ile Arzi beldelerinde yoğunlaştı.

Yayımlanan raporda, elde edilen verilerin kesin bir nihai bilanço olarak kabul edilmesini engelleyen önemli kısıtlamalara yer verildi.

Çalışma, idari sınırların tamamını kapsamak yerine yalnızca uydulardan net görüntü alınabilen alanlarla sınırlı tutuldu.

Bu doğrultuda, Litani Nehri’nin güneyi ana odak noktası olurken, nehrin kuzeyindeki bölgelerden kısıtlı veriler dahil edildi. İlçelerdeki belediyelerin bir kısmında tam tarama gerçekleştirilirken, bazılarında yalnızca belirli bölümler incelenebildi.

Örneğin Bint Cübeyl ilçesindeki tüm tapu alanları taranırken, Sur’da 75 tapu bölgesinin 74’ü tamamen, 1’i kısmen kapsama alındı.

Mercayun’da 33 bölgeden 17’si tamamen, 21’i kısmen taranırken; Nebatiye’de 52 bölgeden yalnızca 4’ü tamamen, 15’i kısmen analiz edilebildi. Sayda’da ise 77 bölgeden hiçbirinde tam tarama yapılamadı, yalnızca 5 bölge kısmi olarak çalışmaya dahil edildi.

Raporda yer alan diğer kısıtlayıcı unsurlar şu şekilde sıralandı:

  • Karayolları, köprüler, elektrik, su ve telekomünikasyon gibi kritik altyapı tesislerindeki hasarlar değerlendirmeye dahil edilmedi.
  • Binaların yer altı sığınakları, bodrum katları ve görünmeyen iç kısımlarındaki hasarlar saptanamadı.
  • Binaların konut, ticari veya sınai işlevlerine göre net bir ayrım yapılamadı.
  • Hafif hasarlı binalar, enkaz hacmi ve maliyet hesaplamalarının dışında tutuldu.
  • Yapıların yoğunluğu, gölgeler ve dar sokaklar gibi fiziksel etkenler uydu analizlerinde hata payı oluşturdu.

Çalışmanın doğrulanması aşamasında saha ziyaretleri veya yerinde incelemeler yapılmadı; analizler tamamen masa başında, uydu fotoğraflarının incelenmesiyle gerçekleştirildi.

Yıkımın büyüklüğü ve kullanılan metodolojiye olan güven gerekçesiyle Lübnan Ordusu veya Birleşmiş Milletler Güvenlik ve Emniyet Dairesi (UNDSS) ile yerinde teyit süreçleri işletilmedi.

UNDP, çalışmadaki verilerin planlama amaçlı ön bulgular olduğunu, ilerleyen süreçte yeni uydu görüntüleri ve saha verileri eklendikçe kapsamın genişletileceğini açıkladı.

Yetkililer, dışarıda bırakılan kalemler ve altyapı kayıpları da hesaba katıldığında, Lübnan’ın güneyindeki gerçek faturanın rapordaki tahminlerin çok üzerinde olduğunu belirtiyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD ve İran talimatları Hürmüz’de kafa karışıklığı yarattı

Yayınlanma

ABD ve İran arasında varılan mutabakatın ardından Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiği yeniden başlasa da tarafların çelişen rota ve izin talimatları gemi sahiplerini büyük bir belirsizliğe sürüklüyor. İran boğazdan geçiş için kendi kurduğu idareden onay alınmasını ve İran kıyılarının kullanılmasını şart koşarken, ABD ve Batılı sigorta şirketleri ise koruma eşliğinde Umman rotasının tercih edilmesini istiyor.

Hürmüz Boğazı üzerinden gemi trafiği yeniden başlamış olsa da gemi sahipleri İran, ABD ve Batılı sigorta şirketlerinden gelen çelişkili talimatlar nedeniyle derin bir kafa karışıklığı yaşıyor.

Financial Times gazetesinin haberine göre İran, önceden izin almayan ve kendi kıyılarına yakın rotayı seçmeyen gemileri para cezasıyla tehdit ediyor.

Tahran yönetimi, boğazı geçmek isteyen gemilerin, mayıs ayında kurulan ve o tarihten bu yana ABD yaptırımları listesinde bulunan Basra Körfezi Geçidi İşleri İdaresinden izin alması gerektiğinde ısrar ediyor.

Üç nakliye şirketi yöneticisinin aktardığı bilgilere göre ABD ve bazı Batılı sigorta şirketleri ise gemilere, Amerikan kuvvetlerinin hava koruması altında boğazın Umman tarafındaki rotayı izlemelerini tavsiye ediyor. Bu da armatörlerin hangi yolu seçecekleri konusunda kararsız kalmasına neden oluyor.

Şirketler yaptırım ve müdahale riski arasında kaldı

ABD merkezli denizcilik şirketi Safesea Shipping’in başkanı Dr. S.V. Anchan konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Gemi sahipleri ve işletmeciler zor bir durumda kaldı. Sigortacıların ve ABD makamlarının talimatlarına uyup Umman’a daha yakın bir rota izlerlerse, İran makamlarının müdahalesi, alıkoyması veya potansiyel düşmanca eylemleriyle karşı karşıya kalma riski taşıyorlar” dedi.

Anchan, gemilerin İranlıların talimatlarına göre hareket etmesi ve İran kıyıları boyunca ilerlemesi durumunda ise yaptırımlarla ilgili potansiyel sorunlarla karşılaşabileceğini sözlerine ekledi.

Bir yük sigortası brokeri, “İranlılar gemilerin İran rotasını kullanması ve geçiş ücreti ödemesi konusunda ısrar ediyor. ABD ise gemilere Umman rotasını izlemelerini söylüyor ve onlara havadan eşlik ediyor. Tüm süreç kötü koordine edilmiş durumda ve bu durum kötü sonuçlanacak” ifadelerini kullandı.

Tanker sektörü temsilcilerinden biri, Batılı nakliye şirketlerinin Umman rotasını kullanmaya istekli göründüğünü ancak birçoğunun İran seçeneğini de değerlendirdiğini belirtti.

DryDel Shipping Genel Müdürü Kostas Delaportas da “Önerilen transit rotaları ile çeşitli taraflardan gelen talimatlar arasında bir belirsizlik olduğu görülüyor” diyerek, sahiplerin, işletmecilerin ve sigortacıların güvenlik ile kurallara uyum arasında bir denge bulmaya çalıştıklarına dikkat çekti.

Trafik mutabakat sonrasında arttı

Hürmüz Boğazı’ndaki hareketlilik, ABD ve İran arasında imzalanan mutabakat zaptının ardından hafta sonu itibarıyla yeniden başladı.

Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları dairesinin verilerine göre, Londra saatiyle pazartesi günü saat 12.00’den önceki 24 saatlik süre içinde boğazdan 30’dan fazla gemi geçti.

Bu rakam, çatışmanın başladığı 28 Şubat tarihinden bu yana kaydedilen en yüksek günlük geçiş seviyesini temsil ediyor.

Gelişmelere ilişkin açıklama yapan İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, bu rotanın hiçbir zaman savaştan önceki eski durumuna dönmeyeceğini ifade etti.

Galibaf, “Elbette uluslararası yasalara uyulmaktadır ve Hürmüz Boğazı’nın yönetimi bu yasalar çerçevesinde, İran ile yapılan anlaşmalar doğrultusunda gerçekleştirilecektir” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Katar Lübnan için dolaylı müzakereler içeren yeni bir yol açıyor

Yayınlanma

Lübnan’da ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve İsrail güçlerinin çekilme takvimine yönelik müzakerelerin seyri, ABD yönetiminin İran, Katar ve Hizbullah’ı içeren yeni mekanizmayı duyurmasıyla değişti. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a Lübnan dosyasının artık İran ile müzakerelerin temel bir parçası haline geldiğini bildirdi.

Lübnan’da ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve İsrail ordusunun ülkenin güneyinden çekilme takviminin planlanmasına yönelik müzakerelerin seyri bir hafta içinde önemli bir değişim gösterdi.

Doğrudan müzakereler yürütülmesi ve tavizler verilmesi yönündeki çabaların ardından, sürecin yeni bir bölgesel çerçeveye oturtulduğu bildirildi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a gönderdiği mesajda, Lübnan dosyasının artık İran ile yürütülen müzakerelerin temel bir parçası haline geldiğini iletti.

Vance, ateşkesin tahkimi, çekilme takvimi ve sonraki düzenlemelerin; yalnızca İsrail, Lübnan yönetimi ve ABD’yi değil, diğer aktörleri de kapsayan yeni bir çerçeveye taşındığını belirtti.

Bu kapsamda Hizbullah ve İran’ın denetim mekanizmasının parçası haline geldiği, Katar’ın ise Pakistan’ın desteğiyle yürütücü arabuluculuk görevini üstleneceği kaydedildi.

Lübnan’daki siyasi, askeri ve güvenlik çevrelerinde ve İsrail tarafında bu durumun yansımaları izlenirken, Tel Aviv’in sahada büyük bir değişimin yaşandığına dair işaretler verdiği belirtiliyor. Bu, Washington’da önümüzdeki günlerde yapılması planlanan müzakere turunun, sahadaki askeri sonuçlardan bağımsız bir yön çizmesinin zor olacağını gösteriyor.

İsviçre’de yapılan görüşmelerde, Katar’ın önerdiği yeni bir girişimin netleştiği öğrenildi. Girişime göre Doha yönetimi, Lübnan resmi makamlarını dışarıda bırakmadan, İsrail ile Hizbullah arasında güney sınırında uzun vadeli ve istikrarlı bir ateşkesi hedefleyen dolaylı müzakereleri yönetecek.

Katar, Fransa veya Birleşmiş Milletler gibi diğer aktörlerin sürece dahil edilmemesi şartıyla ABD’nin onayını aldı.

Bu arabuluculuk girişiminin, ilerleyen süreçte savaşın sonlandırılmasının ötesine geçerek Lübnan’ın iç krizlerinin çözümünde de rol oynaması ve ülkede siyasi iktidarın yeniden düzenlenmesini hedefleyen bir “Doha-2” konferansına zemin hazırlaması bekleniyor.

Katar tarafının bu adımı atmadan önce Meclis Başkanı Nebih Berri, Hizbullah ve Suudi Arabistan ile temaslar kurduğu, ardından teklifi ABD’ye sunduğu belirtildi.

Washington’ın onayının ardından dosya İsrail’e iletildi. İsrail’in bu durumdan rahatsız olduğu aktarılırken, Katar’ın ABD-İran müzakere sürecinden faydalanarak İsrail’in de dahil olmak zorunda kalacağı bir zemin hazırladığı ifade ediliyor.

Katarlı yetkililer, girişimin detaylarını anlatmak ve desteğini almak üzere Cumhurbaşkanı Avn ile de iletişime geçti.

ABD’nin İran ile müzakere hattını doğrulamasıyla birlikte Lübnan, bölgesel düzenlemelerin temel anahtarlarından biri haline geldi. Bu doğrultuda kurulan ABD-İran-Katar mekanizması, Lübnan dosyasının yönetimindeki değişimi gösteriyor.

Geri çekilme takvimi için üçlü mekanizma

Sürece dair en önemli gelişme, Washington’da başlayacak Lübnan-İsrail müzakerelerinin beşinci turunun yanı sıra, ateşkesin uygulanmasını denetleyecek üçlü bir izleme komitesinin kurulması önerisi oldu.

Bu komitenin, savaşın tamamen sonlandırılması, İsrail güçlerinin Lübnan topraklarından çekilmesi için bir takvim belirlenmesi ve Lübnanlı esirlerin serbest bırakılması süreçlerini takip etmesi öngörülüyor.

Ancak bu mekanizma İsrail’in doğrudan itirazıyla karşılaştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendilerinin doğrudan taraf olmadığı hiçbir uluslararası veya bölgesel düzenlemeyi kabul etmeyeceklerini açıkladı.

İsrail’in bu tavrı, üçlü mekanizmanın ordunun hareket kabiliyetini sınırlayacağı ve Lübnan’da istediği gibi hareket etme serbestisini kısıtlayacağı yönündeki endişelerinden kaynaklanıyor.

Lübnan dosyasındaki gelişmeler, Cumhurbaşkanı Avn’ın ABD Başkan Yardımcısı Vance, Beyaz Saray Kıdemli Danışmanı Jared Kushner ve Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile yaptığı telefon görüşmelerinde de ele alındı.

Cumhurbaşkanı Avn, bu durumu önemli bir siyasi dönüm noktası olarak değerlendirerek resmi Lübnan pozisyonunu netleştirmek amacıyla Meclis Başkanı Berri ve Hükümet Temsilcisi Nawaf Salam ile istişarelerde bulundu.

Yeni sürecin önündeki en büyük zorluklardan biri, İsrail’in güvenlik bölgesi olarak adlandırdığı alanda askeri müdahale hakkını saklı tutmak istemesi ve ateşkes ile geri çekilme süreçlerini birbirinden ayırmaya çalışması olarak öne çıkıyor.

İsrail yönetimi, her türlü ilerleme için Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartını koşmaya devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Avn ise Lübnan adına kimsenin müzakere yürütmediğini, yapılacak her anlaşmanın Lübnan devletinin kendi geleceğini ve egemenliğini belirleme hakkını koruması gerektiğini vurguladı.

Washington görüşmeleri öncesinde İsrail basınında, ABD’nin taraflara sunacağı bir pilot bölge testi projesine dair bilgiler yer aldı.

Buna göre, Litani Nehri’nin her iki yakasını kapsayan bir bölgeden İsrail ordusunun çekilmesi, karşılığında Lübnan ordusunun buraya konuşlanması ve Hizbullah güçlerinin bölgeden silahlarıyla birlikte çekilmesinin sağlanması planlanıyor.

Sürecin yönetimini ABD öncülüğündeki bir komisyonun üstlenmesi öngörülürken, İsrail’in bu adım için net bir takvim belirlemediği ifade ediliyor.

Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, Lübnan ordusunun konuşlanmasıyla eş zamanlı olarak işgal güçlerinin ve mukavemet unsurlarının karşılıklı çekilmesini kabul ettiğini belirtmiş, ancak “deneme bölgeleri” mantığına karşı olduğunu açıklamıştı.

Berri, güven artırıcı önlemleri ve halkın bu bölgelere geri dönüş mekanizmalarını desteklemeye hazır olduğunu kaydetmişti.

Bu sırada Lübnan Ordu Komutanı General Rudolf Heykel, pilot bölge olması beklenen Nabatiye, Yukarı Nabatiye ve Kfertebnit beldesi çevresindeki askeri birlikleri denetledi.

İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan bir güvenlik yetkilisi, İsrail ordusunun “Sarı Hat”tan kısmi olarak çekilmek zorunda kalacağını, çekilen bölgelere ABD denetiminde Lübnan ordusunun yerleşeceğini belirtti.

Walla haber sitesi ise İsrail’in, doğrudan ateş tehdidi oluşturmayan bölgelerden kademeli olarak ve Hizbullah’ın yer altı ile yer üstü altyapısını tamamen imha ettikten sonra çekilmeye hazır olduğunu aktardı.

İsrail basınındaki bilgilere göre, salı gününden perşembe gününe kadar sürmesi planlanan görüşmeler, biri siyasi diğeri askeri olmak üzere iki ayrı çalışma grubu üzerinden yürütülecek ve İsrail heyeti Lübnan için hazırlanan pilot bölge haritalarını Washington’a götürecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English