Bizi Takip Edin

Avrupa

Polonya hükümeti neo-Nazi mahkumu tahliye etti

Yayınlanma

Polonya’da, aynı zamanda başsavcılık görevini de yürüten Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro, 2020 yılında bir LGBT etkinliğinde bir kadına saldırdığı gerekçesiyle üç yıl hapis cezasına çarptırılan 21 yaşındaki neo-Nazi Marika Matuszak’ın serbest bırakılmasına karar verdi.

Marika Matuszak ve üç arkadaşı, Poznan Onur Yürüyüşüne katılan bir kişinin gökkuşağı rengindeki çantasını kapmaya çalıştı. Dava dosyasına göre, Matuszak ve diğer iki fail mağdurun ellerinde ve bileklerinde morluklara ve burkulmalara neden oldu. Verilen üç yıllık ceza da mahkemenin bu davada uygulayabileceği en düşük ceza idi.

21 yaşındaki genç kız üç yıllık cezasının 12. ayındaydı. Kısa bir süre önce, Katolik enstitüsü Ordo Iuris, Matuszak’a ‘daha yumuşak’ bir ceza verilebileceğini savunarak bir kampanya başlatmıştı. Enstitü temsilcilerine göre Matuszak haksız yere ve ideolojik nedenlerle mahkum edilmişti.

Cuma günü Adalet Bakanı, Matuszak’ın Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın affını beklemek üzere evine nakledilerek serbest bırakılmasına karar verdi.

İnternette, ‘geleneksel değerlerin savunucusu’ olarak görülen ve ‘LGBT terörüne’ karşı çalışan saldırganın serbest bırakılması çağrısında bulunan bir kampanya başlatılmıştı.

Bakan Ziobro da Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Mahkeme, sol ideolojinin ve eşcinselliğin teşvik edilmesini protesto ettiği için genç bir kızı üç yıl hapse attı. Mahkemeler Polonyalıları inanç ve değerleri savundukları için acımasızca cezalandırıyor. Kiliseye saldırdıkları, inananları dövdükleri ve polis memurlarına tükürdükleri için onları serbest bırakıyorlar. Bu davadaki bazı savcıların eylemleri de ayrı bir konudur. Bu durum sonuçsuz kalmayacaktır,” dedi.

Ziobro, saldırganı mahkum etmeye karar veren ve saldırı nedeniyle kendisine karşı dava açan savcılıktaki kişilerin sorumlu tutulacağını da açıkladı.

Sosyal medya kullanıcıları kısa sürede serbest bırakılan kadının radikal sağ görüşlere sahip olduğunu keşfetti ve Kelt haçı gibi neo-Nazi amblemleri taşıyan fotoğraflarını buldu.

Matuszak ile birlikte aynı saldırıda yer aldığı için mahkum edilen bir başka kadının da Gestapo üniforması giyip Üçüncü Reich bayrağıyla poz verdiği fotoğraflar ortaya çıktı. Kadın ve partneri, öncelikli hedefi ‘tüm Polonya’yı Polonya Ulusunun tüm lekelerinden, pisliklerinden ve düşmanlarından arındırmak’ olan neo-Nazi örgütü ‘Front for National Cleansing’in (Ulusal Arındırma Cephesi) kurucularından.

Avrupa

CDU ve CSU, AfD konusunda kararsız

Yayınlanma

Almanya için Alternatif’in (AfD) önlenemeyen yükselişi sürerken, “merkez sağ”daki Hıristiyan Birlik partileri CDU ve CSU, ne yapacağını bilemiyor.

POLITICO, federal hükümet ve çeşitli eyalet hükümetlerindeki yetkililere AfD hakkında sorular yöneltti. Cevap verme konusundaki isteksizlik, özellikle CDU ve Bavyera’daki kardeş partisi CSU arasında dikkat çekiciydi. Üst düzey parti yetkilileri ve eyalet bakanları ya yorum yapmayı reddettiler ya da isimlerinin açıklanmasını istemediler.

POLITICO’ya göre bu temkinlilik anlaşılır; zira CDU ve CSU bir zamanlar merkezin sağındaki siyasi alanı tamamen domine ederken, bugün AfD bu alanı yavaş yavaş ele geçiriyor.

Sosyal Demokratlar ve Yeşiller ise AfD’ye karşı harekete geçme konusunda daha istekliydiler.

Haber için yapılan görüşmelerde tek bir endişe ön plana çıktı: AfD’nin Başkan Vladimir Putin’in Rusya’sıyla daha yakın ilişkiler kurulmasını savunması göz önüne alındığında, iç güvenlik ve özellikle istihbarat bilgilerinin korunması.

Thüringen Eyaleti İçişleri Bakanı olarak görev yapan Sosyal Demokrat Georg Maier’e göre, AfD’nin Moskova’ya “iyi kanalları” var.

Maier, “AfD, Saksonya-Anhalt’ta başbakanı çıkarırsa, Kremlin’de şampanya mantarları patlayacak,” dedi.

Saksonya-Anhalt’ta AfD karşıtı güvenlik duvarı çökmek üzere

6 Eylül’de yapılacak seçimlerde Saksonya-Anhalt’ı yönetmesine neredeyse kesin gözüyle bakılan AfD’yi kontrol altına almak için henüz bir eylem planı bulunmasa da, Berlin’de ve bazı eyalet başkentlerinde bu konudaki yaklaşım, soyut aşamayı çoktan geride bırakmış durumda.

POLITICO’ya göre AfD’nin hassas tartışmalara erişimini sınırlamanın bir yolu, basitçe daha fazla tartışma düzenlemek olabilir.

AfD’li Ulrich Siegmund’un bir yıl boyunca başkanlık etmesinin beklendiği eyalet başbakanları toplantısının yanı sıra, Almanya’nın eyaletleri düzenli olarak bakanlar düzeyindeki “konferanslar” ağı aracılığıyla koordinasyon sağlıyor.

Bunların en önemlilerinden biri, ülkenin en acil güvenlik ve istihbarat meselelerinin tartışıldığı içişleri bakanları konferansı.

Dikkate alınan seçeneklerden biri, içişleri bakanlarının olağan toplantılarını sürdürmekle birlikte, özellikle hassas konular için ayrı toplantılar düzenlemek.

Bu toplantılara, Saksonya-Anhalt temsilcisi hariç, yalnızca Almanya’nın diğer 15 içişleri bakanı katılacak. Birkaç bakan, bu varsayımsal senaryoyu POLITICO’ya doğruladı.

Bu fikir, Alman siyasetinde uzun süredir yerleşik bir uygulamaya dayanıyor. Eyalet hükümetleri, hangi siyasi kampın iktidar çoğunluğuna sahip olduğuna bağlı olarak gayri resmi olarak “A” ve “B” eyaletleri olarak gruplandırılıyor: Bir yanda Sosyal Demokratların liderliğindeki hükümetler, diğer yanda muhafazakâr hükümetler. Önemli konferanslar öncesinde her iki kamp da kendi içlerinde koordinasyon sağlıyor.

Doğu Alman seçmenler, AfD’nin hükümete katılmasını istiyor

Bu model AfD’ye uygulandığında, dışlanmış hükümet bir tarafta, diğer herkes ise diğer tarafta yer alır.

Anayasa hukuku emeritus profesörü ve Saksonya Anayasa Mahkemesi’nin eski yargıcı Christoph Degenhart, bu fikrin kesinlikle düşünülebilir olduğunu söylüyor: “Bunun ne kadar süreyle işe yarayacağı ve mahkemelerin buna müsamaha gösterip göstermeyeceği ise elbette ayrı bir soru.”

Maier’e göre, AfD ile ilgili en büyük endişelerden biri, partinin Moskova’ya olan yakınlığı. Bakanın en büyük endişesi, özellikle AfD’nin İçişleri Bakanlığı’nı yönetmesi. Bakan, böyle bir bakanlığı yöneten kişinin son derece gizli bilgilere erişim imkânı elde edeceğini belirtti.

Bununla birlikte, Almanya’nın iç istihbarat ağından devletin tamamını dışlamak mümkün olmaz; “terör saldırılarına” karşı koruma da dahil olmak üzere kamu güvenliği, bunu imkansız kılar.

Bakan, “Fakat ortak bilgi sistemlerimize, belirli bilgileri engelleyen bariyerler, yani ‘Çin setleri’ kurabiliriz. ‘Çin setleri’ buraya tam uyuyor. AfD’nin yalnızca Moskova’ya karşı zaafı yok,” diye ekledi.

Peki Maier hangi bilgileri engelleyebilir? Cevap: “Aşırı sağcılıkla ve casusluk alanının tamamıyla ilgili tüm istihbaratı AfD’den uzak tutmamız gerekir.”

Aldığı hukuki danışmanlığı gerekçe gösteren Maier, böyle bir “önleyici segmentasyon”un yasal olarak mümkün olduğunu da ekledi. Bunun nispeten hızlı bir şekilde uygulanması da mümkün ve ona göre “Hükümetin kurulması bir gecede gerçekleşmeyecek.”

AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesi sözcüsü Patrick Harr, Rusya’ya yakınlık yönündeki tüm suçlamaları reddetti ve şöyle konuştu:

“Bu tamamen saçmalık. Moskova’ya bağlı bir ‘kırmızı telefon’umuz yok. Batı ya da Doğu fark etmez, herkesle konuşuruz. Bu, dosyaları teslim edeceğimiz anlamına gelmez. Aksini iddia edenler saçmalıyor. Bu tür bilgilere erişimimiz olursa, bir koalisyon partisi olarak sorumluluğumuzun bilincindeyiz.”

Fakat Yeşiller milletvekili ve istihbarat denetim komisyonu başkan yardımcısı Konstantin von Notz, Avusturya’daki sağcı Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) iktidarda olduğu dönemi bir “ibret vesikası” olarak gösterdi.

Söder: AfD’yi öylece ortadan kaldıramazsınız

2017’de iktidara girdikten sonra FPÖ, içişleri bakanlığını devralmıştı. Ertesi yıl polis, Avusturya’nın iç istihbarat servisine baskın düzenlemiş ve müttefik kurumlardan gelen bilgiler de dahil olmak üzere hassas verilere el koymuştu.

Batı istihbarat ortakları bunun üzerine gizli bilgilerin paylaşımını kısıtlamıştı. Avusturya istihbarat servisi ise, resmi olarak gönüllülük esasına dayanan Batı istihbarat servislerinin gayri resmi ağı olan Bern Kulübü’nün çalışma gruplarından geçici olarak çekilmişti.

Von Notz, örneğin müttefiklerin, Almanya’nın iç istihbarat servislerinin “aşırılıkçılar, casuslar ve diğer güvenlik tehditleri” hakkında bilgi alışverişinde kullandığı veri tabanına Rusya’nın erişebileceğinden şüphe duyması halinde, bir AfD hükümeti altında Almanya’nın da benzer bir durumla karşı karşıya kalabileceğini söyledi.

Yeşil politikacı, “İngilizler, Amerikalılar, Polonyalılar, Ukraynalılar: herkes, bilgilerin Moskova’ya aktarılacağı korkusuyla artık bizimle bilgi paylaşmayacaktır,” diye uyardı.

Hem AfD mensupları hem de partinin muhalifleri tarafından bahsedilen bir diğer araç, daha zengin eyaletlerden gelen paralar ve ek federal fonlar yoluyla daha yoksul eyaletlere destek sağlayan Almanya’nın mali dengeleme sistemi.

Saksonya-Anhalt, on yıllardır bu sisteme bağımlı. Ön verilere göre, 2025 yılında eyalet bütçesinin neredeyse beşte birini oluşturan yaklaşık 2,8 milyar avro aldı.

Bu tür ödemeleri azaltmak ya da hatta durdurmak, bir AfD hükümetinin işini zorlaştırmanın ya da partiyi siyasi düzenin kabul edilebilir bulduğu şekilde davranmaya zorlamanın bir yolu olabilir.

AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesinde bu senaryo gerçek bir risk olarak görülüyor.

Fakat yasal engeller oldukça büyük olacak. Almanya’nın zengin eyaletlerinden Baden-Württemberg’in Yeşil maliye bakanı Danyal Bayaz, “Mali dengeleme sistemi anayasada yer alıyor ve siyasi rüzgârlara göre kolayca değiştirilebilecek bir araç değil,” dedi.

Öte yandan Bayaz’a göre, dayanışmaya dayalı bir federal devlet, hukukun üstünlüğüne yönelik ortak taahhütlere bağlıdır. Bir eyalet hükümeti bu ilkeleri sorgularsa ya da hukuki açıdan şüpheli özel yollar izlerse, bu durum federal hükümet ve diğer eyaletlerle olan güven ve işbirliğini, “mali konularda da dahil olmak üzere” etkileyecektir.

Bayaz’ın sözcüsü, bunun bakanın kişisel değerlendirmesi olduğunu, Yeşiller’in liderlik ettiği ve CDU’nun küçük ortak olarak yer aldığı koalisyon hükümetinin mutabık kalınmış bir tutumu olmadığını vurguladı.

Bir diğer seçenek ise en güçlü anayasal aracı, yani “federal zorlama”yı (Bundeszwang) kullanmak.

Almanya Anayasası’nın 37. maddesi uyarınca, federal hükümet, eyaletleri temsil eden Bundesrat’ın onayıyla, bir eyaleti yasal yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlamak için “gerekli önlemleri” alabilir.

Basitçe söylemek gerekirse: Berlin, bir eyalet hükümetini federal yasalara uymaya zorlayabilir.

Bu hüküm bugüne kadar hiç kullanılmadı.

AfD’nin sağcı entelektüel çevrelerinde, federal zorlama uzun süredir gerçekçi bir senaryo olarak değerlendiriliyor.

2025 yılında, mülkü Saksonya-Anhalt’ta bulunan ve New York Times tarafından bir zamanlar “Almanya’nın yeni sağının peygamberi” olarak nitelendirilen yayıncı Götz Kubitschek, POLITICO’ya verdiği demeçte, tam da bunun gerçekleşmesini beklediğini söyledi.

Olası bir tetikleyici unsur yalnızca tahmin edilebilir. Örneğin, Saksonya-Anhalt’ta bir AfD hükümeti sığınmacıların en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamazsa, federal hükümet bu hizmetlerin yeniden sağlanması için bağlayıcı talimatlarla müdahale edebilir.

Bu müdahale, nihayetinde eyalete ve tüm eyalet makamlarına talimat verme yetkisine sahip bir federal komiser aracılığıyla gerçekleştirilebilir.

Öte yandan Almanya’nın siyasi müesses nizamı, ülkenin ilk AfD hükümetini bu sonbaharda ya da daha sonra kontrol altına almak için ne yaparsa yapsın, riskler ortada.

“Liberal demokrasiyi savunmak” amacıyla alınan önlemler, AfD’nin ve seçmenlerinin çoğunun temel şikâyetini daha da körükleyebilir: Müesses nizamın, parti kazansa bile onu kabul etmeyi reddetmesi.

Bu konudaki kamuoyu, eskisine göre daha bölünmüş durumda. Temmuz ayında yapılan temsili bir ankete göre, Almanların sadece yüzde 42’si Sosyal Demokratlar ve CDU’nun AfD ile işbirliğini reddetmesini hâlâ doğru buluyor.

Başka bir anket ise dışlama stratejisine verilen desteğin 2025’in başındaki yüzde 54’ten yüzde 46’ya düştüğünü gösterdi.

AfD ile MAGA arasındaki dans tüm Alman sağını memnun etmiyor

Olağan dışı bir şey yapmamak, yerleşik partiler için en güvenli seçenek olabilir. AfD, yıllardır muhalefette güçlenerek rakiplerinin hatalarını ve tutulmayan vaatlerini siyasi yakıt olarak kullandı ama hiçbir zaman iktidarda olmadı.

İktidara geldiğinde, yetersizlik ve iç çekişmelerin batağına saplanabilir ve bu da rakiplerinin özel savunma manevralarına gerek kalmamasını sağlayabilir.

AfD’nin kendi çevresindeki kilit isimler bu tehlikenin farkında. Kubitschek, 2025 yılında POLITICO’ya Siegmund’un eyalet şubesiyle ilgili olarak, “En başarılılar gibi hazırlanmak zorundalar,” demişti.

Bir başka etkili aşırı sağcı entelektüel ve bir AfD milletvekilinin danışmanı Benedikt Kaiser de partinin mutlak çoğunluğu kazanması durumunda ihtiyatlı olunması gerektiğini tavsiye ederek, “Hükümetteki ilk 90 gün içinde AfD, korku yaratmayan bir politika izlemeli,” dedi ve örnek olarak “aile yardımları, ücretsiz okul yemekleri, bunun gibi şeyler”i gösterdi.

Almanya’nın siyasi kurumu bir AfD eyalet hükümetini kontrol altına almanın yollarını ararken, partinin entelektüel liderleri daha acil bir endişeyle boğuşuyor: Basitçe iktidarda olmak, ülkenin siyasi ana akımının tasarlayabileceği herhangi bir önlemden daha etkili bir kısıtlama unsuru haline gelebilir.

Okumaya Devam Et

Avrupa

NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Yayınlanma

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.

Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.

Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.

Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.

Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.

Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.

Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.

Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.

POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.

AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.

Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.

NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi. 

Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.

Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.

Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.

Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.

Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti. 

Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.

“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.

POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.

Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.

Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.

Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:

“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”

Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.

Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.

Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.

Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.

Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.

Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.

Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.

Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.

Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.

Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.

Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.

Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.

Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.

Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.

Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Yayınlanma

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.

Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.

Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.

Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.

Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.

Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.

Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.

Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.

Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.

Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.

Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.

Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”

Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.

Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.

Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.

Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.

Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.

Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.

Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.

Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.

Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.

Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.

Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.

Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet

Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.

Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.

Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:

“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”

Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.

Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.

Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.

Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.

Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.

Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.

Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.

Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.

Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.

2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.

Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.

Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.

Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.

Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.

İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.

Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.

Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English