Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Mearsheimer: Rusya, Çin ve Türkiye’nin İran’ın yanında saf tutması kaçınılmaz

Yayınlanma

Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. John J. Mearsheimer, Yargıç Andrew Napolitano’nun programında Amerikan dış politikasının yaşadığı stratejik çöküşü ve küresel güç dengesinin el değiştirme sürecini değerlendirdi. Neocon düşüncenin iflas ettiğini belirten Mearsheimer, ABD’nin Ortadoğu’da saplandığı savaşların Çin’i çevreleme kapasitesini yok ettiğini ve İsrail’in varoluşsal bir krizle karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Uluslararası ilişkiler disiplininin önde gelen isimlerinden Chicago Üniversitesi Profesörü Dr. John J. Mearsheimer, Yargıç Andrew Napolitano tarafından hazırlanan ve sunulan programda, küresel siyasetin geleceği ve süper güç rekabeti üzerine kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.

Prof. Mearsheimer, Amerikan dış politikasının son çeyrek asırdaki başarısızlıklarını, Ortadoğu’da süregelen çatışmaların Washington’ın küresel konumuna etkilerini ve büyük güçler arasındaki değişen denklemi mercek altına aldı.

“Robert Kagan’ın itirafı şaşırtıcı ama gerçekçidir”

Yargıç Napolitano, yeni muhafazakar (neocon) akımın önde gelen isimlerinden, Dick Cheney’nin eski danışmanı ve Mearsheimer’ın tartışma rakiplerinden Victoria Nuland’ın eşi Robert Kagan’ın son makalesine atıfta bulundu.

Kagan’ın Atlantic dergisindeki yazısında “Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran ile olan savaşını kaybettiği” yönündeki ifadesini Prof. Mearsheimer’a sordu.

Mearsheimer, bu itiraf karşısında hem şaşırdığını hem de şaşırmadığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kagan gibi gezegendeki önde gelen neocon düşünürlerden birinin, İran savaşını kaybettiğimize dair böylesine net bir açıklama yapmasını ve bunun Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en büyük yenilgisi olabileceğini söylemesini beklemezdiniz. Bu anlamda şaşırtıcıdır. Ancak öte yandan, üç haneli zeka katsayısına sahip olan ve dünyada olup bitenleri izleyen herhangi birinin, derin bir sorun içinde olduğumuzu ve İran’da kazanan bir formülümüzün bulunmadığını anlamaması mümkün değildir. 11 Eylül saldırılarının ardından nüfuz kazanan neoconların giriştiği her iş; Irak, Afganistan ve Ukrayna gibi yerlerde neredeyse her noktada başarısızlıkla sonuçlanmıştır.”

Kagan’ın İsrail’in refahına derin bir bağlılık duyduğunu hatırlatan Mearsheimer, “Kagan kadar zeki birinin bugün İsrail’e baktığında, ülkenin gerçek bir bela içinde olduğunu ve gidişatın zamanla aşağı doğru seyrettiğini görmemesi imkansızdır. Bu yüzden, bu ifadeleri Atlantic gibi mecralarda görmek sarsıcı olsa da mantıksız değildir” dedi.

“Hava gücüyle rejim değişikliği hayalden ibarettir”

ABD ve İsrail’in İran stratejisindeki temel yanlışları detaylandıran Prof. Mearsheimer, Washington ve Tel Aviv’in dört temel hedef belirlediğini ancak bunlara ulaşma yönteminin “akıl dışı” olduğunu vurguladı.

Mearsheimer, bu hedefleri rejim değişikliği, nükleer zenginleştirme programına son verilmesi, Hizbullah, Husiler ve Hamas’a verilen desteğin kesilmesi ve uzun menzilli füze programının sonlandırılması olarak sıraladı.

Mearsheimer, başarısızlığın kökenine dair şu ifadeleri kullandı:

“Yönetim, İsrail’in de baskısıyla, sadece hava gücü kullanarak Tahran’daki rejimi devirebileceğimizi ve yerini bizim müziğimizle dans edecek bir yönetimin alacağını sandı. Ancak tarihsel kayıtlar çok nettir; sadece hava gücü kullanarak bir rejimi devirmenin hiçbir örneği yoktur. Dahası, rejim devrilse bile yeni gelenlerin bizim istediğimiz gibi davranacağının hiçbir garantisi yoktur. Bu en baştan itibaren temelsiz bir stratejiydi. New York Times’ın karar alma sürecine dair yayımladığı o meşhur makalede belirtildiği gibi, Başkan Trump’ın neredeyse tüm danışmanları bunun saçma bir fikir olduğunu söylemişti. Ancak İsrail Başbakanı Netanyahu ve Mossad Başkanı David Barnea, Başkanı bir zafer teorisinin işleyeceğine ikna etti. Tabii ki bu gerçekleşmedi ve sonunda kendimizi derin bir bataklığın içinde bulduk.”

“Rusya, Çin ve Türkiye’nin İran’ın yanında saf tutması kaçınılmazdır”

Yargıç Napolitano’nun, savaşın Rusya, İran ve Çin’i birbirine yaklaştırıp yaklaştırmadığı sorusuna yanıt veren Mearsheimer, bu durumu Büyükelçi Chaz Freeman’ın “İtilaf” (Entente) tanımıyla onayladı.

Mearsheimer, bu ittifakın sadece karşılıklı çıkarların kamuoyuna ilan edilmesi değil, stratejik bir zorunluluk olduğunu ifade etti.

Mearsheimer, bölgesel dengelere dair şunları kaydetti:

“Rusya ve Çin’in, İran’ın kaybetmemesini sağlamak için derin menfaatleri var. Bu listeye Türkiye’yi de eklemeliyim. Türkler, Ruslar ve Çinliler, İran’ın ayakta kalması konusunda ortak bir çıkara sahiptir. Rusya ve Çin açısından, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı bir savaşta saplanıp kalması kötü bir şey değildir. Çünkü biz buraya odaklandıkça, Doğu Asya’da Çin’i çevrelemeyi düşünmemiz zorlaşıyor ve oradaki konumumuz zayıflıyor. Aynı zamanda Ukrayna savaşındaki pozisyonumuz da sarsılıyor; Ukraynalıları desteklememiz güçleşiyor. Hatta Rusya’nın küresel pazarlarda sattığı petrol üzerindeki bazı yaptırımları kaldırarak onlara dolaylı yoldan yardım etmiş oluyoruz. Dolayısıyla Rusya ve Çin, İran’ın bu savaşı kazanması için ellerinden geleni yapacaktır.”

“Trump’ın Çin karşısında elinde güçlü kartlar yok”

Başkan Trump’ın yaklaşan Çin ziyareti ve Devlet Başkanı Şi Cinping ile yapacağı görüşmeye de değinen Mearsheimer, Trump’ın pazarlık masasındaki zayıflığına dikkat çekti.

Trump’ın Çin’den, İran’ı ABD lehine bir anlaşmaya zorlaması için yardım isteyeceğini ancak bunun gerçekleşmeyeceğini belirtti.

Mearsheimer, diplomatik süreç hakkında şu görüşleri dile getirdi:

“Trump’ın elinde oynayabileceği pek fazla kart yok. Şi, Trump’tan Tayvan’a yönelik fonları durdurmasını veya azaltmasını, ABD ile Tayvan arasındaki bağı koparmasını isteyecektir. Ancak Trump ne kadar çaresiz olursa olsun Şi’nin bu konuda başarılı olacağını sanmıyorum. Bu görüşmeden büyük bir sonuç çıkması beklenmemelidir. Geleneksel olarak bu tür zirvelerde kararlar elçiler tarafından önceden pişirilir ve devlet başkanları sadece onaylar. Fakat Başkan Trump ‘doğaçlama’ hareket eden bir operatördür. Uzmanların önemli olduğuna inanmaz ve ciddi müzakerelere hazırlanmakla ilgilenmez. Sonuç ortada; Ukrayna savaşını bitirme müzakereleri tam bir başarısızlık. Filistin’deki soykırımı durdurma çabaları başarısızlık. Üstelik Trump’ın müzakereler için görevlendirdiği Jared Kushner ve Steve Witkoff gibi isimler tamamen amatörlerden oluşuyor. Elimizde birinci sınıf bir ekip yok ve bu yüzden anlaşma çıkmıyor.”

“Amerikan askeri envanteri tükenme noktasında”

Mearsheimer, ABD’nin askeri kapasitesinin Ortadoğu ve Ukrayna’daki harcamalar nedeniyle ciddi şekilde zayıfladığını belirtti. Scott Ritter’ın “Amerikan silah depolarının sıfıra yaklaştığı” yönündeki görüşüne katılan profesör, “Sıfır noktasında değiliz belki ama Çin veya dünyanın başka bir yerindeki çatışmada ihtiyaç duyacağımız özel üretim sofistike silah stoklarımıza ağır hasar verdik” dedi.

Askeri envanter krizine dair Mearsheimer şunları ekledi:

“İran’a yönelik bombardımanı durdurmamızın ve Trump’ın bunu yeniden başlatmaya niyetli olmamasının bir nedeni de elimizde neredeyse hiçbir şey kalmama tehlikesidir. Stoklarımız tükenmiş durumda. General Dan Caine’nin savaş başlamadan önce Trump’ı uyardığını unutmamak gerekir. Caine, İsrail ve Ukrayna’ya verdiğimiz devasa miktardaki silahlar nedeniyle, Doğu Asya’daki durumumuzu tehlikeye atmadan İran ile savaşacak bir stokumuz olmadığını söylemişti. Eğer bu savaşı, yani İran’a yönelik hava harekatını aptalca bir şekilde tekrar başlatırsak, sonunda elimizde hiçbir şey kalmayacak ve yine de kazanamayacağız. Ruslar ve Çinliler silah üretiminde bizden çok daha verimliler.”

“Küresel güç ve zenginlik Doğu’ya taşınmıştır”

Amerikan imparatorluğunun sonunun yaklaşıp yaklaşmadığına dair soruya yanıt veren Mearsheimer, 1990’ların başından bu yana Çin’in ABD’ye oranla göreceli zenginliğinin sürekli arttığını kaydetti.

ABD’nin geçmişte uyguladığı “angajman” politikasının Çin’i kasıtlı olarak zenginleştirdiğini ve bu politikanın Çin’i bugün ABD’nin daha önce hiç karşılaşmadığı bir “eş düzey rakip” haline getirdiğini belirtti.

Ekonomik ve askeri denklemi şu sözlerle özetledi:

“Askeri güç iki yapı taşından oluşur: Zenginlik ve nüfus büyüklüğü. Karşımızda bizim dört katımız nüfusa sahip ve bizim kadar, hatta bizden daha zengin olma yolunda ilerleyen bir ülke var. Çin; emperyal Almanya, Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği veya emperyal Japonya’nın büyüklüğünü gölgede bırakacak ham kapasiteye sahip. Böyle bir durumda yapacağınız en son şey, Ortadoğu’da kazanamayacağınız uzun süreli bir İran savaşına girmek ve Rusya’yı Çin’in kucağına itmektir. Bunların hepsi Amerikan dış politikasının ne kadar iflas etmiş olduğunu gösteriyor.”

Teknoloji yarışına da değinen Mearsheimer, “Bankalardan ziyade yapay zeka ve kuantum bilgisayarlar gibi gelişmiş teknolojilerdeki rekabet beni daha çok korkutuyor. Sovyetler Birliği’ni ekonomik ve teknolojik olarak rekabet edemediği için yendik. Sovyet liderliği 1980’lerde teknolojik olarak ışık yılı gerimizde olduklarını anlayıp silahlanma yarışından vazgeçmişti. Ancak bugün bizimle sadece rekabet etmekle kalmayıp, bizi yenebilecek bir ülkeden bahsediyoruz” uyarısında bulundu.

“İsrail’in geleceği karanlık ve bu gidişat sürdürülemez”

Prof. Mearsheimer, İsrail’in içindeki ve dışındaki durumu “derin bir bela” olarak tanımladı. İsrail hükümetinin ülkede meydana gelen hasara dair bilgilerin dışarı sızmasını engelleme konusunda başarılı olduğunu ancak gerçeğin farklı olduğunu belirtti.

İsrail’in durumuna dair şu tespitleri yaptı:

“New York Times ve Washington Post’un haberlerinden biliyoruz ki, İran füzelerinin bölgedeki Amerikan askeri üslerine verdiği hasar ilk başta sanılanın çok üzerindedir. İran füzelerinin çok güçlü ve isabetli olduğu, Amerikan üs yapısına büyük zarar verdiği artık nettir. Eğer durum buysa, aynı füzelerin ve insansız hava araçlarının İsrail içinde de benzer hasarlar yarattığını düşünmemek imkansızdır. Ayrıca, bu çapta bir savaşı sürdürmenin devasa ekonomik sonuçları var. Yedek askerlerin defalarca göreve çağrılması ekonomiyi felç ediyor. İsrail; Hizbullah’ı yenemedi, Hamas’ı bitiremedi. Güney Lübnan’da ağır kayıplar veriyorlar. Batı Şeria’da ve Suriye’de sürekli askeri operasyon halindeler. Bu durum sadece ekonomiyi değil, toplumun yaşam algısını da bozuyor. Birçok İsraillinin ülkeyi terk ettiğini ve yaşamdan memnun olmadığını görüyoruz. Sürekli savaş hali İsrail’in geleceği için iyiye işaret değildir.”

Putin’in Netanyahu ve Trump ile yaptığı görüşmelere de değinen Mearsheimer, Rus liderin her iki isme de İran savaşının kötü bir fikir olduğunu ve bitirilmesi gerektiğini söylediğini tahmin ettiğini belirtti.

Fakat İsrail’in savaşı sürdürme konusunda kararlı olduğunu ve Trump’a hava saldırılarını başlatması için baskı yaptığını ekledi.

Mearsheimer, Trump’ın psikolojik durumunu Vietnam Savaşı dönemindeki Lyndon B. Johnson’a (LBJ) benzetti:

“Trump’ın durumu, LBJ’nin Vietnam’da yaşadığı sürece çok benziyor. Johnson, 1964’te muazzam bir seçim zaferi kazandıktan kısa süre sonra Vietnam’a kara gücü gönderdi. 1965’ten 1968’e kadar savaş onun aleyhine döndü ve bu durum sadece başkanlığını mahvetmekle kalmadı, kişisel hayatını da yıktı. Beyaz Saray’dan ayrıldığında, 1964’teki halinden eser kalmamıştı. Bugün Başkan Trump’ın gece yarısı attığı sosyal medya mesajlarına, o ‘tweet bombalarına’ baktığınızda, aynı şeyin ona da olduğunu merak ediyorsunuz. Bu savaş sadece başkanlığını değil, kişiliğini de içten içe kemiriyor.”

“Canavar avına çıkmamalıyız”

Mearsheimer, önümüzdeki hafta Steve Walt ile birlikte katılacağı ve karşısında Victoria Nuland ile Mike Pompeo’nun yer alacağı büyük tartışmaya da değindi. Tartışmanın konusunun John Quincy Adams’ın “Canavar avına çıkma” yönündeki meşhur sözünden mülhem olduğunu belirtti.

Mearsheimer, tartışmanın özünü şu sözlerle aktardı:

“Biz ABD’nin dünyayı dolaşıp liberal demokrasiyi yaymaya çalışan bir ‘haçlı devleti’ gibi davranmaması gerektiğini savunacağız. Nuland ve Pompeo ise ABD’nin dışarı çıkıp canavar avlaması gerektiğini iddia edecekler. Bu, temel olarak ‘itidalliler’ ile ‘haçlılar’ arasındaki bir kapışma olacak. Amerika’nın bir canavar avcısı olarak değil, kendi sınırları içinde ve dengeli bir güç olarak kalması gerektiğini anlatacağız.”

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor

Yayınlanma

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor: Yeni bir dönem başladı.

The Japon Times, Gabriel Dominguez

ABD-Japonya ittifakı, Çin’i caydırma çabasında yeni bir aşamaya giriyor. Bu aşama, Japonya’dan Tayvan ve Filipinler üzerinden Borneo’ya uzanan adalar zinciri olan “birinci ada zinciri” boyunca konuşlandırılmış, dağınık ve kara konuşlu daha fazla füzeye dayanıyor.

ABD’ye ait Typhon orta menzilli füze sisteminin Japonya’da daha uzun vadeli şekilde bulunmasının planlanması; buna Okinawa merkezli birlikler tarafından Donanma-Deniz Piyadeleri Seferi Gemi Önleme Sistemi’nin (NMESIS) gemisavar füzeleri ile Deniz Piyadeleri Hava Savunma Entegre Sistemi’nin (MADIS) hava savunma sistemlerinin sahaya sürülmesinin eşlik etmesi, Tayvan çevresinde ve Batı Pasifik genelinde Çin askeri operasyonlarını zorlaştıran dağınık bir taarruz, hava savunma ve hedefleme kabiliyetleri ağı oluşturuyor.

Daha da önemlisi, bu unsurlar Pekin’i, Çin’in rakip askeri güçleri uzak tutmak üzere tasarladığı erişimi engelleme/bölgeden men etme stratejisinin (A2/AD) başlangıçta ABD ve müttefik kuvvetlere dayatmayı amaçladığı operasyonel açmazların birçoğuyla karşı karşıya bırakıyor. Böylece Tokyo ve Washington, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kademeli olarak Pekin lehine gelişen kara konuşlu konvansiyonel füze kuvvetlerindeki uzun süreli asimetriyi daraltmaya başlıyor.

Bu daha geniş stratejik değişimin şimdiye kadarki en somut işareti, Typhon sisteminin ekim ortasında Japonya’daki bir ABD askeri üssünde depolanmasına ilişkin plan. Donanımın büyük ikili tatbikatların ardından tam olarak nerede depolanacağı belirsiz olsa da, sistemin yerel olarak depolanması kararı, tatbikat sonrası geri çekilme şeklindeki yerleşik uygulamadan kopuş anlamına geliyor.

Typhon’un Tomahawk seyir füzeleri ve SM-6 çok maksatlı füzeleri fırlatma kapasitesi, NMESIS ve MADIS’in sağladığı mobil gemisavar ve hava savunma sistemleriyle birlikte, Çin’e ait su üstü gemilerini Japonya’nın güneybatı ada zinciri boyunca risk altında tutmayı amaçlayan katmanlı bir füze ve hava savunma kabiliyetleri ağı oluşturuyor.

Yaklaşık 1.600 kilometrelik menzile sahip Tomahawk, ittifaka, birinci ada zinciri üzerindeki mevzilerden Çin’in doğu kıyı şeridinin bazı bölümlerine ve kilit askeri tesislerine ulaşabilecek kara konuşlu bir taarruz seçeneği sunuyor.

Ancak bu füze mimarisi hâlâ erken aşamada ve konuşlandırılmış fırlatıcı sayısı Çin’in devasa cephaneliğine kıyasla sınırlı kalıyor. Bu da asimetrinin daralmakta olduğunu, fakat henüz tersine dönmediğini gösteriyor.

Analistler, anlamlı bir operasyonel etki yaratmak için çok daha fazla fırlatıcıya ve kayda değer füze stoklarına ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Bununla birlikte, böyle bir genişleme için gerekli erişimin güvence altına alınması hiç de garanti değil. Bu konuşlandırmanın ne kadar süreceği de büyük ölçüde ev sahibi ülke siyasetindeki dengelere, özellikle de üslerle ilgili gerilimlerin onlarca yıldır süregelen bir mesele olmaya devam ettiği Okinawa vilayetindeki duruma bağlı olacak.

Bu iç sürtüşmelere dikkat çeken Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü baş araştırmacısı Tetsuo Kotani, füze sistemlerinin önceden konuşlandırılmasının caydırıcılığı güçlendirebileceğini, ancak bu tür silahlara ev sahipliği yapmanın yerel topluluklarda gelecekteki herhangi bir çatışmada kendilerini öncelikli hedef haline getireceği yönündeki kaygıları da artırabileceğini söyledi.

Buna rağmen Tokyo Üniversitesi’nden doçent Sebastian Maslow’a göre Japon hükümeti, savunma kabiliyetlerinin güçlendirilmesi — füze konuşlandırmaları dahil — konusundaki tartışmaların hem siyasi söylemde hem de toplumun geniş kesimlerinde “giderek normalleşmesi” sonrasında, ABD füze sistemlerine ev sahipliği yapma konusunda birkaç yıl öncesine kıyasla daha rahat görünüyor.

Bu konuşlandırmalar aynı zamanda müttefiklerin kuvvet duruşunda Japonya’nın güneybatı adalarına doğru yaşanan daha uzun vadeli değişimle de uyumlu.

Tokyo, Doğu Çin Denizi’ne yönelik askeri odağını istikrarlı biçimde artırdı; Çin’in bölgede büyüyen askeri faaliyetlerine ilişkin kaygılar nedeniyle Nansei ada zinciri boyunca yeni birlikler ve kabiliyetler tesis etti. ABD kuvvetleri de kuvvetlerin dağıtılması, hareketlilik ve denizden men etme kabiliyetlerine vurgu yapan yeni operasyonel konseptlerle bölgeye yönelik odağını artırdı.

Ancak Typhon’un varlığının önemi yerel siyasetin çok ötesine uzanıyor. Sistemin gelişi, Soğuk Savaş dönemine ait bir silah kontrol çerçevesinin, yani 1987 tarihli Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) çöküşüyle mümkün hale gelen çok daha büyük bir ABD askeri strateji dönüşümünü yansıtıyor. Bu anlaşma, Washington’ın 500 ila 5.500 kilometre menzile sahip kara konuşlu füzeler konuşlandırmasını yasaklıyordu; ancak bu kısıtlama, anlaşmaya taraf olmayan Çin için geçerli değildi.

Sonraki on yıllarda Pekin, dünyanın en büyük konvansiyonel balistik ve seyir füzesi cephaneliklerinden birini inşa ederek ABD kuvvetlerini uzak tutmak üzere tasarlanmış güçlü bir kapasite oluşturdu.

INF Antlaşması’nın 2019’da çökmesi, Washington için konuşlandırma kapısını yeniden açtı. Typhon’un Japonya’ya gönderilmesi de bölgede INF sonrası dönemin en önemli gelişmelerinden birini temsil ediyor.

Bu füze konuşlandırmaları, artık son derece manevra kabiliyetine sahip hedefleri izlemek için ilave istihbarat, gözetleme ve keşif kaynakları ayırmak zorunda kalan Çinli askeri planlamacılar açısından ciddi zorluklar yaratıyor.

Ancak bu konuşlandırma denklemin yalnızca yarısı; zira şekillenmekte olan men etme ağı güneye doğru da uzanıyor.

Filipinler’de paralel bir ABD varlığı, Luzon Boğazı ve Bashi Kanalı boyunca Tayvan’a güneyden yaklaşan hatları tutuyor. Son Balikatan ortak askeri tatbikatlarında ABD Kara Kuvvetleri, Filipin topraklarından ilk kez kara konuşlu Tomahawk füzesi ateşledi; ABD Deniz Piyadeleri ise denizden men etme provası yapmak üzere Tayvan’a yalnızca 190 kilometre uzaklıktaki Batanes Adaları’na NMESIS fırlatıcıları konuşlandırdı.

Aynı tatbikatlarda Japon Kara Öz Savunma Kuvvetleri, kuzeybatı Luzon’da ilk denizaşırı gerçek atışını gerçekleştirdi ve hizmet dışı bırakılmış bir gemiyi Type 88 karadan gemiye füze ile hedef aldı.

Bu tatbikatlar taktik değerlerinin ötesinde, ABD, Japonya ve Filipinler kuvvetleri arasında artan bir müşterek çalışabilirlik düzeyini ortaya koydu.

Füze birliklerini, hedefleme ağlarını ve operasyonel planlamayı ulusal sınırlar boyunca entegre ederek, birinci ada zinciri üzerinde daha yakından koordine edilen bölgesel bir savunma mimarisi oluşturuyorlar. Bu tür düzenlemeler, birden fazla deniz yaklaşımı üzerinde örtüşen denizden men etme kabiliyetleri yaratarak Çin askeri operasyonlarını zorlaştırabilir.

Manila da BrahMos süpersonik gemisavar füze sistemi gibi alımlarla kendi kıyı kuvvetlerini modernize ediyor; aynı zamanda ABD ve diğer bölgesel ortaklarla savunma işbirliğini genişletiyor.

Bu birleşik çabalardan ortaya çıkan şey kesintisiz bir bariyerden ziyade, bir kriz sırasında Pekin’in deniz kuvvetlerini tek bir operasyonel eksen boyunca yoğunlaştırmasını engellemek için tasarlanmış dağınık bir men etme mimarisi.

Ancak müşterek çalışabilirlik ve ateş gücü tek başına yeterli değil. Bu dağınık mimarinin uygulanabilirliği aynı ölçüde lojistiğe bağlı: önceden konumlandırılmış yakıt ve mühimmat, dağınık harekât noktalarına erişim ve ihtilaflı koşullar altında dayanıklı ikmal kapasitesi. Bu nedenle son tatbikatlar, mobil füze kuvvetlerini fırlatmak kadar onları sürdürülebilir kılmaya da odaklandı.

Dağınık ve mobil füze birliklerine yönelik artan vurgu, Ukrayna ve Ortadoğu’daki son çatışmalardan çıkarılan dersleri de yansıtıyor. Bu çatışmalar, büyük ve sabit askeri platformların hassas vuruşlara karşı kırılganlığını ortaya koydu.

Bu tür konuşlandırmalar, askeri faydalarının ötesinde, planlamacılara lojistiği, komuta düzenlemelerini ve ileri hatta füze varlığının siyasi sürdürülebilirliğini test etme imkânı da sağlıyor.

Bölgesel stratejistler açısından bu duruşun değeri, ateş gücü kadar verdiği mesajda da yatıyor olabilir: İttifakın, Tayvan’a ve daha geniş Batı Pasifik’e uzanan kilit yaklaşım hatları boyunca bu tür kuvvetleri konuşlandırmaya ve sürdürebilmeye hazır olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla tek bir Typhon bataryası kendi başına yalnızca sınırlı bir askeri fayda sağlayabilecek olsa da, güney Japonya’daki varlığı ABD güvenlik taahhütleri ve bu taahhütleri baskı altında sürdürme iradesi için somut bir dayanak işlevi görüyor.

Anlık mesaj değerinin ötesinde, Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Kotani’ye göre uzun menzilli füze sistemlerinin kriz ortaya çıkmadan önce konuşlandırılması, düşmanlıklar başladıktan sonra bu sistemleri bölgeye sokmaya çalışmanın yaratacağı baskılardan kaçınmaya yardımcı olabilir.

Diğer analistler ise konuşlandırmaların istikrarı artırdığı konusunda daha az emin.

Kara konuşlu ABD fırlatıcıları, mobil olsalar bile önleyici saldırılara açık kalıyor. Ayrıca bir kriz durumunda bunların kullanımını düzenleyen hukuki ve siyasi çerçeveler hem Japonya’da hem de Filipinler’de hassasiyetini koruyor.

Bir de Pekin’in tepkisi meselesi var. Çin’in daha fazla füze konuşlandırması, askeri tatbikatlar ve “gri bölge” faaliyetleriyle yanıt vermesi muhtemel. Bu da, daha karşılıklı bir caydırıcılık ortamı Çin’in onlarca yıldır lehine olan asimetriyi azaltırken, yanlış hesaplama fırsatlarını da çoğaltacağı anlamına geliyor.

Typhon donanımının yerel olarak depolanması kararı, bir yönüyle, tatbikatlar arasında bir silah sisteminin nereye park edileceğine ilişkin idari bir karar. Başka bir yönüyle ise Hint-Pasifik’te kara konuşlu füze konuşlandırmaları döneminin başladığına dair şimdiye kadarki en net işaret.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English