Ortadoğu
“Barış Kurulu”, dijitalleşme aracılığıyla Gazzelileri İsrail’in insafına terk ediyor

İsrailli teknoloji girişimcisi Liran Tancman, “Barış Kurulu”nun açılış oturumunda Gazze’nin dünyanın geri kalanıyla “dijital olarak” yeniden bağlantılandırılması gerektiğini söyledi.
Geçtiğimiz yıl boyunca ABD’li üst düzey yetkililerle Gazze konusunda çalışan Tancman, temmuz ayına kadar Gazze’nin 2G ağının “ücretsiz, yüksek hızlı erişimle yükseltileceğini” ileri sürdü.
Tancman, Gazze İdari Ulusal Komitesi’nin (NCAG) elektronik ödemeler, finansal hizmetler, sanal öğrenim ve sağlık hizmetleri için güvenli bir dijital platform kurduğunu belirtti.
Tancman şöyle devam etti:
“Bu çaba, bölgesel ortaklarımız tarafından destekleniyor ve bugün ilerleyen saatlerde onlardan bu konuda heyecan verici haberler alacağınızı düşünüyorum.
Buna paralel olarak, Filistinlilerin iş kurmalarına, küresel olarak ithalat yapmalarına ve güvenli bir şekilde ticaret yapmalarına yardımcı olmak için Amazon benzeri bir lojistik sistemi geliştiriyoruz.
Bu, fiyatları düşürecek, büyümeyi teşvik edecek ve Gazze’yi açık, şeffaf, yolsuzluğun olmadığı bir ekonomik bölgeye dönüştürmeye yardımcı olacak.”
“Barış Kurulu”nda bir İsrailli istihbaratçı
Tancman, Rezillion isimli İsrailli bir siber güvenlik startup’ının kurucusu. Rezilion, 2024 yılında Be’er Sheva Bölge Mahkemesine borçların kapatılması için bulunduğu taleple gündem olmuştu.
Siber güvenliği yönetmek ve geliştirmek için araçlar geliştiren, ayrıca geliştirme prosedürlerini optimize etmek ve dijital uygulamaları güvenli bir şekilde çalıştırmak için çözümler bulan Rezilion, mahkemeye, tüm borçlarını karşılayacak 7,3 milyon dolar karşılığında varlıklarını GitLab’a satmak üzere bir anlaşmaya vardığını bildirmişti.
Buraya kadar bile “normal” değil, ama dahası var. Tancman, İsrail siber komutanlığının kurucularından biri ve on yıl boyunca İsrail istihbarat teşkilatında görev yapmış!
2013 yılında Tancman, siber tehditlerin nasıl gelişebileceğini tahmin edebilen ve geleceğe dönük güvenlik sunan bir teknoloji geliştiren CyActive şirketini kurmuş.
Liran, CyActive’in CEO’su olarak görev yapmış ve şirketin kuruluşundan 2015 yılında (sıkı durun!) PayPal tarafından satın alınmasına kadar şirketi yönetmiş.
Satın almanın ardından Liran, PayPal müşterilerinin güvenliğini sağlamak için en son teknolojileri geliştirmekten sorumlu PayPal’un küresel Güvenlik Ürünleri Merkezi’nin başına geçmiş.
Filistinlilerin tehciri “modellenmişti”
Tancman’ı, Gazze ile ilgili olarak, geçen sene Filistinlilerin tehcirini “modelleyen” Boston Consulting Group (BCG) ve Gazze İnsani Yardım Fonu (GHF) vesilesi ile hatırlıyoruz.
BCG danışmanları, savaş sonrası Gazze ile ilgili bir proje kapsamında Filistinlilerin Somali ve Somaliland’a tehcir edilmesini modellemişlerdi.
Hesaplamaları, iş adamları tarafından ABD yönetimi ile Orta Doğu’daki diğer hükümetler ve paydaşlara dağıtılmak üzere hazırlanan bir slayt sunumuna dahil edildi.
Slayt sunumunda, Gazze halkının yüzde 25’inin bölgenin dışına taşınmaya “karar vereceği” ve bunların çoğunluğunun geri dönmeyeceği öngörülüyordu.
BCG, ilk dört yıl içinde Filistinlileri kabul eden ülkelere 4,7 milyar dolarlık iktisadi fayda sağlayacağını tahmin ediyordu.
Çalışmaya yakın bir kaynak, “Geçici ve gönüllü olarak yer değiştiren Gazzelileri kabul eden bir ülke, iktisadi açıdan önemli faydalar sağlayacak bir nüfus artışı yaşayacak. Fakat modeldeki ülkeler, belirli tartışmalar hakkında bilgiye dayalı olarak seçilmedi. Amaç, Başkan Trump’ın masaya koyduğu seçeneklerle ilgili iktisadi sorunları anlamaktı,” dedi.
Tehcir planına ilişkin varsayımlar, Gazze sakinlerine geçici ve ardından kalıcı konut sağlanmasının maliyetine ilişkin daha ayrıntılı tahminlerin yanı sıra çeşitli diğer yeniden geliştirme planlarının temelini oluşturuyor.
BCG personeli, enkaz ve patlamamış mühimmatın kaldırılması, demiryolu hattı ve yeni liman gibi altyapıların inşası, işgücü gelişimi dahil olmak üzere yeni bir sağlık ve eğitim sisteminin geliştirilmesi ve turizm ve ileri imalat alanlarında özel yatırımların maliyetine ilişkin tahminler yaptı.
Model, bu yatırımların 10 yıl içinde konut, inşaat, güvenlik, imalat, sağlık, altyapı ve diğer iktisadi faaliyetlerden elde edilecek gelirler şeklinde geri dönüş sağlayacağını varsayıyor.
Bu ayrıca, 10 yıllık istihdam, GSYİH büyümesi ve varlık değerlerinin hesaplanmasının yanı sıra, okula giden çocuk sayısı ve mevcut hastane yatak sayısı gibi sosyal etkilerin de hesaplanmasına olanak tanıyor.
Gazzeliler biyometrik inceleme ile “elenecek”
2015 yılından bir Financial Times (FT) haberi, Tancman’ın kötü şöhretli “Unit 8200” mensubu olduğunu doğruluyor. CyActive şirketi, “henüz var olmayan hackleme tehditlerini” önceden tahmin etmek için tasarlanmış “tahmin yazılımı” ile siber savunma alanında en son teknolojileri kullanıyormuş.
Haberde “CyActive’in kurucu ortağı” olarak tanıtılan Tancman, henüz mobilyaları bile yerleştirilmemiş yeni ofisinde FT muhabirine şunları söylüyor:
“Biyologların gelecek yılın grip türünü tahmin etmeye çalıştıkları gibi, biz de bugünün kötü amaçlı yazılımlarının ve tehditlerinin gelecekte nasıl gelişeceğini tahmin edebilen programlara sahibiz.”
“Barış Kurulu”nun, Hamas’ı silahsızlandırma, güvenlik soruşturması ve Gazze’nin “deradikalize edilmesi” planları işleyecekse, Filistinlilerin biyometrik araçlarla kontrolden geçirilmesinin İsraillilere bırakılacağını tahmin etmek zor değil.
Nitekim geçen ağustos ayında Daraj Media için bir araştırma yapan Hiba Monzer, GHF’nin, faaliyetleri kapsamında yardım merkezlerinde sivilleri tarayarak veri topladığını ve daha sonra “ilgi çekici kişileri” tespit ettiğini yazıyor.
28 Mayıs 2025’te Reuters tarafından yayınlanan habere göre, İsrailli yetkililer yeni yardım sisteminin avantajlarından birinin, “Hamas ile bağlantısı olduğu tespit edilen kişileri dışlamak için yardım alanları tarama fırsatı olduğunu” söylüyor.
GHF’nin 3 Temmuz 2025’te saha operasyonlarına başlamasından bir ay sonra, Associated Press (AP), bir GHF saha yüklenicisinin İsrail ordusunun veri toplama için yardım dağıtım sistemini nasıl kullandığını açıkladığı bir rapor yayınlamış.
Rapor, Amerikalı analistlerin İsrailli askerlerle birlikte kontrol odasında görüntüleri incelediklerini belirterek süreci daha ayrıntılı olarak anlatıyor.
AP’ye göre, bir yüklenici, GHF yardım merkezlerinde bulunan bazı kameraların yüz tanıma yazılımı ile donatıldığını söylüyor.
AP tarafından izlenen canlı yayınlarda, bazı akışlar “analitik” olarak etiketlenmişti ve yüklenici, bunun yüz tanıma özelliğine sahip videoları gösterdiğini söyledi.
Aynı yüklenici, Safe Reach Solutions’ın (SRS) personele, belirli bir kriter vermeden “yerinde olmayan” herkesi fotoğraflamaları talimatını verdiğini de iddia ediyor.
Bu görüntülerin yüz tanıma veritabanına yüklendiğini, fakat nihai kullanım amaçlarının ne olduğunun bilinmediğini vurguluyor.
AP haberinde ayrıca SRS’nin biyometrik verileri kullanarak istihbarat topladığını reddettiği belirtiliyor.
“Startup şehri” olarak Gazze
Geçen ekim ayında İbrani medyası, Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki olası bir normalleşme ile birlikte Amerikan teknoloji sermayesinin Gazze seferinin başlayacağını yazmıştı.
Buna göre Larry Ellison ve Peter Thiel gibi milyarderler, Gazze’yi “vergiden muaf startup’ların yer aldığı, bulut işleme ve yapay zeka için dağınık sunucu çiftliklerinin bulunduğu, ucuz işgücüne sahip fabrikaların bulunduğu ve basit regülasyonların uygulandığı” bir milyarderler cenneti haline getirmeyi planlıyorlar.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) İsrail-ABD projesi başkanı Hadas Lorber şöyle diyor:
“Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin yeniden inşa planına katılmakla ilgileniyorlar. Bu plan, Gazze’yi askerden arındırmanın ve Arap desteğiyle yerel güçlere dayalı teknokratik bir hükümete emanet etmenin ötesinde, [Tony] Blair ve [Jared] Kushner’e göre, bulut işleme ve yapay zeka için dağınık sunucu çiftlikleri ve merkezinde ucuz yerel işgücünün çalışacağı bir Tesla fabrikası bulunan, vergiden muaf bir startup şehri haline gelmesi öngörülüyor. Plan, yeni vergiden muaf bölgeler ve basit düzenlemeler arayan Peter Thiel veya Larry Ellison gibi birkaç milyarder tarafından da destekleniyor. Ellison, plana 350 milyon dolarlık yatırım yapmaya da hazır.”
Planlar, Amerikan teknoloji sermayesinin bir kısmının gelecekteki “ulusal devletlerden arta kalan parçalanmış egemenlikler” vizyonuna uygun.
Esas olarak İsrail kontrolündeki Doğu Gazze’ye odaklanan yeniden inşa çalışmaları, “Alternatif Güvenli Topluluklar” olarak adlandırılan sınırlı alanlarla sınırlı kalacak. Bunların ilki, Gazze’nin en güneyinde, Mısır sınırında bulunan “Yeni Refah.” Gazze’nin batı kısmı ise, en azından öngörülebilir gelecekte, yıkıntılar altında kalmaya devam edecek.
“Yeni Refah”, AI gözetim distopyası için pilot bölge olacak
New Arab’dan Muhammad Shehada’ya göre bu fikir, daha önceki “distopik” ve geniş çapta kınanan İsrail önerilerinin yeniden paketlenmiş hali.
Bu öneriler arasında “güvenlik balonları”, “kapalı topluluklar”, “insani yardım alanları” veya “sterilize bölgeler” gibi, eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert tarafından “toplama kampları” olarak nitelendirilenler de bulunuyor.
Bunun nedeni, “Yeni Rafah”a giren hiç kimsenin batı Gazze’ye geri dönmesine izin verilmeyecek ve İsrail askerleri tarafından kuşatılacak olması.
Kapalı ve güvenli topluluklar fikri, Amerikan teknoloji sermayesinin egemenlikleri parçalama planı ile de örtüşüyor. Gazze’nin güneyinin ve doğusunun tam anlamıyla İsrail’in (dijital) egemenliğinde bir Dubai’ye dönüştürülmesi planı ile karşı karşıyayız.
Nitekim New Arab, İsrail’in “Yeni Refah”a taşınmak isteyen her Gazze sakinini “titizlikle inceleyip tarayacağını” haber veriyor.
Makaleye göre bu da İsrail güvenlik kurumlarının başvuru sahiplerini şantaj ve baskı yoluyla işbirlikçi ve muhbir olmaya zorlayacakları anlamına geliyor.
New Arab, bu sınırlı bölgelerde yaşayanların telefonlarının, sosyal medya hesaplarının ve fiziki hareketlerinin, İsrail işgaline yardım eden Palantir tarafından sürekli ve gerçek zamanlı AI gözetimi altında tutulacağını yazıyor.
Palantir-Oracle ortaklığının pençeleri Gazze’de
Byline Times, geçen ekim ayında sızdırılan Gazze Uluslararası Geçiş Otoritesi (GITA) çerçevesini, tedarik kılavuz belgelerini ve FEC dosyalarını incelemişti.
Buna göre kimlik, sınır kontrolü, yardım lojistiği ve bağışçı koordinasyonunu kapsayan dijital yönetişim altyapısı, İsrail’in savunma ağında halihazırda kullanılan Oracle-Palantir teknoloji “yığını” ile uyumluydu.
Raporda ayrıca, GITA yönetim kurulu yapısının, bu yığının yeniden inşa sözleşmelerine kolayca girmesini sağlayacak şekilde planlandığı öne sürülüyor.
Savaş sonrası sistemde şunlar özetleniyordu: birleşik bir nüfus kaydı ve dijital kimlik platformu; merkezi sınır ve gümrük yönetimi; yardım ve yeniden yapılanma için veriye dayalı insani lojistik; ve bağışçı kurumları ve yerel yetkilileri birbirine bağlayan, birlikte çalışabilir bir dijital yönetişim altyapısı.
Ağustos 2025’te, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) ihaleye çıkarak, bölgesel ofislerini birbirine bağlayan modern bir ağ sistemi olan “Gelişmiş Yapay Zeka ile Bulut Tabanlı SD-LAN” sözleşmesi imzaladı.
Bu, daha sonra Gazze planında öngörülen türden kayıt ve lojistik sistemlerini barındırabilecek, bulut tabanlı, yapay zeka destekli altyapıya geçişi işaret ediyordu.
Aynı model Gazze’nin yardım ekonomisinde de görülüyor. BM’nin insani yardım koordinasyon ofisi OCHA’ya göre, bağışçı kurumlar nakit yardımı sağlamak için dijital ödemeleri ve e-cüzdanları artırırken, yerel bankalar yavaş yavaş faaliyetlerine yeniden başlıyor.
Kendi başlarına zararsız gibi görünen bu araçlar, kimlik kontrolleri, kurumlar arası veri paylaşımı ve yinelemeleri önlemek için bir tür merkezi kayıt sistemi gerektiren daha geniş sistemlere entegre edilmek üzere tasarlanmış ki bu, geçen sene “Blair planı”olarak bilinen Gazze senaryosunda özetlenen “dijital kimlik” yapısının temel altyapısı.
Byline Times şöyle yazıyor:
“Birlikte ele alındığında, bu tedarik yolları Gazze’nin yeniden inşasının sadece tuğla ve betonla değil, veri akışları ve bulut altyapısıyla da hayal edildiğini ortaya koyuyor. Bu sürecin her adımı, “egemen” bulut barındırma, kayıt yazılımı ve analiz platformları sunmak için en uygun konumda olan şirketlere kapı açıyor – Oracle ve ortağı Palantir’in hakim olduğu alanlar.”
“Nakitten kurtulmuş” Filistin: İsrail’e büyük bir hediye
Tancman’ın dijitalleşme planına dönelim. Shehada, bu konu hakkında yaptığı yorumda, “Barış Kurulu”nun nakitsiz toplum planının Filistinlilerin en ufak iktisadi faaliyetlerinin dahi İsrail güdümündeki teknoloji şirketlerine bırakılması anlamına geleceğine işaret ediyor:
“Herhangi bir Filistinli, İsrail kontrolündeki e-cüzdanlarına erişimini kaybetmekten her zaman bir tık uzakta olacaktır. İsrail, hoşlanmadığı herhangi birini ‘khamas’ olarak nitelendirip dijital cüzdanlarını askıya alabilir, bunu kim kontrol edecek ki?”
Shehada, İsrail’in askeri yönetimi altındaki Filistinliler “vatandaş” olmadığını, onların yasalarla değil “ordu yönetmelikleriyle” yönetildiklerini ve İsrail’in kararlarına itiraz etme hakları olmadığını hatırlatıyor.
Örneğin İsrail, açıklanamayan ve itiraz edilemeyen “güvenlik gerekçeleri” ile insanları Gazze’den ayrılmaktan keyfi olarak men edebilir.
ABD’nin Filistin Yönetimi’nden talep ettiği reformlardan birinin de Filistin ekonomisini İsrail kontrolündeki “nakitsiz bir toplum”a dönüştürmek olduğunu hatırlatan araştırmacı, “İsrail, Avrupa’nın Gazze’deki mevcut bankacılık sektörünü yeniden inşa etme taleplerini reddediyor ve bunun yerine bu ‘dijital cüzdan’ sistemini savunmaya devam ediyor,” diyor.
Tancman’ın bahsettiği “Amazon tarzı lojistik”in de İsrail kontrolündeki bir platform olacağına işaret eden Shehada, bunun da “daha fazla şantaj ve keyfi kısıtlamalar anlamına” geldiğinin altını çiziyor.
Blair’in düşünce kuruluşu TBI ise, “Gazze Yeniden Yapılanma, Ekonomik Hızlanma ve Dönüşüm (GREAT) Vakfı” vizyonu ile, Gazze’in iç kısımlarında sekiz adede kadar “yapay zeka destekli, akıllı planlanmış şehir”in inşasını desteklemek için “arazi için blok zinciri kaydı” oluşturulmasını öngörüyor.
Bu şehirlerdeki tüm hizmetler ve ekonomi, kimlik tabanlı dijital sistem aracılığıyla yürütülecek.
Ortadoğu
Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.
Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.
İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.
“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”
Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.
Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.
Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.
Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.
Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.
“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”
ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.
Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.
Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.
Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.
Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.
“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”
İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.
Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.
İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.
Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:
“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”
İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.
“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”
Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.
Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.
Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.
Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.
Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.
“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”
Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.
Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.
Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.
Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:
“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”
Ortadoğu
ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.
Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.
Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.
Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.
ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.
Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.
Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.
Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.
Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.
Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.
Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.
Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.
ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.
Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.
İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.
Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.
Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.
ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.
ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.
Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.
Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.
Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.
ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.
Ortadoğu
Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.
Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.
Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.
Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.
bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:
“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.
Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.
Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.
Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.
Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.
Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.
ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.
13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.
27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.
Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı.
Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.
Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.
Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.
Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.
Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.
Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.
Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.
En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.
Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.
Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.
30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.
Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.
“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.
Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.
Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.
Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.
Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.
Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.
Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.
Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.
Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.
Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.
Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.
Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.
Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.
Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.
30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.
Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.
Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.
Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.
Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.
Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.
Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya7 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını6 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı








