Diplomasi
Politico: Avrupa’nın Jonathan Powell’a ihtiyacı var

Britanya’daki “Çin casusu” skandalı nedeniyle eleştirilerin odağındaki isim Jonathan Powell, her şeye rağmen Başbakan Keir Starmer’ın gözdesi olmaya devam ediyor.
POLITICO’da yer alan değerlendirmeye göre Gazze, Suriye ve Ukrayna’da oynadığı rol nedeniyle hem Starmer hem de Avrupalı liderler Powell’ı Ulusal Güvenlik Danışmanı rolünde tutmaya devam etmeli.
Powell’ın arkasında olduğu STK “Inter Mediate”, Suriye’de HTŞ lideri Ebu Muhammed el-Colani’nin (Ahmed Şara) arkasındaki isim olarak biliniyor. Bunun yanı sıra, Powell’ın Türkiye’deki son “çözüm süreci”nde de rol oynadığı öne sürülüyor.
Eski Tony Blair hükümetinin de önemli isimlerinden olan Powell, yüksek profilli bir Çin casusluk davasının çöküşü nedeniyle siyasi baskı altında.
Starmer’ın parlamentodaki muhalifleri, savcıların Westminster’da faaliyet gösteren iki Çinli casus olduğu iddia edilen kişiye yönelik suçlamaları düşürmeden önce yapılan önemli bir hükümet toplantısı hakkında Powell’ın cevap vermesi gereken sorular olduğunu söylüyor.
Bu toplantıda Powell ve yardımcısı Collins, Pekin’in “ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğuna” dair hükümetin yeterli kanıtı olmadığını söyledi.
Başbakanlık, toplantının Çin ile Britanya’nın daha geniş ilişkilerinin ele alınmasıyla ilgili olduğunu, duruşma delilleriyle ilgili olmadığını defalarca vurguladı.
Meslektaşları, siyasi atama olan Powell’ı şiddetle savunuyor ve onun mahkemeye sunulan delillerle ilgili hiçbir karara dahil olmadığını ısrarla belirtiyorlar.
Fakat “Çin şahinleri” ve Starmer’ın muhalifleri geri adım atmıyor. Siyasi rakiplerinin ulusal güvenlik danışmanına bu kadar şiddetle saldırması, Powell’ın Başbakanlıktaki önemini açıkça ortaya koyuyor.
Partiyle hâlâ yakın bağlantıları olan ve isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan eski bir Muhafazakâr danışman, Powell’ın “iyi bir av” olacağını söylüyor.
POLITICO’ya göre büyük diplomatik kararlar alınırken Powell’ın odada olmasını isteyen sadece Starmer değil. İngiltere’nin müttefikleri de onu takdir ediyor gibi görünüyor.
Örneğin bir Fransız milletvekili, Powell’ın Starmer yönetiminde “izlenmesi gereken kişi” olduğunu belirtiyor.
Avrupalı bir diplomat, Powell’ın eski Başbakan Blair’in başdanışmanı olarak Kuzey İrlanda’da barışın sağlanmasında önemli bir rol oynadıktan sonra, uluslararası çatışma çözümündeki geçmişine atıfta bulunarak, uluslararası çevrelerde “eşsiz bir güvenilirliğe” sahip olduğunu söylüyor.
Avrupalı diplomat, “Derin kişisel ağları, ona küresel çapta yankı uyandıran bir güvenilirlik kazandırıyor,” dedi.
Kaynaklar, Powell’ın Washington ile doğrudan bağlantıları olduğunu, bunların arasında Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Waltz ve Ukrayna Genelkurmay Başkanı Andriy Yermak’ın da bulunduğunu belirtiyorlar.
Bu kaynaklara göre Powell kişisel ağından yararlanıyor. Eski bir Başbakanlık yetkilisi, “Resmi kanallardan bir başbakan veya cumhurbaşkanının ofisiyle temas kurma girişimlerinin sonuçsuz kaldığı çeşitli örnekler var. Fakat Jonathan, birisini tanıyan birisini tanıyor, bu da temasın hemen kurulabileceği anlamına geliyor,” diyor.
Birleşik Krallık’ın üst düzey bir yetkilisi, Trump’ın Gazze “barış planı”nın son rötuşları bu ayın başlarında yapılırken, Powell’ın Blair ve Beyaz Saray, özellikle de ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile düzenli olarak temas halinde olduğunu belirtti.
Aynı İngiliz yetkili, Powell’ın yıllarca süren kanlı çatışmaların ardından imzalanan Kuzey İrlanda barış anlaşması olan Hayırlı Cuma Anlaşması’nı müzakere etme deneyiminin doğrudan ilgili olduğunu belirterek, Birleşik Krallık’ın Gazze planının uygulanmasında önemli bir rol oynayabileceği ve oynaması gerektiği yönündeki iddialarını destekledi.
Al Majalla: Colani’yi Şara yapan Powell, PKK’yı da silah bırakmaya ikna eden kişi
Aşamalı teşviklerin, eski Hamas üyelerine af verilmesinin ve güvenlik normalleşmesi sürecinin dahil edilmesi, Hayırlı Cuma Anlaşması’nın unsurlarını yansıtıyor.
Ukrayna konusunda Powell, Starmer, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile birlikte, mart ayında Zelenskiy’in Donald Trump ile Oval Ofis’te yaşadığı kavganın yaralarını sarmaya yardımcı olan ve Ukrayna cumhurbaşkanına ABD başkanına en iyi şekilde nasıl yaklaşması gerektiğini öğreten kilit isimler olarak gösteriliyor.
Delegasyon hakkında bilgi sahibi bir kişi, Starmer’ın ağustos ayında Ukrayna’yı tartışmak üzere düzenlenen Beyaz Saray zirvesine sadece bir danışmanla katılabileceği için Powell’ı seçtiğini söyledi.
Powell, dış politika konuları tartışılacaksa Starmer’ın en üst düzey altı yardımcısının sabah toplantısına katılıyor. Başbakan’ın iki oda ötesinde oturuyor ve diğer üst düzey danışmanlar gibi Downing Street Genel Sekreteri Morgan McSweeney’e değil, doğrudan Starmer’a rapor veriyor.
Powell dışişleri özel sekreteri Ailsa Terry ve uzun süredir siyasi danışmanlık yapan Henna Shah’ın da dahil olduğu bir ekiple çalışıyor fakat “dış politika alanında yapılan her şey için stratejik bir üst yapı” sağlıyor.
Yine bir eski Başbakanlık yetkilisi, “Powell tam bir yetişkin. O çok etkili bir kişi — [10 numarada] neredeyse herkesten daha büyük bir isim,” diyor.
Mevcut hükümetten bir yetkili ise tüm dış politikanın Jonathan Powell tarafından yürütüldüğünü ekliyor ve bazı memurlar onu “gerçek dışişleri bakanı” olarak adlandırdığını aktarıyor.
Powell ile geçmişte çalışmış bir kişi, “O, hükümetin en bilgili kişilerinden biri; bir grup SpAd [danışman] bir araya getirilse, muhtemelen dış politika konusunda hepsinin toplamından daha fazla bilgiye sahip. O sessizce kendinden emin. Eğer peşinde olduğu bir şey varsa, onu yapar,” diye konuşuyor.
Gerçekten de Powell, Starmer’ın hükümeti kurulmadan önce bile üzerinde etkiliydi. Starmer’ın ilk dışişleri bakanı David Lammy ve ekibi, İşçi Partisi’ni yeniden iktidara taşıyan 2024 genel seçimlerinden önce Powell’dan görüş almıştı.
Fakat Powell’ın ulusal güvenlik danışmanı ve başbakanın önde gelen dış politika danışmanı olarak ikili rolü, her hükümetin merkezinde yer alan bir gerilimi, yani güvenlik ile diplomasi arasında nasıl bir denge kurulacağını somutlaştırıyor.
Bir İngiliz yetkili, “Kim olduğu ve getirdikleri nedeniyle farklı bir düzeyde çalışıyor. Onun gibi çalışan bir ulusal güvenlik danışmanımız daha önce hiç olmadı” diyor.
İşte Ahmed Şara’ya ‘takım elbise giydiren’ İngiliz STK: Inter Mediate
İlk eski 10 numara yetkilisi, onun “Venn şemasının merkezinde çalışmaya alışkın olduğunu” belirtiyor ve “Tony Blair’in 10 numaralı ofisinde Kuzey İrlanda dosyası üzerinde çalışırken öğrendiği ve anladığı şey budur,” iddiasında bulunuyor.
Powell’ın profili ve geniş erişimi, bu ay Çin casusluğu olayının da gösterdiği gibi, siyasi riskler de beraberinde getiriyor.
Casusluk davasının çökmesinden önce bile, Çin konusundaki tutumu mercek altındaydı. Chagos Adaları konusunda İngiltere ve Mauritius arasındaki müzakereler için özel elçi olarak atanmış ve bu da onu, bu bölgeyi Çin’in müttefikine geri verme yönündeki tartışmalı hükümet kararına bağlanmıştı.
Başbakanlıkta, Çin davasıyla ilgili gerginliğin büyük bir kısmının, yardımcıların ulusal güvenlik yasaları nedeniyle gerekli olduğuna inandıkları hükümetin gizliliği tarafından körüklendiği konusunda bir hayal kırıklığı var.
Aynı şekilde, Powell, yüksek profilli olmasına rağmen, şimdiye kadar parlamentonun denetiminden uzak tutuldu.
Bakanlar, milletvekilleri grubuyla bir yıl süren bir anlaşmazlığın ardından, Powell’ın hükümetin ulusal güvenlik stratejisi hakkında Ortak Ulusal Güvenlik Stratejisi Komitesi tarafından sorgulanabileceğini kabul ettiler ama bu sorgulama özel olarak yapılacak.
Diplomasi
Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.
Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.
Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.
Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.
Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.
Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.
Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.
Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.
Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.
Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.
Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.
Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.
Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.
Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.
Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”
Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:
“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”
Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.
Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.
Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.
Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.
Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.
Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.
Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.
Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.
Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.
191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.
Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.
Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.
Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.
Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.
Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.
Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.
Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.
Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”
BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.
Diplomasi
ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.
Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.
Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:
“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”
Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor
ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.
Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.
Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.
İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı
Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.
Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.
Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.
Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.
İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.
Diplomasi
AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.
Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.
ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.
Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.
Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.
Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.
Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.
Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:
“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”
Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.
Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.
Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.
Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.
Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.
Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı










