Avrupa
Polonya’nın AB Dönem Başkanlığı Başlıyor: ‘Güvenlik ve Savunma’

Ahmetcan Uzlaşık, Brüksel
Polonya, 3 Ocak 2025 tarihinde Avrupa Birliği Konseyi dönem başkanlığını ikinci kez resmi olarak üstlendi ve oldukça siyasi bir gündemi var. Varşova, altı aylık dönem boyunca 24 şehirde 300’den fazla resmi toplantıya ev sahipliği yapmayı ve bu toplantıların 30 Haziran’da sona ermesini planlıyor. Güvenlik merkezli iddialı bir programa sahip olan dönem başkanlığı, AB’nin politika yönünü şekillendirirken tırmanan jeopolitik zorlukları ele almayı amaçlıyor.
Polonya Dönem Başkanlığı, Avrupa güvenliğinin dış, iç, bilgi, ekonomi, enerji, gıda ve sağlık sektörleri de dâhil olmak üzere birçok boyutta güçlendirilmesine öncelik vermiştir. Bu liderlik döneminde, AB’nin mevcut küresel gerilimlere karşı direncini artırmak için önemli çabalar gösterilmesi beklenmektedir. Wroclaw Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent ve Orta Avrupa Enstitüsü’nde Kıdemli Analist Jakub Bornio, Polonya’nın AB Dönem Başkanlığı ve bunun bölgesel ve küresel siyaset için ne anlama geldiği hakkında Harici’ye konuştu.
Macaristan’ın Tartışmalı Döneminin Ardından Bir Rahatlama
Polonya’nın Konsey Başkanlığı, Macaristan’ın Başbakan Viktor Orbán’ın Avrupa şüpheci yaklaşımı ve tartışmalı ziyaretleriyle karakterize olan tartışmalı görev süresinin ardından AB için çok önemli bir zamanda geldi. AB liderleri, NATO ve AB yanlısı kararlı bir lider olan Donald Tusk yönetimindeki Polonya ile çalışmaya geçerken rahatladıklarını ifade ediyorlar.
Polonya Dönem Başkanlığı’nın programında öncelikleri şöyle özetleniyor: “Rusya’nın Ukrayna’daki saldırganlığı ve diğer güvenlik tehditleri ışığında, 2025’in ilk yarısında Dışişleri Konseyi’nin çalışmaları Ukrayna’ya siyasi, askeri ve ekonomik düzeyde desteğin azami düzeye çıkarılmasına, Rusya ve Belarus’a yönelik mevcut politikaların sürdürülmesine ve AB ile ortaklarının güvenlik ve dayanıklılığının güçlendirilmesine odaklanacaktır.”
Ayrıca transatlantik işbirliğine olan bağlılık da vurgulanmaktadır: “Başkanlık, transatlantik ilişkilerin derinleştirilmesini destekleyecektir. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığı karşısında AB-ABD koordinasyonuna ve Doğu Komşuluk Bölgesi, Çin ve Hint-Pasifik bölgesi, enerji politikası, yeni teknolojiler ve Bağlanabilirlik Gündemi dahil olmak üzere küresel konularda diyaloğa bağlıyız.”
Polonya liderliği bu önceliklerle AB’nin kritik jeopolitik güçlükler karşısındaki ortak duruşunu teyit etmeyi amaçlıyor. Ancak Polonya’nın Ukrayna ve NATO’ya ilişkin tutumunun seçilmiş Başkan Donald Trump’ın göreve başlamasından sonra nasıl etkileneceğine dair soru işaretleri devam ediyor.
Polonya Diplomatik Gerginliğin Ortasında Macaristan Büyükelçisini Dışladı
Polonya, Polonya’daki yolsuzluk suçlamalarından kaçan ve aralık ayında Macaristan tarafından siyasi sığınma hakkı tanınan eski Polonya Adalet Bakan Yardımcısı Marcin Romanowski ile ilgili diplomatik bir anlaşmazlığı gerekçe göstererek Macaristan’ın büyükelçisini AB dönem başkanlığının açılış galasından men etti. Macaristan Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó bu hareketi “acınası ve çocukça ” olarak nitelendirerek iki ülke arasındaki gerilimi tırmandırdı.
Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, Macaristan’ın sığınma hakkı verme kararını “düşmanca bir hareket ” olarak değerlendirdi ve Macaristan Büyükelçisi István Íjgyártó’ya Polonya Başbakanı Donald Tusk ve Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa’nın ev sahipliğinde 3 Ocak’ta düzenlenen galada hoş karşılanmadığını bildirdi.
Tusk “Avrupa Hayatta Kalmanın Ötesine Geçerek Siyasi Saldırıya Geçmeli” dedi
Polonya’nın görevdeki Başbakanı ve Avrupa Konseyi eski Başkanı Donald Tusk, 4 Aralık 2024 tarihinde yaptığı açıklamada Avrupa Birliği’nin “hayatta kalma” durumundan “siyasi atağa” geçmesi gerektiğini vurguladı. Polonya’nın son dönem başkanlığından bu yana geçen 13 yılı değerlendiren Tusk, mevcut zamanlamanın öneminin altını çizdi ve askeri, ekonomik, enerji ve sağlık güvenliğinin yanı sıra dezenformasyonla mücadele ihtiyacı da dahil olmak üzere rutin olmayan bazı önceliklere değindi.
“Sınırımızın doğusunda savaş ve barış konusunda belki de bizi bekleyen atılımlar var” diyen Tusk, Avrupa’nın önceliklerinde “derin bir düzeltme ” yapılması çağrısında bulundu.
“Polonya’nın Dönem Başkanlığı Güvenlik ve Yaptırımlara Öncelik Veriyor”
Polonya’nın AB Konseyi Dönem Başkanlığı, Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhak etmesinden bu yana süregelen yaklaşımını devam ettirerek güvenlik ve savunmaya vurgu yapacak. Wrocław Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent ve Orta Avrupa Enstitüsü’nde Kıdemli Analist olan Jakub Bornio,“Polonya’nın önceliği Rusya’ya yönelik yaptırımları sürdürmek ve bir dereceye kadar genişletmek olacak ” diyor. Borneo, Polonya’nın ayrıca Ukrayna’ya askeri destek sağlayan AB üyesi ülkelere Avrupa Barış Fonu’ndan yararlanarak mali yardım sağlamaya odaklanacağını söyledi.
Ancak Macaristan’ın kritik mali tedbirleri veto etmesi bir sorun teşkil etmeye devam ediyor. Bornio, “ABD’den güçlü sinyaller gelmeden Polonya’nın Macaristan’ı tutumunu yumuşatmaya ikna etmesinin kolay olup olmayacağından emin değilim” uyarısında bulunuyor. Polonya’nın 2025 yılına kadar GSYH’sinin %4.7’sini savunmaya ayırmayı planladığı düşünüldüğünde, savunma harcamalarının AB bütçe açığı hesaplamalarının dışında tutulması için savunuculuk yapmak da bir diğer kilit odak noktası olacak.
Bornio ayrıca daha geniş güvenlik kaygılarının da altını çiziyor: “Polonya’nın öncelikleri arasında yasadışı göç ve göçün silah haline getirilmesiyle mücadelenin yanı sıra Belarus ve Rusya tarafından organize edilen hibrid tehditlerle mücadele de yer alıyor.” Ayrıca Polonya, NATO üyesi ülkelerin GSYİH’lerinin en az %3’ünü askeri harcamalara ayırmaları için baskı yapacak ve AB’nin mali kurallar konusunda işbirliği yapmasını talep edecektir.
“Hem Polonya hem de ABD birbirine bağımlı”
“En azından bölgedeki güvenlik söz konusu olduğunda büyük değişiklikler olacağını düşünmüyorum. Hem Polonya hem de ABD birbirine bağımlı “ diyor Jakub Bornio, Trump’ın yeniden seçilmesini de göz önünde bulundurarak. Polonya’nın bu ittifakta küçük ortak statüsünde olduğunu kabul etmekle birlikte, ülkenin hala ABD’nin değer verdiği varlık ve kabiliyetlere sahip olduğunun altını çiziyor. Sonuç olarak, ABD-Polonya ilişkilerinin güvenlik konularında güçlü kalmaya devam etmesi bekleniyor.
Ancak Bornio kişisel ilişkilerde potansiyel gerginlikler öngörüyor. “Bu kişisel ilişkilerin biraz sert olması muhtemel ve bu da Polonya’nın ABD ile ilişkilerini etkileme kabiliyetini etkileyebilir. Polonya başbakanının kampı ile Trump’ın kampı arasında bazı düşmanlıklar olduğu bir sır değil” diyor. Bu gerilim, Bornio’nun Trump’ın ikinci yönetiminde çalkantılı olacağını öngördüğü Polonya’nın ABD-Almanya ilişkilerini yönlendirme becerisine de yansıyabilir.
Bornio, bu zorluklara rağmen Polonya’nın ABD ile güçlü bağlarını sürdürme kararlılığını vurguluyor: “Trump’ın önceki yönetiminden öğrendiğimiz şey, onun da çok taraflı platformlardan ziyade ikili bağları tercih edeceğidir.”
“Polonya’daki Seçimler Güvenlik ya da AB Taahhüdünü Değiştirmeyecek”
Jakub Bornio, Polonya’da 2025’te yapılacak seçimlerle ilgili olarak“Dış politika ve güvenlik politikasında pek bir değişiklik olmayacak ” diyor. Hem Sivil Koalisyon hem de Hukuk ve Adalet Partisi güvenlik, savunma ve Polonya’nın AB üyeliğinin devamı konusunda güçlü taahhütlere sahip.
“Her iki aday da Polonya’nın AB üyesi olması ve güvenliğe öncelik verilmesi gerektiğine inanıyor ” diyen Bornio, bu kilit konularda fikir birliği olduğunu belirtiyor.
Ancak Bornio potansiyel zorluklara da işaret ediyor: “Şu anda muhalefette olan Hukuk ve Adalet kampında, adaylarının Trump ve kabinesi tarafından bir şekilde destekleneceğine dair büyük umutlar var.” Ayrıca mevcut Polonyalı elitler ile Trump yönetimi arasındaki gerilimin de altını çiziyor.
“Polonya Bu Dönem Türkiye’ye Öncelik Vermeyecek”
Polonya Dönem Başkanlığı programının iki bölümünde Türkiye’den bahsedilmektedir. Dışişleri Konseyi’nin altında yer alan belgede “Batı Balkanlar ve Türkiye’nin, devam eden siyasi diyaloğun sürdürülmesi de dâhil olmak üzere, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) kapsamında AB ile yakın işbirliği yörüngesinde tutulmasına” yönelik çabalar vurgulanıyor . Ayrıca, Genel İşler Konseyi’nin genişleme paragrafı kapsamında, Polonya Dönem Başkanlığı “aday ülke statüsünü dikkate alarak ve Avrupa Konseyi kararları doğrultusunda Türkiye ile yapıcı bir diyalog sürdürmeyi” taahhüt etmektedir.
Jakub Bornio Polonya’nın AB genişlemesine yaklaşımını ele aldı ve Polonya’nın uzun süredir AB’nin genişlemesini savunduğunu belirterek, “AB-Türkiye ilişkilerinin bu yarı yılda çok fazla değiştiğini görmüyorum” dedi . Polonya Batı Balkanlar, Moldova ve Ukrayna ile bağlarını güçlendirmeye odaklanacak. Bornio, kısa vadede önemli bir değişiklik beklenmediğini vurgularken, “Özellikle Batı Balkan ülkeleri söz konusu olduğunda, AB ile ortaklık oldukça mümkündür ve Polonya dönem başkanlığı tarafından vurgulanacaktır ” diye ekliyor. Bornio ayrıca AB’nin Moldova’yı desteklemede önemli bir rol oynayacağını öngörüyor ve Gürcistan’a daha dengeli bir yaklaşım hedefliyor.
Bornio ayrıca Polonya’nın Türkiye konusundaki temkinli duruşunun da altını çizdi. Polonya’nın Türkiye’nin NATO’nun Doğu Kanadındaki varlığını desteklediğini ve şu ana kadar sadece küçük bir birliğin konuşlandırıldığını açıkladı. Bununla birlikte, Bayraktar anlaşmalarıyla örneklenen güvenlik konularında daha güçlü işbirliği umutlarının gerçekleşmediğini ve Türkiye’nin eylemleriyle bağlantılı bir endişe olan göçün silahlandırılmasının Varşova’da daha soğuk karşılanmasına yol açtığını belirtti. “Bu durum Varşova tarafından pek hoş karşılanmadı, dolayısıyla Polonya’nın açıklamaları ne olursa olsun bu dönemde Türkiye’ye öncelik vereceğini sanmıyorum.”
Lizbon Antlaşması’ndan bu yana Üçlü Başkanlık Sistemi
AB Konseyi başkanlığı altı ayda bir üye ülkeler arasında dönüşümlü olarak yapılır. Dönem başkanlığını yürüten her ülke toplantılara başkanlık ederek yasama sürecinin yönetilmesine yardımcı olur. Başkanlık sistemi ayrıca, birbirini izleyen üç üye devletin uzun vadeli hedefler belirlemek ve ortak bir gündem hazırlamak için 18 aylık bir süre boyunca yakın işbirliği yaptığı “üçlü” olarak da çalışır. Konsey Başkanlığı herhangi bir yürütme gücüne sahip olmasa da, liderlik ve gündem belirleme bağlamında hala önemlidir.
Lizbon Antlaşması ile 2009 yılında getirilen bu sistem, her ülkenin daha geniş bir bağlam içerisinde belirli önceliklere odaklanmasına imkan tanımaktadır. Mevcut üçlü Polonya, Danimarka ve Kıbrıs’tan oluşmaktadır. Her bir dönem başkanlığı AB mevzuatını ileriye götürmek, Konsey’de sorunsuz işleyişi sağlamak ve Avrupa Komisyonu ve Parlamentosu da dahil olmak üzere diğer AB kurumlarıyla ilişkilerinde Konsey’i temsil etmekle görevlidir.
Avrupa
Avrupa’daki orman yangınları 3,1 milyar avro hasara yol açtı

Financial Times, Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Romanya’yı etkileyen orman yangınları ile aşırı sıcakların 2026 yangın sezonunun ilk iki ayında 3,1 milyar avro ekonomik kayba neden olduğunu bildirdi. Gazete, bu rakamın yanan alanların eski haline getirilmesi maliyetini yansıttığını ve nihai hasarın çok daha yüksek olacağını belirtti.
Financial Times (FT), Fransa, İspanya ve Avrupa’nın diğer bölgelerini etkisi altına alan orman yangınları ile aşırı sıcakların, 2026 yılı yangın sezonunun ilk iki ayında 3,1 milyar avroluk ekonomik kayba neden olduğunu bildirdi.
Gazete, Avro Bölgesi’nde en çok etkilenen beş ülke olan Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Romanya’daki olağanüstü yüksek sıcaklıklar ile orman yangınlarının yol açtığı hasarı hesapladı.
FT, 3,1 milyar avroluk rakamın yanan alanların önceki durumlarına getirilmesi için gereken restorasyon maliyetine ilişkin bir tahmin olduğunu belirtti.
Elde edilen rakam, Avrupa Komisyonu’nun metodolojisine dayanıyor ve Fransız hükümetinin hesaplamalarıyla örtüşüyor; ancak Avrupa Komisyonu’nun tüm AB için yıllık ortalama hasarı 2,5 milyar avro olarak öngören tahmininden farklılık gösteriyor. Yayında, nihai hasar tespitinin çok daha yüksek çıkacağı ifade edildi.
Fransa’nın savunma ve havacılık sanayisinin merkezi konumundaki Gironde bölgesinde çıkan yangınlar, jet motoru üreticisi Safran, havacılık şirketi Dassault Aviation ve roket üreticisi ArianeGroup gibi şirketleri üretimi durdurmaya ve personeli tahliye etmeye zorladı.
Kuraklık nükleer santralleri ve nehir taşımacılığını vurdu
FT, kuraklığın yarattığı ekonomik sonuçlara da dikkat çekti. Romanya’da Temmuz ayı sonunda Tuna Nehri’ndeki su seviyesinin rekor düzeyde düşmesi nedeniyle Çernavoda Nükleer Santrali’nin birinci ünitesi devreden çıkarıldı.
Macaristan’da ise 2 Ağustos’ta Tuna’nın sığlaşması sebebiyle ülkenin tek nükleer santrali olan Paks tamamen durduruldu.
Macaristan Başbakanı Péter Magyar, enerji sistemi üzerindeki büyük yük nedeniyle halkın “en kritik beş günü” yaşayacağı uyarısında bulundu.
Yayında ayrıca kuraklığın Ren Nehri’ndeki su seviyesini de düşürdüğü belirtildi. Tuna’daki sığlaşmayla birlikte bu durum, mal tedarikinde aksamalara ve üretimde kesintilere yol açtı.
Avrupa iklim servisi Copernicus’un verilerine göre Haziran 2026, Batı Avrupa’da kayıt tutulan en sıcak haziran ayı oldu.
Robert Koch Enstitüsü’nün tahminlerine göre, 2026’nın başından bu yana Almanya’da aşırı sıcaklar 5 bin 120 kişinin ölümüne neden oldu; ölümlerin çoğu Haziran sonuna rastladı. Bu bilgileri Reuters aktardı.
Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi’nin (EFFIS) 30 Temmuz itibarıyla derlediği verilere göre, yıl başından bu yana Avrupa Birliği ülkelerinde 434 bin 976 hektar alan yandı.
Bu rakam, geçen yılın aynı dönemindeki 346 bin 836 hektarlık yanmış alan miktarının üzerinde.
Avrupa
Sadiq Khan, Palantir’i “ihale kurallarına uymamak” ile suçladı

Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan adına çalışan avukatlar, başkent polisinin, Palantir ile işbirliğinde ihale kurallarını ihlal ettiğini iddia etti.
Teknoloji şirketi, Khan’ın belediye başkan yardımcısının, yapay zeka ve veri analizi hizmeti sağlanması amacıyla Metropolitan Polisi ile yapılan 50 milyon sterlinlik sözleşmeyi onaylamayı reddetmesinin ardından, haziran ayında Yüksek Mahkeme’de Belediye Başkanı’nın Polislik ve Suçla Mücadele Ofisi aleyhine dava açtı.
Palantir, belediye başkanının sözcüsüne atfedilen ve şirketin belirtilmeyen “değerleri ve etik ilkeleri”ne atıfta bulunan açıklamaları gerekçe göstererek, Khan’ın ofisinin sözleşmeyi hukuka aykırı ve “mantıksız” bir şekilde engellediğini iddia ediyor.
Palantir’in Birleşik Krallık CEO’su Louis Mosley, Khan’ın kararının siyaseti Londralıların güvenliğinin üstünde tuttuğunu savunurken, Metropolitan Polis Komiseri Mark Rowley ise polis teşkilatının Palantir teknolojisine erişememesinin, teşkilatın bütçesindeki kesintilerin etkisini daha da kötüleştireceğini belirtti.
Geçen perşembe günü sunulan ve POLITICO tarafından incelenen duruşma öncesi savunma beyanında, belediyenin polis departmanı MOPAC’ın avukatları Palantir’in iddiasının “haksız olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini” belirterek, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “hukuka aykırı bir ihale süreci yürüttüğünü” savundu.
Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü ile Palantir’in 2025 yılında teknolojinin bir pilot uygulamasını tasarladıkları ve böylece tutarın, MOPAC onayı gerektirecek 500.000 sterlinlik eşiğin altında kalmasının sağlandığı belirtildi.
Khan’ın emniyet ve suçla mücadele alanından sorumlu belediye başkan yardımcısının liderliğindeki MOPAC, Londra Emniyet Müdürlüğü’nü denetliyor.
Açıklamaya göre, söz konusu pilot projenin Nisan 2026’da sona ermesinden önce, Londra Emniyet Müdürlüğü ve Palantir, pilot projenin süresini uzatmak üzere Palantir’e çok daha büyük bir sözleşmeyi doğrudan vermek üzere görüşmelere başladı.
Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “her aşamada” daha büyük sözleşmeyi Palantir’e verme niyetinde olduğu belirtilirken, bu yaklaşımın şirket tarafından “desteklendiği/teşvik edildiği/yardımcı olunduğu” da eklendi.
Khan’ın avukatları, bunun kasıtlı bir “Palantir stratejisi”ni yansıttığını savunuyor. Bu stratejiye göre şirket, genellikle pilot proje olarak adlandırılan düşük maliyetli kamu sözleşmelerine, “etkili ve şeffaf rekabet ve/veya ihale kanunu gerekliliklerinden kaçınmak niyetiyle, amacı ve/veya etkisiyle” giriyor ve ardından kamu kurumunu “etkili ve şeffaf bir rekabet yürütmeden ve/veya ihale kanununa uymadan” daha fazla sözleşme vermeye “etkilemeye” çalışıyor.
Açıklamada ayrıca, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün ihale stratejisi için MOPAC’tan onay almayı kasıtlı olarak kaçındığı ve Palantir dışındaki firmaların da yarışta olduğu izlenimini vermek amacıyla MOPAC’a defalarca “yanıltıcı ve/veya tutarsız” bilgiler sağladığı belirtiliyor.
Açıklamada, bu faktörlerin yetkililerin Khan’ın yardımcısına sözleşmenin paranın karşılığını verdiğini bildirememelerine neden olduğu ifade ediliyor.
Bir Palantir sözcüsü, savunma açıklamasını “yanlış” olarak nitelendirdi ve açıklamanın hem pilot uygulamanın sonuçlarını hem de hükümetin dış kaynak kullanımı kılavuzunu göz ardı ettiğini söyledi.
Met, devam eden dava hakkında yorum yapmayı reddetti. Dava dilekçesinde taraf olarak adı geçmemekle birlikte, davaya bir cevap sunduğunu doğruladı.
Davanın 2027 yılının Ocak ayında mahkemeye taşınması bekleniyor.
MOPAC, Met Polisi ile işbirliği yaparak, Palantir’in de teklif verebileceği, talep gören yapay zeka ve veri yetenekleri için rekabetçi bir ihale tasarlayacağını açıkladı.
Bu arada Met Polisi, teşkilat içindeki suistimalleri tespit etmek için Palantir’in yazılımını kullanan önceki pilot uygulamayı uzattı.
Avrupa
NATO, Avrupa’daki nükleer silah yığınağını artıyor

NATO, Avrupa’da nükleer silahlanmayı daha da artırmaya hazırlanıyor ve Rusya sınırına yakın bölgelerde nükleer silah konuşlandırılmasını değerlendiriyor.
Geçen hafta, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa kıtasına ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasını ihtimal dışı bırakmadı.
German Foreign Policy’nin aktardığı uzmanlara göre, yeni ABD nükleer bombaları Birleşik Krallık’ta halihazırda konuşlandırılmış durumda.
Finlandiya ve Litvanya da dahil olmak üzere Rusya sınırında veya sınırına yakın ülkeler, olası ek konuşlandırma yerleri olarak gündeme getiriliyor.
Bunu mümkün kılmak için Litvanya anayasasında değişiklik yapıyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise kısa süre önce bu adımı onayladığını belirtti.
Rutte, “nükleer silaha sahip Rusya” göz önüne alındığında planın oldukça “hassas” olduğunu kamuoyuna açıkça kabul etti.
ABD, Büchel’de depolanan bombaları, “taktik” amaçlarla kullanılabilen yeni B61-12 modeliyle değiştirerek nükleer savaş eşiğini düşürdü.
Büchel’in nükleer kapasitesini modernize etmek için gerekli yenileme çalışmaları milyarlarca dolara mal oluyor.
Aynı zamanda Fransa da Almanya ile koordineli olarak ulusal nükleer kapasitesini geliştiriyor.
Rutte’den nükleer caydırıcılık vurgusu
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 21–22 Nisan tarihlerinde İstanbul’da üye ülkelerden yaklaşık 150 uzmanı bir araya getiren bu yılki NATO Nükleer Politika Sempozyumu’nda, NATO’nun sadece konvansiyonel değil, nükleer yeteneklerini de geliştirmeye devam edeceğini zaten ima etmişti.
Rutte o sırada, “büyük istikrarsızlık dönemlerinde nükleer caydırıcılığın öneminin arttığını” söylemiş, bu nedenle caydırıcılığın “inandırıcı, güvenli ve etkili” kalmasının sağlanması gerektiğine işaret etmişti.
Bu bağlamda, “NATO’nun nükleer duruşunun kötüleşen güvenlik ortamına nasıl daha fazla uyum sağlaması gerektiği de dahil olmak üzere” “önemli kararlar” alınması gerekeceğini belirtmişti.
Rutte, o dönemde NATO’nun modernizasyonu kapsamında nükleer konulara ilişkin çalışmaların halihazırda devam ettiğini kaydetmiş; “nükleer silaha sahip Rusya” ile çatışmanın “tırmanma” riski göz önünde bulundurulduğunda bunun özellikle “hassas” bir konu olduğunu ifade etmişti.
İki ay sonra, 18 Haziran’da Brüksel’de düzenlenen olağan yıllık toplantının ardından NATO Nükleer Planlama Grubu, şu anda “NATO’nun nükleer yeteneklerini modernize etme” ve “nükleer planlama yeteneklerini güçlendirme” sürecinde olduğunu yeniden teyit etti.
Grup, gerekli “yeteneklere” bu doğrultuda “yatırım” yapacağını da ekledi.
Nükleer yeteneklerin modernizasyonu: Savaş riski arttı
Halihazırda devam etmekte olan modernizasyon, bir yandan “nükleer paylaşım” kapsamında beş Avrupa ülkesinde depolanan eski ABD nükleer bombalarının yenileriyle değiştirilmesini içeriyor.
Üst düzey askeri yetkililerin açıklamalarının da gösterdiği ve uzmanların da doğruladığı üzere, bu süreç artık tamamlandı.
Spesifik olarak, eski B61 bombaları yeni B61-12 modelleriyle değiştirilmiş durumda.
B61-12’ler, önceki modellere kıyasla önemli ölçüde daha isabetli; ayrıca ölçeklendirilebilir, yani farklı patlayıcı güç seviyelerinde konuşlandırılabilir.
Uzmanların da doğruladığı üzere, bu durum prensipte bu bombaların “taktik” amaçlarla da kullanılabileceği anlamına gelir.
Yani örneğin, düşman komuta merkezlerini ve diğer askeri altyapıyı imha etmek için olduğu kadar, düşman kuvvetlerinin yoğunlaştığı bölgeleri de yok etmek için kullanılabilirler.
Prensipte savaş alanında kullanılması bile düşünülebilir. Bu durum, bombaların kullanım eşiğini düşürüyor ve nükleer savaş riskini artırıyor.
Söz konusu ABD bombaları, Eifel bölgesindeki Büchel’deki hava üslerinde, Belçika’daki Kleine Brogel’de, Hollanda’daki Volkel’de, İtalya’daki Aviano ve Ghedi’de ve Türkiye’deki İncirlik’te konuşlandırılmış durumda.
Uzmanlara göre, şu anda herhangi bir anda kullanıma hazır toplamda yaklaşık 100 nükleer bomba bulunuyor. Büchel için şu ana kadar belirtilen rakam 20
Nükleer bomba modernizasyonunda F-35 faktörü
Yeni B61-12 bombalarına geçiş, başka modernizasyon önlemleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bunlar arasında özellikle yeni ABD yapımı F-35 avcı uçaklarına geçiş yer alıyor.
Nükleer paylaşım programına dahil olan tüm silahlı kuvvetler halihazırda F-35 uçaklarına sahip ya da bunları edinme sürecinde.
Buna, 10 milyar avro karşılığında 35 adet F-35 uçağı satın alan Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) de dahil.
F-35’leri işletmek için Büchel Hava Üssü’nün kapsamlı bir yenileme sürecinden geçmesi gerekiyor.
Diğer hususların yanı sıra, görev kontrolü için tamamen yeni bir altyapıya ihtiyaç duyuluyor. Yenileme çalışmalarının en geç 2027 yılına kadar tamamlanması planlanıyor.
Yoğun zaman baskısı ve ABD’nin belirli güvenlik şartları (örneğin, Çin’de üretilen çeliğin bile kullanılamaması gibi) şu anda maliyetleri hızla artırıyor.
İlk planlarda maliyetin 700 milyon avronun biraz üzerinde olacağı öngörülürken, kısa sürede bu rakam 1,1 milyar avroya çıktı.
Geçen temmuz ayında Savunma Bakanlığı, nihai maliyetin muhtemelen iki milyar avroya kadar çıkabileceğini kabul etti.
Haziran ayında, inşaat çalışmaları nedeniyle geçici olarak Nörvenich’e taşınan Tornado jetleri Büchel’e geri dönebildi.
Haberlere göre, yenileme çalışmalarının 2030 yılına kadar tamamen tamamlanması beklenmiyor.
Rusya sınırına NATO nükleer silahları gidebilir
Cuma günü bildirildiği üzere, NATO devam eden nükleer silahlanma çabalarının bir parçası olarak yeni konuşlandırma üsleri kurmayı da değerlendiriyor.
Birleşik Krallık’ta bu planın halihazırda uygulamaya konulduğu bildiriliyor. Daha geçen yaz, silah karşıtı aktivistler, B61-12 bombalarının Cambridge’in kuzeydoğusundaki Lakenheath Hava Üssü’ne nakledildiğine dair net kanıtlara sahip olduklarını belirtmişlerdi.
Bu, 2008’den bu yana ilk kez Birleşik Krallık’ta ABD nükleer silahlarının depolandığı anlamına geliyor.
Uzmanlar artık genel olarak ABD nükleer bombalarının Lakenheath’e ulaştığını varsayıyor.
2021 yılında bu hava üssü, Avrupa’da ABD’ye ait F-35 savaş uçaklarını barındıran ilk üs olmuştu. Yeni B61-12’lerle birlikte Birleşik Krallık, Avrupa’da ABD nükleer bombalarını depolayan altıncı ülke konumuna geldi.
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin dpa’ya verdiği röportajda bu olasılığı açıkça dışlamaması nedeniyle, diğer ülkeler de bu örneği takip edebilir.
Bahsedilen olası yerler arasında Finlandiya, Litvanya ve Polonya bulunuyor; bu ülkelerin tümü Rusya sınırında ya da sınırına yakın konumda yer alıyor.
Litvanya kısa süre önce anayasasından nükleer silah konuşlandırma yasağını kaldıracağını duyurdu.
Cumhurbaşkanı Gitanas Nausėda, temmuz ayı başında Berlin’de yaptığı açıklamada, amacın “nükleer caydırıcılık için tüm seçenekleri kullanmak” olduğunu belirtti.
Şansölye Friedrich Merz de bu adımı onayladığını belirtti.
Avrupa’ya ilave 100 ila 150 B61-12 nükleer bombası konuşlandırılacak
Uzmanlar, Avrupa’da toplam 100 ila 150 adet ek B61-12 nükleer bombasının konuşlandırılabileceğini tahmin ediyor.
Aynı zamanda Fransa da nükleer silah stokunu artırma planlarını açıkladı. Paris, Rusya’yı “karanlıkta bırakmak” amacıyla kesin sayıyı açıklamak istemiyor.
Haberlere göre NATO da planlanan nükleer silahlanma konusunda ayrıntı vermemeyi düşünüyor. Bunun nedeni de yine Moskova’da belirsizlik yaratmak olarak gösteriliyor.
Bu durum stratejik bir avantaj olarak lanse ediliyor olsa da, aslında Avrupa’daki belirsizliği daha da artırıyor. Çünkü Rusya’nın Batı Avrupa’ya daha yakın yerlere nükleer silah konuşlandırarak aynı şekilde karşılık vermesi ve dolayısıyla Batı’yı da karanlıkta bırakması son derece muhtemel.
Bu durum, ABD’nin tüm ilgili anlaşmaların süresinin dolmasına izin vererek nükleer silah kontrolünü sistematik olarak baltalamasının ardından yaşanıyor.
Son olarak, bu yıl 5 Şubat’ta resmi olarak yürürlükten kalkan Yeni START Anlaşması da buna dahil.
Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcisi Alistair Burnett, “Artık yürürlükte olan tek bir nükleer silah kontrol anlaşması bile yok,” diyor.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












