Bizi Takip Edin

Avrupa

“Pogrom” mu, “Siyonist provokasyon” mu: Amsterdam’da neler oldu?

Yayınlanma

Geçen perşembe günü, Amsterdam’da yapılan Ajax-Maccabi Tel Aviv maçı sonrasında yaşanan olaylar, Avrupa ve İsrail ana akım medyası tarafından Yahudilere yönelik bir “program girişimi” olarak sunuluyor.

Maccabi taraftarları ile Amsterdam’da yaşayan Arap ve Müslüman topluluklar arasında çıkan olaylarda çok sayıda kişi yaralanmış ve onlarca kişi de gözaltına alınmıştı.

Bazı yayın organları ve siyasetçiler, Amsterdam’da bir “Yahudi avı” başlatıldığını öne sürmüş ve Hollanda dışındaki ülkeler de, başta Almanya olmak üzere, “antisemitik şiddeti” kınamıştı.

Saldırıları “Yahudi karşıtı vur-kaç timleri” olarak nitelendiren Amsterdam Belediye Başkanı Femke Halsema, cuma gününden pazar gününe kadar geçerli olmak üzere gösterilere üç günlük geçici bir yasak getirdi.

İsrail hükümetinin de bölgedeki vatandaşlarını tahliye için askeri bir uçak göndermeyi planladığı iddia edilmişti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ülkenin casusluk teşkilatı Mossad’a uluslararası etkinliklerde şiddeti önlemek için bir plan hazırlaması talimatını verdiğini bir video açıklamasıyla duyurdu. Netanyahu, “Mossad Başkanı [David Barnea] ve diğer yetkililere hareket tarzımızı, uyarı sistemimizi ve organizasyonumuzu yeni bir durum için hazırlamaları talimatını verdim,” dedi.

ABD’nin antisemitizm konusundaki özel temsilcisi Büyükelçi Deborah E. Lipstadt da perşembe gecesi attığı tweet’te saldırıların “klasik bir pogromu anımsattığını” söyledi ve bu paylaşım 12 saat içinde 655.000’den fazla kez görüntülendi.

Koalisyon içi kavga başladı: Wilders, sınır dışı istiyor

Hükümet koalisyonunun en büyük aktörü Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders, yaşananları “antisemitizme” ve “düzensiz göçe” bağlamakta gecikmedi.

Wilders ve PVV, olaylara karışan tüm göçmen kökenlilerin sınır dışı edilmesini isterken, koalisyon ortağı Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ve lideri Dilan Yeşilgöz buna karşı çıktı.

PVV’nin “tüm isyancılar ülkede kovma” talebine karşılık olarak Yeşilgöz, “gerçekçi planlar yapılması gerektiğini”, çünkü bu insanların çoğunun Hollanda’da doğmuş olduğu için gönderilemeyeceğini kaydetti.

Wilders ise önceki hükümetlere atıfta bulunarak VVD’nin ülkenin “isyancılarla dolmasına” izin verdiğini söyledi. PVV liderine göre bunun sonucunda “antisemitizm” arttı.

Harici’ye konuşan, Amsterdam’a 15 dakika mesafede yaşayan Manchester Metropolitan University’den davranış analisti ve YouTuber Thomas Karat da Wilders’in bu gündemi kendi göçmen ve İslam karşıtı gündemini yoğunlaştırmak için kullanmasını beklemenin “akla yatkın” olduğunu söyledi. 

“Wilders siyasi kariyerinin büyük bir kısmını Müslüman göçüne karşı sert bir duruş ve İslami topluluklardan gelen tehditler olarak tasvir ettiği şeylere karşı ‘Batı değerlerini’ savunma söylemi üzerine inşa etti,” diyen Karat, Amsterdam’da yaşananları bir “pogrom” ya da “Yahudi avı” olarak nitelendirerek Wilders ve benzer düşünen siyasetçilerin, Müslüman toplulukları “savunmasız bir Yahudi azınlığa karşı saldırgan” olarak konumlandırarak korku ve bölünmeyi körüklemek için bu anlatıyı kullanabileceğine işaret etti.

Wilders’in bu olayı böylesine keskin terimlerle ifade ederek, Müslüman göçmenleri sadece Hollanda değerleriyle uyumsuz olarak değil, aynı zamanda “doğası gereği şiddet yanlısı” olarak gösteren daha geniş bir ideolojik anlatı ile aynı hizaya getirdiğini öne süren Karat, “Müslüman göçmenlere karşı bir tür tersine cadı avına” zemin hazırlanıyor olabileceğine dikkat çekti.

Maccabili holiganlar Amsterdam sokaklarını terörize etti

Bununla birlikte, hem Hollandalı Yahudi örgütleri, hem de yerel gazeteciler meselenin Avrupa medyasında anlatıldığı gibi olmadığına işaret ediyor.

New York merkezli Yidiş-İngilizce Yahudi yayını Forward’da yayınlanan bir haberde, bazı Hollandalı Yahudilerin görüşlerine yer veriliyor ve olayların Maccabili holiganların kışkırtmasıyla başladığı ileri sürülüyor.

Görgü tanıkları, Maccabi Tel Aviv taraftarlarından oluşan bazı grupların salı (5 Kasım) ve çarşamba (6 Kasım) gecelerini şehir merkezinde ırkçı Arap karşıtı sloganlar atarak, pencerelerdeki Filistin bayrağını sökmek için binalara tırmandığını ve Faslı bir taksi şoförüne saldırdığını belirttiler.

Amsterdam’da “cemiyet organizatörü” olarak çalışan bir Yahudi olan Jelle Zijlstra, Instagram’da viral olan bir paylaşımda bulunarak “birden fazla gerçeğin aynı anda var olabileceğini” ifade etti.

Zijlstra paylaşımında hem İsraillilere yönelik saldırılara hem de bir gece önce Maccabili taraftarların “F*** Palestine” (“Filistin’i s…m”) ve “Gazze’de çocuk kalmadı” diye bağırdığı görüntülere dikkat çekti.

Zijlstra verdiği bir röportajında, “Yaşanan bazı olaylarda kesinlikle antisemitizm vardı. Yahudiler sokaklarda saldırıya uğradı mı? Evet, ama o Yahudiler de şiddet yanlısı holiganlardı,” dedi.

New York Times: Olayları Maccabililerin kışkırttığında herkes hemfikir

New York Times’ta Amsterdam’da neler olduğuna ilişkin yapılan bir haberde de olayların nasıl başladığına ilişkin bir şüphe olmadığı vurgulandı.

“Amsterdam’daki pek çok toplum liderinin temel gerçekler konusunda hemfikir olduğunu” kaydeden NYT, “Bazı İsrailli taraftarların Gazze’de artık ‘çocuk olmadığını’ ilan etmek de dahil olmak üzere kışkırtıcı ve ırkçı sloganlar atarak, Filistin bayrağını kirleterek ve taksiyi tahrip ederek şehrin Müslüman nüfusunun öfkesini körüklediği konusunda büyük ölçüde hemfikirler,” diye yazdı.

Habere göre İsrailli taraftarların da farklı yerlerde, genellikle bisikletli ve yaya olarak vur-kaç saldırılarına maruz kaldığı ve “bazı saldırganların kurbanlarını Yahudi oldukları için seçmiş gibi göründüğü” konusunda da fikir birliği var.

BBC haberine göre bazı Maccabi Tel Aviv taraftarları daha önce de İsrail’de ırkçı olaylara karışmış, takımın Filistinli ve Arap oyuncularına küfretmiş ve bu oyuncuların takımdan gönderilmesi için baskı yaptıkları bildirilmişti.

Takımın taraftarları daha önce de Başbakan Netanyahu’ya karşı gösteri yapan protestoculara saldırmıştı.

Harici’ye konuşan davranış analisti Thomas Karat, Hollandalı siyasetçilerin kullandığı “pogrom” ve “Yahudi avı” gibi terimlerin çok “yüklü” sözcükler olduğunu fakat haberler ve görgü tanıklarının anlattıklarının bu iddialara şüphe düşürdüğünü söyledi.

“Haberler ve tanık ifadeleri, bazı Maccabi taraftarlarının saldırgan tezahüratlar ve Filistin sembollerinin tahrip edilmesi gibi provokasyonlara aktif olarak katıldığını ve yerel gruplarla çatışmalara yol açtığını gösteriyor,” diyen Karat, bu bilgilerin “İsrailli taraftarların saf mağduriyet anlatısının altını oyduğunu” ve Maccabi taraftarlarının sadece saldırganlığa maruz kalmadıklarının, aslında çatışmaların katılımcıları ve muhtemelen kışkırtıcıları oldukları ihtimalinin su yüzüne çıktığını belirtti.

Karat, bazı Yahudi örgütlerinin de bu dinamiği kabul ederek, İsrailli taraftarların eylemlerinin gerilimin ateşlenmesinde rol oynadığını öne sürdüğünü hatırlattı.

Hollanda istihbaratı “İsrailli taraftarlara yönelik tehdit yok” demiş

Öte yandan yine NYT haberinde görüşlerine yer verilen Amsterdam Belediye Meclisinin Müslüman üyesi Sheher Khan, öncesinde belediye başkanından maçı seyircisiz oynatmasını istediğini söyledi.

Futbol maçında şiddet olaylarının yaşanmasından korkan ve Hollanda hükümetinin İsrail’in Gazze’deki soykırım kampanyasını desteklemeye devam etmesine öfkelenen Khan, “İsrail’den bir kulübü davet ederseniz, bu kaçınılmaz olarak gösterilere ve çatışmalara yol açacaktır,” dedi.

Khan’a göre Belediye Başkanı bu talebi reddetti ve Başkan Femse Halsema’nın ofisi de bunu doğruladı.

Hollanda Yeşiller Partisi üyesi Halsema, saldırıların ardından düzenlediği basın toplantısında, Hollanda’nın güvenlik ve terörle mücadele ulusal koordinatörü tarafından kendisine birçok kez İsrailli taraftarlara yönelik somut bir tehdit olmadığının söylendiğini belirtti.

İsrailli holiganların saldırıları

Amsterdam’a 20 yıl önce taşınan Amerikalı bir Yahudi olan Tori Eghermann, perşembe gecesi şehir merkezindeki Dam Meydanından geçerken Maccabi taraftarlarının şarkı söyleyip sis bombaları yaktığını gördüğünü söyledi ve “Gerçekten inanılmaz derecede iyi organize olmuş ve heyecanlanmışlardı,” dedi.

Eghermann, Amsterdam’da yerel halk ile ırkçı futbol holiganları arasında şiddetli çatışmaların nadir olmadığını belirtti ve futbol taraftar gruplarının “toplum içinde barışçıl varlıklarıyla bilinmediğine” işaret etti.

İsrailli taraftarlar daha sonra Filistin yanlısı göstericilerle çatışarak, “F..k you Palestine” (“Filistin’i s…m”) şarkısını söyledi ve “Bırakın IDF [İsrail Savunma Kuvvetleri] Arapların canına okusun” diye bağırdı.

Spor kültürünü takip eden İsrailli akademisyen Ori Goldberg’e göre, “Maccabi Tel Aviv ana akımın ana akımı. Fakat Goldberg, “(…) taraftarların davranışları şu anda çok İsraillice: Dünya zaten bizden nefret ediyor çünkü dünya Yahudilerden nefret ediyor, bu yüzden mücadelemizi ve davamızı gittiğimiz her yere götüreceğiz,” dedi.

Yerel Yahudilere saldırı olmadı

Aynı zamanda Jewish Social Work adlı yerel bir kâr amacı gütmeyen kuruluşta stratejik danışman olarak çalışan Asjer Waterman, cuma gününü gönüllülerin Amsterdam’daki bir Yahudi spor kulübü tarafından sağlanan güvenli bir yere taşıdıkları İsrailli taraftarlara yardım ederek geçirdi.

Waterman, şiddet olaylarının Hollandalı Yahudileri ya da Yahudi kurumlarını değil, sadece İsrailli ziyaretçileri hedef almış gibi göründüğünü belirtti.

Buna rağmen Waterman’a göre, toplumdaki pek çok kişi “yine de sarsıldı.”

Amsterdam polisi holiganların saldırılarını teşhir etti

Bunun yanı sıra Amsterdam polisi de yaptığı açıklamada olayların bilançosunu aktarırken İsrailli holiganların neler yaptığını da gözler önüne serdi.

Polis sözcüsü, holiganların Amsterdam’ın merkezi bölgelerinden biri olan Rokin’de Filistin bayrağı asılı olan bir binaya tırmandıklarını ve bir taksiyi tahrip ettiklerini doğruladı.

Dam Meydanında bir Filistin bayrağının yakıldığını kaydeden polis, bunların olaylar başlamadan önce yapıldığına işaret etti.

Amsterdam Belediye Meclisi üyesi Jazie Veldhuyzen de Al Jazeera’ye yaptığı açıklamada, İsrailli taraftarların Filistin bayrağı asılı evlere de saldırdığını söyledi.

ABD’li temsilci: İsraillilerin “Arapları öldürelim” demesi umrumda değil

İşin ilginç yanı, İsrailli holiganların Amsterdam sokaklarını ve Arap-Müslüman toplulukları tehdit ettiğinin ortaya yavaş yavaş çıkmasının ardından söylenenler.

Örneğin ABD’li antisemitizm özel temsilcisi Lipstadt, Maccabili holiganların “kabadayılık tasladığının” ve “Arapları öldürelim” dediğinin söylendiğini aktardı ama Forward’a verdiği demeçte şöyle ekledi: “Ne dedikleri umurumda değil, bu size yere düşen birini tekmeleme ve güvenli bir şekilde kaçmak için insanlara ‘Ben Yahudi değilim’ dedirtme hakkını vermez.”

Mossad, Maccabi Tel Aviv’e eşlik ediyordu

Öte yandan Jerusalem Post (JP), 5 Kasım’da yaptığı haberde Mossad ajanlarının Maccabi Tel Aviv takımına Amsterdam’a yapacağı yolculukta eşlik edeceğini aktarmıştı.

JP’nin Hollanda gazetesi De Telegraaf’tan aktadığına göre, Maccabi’nin normal güvenlik personeline ek olarak Mossad ajanlarının da maksimum koruma sağlamak üzere Amsterdam’da takıma katılacaktı.

JP ayrıca, bir önceki cumartesi günü Filistin yanlısı bir protestocunun İsrail yanlısı olarak bilinen Ajax taraftarları tarafından son maçından önce saldırıya uğradığını bildiriyordu.

Karat: Mossad parmağına ilişkin ipuçları var

Karat da Harici’ye yaptığı değerlendirmede bu noktaya işaret ederek, Amsterdam’daki Maccabi taraftarlarının davranışlarının tipik holigan davranışlarından çok farklı olduğunun altını çizdi.

Davranış analistine göre, genellikle futbol holiganizmiyle ilişkilendirilen kaotik ve dağınık yapının aksine, bu taraftarlar “ortak bir strateji tarafından yönlendiriliyormuşçasına” yakın bir şekilde grup halinde kalarak uyumlu, neredeyse askeri tarzda hareket ediyorlardı.

Karat, “Bu disiplinli birliktelik, özellikle İsrail medyasında yer alan ve taraftarlar arasında Mossad ajanları ile IDF askerlerinin bulunduğunu doğrulayan haberler ışığında soru işaretlerine yol açıyor,” dedi.

Karat gerginlik durumunda polis koruması yerine gizli operasyonlar ve casusluk konusunda tecrübeli istihbarat görevlilerinin dahil edilmesinin, sadece seyirci güvenliğinin ötesinde “daha hesaplı bir amaca” işaret ettiğini ileri sürdü.

Karat’a göre, eğitimli ajanların varlığı, olayları “sivil bir kisve altında manipüle veya provoke etme” potansiyeline işaret ederken, “taraftar desteğinin yüzeysel gösterisinin altında daha derin bir gündemi” ima ediyor.

Avrupa

Sadiq Khan, Palantir’i “ihale kurallarına uymamak” ile suçladı

Yayınlanma

Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan adına çalışan avukatlar, başkent polisinin, Palantir ile işbirliğinde ihale kurallarını ihlal ettiğini iddia etti.

Teknoloji şirketi, Khan’ın belediye başkan yardımcısının, yapay zeka ve veri analizi hizmeti sağlanması amacıyla Metropolitan Polisi ile yapılan 50 milyon sterlinlik sözleşmeyi onaylamayı reddetmesinin ardından, haziran ayında Yüksek Mahkeme’de Belediye Başkanı’nın Polislik ve Suçla Mücadele Ofisi aleyhine dava açtı.

Palantir, belediye başkanının sözcüsüne atfedilen ve şirketin belirtilmeyen “değerleri ve etik ilkeleri”ne atıfta bulunan açıklamaları gerekçe göstererek, Khan’ın ofisinin sözleşmeyi hukuka aykırı ve “mantıksız” bir şekilde engellediğini iddia ediyor.

Palantir’in Birleşik Krallık CEO’su Louis Mosley, Khan’ın kararının siyaseti Londralıların güvenliğinin üstünde tuttuğunu savunurken, Metropolitan Polis Komiseri Mark Rowley ise polis teşkilatının Palantir teknolojisine erişememesinin, teşkilatın bütçesindeki kesintilerin etkisini daha da kötüleştireceğini belirtti.

Geçen perşembe günü sunulan ve POLITICO tarafından incelenen duruşma öncesi savunma beyanında, belediyenin polis departmanı MOPAC’ın avukatları Palantir’in iddiasının “haksız olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini” belirterek, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “hukuka aykırı bir ihale süreci yürüttüğünü” savundu.

Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü ile Palantir’in 2025 yılında teknolojinin bir pilot uygulamasını tasarladıkları ve böylece tutarın, MOPAC onayı gerektirecek 500.000 sterlinlik eşiğin altında kalmasının sağlandığı belirtildi.

Khan’ın emniyet ve suçla mücadele alanından sorumlu belediye başkan yardımcısının liderliğindeki MOPAC, Londra Emniyet Müdürlüğü’nü denetliyor.

Açıklamaya göre, söz konusu pilot projenin Nisan 2026’da sona ermesinden önce, Londra Emniyet Müdürlüğü ve Palantir, pilot projenin süresini uzatmak üzere Palantir’e çok daha büyük bir sözleşmeyi doğrudan vermek üzere görüşmelere başladı.

Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “her aşamada” daha büyük sözleşmeyi Palantir’e verme niyetinde olduğu belirtilirken, bu yaklaşımın şirket tarafından “desteklendiği/teşvik edildiği/yardımcı olunduğu” da eklendi.

Khan’ın avukatları, bunun kasıtlı bir “Palantir stratejisi”ni yansıttığını savunuyor. Bu stratejiye göre şirket, genellikle pilot proje olarak adlandırılan düşük maliyetli kamu sözleşmelerine, “etkili ve şeffaf rekabet ve/veya ihale kanunu gerekliliklerinden kaçınmak niyetiyle, amacı ve/veya etkisiyle” giriyor ve ardından kamu kurumunu “etkili ve şeffaf bir rekabet yürütmeden ve/veya ihale kanununa uymadan” daha fazla sözleşme vermeye “etkilemeye” çalışıyor.

Açıklamada ayrıca, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün ihale stratejisi için MOPAC’tan onay almayı kasıtlı olarak kaçındığı ve Palantir dışındaki firmaların da yarışta olduğu izlenimini vermek amacıyla MOPAC’a defalarca “yanıltıcı ve/veya tutarsız” bilgiler sağladığı belirtiliyor.

Açıklamada, bu faktörlerin yetkililerin Khan’ın yardımcısına sözleşmenin paranın karşılığını verdiğini bildirememelerine neden olduğu ifade ediliyor.

Bir Palantir sözcüsü, savunma açıklamasını “yanlış” olarak nitelendirdi ve açıklamanın hem pilot uygulamanın sonuçlarını hem de hükümetin dış kaynak kullanımı kılavuzunu göz ardı ettiğini söyledi.

Met, devam eden dava hakkında yorum yapmayı reddetti. Dava dilekçesinde taraf olarak adı geçmemekle birlikte, davaya bir cevap sunduğunu doğruladı.

Davanın 2027 yılının Ocak ayında mahkemeye taşınması bekleniyor.

MOPAC, Met Polisi ile işbirliği yaparak, Palantir’in de teklif verebileceği, talep gören yapay zeka ve veri yetenekleri için rekabetçi bir ihale tasarlayacağını açıkladı.

Bu arada Met Polisi, teşkilat içindeki suistimalleri tespit etmek için Palantir’in yazılımını kullanan önceki pilot uygulamayı uzattı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

NATO, Avrupa’daki nükleer silah yığınağını artıyor

Yayınlanma

NATO, Avrupa’da nükleer silahlanmayı daha da artırmaya hazırlanıyor ve Rusya sınırına yakın bölgelerde nükleer silah konuşlandırılmasını değerlendiriyor.

Geçen hafta, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa kıtasına ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasını ihtimal dışı bırakmadı.

German Foreign Policy’nin aktardığı uzmanlara göre, yeni ABD nükleer bombaları Birleşik Krallık’ta halihazırda konuşlandırılmış durumda.

Finlandiya ve Litvanya da dahil olmak üzere Rusya sınırında veya sınırına yakın ülkeler, olası ek konuşlandırma yerleri olarak gündeme getiriliyor.

Bunu mümkün kılmak için Litvanya anayasasında değişiklik yapıyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise kısa süre önce bu adımı onayladığını belirtti.

Rutte, “nükleer silaha sahip Rusya” göz önüne alındığında planın oldukça “hassas” olduğunu kamuoyuna açıkça kabul etti.

ABD, Büchel’de depolanan bombaları, “taktik” amaçlarla kullanılabilen yeni B61-12 modeliyle değiştirerek nükleer savaş eşiğini düşürdü.

Büchel’in nükleer kapasitesini modernize etmek için gerekli yenileme çalışmaları milyarlarca dolara mal oluyor.

Aynı zamanda Fransa da Almanya ile koordineli olarak ulusal nükleer kapasitesini geliştiriyor.

Rutte’den nükleer caydırıcılık vurgusu

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 21–22 Nisan tarihlerinde İstanbul’da üye ülkelerden yaklaşık 150 uzmanı bir araya getiren bu yılki NATO Nükleer Politika Sempozyumu’nda, NATO’nun sadece konvansiyonel değil, nükleer yeteneklerini de geliştirmeye devam edeceğini zaten ima etmişti.

Rutte o sırada, “büyük istikrarsızlık dönemlerinde nükleer caydırıcılığın öneminin arttığını” söylemiş, bu nedenle caydırıcılığın “inandırıcı, güvenli ve etkili” kalmasının sağlanması gerektiğine işaret etmişti.

Bu bağlamda, “NATO’nun nükleer duruşunun kötüleşen güvenlik ortamına nasıl daha fazla uyum sağlaması gerektiği de dahil olmak üzere” “önemli kararlar” alınması gerekeceğini belirtmişti.

Rutte, o dönemde NATO’nun modernizasyonu kapsamında nükleer konulara ilişkin çalışmaların halihazırda devam ettiğini kaydetmiş; “nükleer silaha sahip Rusya” ile çatışmanın “tırmanma” riski göz önünde bulundurulduğunda bunun özellikle “hassas” bir konu olduğunu ifade etmişti.

İki ay sonra, 18 Haziran’da Brüksel’de düzenlenen olağan yıllık toplantının ardından NATO Nükleer Planlama Grubu, şu anda “NATO’nun nükleer yeteneklerini modernize etme” ve “nükleer planlama yeteneklerini güçlendirme” sürecinde olduğunu yeniden teyit etti.

Grup, gerekli “yeteneklere” bu doğrultuda “yatırım” yapacağını da ekledi.

Nükleer yeteneklerin modernizasyonu: Savaş riski arttı

Halihazırda devam etmekte olan modernizasyon, bir yandan “nükleer paylaşım” kapsamında beş Avrupa ülkesinde depolanan eski ABD nükleer bombalarının yenileriyle değiştirilmesini içeriyor.

Üst düzey askeri yetkililerin açıklamalarının da gösterdiği ve uzmanların da doğruladığı üzere, bu süreç artık tamamlandı.

Spesifik olarak, eski B61 bombaları yeni B61-12 modelleriyle değiştirilmiş durumda.

B61-12’ler, önceki modellere kıyasla önemli ölçüde daha isabetli; ayrıca ölçeklendirilebilir, yani farklı patlayıcı güç seviyelerinde konuşlandırılabilir.

Uzmanların da doğruladığı üzere, bu durum prensipte bu bombaların “taktik” amaçlarla da kullanılabileceği anlamına gelir.

Yani örneğin, düşman komuta merkezlerini ve diğer askeri altyapıyı imha etmek için olduğu kadar, düşman kuvvetlerinin yoğunlaştığı bölgeleri de yok etmek için kullanılabilirler.

Prensipte savaş alanında kullanılması bile düşünülebilir. Bu durum, bombaların kullanım eşiğini düşürüyor ve nükleer savaş riskini artırıyor.

Söz konusu ABD bombaları, Eifel bölgesindeki Büchel’deki hava üslerinde, Belçika’daki Kleine Brogel’de, Hollanda’daki Volkel’de, İtalya’daki Aviano ve Ghedi’de ve Türkiye’deki İncirlik’te konuşlandırılmış durumda.

Uzmanlara göre, şu anda herhangi bir anda kullanıma hazır toplamda yaklaşık 100 nükleer bomba bulunuyor. Büchel için şu ana kadar belirtilen rakam 20

Nükleer bomba modernizasyonunda F-35 faktörü

Yeni B61-12 bombalarına geçiş, başka modernizasyon önlemleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bunlar arasında özellikle yeni ABD yapımı F-35 avcı uçaklarına geçiş yer alıyor.

Nükleer paylaşım programına dahil olan tüm silahlı kuvvetler halihazırda F-35 uçaklarına sahip ya da bunları edinme sürecinde.

Buna, 10 milyar avro karşılığında 35 adet F-35 uçağı satın alan Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) de dahil.

F-35’leri işletmek için Büchel Hava Üssü’nün kapsamlı bir yenileme sürecinden geçmesi gerekiyor.

Diğer hususların yanı sıra, görev kontrolü için tamamen yeni bir altyapıya ihtiyaç duyuluyor. Yenileme çalışmalarının en geç 2027 yılına kadar tamamlanması planlanıyor.

Yoğun zaman baskısı ve ABD’nin belirli güvenlik şartları (örneğin, Çin’de üretilen çeliğin bile kullanılamaması gibi) şu anda maliyetleri hızla artırıyor.

İlk planlarda maliyetin 700 milyon avronun biraz üzerinde olacağı öngörülürken, kısa sürede bu rakam 1,1 milyar avroya çıktı.

Geçen temmuz ayında Savunma Bakanlığı, nihai maliyetin muhtemelen iki milyar avroya kadar çıkabileceğini kabul etti.

Haziran ayında, inşaat çalışmaları nedeniyle geçici olarak Nörvenich’e taşınan Tornado jetleri Büchel’e geri dönebildi.

Haberlere göre, yenileme çalışmalarının 2030 yılına kadar tamamen tamamlanması beklenmiyor.

Rusya sınırına NATO nükleer silahları gidebilir

Cuma günü bildirildiği üzere, NATO devam eden nükleer silahlanma çabalarının bir parçası olarak yeni konuşlandırma üsleri kurmayı da değerlendiriyor.

Birleşik Krallık’ta bu planın halihazırda uygulamaya konulduğu bildiriliyor. Daha geçen yaz, silah karşıtı aktivistler, B61-12 bombalarının Cambridge’in kuzeydoğusundaki Lakenheath Hava Üssü’ne nakledildiğine dair net kanıtlara sahip olduklarını belirtmişlerdi.

Bu, 2008’den bu yana ilk kez Birleşik Krallık’ta ABD nükleer silahlarının depolandığı anlamına geliyor.

Uzmanlar artık genel olarak ABD nükleer bombalarının Lakenheath’e ulaştığını varsayıyor.

2021 yılında bu hava üssü, Avrupa’da ABD’ye ait F-35 savaş uçaklarını barındıran ilk üs olmuştu. Yeni B61-12’lerle birlikte Birleşik Krallık, Avrupa’da ABD nükleer bombalarını depolayan altıncı ülke konumuna geldi.

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin dpa’ya verdiği röportajda bu olasılığı açıkça dışlamaması nedeniyle, diğer ülkeler de bu örneği takip edebilir.

Bahsedilen olası yerler arasında Finlandiya, Litvanya ve Polonya bulunuyor; bu ülkelerin tümü Rusya sınırında ya da sınırına yakın konumda yer alıyor.

Litvanya kısa süre önce anayasasından nükleer silah konuşlandırma yasağını kaldıracağını duyurdu.

Cumhurbaşkanı Gitanas Nausėda, temmuz ayı başında Berlin’de yaptığı açıklamada, amacın “nükleer caydırıcılık için tüm seçenekleri kullanmak” olduğunu belirtti.

Şansölye Friedrich Merz de bu adımı onayladığını belirtti.

Avrupa’ya ilave 100 ila 150 B61-12 nükleer bombası konuşlandırılacak

Uzmanlar, Avrupa’da toplam 100 ila 150 adet ek B61-12 nükleer bombasının konuşlandırılabileceğini tahmin ediyor.

Aynı zamanda Fransa da nükleer silah stokunu artırma planlarını açıkladı. Paris, Rusya’yı “karanlıkta bırakmak” amacıyla kesin sayıyı açıklamak istemiyor.

Haberlere göre NATO da planlanan nükleer silahlanma konusunda ayrıntı vermemeyi düşünüyor. Bunun nedeni de yine Moskova’da belirsizlik yaratmak olarak gösteriliyor.

Bu durum stratejik bir avantaj olarak lanse ediliyor olsa da, aslında Avrupa’daki belirsizliği daha da artırıyor. Çünkü Rusya’nın Batı Avrupa’ya daha yakın yerlere nükleer silah konuşlandırarak aynı şekilde karşılık vermesi ve dolayısıyla Batı’yı da karanlıkta bırakması son derece muhtemel.

Bu durum, ABD’nin tüm ilgili anlaşmaların süresinin dolmasına izin vererek nükleer silah kontrolünü sistematik olarak baltalamasının ardından yaşanıyor.

Son olarak, bu yıl 5 Şubat’ta resmi olarak yürürlükten kalkan Yeni START Anlaşması da buna dahil.

Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcisi Alistair Burnett, “Artık yürürlükte olan tek bir nükleer silah kontrol anlaşması bile yok,” diyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Masonlar genç üye avında: Giriş yaşı 40’ın altına düştü

Yayınlanma

İngiltere’deki masonlar, giderek yaşlanan üye profilini yenilemek amacıyla kapılarını gençlere açtı ve üniversite yapılanmalarına ağırlık verdi. Birleşik Büyük Loca, yürütülen açık kapı günleri ve sosyal medya kampanyaları sayesinde yeni katılanların yüzde 47’sinin 40 yaş altı kişilerden oluştuğunu duyurdu.

İngiliz masonları, üye profilinin hızla yaşlanması üzerine örgütlenme stratejisinde köklü değişikliğe giderek genç nüfusu bünyesine katmak için harekete geçti.

Financial Times gazetesinin haberine göre, geleneksel kapalılığıyla bilinen yapı, toplumla daha açık ilişki kurma yolunu seçti.

İngiltere ve Galler Birleşik Büyük Locası (UGLE) verilerine göre, geçmişte yaklaşık 500 bin olan üye sayısı günümüzde 175 bin seviyesine kadar geriledi.

UGLE Büyük Sekreteri Adrian Marsh, yeni katılımcı kazanımının teşkilatın uzun vadeli varlığını sürdürebilmesi için temel bir zorunluluk haline geldiğini kaydetti.

Sayıları giderek azalan örgüt, son yıllarda gençlere ulaşmak amacıyla üniversitelerde özel localar kurmaya başladı. Öğrenci oryantasyon dönemlerinde etkinlikler düzenleyen ve halka açık günler ilan eden geleneksel yapı, geçmişte yalnızca üyelere açık olan tarihi binaları ile tören simgelerini ziyarete açtı.

Uygulanan yöntemler sonucunda, organizasyona yeni girenlerin yüzde 47’sini 40 yaş altı bireyler oluşturdu. Bu oran 2020 yılında yüzde 45 seviyesindeydi.

17’nci yüzyıldan bu yana varlığını sürdüren ve dünya genelinde yaklaşık 6 milyon üyesi bulunan yapı, kendisini felsefi, hayırsever ve ilerici bir kardeşlik örgütü olarak tanımlıyor.

Yapı, ana hedeflerini “ahlaki gelişim” ve dünyayı tanıyarak daha iyiye taşıma çabası olarak açıklıyor.

Şeffaflaşma adımlarına karşın, organizasyonun İngiltere’deki devlet kurumları ve ticari ağlar üzerindeki olası nüfuzuna dair tartışmalar sürüyor.

Yürütülen bir araştırmada, Londra Finans Merkezi (City of London) Belediye Meclisi üyelerinin yaklaşık üçte birinin masonik bağlarını beyan ettiği ortaya çıktı.

Süreç içerisinde Londra Emniyet Teşkilatı, olası çıkar çatışmalarının önüne geçmek amacıyla personeline geçmişteki ya da mevcut masonluk bağlarını bildirme zorunluluğu getirdi.

Masonların bu kararı iptal ettirmek için mahkemeye yaptığı başvuru reddedildi.

Glasgow Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını sürdüren tarihçi Andrew Prescott, genç üye bulma sıkıntısının yaklaşık yarım asırdır devam ettiğini belirtti.

Prescott, modern gençliğin asırlık karmaşık ritüelleri öğrenmek yerine, daha esnek kuralları bulunan kulüpleri tercih ettiğini vurguladı.

The Telegraph gazetesinin ocak ayındaki haberine göre, İngiltere’deki localar üye toplamak amacıyla Facebook ve benzeri sosyal medya platformları üzerinden ilk kez geniş çaplı sponsorlu reklam kampanyaları başlattı.

Country genelindeki birimler, yayınladıkları ilanlarla doğrudan üyelik çağrısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English