Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“Barış Kurulu”, dijitalleşme aracılığıyla Gazzelileri İsrail’in insafına terk ediyor

Yayınlanma

İsrailli teknoloji girişimcisi Liran Tancman, “Barış Kurulu”nun açılış oturumunda Gazze’nin dünyanın geri kalanıyla “dijital olarak” yeniden bağlantılandırılması gerektiğini söyledi.

Geçtiğimiz yıl boyunca ABD’li üst düzey yetkililerle Gazze konusunda çalışan Tancman, temmuz ayına kadar Gazze’nin 2G ağının “ücretsiz, yüksek hızlı erişimle yükseltileceğini” ileri sürdü.

Tancman, Gazze İdari Ulusal Komitesi’nin (NCAG) elektronik ödemeler, finansal hizmetler, sanal öğrenim ve sağlık hizmetleri için güvenli bir dijital platform kurduğunu belirtti.

Tancman şöyle devam etti:

“Bu çaba, bölgesel ortaklarımız tarafından destekleniyor ve bugün ilerleyen saatlerde onlardan bu konuda heyecan verici haberler alacağınızı düşünüyorum.

Buna paralel olarak, Filistinlilerin iş kurmalarına, küresel olarak ithalat yapmalarına ve güvenli bir şekilde ticaret yapmalarına yardımcı olmak için Amazon benzeri bir lojistik sistemi geliştiriyoruz.

Bu, fiyatları düşürecek, büyümeyi teşvik edecek ve Gazze’yi açık, şeffaf, yolsuzluğun olmadığı bir ekonomik bölgeye dönüştürmeye yardımcı olacak.”

“Barış Kurulu”nda bir İsrailli istihbaratçı

Tancman, Rezillion isimli İsrailli bir siber güvenlik startup’ının kurucusu. Rezilion, 2024 yılında Be’er Sheva Bölge Mahkemesine borçların kapatılması için bulunduğu taleple gündem olmuştu.

Siber güvenliği yönetmek ve geliştirmek için araçlar geliştiren, ayrıca geliştirme prosedürlerini optimize etmek ve dijital uygulamaları güvenli bir şekilde çalıştırmak için çözümler bulan Rezilion, mahkemeye, tüm borçlarını karşılayacak 7,3 milyon dolar karşılığında varlıklarını GitLab’a satmak üzere bir anlaşmaya vardığını bildirmişti.

Buraya kadar bile “normal” değil, ama dahası var. Tancman, İsrail siber komutanlığının kurucularından biri ve on yıl boyunca İsrail istihbarat teşkilatında görev yapmış!

2013 yılında Tancman, siber tehditlerin nasıl gelişebileceğini tahmin edebilen ve geleceğe dönük güvenlik sunan bir teknoloji geliştiren CyActive şirketini kurmuş.

Liran, CyActive’in CEO’su olarak görev yapmış ve şirketin kuruluşundan 2015 yılında (sıkı durun!) PayPal tarafından satın alınmasına kadar şirketi yönetmiş.

Satın almanın ardından Liran, PayPal müşterilerinin güvenliğini sağlamak için en son teknolojileri geliştirmekten sorumlu PayPal’un küresel Güvenlik Ürünleri Merkezi’nin başına geçmiş.

Filistinlilerin tehciri “modellenmişti”

Tancman’ı, Gazze ile ilgili olarak, geçen sene Filistinlilerin tehcirini “modelleyen” Boston Consulting Group (BCG) ve Gazze İnsani Yardım Fonu (GHF) vesilesi ile hatırlıyoruz.

BCG danışmanları, savaş sonrası Gazze ile ilgili bir proje kapsamında Filistinlilerin Somali ve Somaliland’a tehcir edilmesini modellemişlerdi.

Hesaplamaları, iş adamları tarafından ABD yönetimi ile Orta Doğu’daki diğer hükümetler ve paydaşlara dağıtılmak üzere hazırlanan bir slayt sunumuna dahil edildi.

Slayt sunumunda, Gazze halkının yüzde 25’inin bölgenin dışına taşınmaya “karar vereceği” ve bunların çoğunluğunun geri dönmeyeceği öngörülüyordu.

BCG, ilk dört yıl içinde Filistinlileri kabul eden ülkelere 4,7 milyar dolarlık iktisadi fayda sağlayacağını tahmin ediyordu.

Çalışmaya yakın bir kaynak, “Geçici ve gönüllü olarak yer değiştiren Gazzelileri kabul eden bir ülke, iktisadi açıdan önemli faydalar sağlayacak bir nüfus artışı yaşayacak. Fakat modeldeki ülkeler, belirli tartışmalar hakkında bilgiye dayalı olarak seçilmedi. Amaç, Başkan Trump’ın masaya koyduğu seçeneklerle ilgili iktisadi sorunları anlamaktı,” dedi.

Tehcir planına ilişkin varsayımlar, Gazze sakinlerine geçici ve ardından kalıcı konut sağlanmasının maliyetine ilişkin daha ayrıntılı tahminlerin yanı sıra çeşitli diğer yeniden geliştirme planlarının temelini oluşturuyor.

BCG personeli, enkaz ve patlamamış mühimmatın kaldırılması, demiryolu hattı ve yeni liman gibi altyapıların inşası, işgücü gelişimi dahil olmak üzere yeni bir sağlık ve eğitim sisteminin geliştirilmesi ve turizm ve ileri imalat alanlarında özel yatırımların maliyetine ilişkin tahminler yaptı.

Model, bu yatırımların 10 yıl içinde konut, inşaat, güvenlik, imalat, sağlık, altyapı ve diğer iktisadi faaliyetlerden elde edilecek gelirler şeklinde geri dönüş sağlayacağını varsayıyor.

Bu ayrıca, 10 yıllık istihdam, GSYİH büyümesi ve varlık değerlerinin hesaplanmasının yanı sıra, okula giden çocuk sayısı ve mevcut hastane yatak sayısı gibi sosyal etkilerin de hesaplanmasına olanak tanıyor.

Gazzeliler biyometrik inceleme ile “elenecek”

2015 yılından bir Financial Times (FT) haberi, Tancman’ın kötü şöhretli “Unit 8200” mensubu olduğunu doğruluyor. CyActive şirketi, “henüz var olmayan hackleme tehditlerini” önceden tahmin etmek için tasarlanmış “tahmin yazılımı” ile siber savunma alanında en son teknolojileri kullanıyormuş.

Haberde “CyActive’in kurucu ortağı” olarak tanıtılan Tancman, henüz mobilyaları bile yerleştirilmemiş yeni ofisinde FT muhabirine şunları söylüyor:

“Biyologların gelecek yılın grip türünü tahmin etmeye çalıştıkları gibi, biz de bugünün kötü amaçlı yazılımlarının ve tehditlerinin gelecekte nasıl gelişeceğini tahmin edebilen programlara sahibiz.”

“Barış Kurulu”nun, Hamas’ı silahsızlandırma, güvenlik soruşturması ve Gazze’nin “deradikalize edilmesi” planları işleyecekse, Filistinlilerin biyometrik araçlarla kontrolden geçirilmesinin İsraillilere bırakılacağını tahmin etmek zor değil.

Nitekim geçen ağustos ayında Daraj Media için bir araştırma yapan Hiba Monzer, GHF’nin, faaliyetleri kapsamında yardım merkezlerinde sivilleri tarayarak veri topladığını ve daha sonra “ilgi çekici kişileri” tespit ettiğini yazıyor.

28 Mayıs 2025’te Reuters tarafından yayınlanan habere göre, İsrailli yetkililer yeni yardım sisteminin avantajlarından birinin, “Hamas ile bağlantısı olduğu tespit edilen kişileri dışlamak için yardım alanları tarama fırsatı olduğunu” söylüyor.

GHF’nin 3 Temmuz 2025’te saha operasyonlarına başlamasından bir ay sonra, Associated Press (AP), bir GHF saha yüklenicisinin İsrail ordusunun veri toplama için yardım dağıtım sistemini nasıl kullandığını açıkladığı bir rapor yayınlamış.

Rapor, Amerikalı analistlerin İsrailli askerlerle birlikte kontrol odasında görüntüleri incelediklerini belirterek süreci daha ayrıntılı olarak anlatıyor.

AP’ye göre, bir yüklenici, GHF yardım merkezlerinde bulunan bazı kameraların yüz tanıma yazılımı ile donatıldığını söylüyor.

AP tarafından izlenen canlı yayınlarda, bazı akışlar “analitik” olarak etiketlenmişti ve yüklenici, bunun yüz tanıma özelliğine sahip videoları gösterdiğini söyledi.

Aynı yüklenici, Safe Reach Solutions’ın (SRS) personele, belirli bir kriter vermeden “yerinde olmayan” herkesi fotoğraflamaları talimatını verdiğini de iddia ediyor.

Bu görüntülerin yüz tanıma veritabanına yüklendiğini, fakat nihai kullanım amaçlarının ne olduğunun bilinmediğini vurguluyor.

AP haberinde ayrıca SRS’nin biyometrik verileri kullanarak istihbarat topladığını reddettiği belirtiliyor.

“Startup şehri” olarak Gazze

Geçen ekim ayında İbrani medyası, Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki olası bir normalleşme ile birlikte Amerikan teknoloji sermayesinin Gazze seferinin başlayacağını yazmıştı.

Buna göre Larry Ellison ve Peter Thiel gibi milyarderler, Gazze’yi “vergiden muaf startup’ların yer aldığı, bulut işleme ve yapay zeka için dağınık sunucu çiftliklerinin bulunduğu, ucuz işgücüne sahip fabrikaların bulunduğu ve basit regülasyonların uygulandığı” bir milyarderler cenneti haline getirmeyi planlıyorlar.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) İsrail-ABD projesi başkanı Hadas Lorber şöyle diyor:

“Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin yeniden inşa planına katılmakla ilgileniyorlar. Bu plan, Gazze’yi askerden arındırmanın ve Arap desteğiyle yerel güçlere dayalı teknokratik bir hükümete emanet etmenin ötesinde, [Tony] Blair ve [Jared] Kushner’e göre, bulut işleme ve yapay zeka için dağınık sunucu çiftlikleri ve merkezinde ucuz yerel işgücünün çalışacağı bir Tesla fabrikası bulunan, vergiden muaf bir startup şehri haline gelmesi öngörülüyor. Plan, yeni vergiden muaf bölgeler ve basit düzenlemeler arayan Peter Thiel veya Larry Ellison gibi birkaç milyarder tarafından da destekleniyor. Ellison, plana 350 milyon dolarlık yatırım yapmaya da hazır.”

Planlar, Amerikan teknoloji sermayesinin bir kısmının gelecekteki “ulusal devletlerden arta kalan parçalanmış egemenlikler” vizyonuna uygun.

Esas olarak İsrail kontrolündeki Doğu Gazze’ye odaklanan yeniden inşa çalışmaları, “Alternatif Güvenli Topluluklar” olarak adlandırılan sınırlı alanlarla sınırlı kalacak. Bunların ilki, Gazze’nin en güneyinde, Mısır sınırında bulunan “Yeni Refah.” Gazze’nin batı kısmı ise, en azından öngörülebilir gelecekte, yıkıntılar altında kalmaya devam edecek.

“Yeni Refah”, AI gözetim distopyası için pilot bölge olacak

New Arab’dan Muhammad Shehada’ya göre bu fikir, daha önceki “distopik” ve geniş çapta kınanan İsrail önerilerinin yeniden paketlenmiş hali.

Bu öneriler arasında “güvenlik balonları”, “kapalı topluluklar”, “insani yardım alanları” veya “sterilize bölgeler” gibi, eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert tarafından “toplama kampları” olarak nitelendirilenler de bulunuyor.

Bunun nedeni, “Yeni Rafah”a giren hiç kimsenin batı Gazze’ye geri dönmesine izin verilmeyecek ve İsrail askerleri tarafından kuşatılacak olması.

Kapalı ve güvenli topluluklar fikri, Amerikan teknoloji sermayesinin egemenlikleri parçalama planı ile de örtüşüyor. Gazze’nin güneyinin ve doğusunun tam anlamıyla İsrail’in (dijital) egemenliğinde bir Dubai’ye dönüştürülmesi planı ile karşı karşıyayız.

Nitekim New Arab, İsrail’in “Yeni Refah”a taşınmak isteyen her Gazze sakinini “titizlikle inceleyip tarayacağını” haber veriyor.

Makaleye göre bu da İsrail güvenlik kurumlarının başvuru sahiplerini şantaj ve baskı yoluyla işbirlikçi ve muhbir olmaya zorlayacakları anlamına geliyor.

New Arab, bu sınırlı bölgelerde yaşayanların telefonlarının, sosyal medya hesaplarının ve fiziki hareketlerinin, İsrail işgaline yardım eden Palantir tarafından sürekli ve gerçek zamanlı AI gözetimi altında tutulacağını yazıyor.

Palantir-Oracle ortaklığının pençeleri Gazze’de

Byline Times, geçen ekim ayında sızdırılan Gazze Uluslararası Geçiş Otoritesi (GITA) çerçevesini, tedarik kılavuz belgelerini ve FEC dosyalarını incelemişti.

Buna göre kimlik, sınır kontrolü, yardım lojistiği ve bağışçı koordinasyonunu kapsayan dijital yönetişim altyapısı, İsrail’in savunma ağında halihazırda kullanılan Oracle-Palantir teknoloji “yığını” ile uyumluydu.

Raporda ayrıca, GITA yönetim kurulu yapısının, bu yığının yeniden inşa sözleşmelerine kolayca girmesini sağlayacak şekilde planlandığı öne sürülüyor.

Savaş sonrası sistemde şunlar özetleniyordu: birleşik bir nüfus kaydı ve dijital kimlik platformu; merkezi sınır ve gümrük yönetimi; yardım ve yeniden yapılanma için veriye dayalı insani lojistik; ve bağışçı kurumları ve yerel yetkilileri birbirine bağlayan, birlikte çalışabilir bir dijital yönetişim altyapısı.

Ağustos 2025’te, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) ihaleye çıkarak, bölgesel ofislerini birbirine bağlayan modern bir ağ sistemi olan “Gelişmiş Yapay Zeka ile Bulut Tabanlı SD-LAN” sözleşmesi imzaladı.

Bu, daha sonra Gazze planında öngörülen türden kayıt ve lojistik sistemlerini barındırabilecek, bulut tabanlı, yapay zeka destekli altyapıya geçişi işaret ediyordu.

Aynı model Gazze’nin yardım ekonomisinde de görülüyor. BM’nin insani yardım koordinasyon ofisi OCHA’ya göre, bağışçı kurumlar nakit yardımı sağlamak için dijital ödemeleri ve e-cüzdanları artırırken, yerel bankalar yavaş yavaş faaliyetlerine yeniden başlıyor.

Kendi başlarına zararsız gibi görünen bu araçlar, kimlik kontrolleri, kurumlar arası veri paylaşımı ve yinelemeleri önlemek için bir tür merkezi kayıt sistemi gerektiren daha geniş sistemlere entegre edilmek üzere tasarlanmış ki bu, geçen sene “Blair planı”olarak bilinen Gazze senaryosunda özetlenen “dijital kimlik” yapısının temel altyapısı.

Byline Times şöyle yazıyor:

“Birlikte ele alındığında, bu tedarik yolları Gazze’nin yeniden inşasının sadece tuğla ve betonla değil, veri akışları ve bulut altyapısıyla da hayal edildiğini ortaya koyuyor. Bu sürecin her adımı, “egemen” bulut barındırma, kayıt yazılımı ve analiz platformları sunmak için en uygun konumda olan şirketlere kapı açıyor – Oracle ve ortağı Palantir’in hakim olduğu alanlar.”

“Nakitten kurtulmuş” Filistin: İsrail’e büyük bir hediye

Tancman’ın dijitalleşme planına dönelim. Shehada, bu konu hakkında yaptığı yorumda, “Barış Kurulu”nun nakitsiz toplum planının Filistinlilerin en ufak iktisadi faaliyetlerinin dahi İsrail güdümündeki teknoloji şirketlerine bırakılması anlamına geleceğine işaret ediyor:

“Herhangi bir Filistinli, İsrail kontrolündeki e-cüzdanlarına erişimini kaybetmekten her zaman bir tık uzakta olacaktır. İsrail, hoşlanmadığı herhangi birini ‘khamas’ olarak nitelendirip dijital cüzdanlarını askıya alabilir, bunu kim kontrol edecek ki?”

Shehada, İsrail’in askeri yönetimi altındaki Filistinliler “vatandaş” olmadığını, onların yasalarla değil “ordu yönetmelikleriyle” yönetildiklerini ve İsrail’in kararlarına itiraz etme hakları olmadığını hatırlatıyor.

Örneğin İsrail, açıklanamayan ve itiraz edilemeyen “güvenlik gerekçeleri” ile insanları Gazze’den ayrılmaktan keyfi olarak men edebilir.

ABD’nin Filistin Yönetimi’nden talep ettiği reformlardan birinin de Filistin ekonomisini İsrail kontrolündeki “nakitsiz bir toplum”a dönüştürmek olduğunu hatırlatan araştırmacı, “İsrail, Avrupa’nın Gazze’deki mevcut bankacılık sektörünü yeniden inşa etme taleplerini reddediyor ve bunun yerine bu ‘dijital cüzdan’ sistemini savunmaya devam ediyor,” diyor.

Tancman’ın bahsettiği “Amazon tarzı lojistik”in de İsrail kontrolündeki bir platform olacağına işaret eden Shehada, bunun da “daha fazla şantaj ve keyfi kısıtlamalar anlamına” geldiğinin altını çiziyor.

Blair’in düşünce kuruluşu TBI ise, “Gazze Yeniden Yapılanma, Ekonomik Hızlanma ve Dönüşüm (GREAT) Vakfı” vizyonu ile, Gazze’in iç kısımlarında sekiz adede kadar “yapay zeka destekli, akıllı planlanmış şehir”in inşasını desteklemek için “arazi için blok zinciri kaydı” oluşturulmasını öngörüyor.

Bu şehirlerdeki tüm hizmetler ve ekonomi, kimlik tabanlı dijital sistem aracılığıyla yürütülecek.

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English