Ortadoğu
Risk ve maliyetine rağmen İsrail, Lübnan’a saldırır mı?

İsrail’in Gazze saldırıları nedeniyle kuzeyde Hizbullah’la yaşanan kontrollü çatışma sürüyor. İsrail ordusu ile Hizbullah arasında 8 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan çatışmalarda 205 Hizbullah mensubu, 11 Emel mensubu, 12 Filistin İslami Cihad Hareketi ve 12 Hamas Hareketi mensubunun yanı sıra 41 Lübnanlı sivil, 1’i asker 2 Lübnan güvenlik görevlisi, 6 İsrailli sivil ve 11 İsrail askeri hayatını kaybetti.
Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, iki tarafın da kaçındığı büyük çaplı çatışmanın neden her an patlak verebileceğine odaklanıyor:
***
Eşikte: İsrail ve Hizbullah Arasında Topyekûn Savaş Önlenebilir mi?
İsrail ve Hizbullah’ın aylardır Lübnan sınırında kısasa kısas saldırılar düzenlediği bir ortamda, geniş çaplı bir çatışmanın tehlikeleri ortada. Ancak her iki tarafın da gerilimi daha da tırmandırmaktan kaçınması için nedenler var.
Daniel R DePetris
Dördüncü ayına giren İsrail’in Gazze saldırısı yoğun bir operasyon evresinde. ABD, Hamas’ın savaş gücünün yaklaşık %30’unun öldürüldüğünü değerlendirirken İsrail hükümetinin iki ana hedefine ulaşma konusunda övünecek pek bir şeyi yok: Hamas’ı ortadan kaldırmak ve grubun kontrolü altındaki yaklaşık 130 rehineyi kurtarmak. Hamas’la her türlü uzlaşmayı bozgunculuk olarak niteleyen aşırı sağcı bakanlar ile rehinelerin aileleri arasında mekik dokumak zorunda kalan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için savaş, sırtında yük olmaya devam ediyor.
Ancak Gazze’deki operasyon ortamı ne kadar zor olursa olsun, 130 mil kuzeyde kaynayan çatışma daha da kötü olma potansiyeline sahip. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) ve Hizbullah son dört ayı düşük seviyeli, ilan edilmemiş ve her iki tarafın da kayıplar vermesine neden olan sürekli bir kısasa kısas şeklinde karakterize edilen bir savaşla geçirdi. Son 17 yıldır İsrail ve Hizbullah’ı 2006’daki geniş çaplı çatışmayı tekrarlamaktan alıkoyan gayrı resmi bir anlaşmayla yönetilen İsrail-Lübnan sınır bölgesi artık giderek daha kırılgan hale geliyor. Asıl soru, İsrailli ve Hizbullahlı üst düzey yetkililer arasındaki söz düellosunun zamanla İsrail askerlerini Lübnan topraklarına girmeye zorlayacak bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği ve bunun İsrail’in 46 yıl içinde Lübnan’a dördüncü büyük kara harekâtı olup olmayacağı.
İsrail’in Lübnan’daki Karmaşık Tarihi
İsrail’in Lübnan içindeki askeri operasyonları pek de görülmedik şey değil. 14 Mart 1978’de IDF, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) İsrail-Lübnan sınırından 18 mil uzaklıktaki Litani Nehri’nin kuzeyine itmek için Güney Lübnan’a bir saldırı başlattı. Askerî harekât, üç gün önce meydana gelen ve militanların denizden İsrail’e sızarak bir otobüsün kontrolünü ele geçirdiği ve 35 İsrailli turisti öldürdüğü bir FKÖ terör saldırısıyla tetiklendi. IDF aynı yılın sonlarına doğru BM barış gücü askerleri ve İsrail’in Hıristiyan milis ortaklarının bölgede güvenlik kontrolü sağlayacağı güvencesiyle geri çekildi.
Dört yıl sonra, Haziran 1982’de IDF Lübnan’a daha büyük bir kara harekâtı düzenleyerek İsrail birliklerini Beyrut’a kadar götürdü. Görev 1978’deki bir önceki saldırıya benziyordu: FKÖ altyapısını yok etmek, Kuzey İsrail’de yaşayan sivillerin güvenliğini sağlamak ve FKÖ’yü bir savaş gücü olarak çökertmek. Her ne kadar FKÖ lideri Yaser Arafat, Tunus’a sürgün edilmiş ve Lübnan’ın güneyinde bir tampon bölge kurulmuş olsa da, yıkımın boyutu nedeniyle tüm operasyon İsrail’in önemli bir uluslararası desteği kaybetmesine yol açtı. İsrail’in ABD ile ilişkileri zora girdi. Başkan Ronald Reagan İsrail’in politikasına sıcak bakmadı ve dönemin İsrail Başbakanı Menachem Begin’e Lübnan’a girmenin ABD-İsrail ilişkilerinde ‘ciddi komplikasyonlara’ yol açacağını söyledi. IDF daha sonra 1985’te Güney Lübnan’a geri çekilecek ve buradaki pozisyonlarını sağlamlaştıracak, sonunda 2000 yılında İsrail’in tamamen çekilmesiyle sonuçlanacak olan uzun, maliyetli ve siyasi açıdan popüler olmayan bir işgal başlatacaktı. Hizbullah, Litani Nehri’nin güneyindeki toprakları ele geçirerek nihai faydayı sağlayan taraf oldu.
İsrailliler bu dönem boyunca Hizbullah’ın askeri kapasitesini, özellikle de örgütün roket kapasitesini azaltmak amacıyla hava gücünü kullanarak daha küçük çaplı operasyonlar da düzenlediler. 1993 yılında Hizbullah’ın beş İsrail askerini öldürmesinin ardından İsrail, Güney Lübnan ve Suriye kontrolündeki Bekaa Vadisi’ndeki Hizbullah altyapısına karşı bir hafta süren bir hava harekâtı olan Sorumluluk Operasyonu’nu başlattı. 1996’da IDF, Kuzey İsrail’e roket saldırılarını engellemek için Hizbullah’a karşı 16 gün süren bir bombardımana (Gazap Üzümleri Operasyonu) girişti. Hizbullah’a silah akışını durdurmak amacıyla Lübnan limanları ablukaya alındı ve IDF 1982 işgalinden bu yana Beyrut’a ilk hava saldırılarını düzenledi.
İkinci Lübnan Savaşı
Elbette İsrail’in Lübnan’daki en kapsamlı çatışması 2006 yazında meydana geldi. Hizbullah militanları 13 Temmuz’da sınırdan İsrail’in kuzeyine sızarak iki İsrail askerini kaçırdı ve üçünü öldürdü. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah İsrailli askerleri İsrail’deki tutukluların serbest bırakılması için pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışsa da İsrail Başbakanı Ehud Olmert için böyle bir takas düşünülemezdi. Hizbullah’ın İsrail’e yönelik cüretkâr adımı, IDF’nin Lübnanlı terörist gruba karşı kapsamlı bir askerî harekât başlatması için bir gerekçe oluşturdu- bu harekât 1993 ve 1996’daki harekâtlardan çok daha geniş çaplı ve kapsamlı olacaktı.
IDF sadece Hizbullah’ın roket fırlatma alanlarını, kontrol-komuta merkezlerini ve silah depolarını değil aynı zamanda Lübnan’ın sivil altyapısını da hedef aldı. Beyrut Uluslararası Havaalanı devre dışı bırakıldı; Lübnan denizden ablukaya alındı ve Hizbullah’ın karargâhının bulunduğu Beyrut’un güney banliyöleri yerle bir edildi. Geçmişteki savaşlarda olduğu gibi İsrail’in uluslararası desteği savaş uzadıkça azaldı. Önce ateşkesi reddeden George W. Bush yönetimi daha sonra İsrail hükümetine ateşkesi kabul etmesi için baskı yaptı. 11 Ağustos’ta BM Güvenlik Konseyi, savaşan tarafların çatışmaları tamamen durdurmasını, İsrail askerlerinin Lübnan topraklarından tamamen çekilmesini, Hizbullah’ın Litani Nehri’nin kuzeyine çekilmesini ve barışı korumak için BM ve Lübnan ordu birliklerinin konuşlandırılmasını öngören 1701 sayılı kararı onayladı.
Genel kanı 2006 Lübnan Savaşı’nın İsrail için bir kayıpla sonuçlandığı yönünde olsa da gerçek daha farklı. IDF’nin performansı şüphesiz kilit alanlarda eksikti. Olmert hükümetinin harekâta ilişkin hedefleri – iki İsrailli rehineyi geri almak ve Hizbullah’ı bir savaş gücü olarak ezmek – ulaşılamayacak kadar maksimalistti. Winograd Komisyonu’nun 2008’de vardığı sonuca göre, ‘İsrail uzun bir savaş başlattı ve bu savaş net bir askeri zafer kazanamadan sona erdi’.
Ancak İsrail’in başarıları da yok değildi. Kısa vadede Hizbullah’ın askeri kapasitesi zayıflatıldı. Kuzey İsrail’e yönelik roket atışları savaştan sonra giderek azaldı. İsrail-Lübnan sınırı boyunca caydırıcılık tesis edildi ve hem İsrail hem de Hizbullah yeni bir büyük çatışmanın maliyetinin çok yüksek olduğu ve kendi çıkarlarına hizmet etmeyeceği sonucuna vardı.
Şimdilik Caydırıcılık Devam Ediyor
17 yıllık bu anlaşma Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği saldırıdan bu yana yıpranmış durumda. İsrail-Lübnan sınır bölgesi, savaşan taraflarca resmi olarak ilan edilmemiş olsa da bir savaş alanını andırıyor. İsrail hava savunma sistemi her gün Hizbullah’a ait insansız hava araçlarını ve tanksavar füzelerini düşürürken, İsrail hava saldırıları da aynı sıklıkla Hizbullah’a ait çeşitli mevzileri hedef alıyor. Hizbullah 23 Ocak’ta Meron hava üssüne düzenlediği füze saldırısının sorumluluğunu üstlendi ve bunun İsrail’in Lübnan ve Suriye’deki Hizbullah ajanlarına yönelik suikastlarına misilleme olduğunu söyledi. İsrail, Hizbullah’ın Rıdvan Gücü komutanlarından Wissam al-Tawil’in 8 Ocak’ta öldürülmesiyle birlikte giderek artan bir şekilde Hizbullah savaşçılarına karşı hassas saldırılar düzenlemeye başladı.
İsrail, Lübnan, Hizbullah ve ABD’li politika yapıcıların aklındaki en büyük soru, sınırlı atışmaların sınır bölgesinin ötesine taşıp taşmayacağı. İsrail ve Hizbullah arasındaki caydırıcılığın sürdüğüne inanmak için iyi nedenler var. İsrail istihbaratı ve askeri kurumları Hizbullah’ın bugün 2006’ya kıyasla askerî açıdan çok daha yetenekli ve siyasi açıdan çok daha güçlü olduğunun farkında. Hizbullah’ın mevcuduna ilişkin tahminler 50.000 ila 100.000 arasında değişiyor. Grubun hassas güdümlü tanksavar füzeleri, orta menzilli roketler ve Fatih 110 kısa menzilli balistik füzelerden oluşan cephaneliği oldukça güçlü; bazıları İsrail topraklarının herhangi bir yerine ulaşabiliyor ve büyük bir çatışma durumunda tüm ülkeyi kilitleyebiliyor.
Hizbullah’ın da İsrail ile topyekûn bir savaştan uzak durmak için nedenleri var. Birincisi, Lübnan ekonomisi öylesine çökmüş durumda ki, herhangi bir çatışma, yatırımcıları korkutup kaçırarak, turist akışını ortadan kaldırarak ve Lübnan’ın zaten karşılayamadığı yeniden inşa maliyetlerini artırarak geriye kalan ekonomik potansiyeli yok edecek ve ülkeyi uzun vadeli bir mali yoksulluk yoluna sokacak. Önemli boyutta sivil kayıplar olacak ve bugün Lübnan siyasetindeki kutuplaşma göz önüne alındığında Hizbullah’ın mevcut siyasi pozisyonunun bozulmadan devam edeceğini düşünmesi saflık olur. Nasrallah siyasi kaygılardan muaf değil; Hizbullah militan bir örgüt olmanın yanı sıra Lübnan parlamentosunda sandalyeleri olan siyasi bir hareket.
Hizbullah’ın başlıca hamisi olan İran da dikkate alınmalı. İslam Cumhuriyeti’nin sürekli İsrail karşıtı açıklamalarına ve bölgedeki vekillerine verdiği maddi desteğe rağmen Tahran’ın Hizbullah’ın İsrail ile bir savaşa girmesini desteklemesi pek olası değil. Böyle bir senaryo İran’ın mevcut çatışmalardan uzak durma stratejisini ciddi şekilde tehlikeye atacaktır. ABD’nin İsrail lehine askeri müdahalesi pek garanti olmasa da İranlı yetkililer Washington’un bir İsrail-Hizbullah savaşında taraf olma ihtimalini göz ardı edemez. Eğer bu gerçekleşirse İran’ın önünde iki seçenek olacak: Lübnan’daki vekilini savunmak için ABD gibi çok daha üstün bir düşmanla savaşmak ya da kenarda kalarak güvenilir bir müttefik olarak itibarını zedelemek. Tahran böyle bir seçim yapmak zorunda kalmamayı tercih edecektir.
Öfke Alevleniyor
Yine de çatışmayı tamamen göz ardı etmek sorumsuzluk olur. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres İsrail-Lübnan sınırı konusunda o kadar endişeli ki çatışmaların bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği konusunda uyarıda bulundu. Yeni bir İsrail-Hizbullah savaşı ne kadar riskliyse, Netanyahu ve koalisyon hükümeti için de Hizbullah’ın sınıra erişimine göz yummak o kadar riskli ki bu da örgüte İsrail’le ilişkilerinde bir dereceye kadar zorlayıcı bir koz veriyor. İsrailli siyasetçiler ve askeri yetkililer, yaklaşık 100.000 İsrailliyi evlerinden eden statükonun siyasi ve ekonomik olarak sürdürülemez olduğunu düşünüyor. On binlerce sivilin geri dönememesi Netanyahu için utanç verici bir durum ve hükümetinin zayıflığının bir örneği.
Bu nedenle İsrail’in söyleminde daha agresif hale gelmesi şaşırtıcı değil. İsrailli yetkililer Hizbullah’ı Güney Lübnan’dan diplomatik yollarla çıkarmayı tercih ettiklerini yinelediler ancak görüşmelerin durması halinde askeri seçeneği de göz ardı etmediler. IDF Genelkurmay Başkanı Korgeneral Herzi Halevi kısa süre önce kuzeydeki birlikleri ziyaret ettiğinde açık konuştu: “Kuzeydeki savaşın ne zaman olacağını bilmiyorum. Ancak önümüzdeki aylarda gerçekleşme olasılığının geçmişte olduğundan çok daha yüksek olduğunu söyleyebilirim.”
ABD’nin bu sözleri sadece bir yaygara olarak yorumlaması yanlış olur – ve doğrusu da bu değil. Başkan Joe Biden, Netanyahu’yu Hizbullah’a karşı büyük bir önleyici saldırı emri vermekten vazgeçirdi ama saldırı ihtimali tamamen ortadan kalkmış değil. İsrail’in Lübnan’daki periyodik müdahalelerinde defalarca görüldüğü üzere, askeri seçenek çok fazla risk içeriyor ve getirileri de kesin değil. İsrail’in Gazze operasyonunun Hamas’ı tamamen ortadan kaldırmayacağı gibi, Lübnan’da daha büyük (ve daha maliyetli) bir askeri operasyonun Hizbullah’ı ortadan kaldırma olasılığı daha da düşük.
Tüm büyük oyuncular, İsrail-Hizbullah çatışmasını kalıcı olarak olmasa da en azından barışçıl bir şekilde yatıştırmanın en etkili yolunun diplomasi olduğunu kabul etmiş görünüyor. ABD, olası formüller üzerinde çalışmak için Lübnanlı yetkilileri Hizbullah’la pazarlıkta aracı olarak kullanarak aylardır bir çözüme aracılık etmeye çalışıyor. Bugüne kadar İsrail ve Hizbullah’ın şartları uzlaşmaz olmaya devam etti; İsrailliler Hizbullah’ın toparlanıp Litani Nehri’nin kuzeyine taşınmasını gerektiren 1701 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararını tam olarak uygulamasını istiyor. Hizbullah ise Gazze’deki savaş sona ermeden diplomatik bir çözümün mümkün olmadığı konusunda kararlı. Nasrallah görüşmelere kapıyı açık tutsa da ABD’nin orta yol bulma girişimleri -Hizbullah’ı sınırdan dört mil geri çekilmeye zorlayacak bir öneri de dahil- reddedildi.
İsrail ve Hizbullah’ın pozisyonlarını korudukları ve uzlaşmaya pek istekli olmadıkları bir ortamda en yetenekli arabulucu bile karşılıklı kabul edilebilir bir formül üretmekte zorlanacaktır. ABD arka kanal diplomasisinden vazgeçmemeli. Ancak mevcut koşullar altında neyi başarabileceği konusunda da gerçekçi olmalı. En azından kısa vadede en iyi strateji çatışma yönetimidir. Bu iki tarihi hasım arasındaki anlaşmazlıkların tam olarak çözülmesi şu anda mümkün olmayabilir, ancak bu durum ABD’nin, müttefiklerinin ve ortaklarının alevlenmelerin daha da tırmanmasını önlemek için ellerinden geleni yapmalarını engellemez. ABD için bu, kapalı kapılar ardında İsrail’le sert bir şekilde konuşmayı, Washington’un hiçbir koşulda İsrail’in önleyici bir saldırısını desteklemediğini ve böyle bir durumda otomatik olarak İsrail’in savunmasına geçmeyeceğini açıkça ortaya koymayı gerektiriyor. ABD ya doğrudan ya da Avrupalılar, Katar ya da Umman aracılığıyla İran’a da Hizbullah’a benzer bir mesaj vermesi için baskı yapmalı. İran’ın bölgesel bir savaşa doğrudan katılmaktan kaçınma arzusu göz önüne alındığında Tahran böyle bir talebe olumlu yaklaşabilir.
Ortadoğu
İran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, nükleer müzakereler, ABD ile ilişkiler ve sınır güvenliği konularında önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik değerlendirmelerini “hayret verici ve yanlış bir kıyas” olarak niteleyen Bekai, iki ülke arasındaki analizlerin mevcut gerçeklerle bağdaşması gerektiğini vurguladı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemdeki dış politika gelişmelerini ve bölgesel güvenlik konularını değerlendirdi.
Toplantıda Türkiye ile ilişkilere ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarına geniş yer ayıran Bekai, ABD ile yürütülen mutabakat süreçleri ve nükleer program hakkındaki soruları da yanıtladı.
“Hakan Fidan’ın kıyaslaması hayret verici ve yanlıştır”
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik iddiaları ve İran’ın eylemlerini İsrail rejiminin adımlarıyla kıyaslaması hakkındaki soru üzerine Bekai, bu değerlendirmeyi sert bir şekilde eleştirdi. Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:
“Sayın Fidan gibi bir şahsiyetin böyle yersiz bir kıyaslama yapması hayret vericidir. Kendisi de çok iyi bilmektedir ki İsrail rejimi doğası gereği yayılmacıdır ve Türkiye dahil tüm bölgeye zarar verme arayışındadır. Böyle tuhaf bir kıyaslamaya nasıl ulaştıkları bizim için bir soru işaretidir.”
İran’ın bölgede hiçbir vekil gücü olmadığını, bölgedeki tek vekil yapının İsrail rejimi olduğunu savunan Bekai, “Türkiyeli dostlarımızdan analizlerini mevcut gerçeklerle uyumlu hale getirmelerini ve İsrail rejiminin suistimaline hizmet edecek analizleri tekrarlamaktan kaçınmalarını istiyoruz” dedi.
Fidan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “İran’ın bölgedeki vekilleri olan Hizbullah ve Hamas ile mücadeleye” değinmişti.
Fidan, “Her ulusun egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün tamamen tanındığı bir duruma geri dönmemiz gerekiyor. İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi gibi” demişti.
“İslamabad Mutabakatı kriz aşamasına girmiştir”
İslamabad Mutabakatı’nın geleceğine ilişkin soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu mutabakatın bir kriz aşamasına girdiğinden hiçbir şüphe yoktur” dedi.
İran’ın her müzakereye ciddiyet ve titizlikle girdiğini, bir anlaşmaya varıldığında ise taahhütlerini iyi niyetle yerine getirdiğini belirten Sözcü, karşı tarafı sözünde durmamakla suçladı.
Bekai, “Anlaşmayı bozma konusunda o kadar sabırsız davrandılar ki, Hürmüz Boğazı ile ilgili beşinci maddede yer alan bir aylık sürenin dahi tamamlanmasına izin vermediler. İlk günlerden itibaren caymaya başladılar. Mutabakat zaptının 14 maddesini göz önüne alırsak, Amerikalılar bu kısa süre zarfında mutabakatın farklı unsurlarını parçaladılar. Biz başından beri ‘taahhüde karşı taahhüt’ dedik. Karşı taraf taahhütlerini yerine getirdiği sürece biz de taahhütlerimize bağlı kalacağız” şeklinde konuştu.
“UAEA’nın hasar gören tesislere erişim talebini reddediyoruz”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi’nin, denetçilerin İran’a dönmesi ve hasar gören nükleer tesisleri ziyaret etmesi yönündeki talebi sorulan Bekai, bu soruya net bir şekilde “Hayır” yanıtını verdi ve talebin kabul edilmeyeceğini açıkladı.
Nükleer tesislerin yeniden inşasına ilişkin uydu görüntüleri hakkındaki raporlara da değinen Bekai, bu yöndeki uydu görüntülerini henüz görmediğini ve bu nedenle bir yorumda bulunamayacağını belirtti.
“Hürmüz Boğazı’nın ABD tarafından tehdit edilmesine izin vermeyiz”
Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliği ve ABD’nin 20 gemiye askeri eskort sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Bekai, bölge dışı güçlerin varlığına karşı çıktı.
Bölge güvenliğinin ancak yabancı müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki istişare mekanizmalarıyla sağlanabileceğini belirten Bekai, ABD askeri varlığının bölgede güvensizliğe yol açtığını ifade etti.
Sözcü, “Hürmüz Boğazı’nın İran’ın çıkarlarına yönelik bir tehdit alanına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Seyrüsefer güvenliği için dürüstçe çaba gösterdik ancak süreci baltalayan taraf ABD oldu. Gemi eskortu iddiaları, ABD’nin bölgedeki müdahaleci ve saldırgan politikalarının devam ettiğini göstermektedir” dedi.
Mutabakat zaptının beşinci maddesinin yorumlanmasına ilişkin ise Bekai, metnin açık olduğunu ve yoruma yer bırakmadığını söyledi.
Boğazın yönetiminin İran’da olması ve Umman ile istişare içinde yürütülmesinin, İran’ın çıkarlarının korunması amacıyla metne eklendiğini kaydeden Bekai, ABD’nin bölge ülkelerini kışkırtarak paralel yollar oluşturmaya çalıştığını, bunun da hem çevre sorunlarına yol açtığını hem de deniz güvenliğini riske attığını belirtti.
“Üç Avrupa ülkesinin bildirisi hükümsüzdür”
Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak bildiriye değinen Bekai, bu bildirinin hiçbir geçerliliği olmadığını ve Avrupa ülkelerinin gerçekleri çarpıtmaya çalıştığını kaydetti.
Bölgede ve dünyada yaşanan zararların kaynağının ABD ve İsrail rejiminin eylemleri olduğunu ifade eden Bekai, bu tür açıklamaların çözüme katkı sunmayacağını dile getirdi.
Fransa Dışişleri Bakanı’nın iddialarına da değinen Bekai, Fransız yetkililerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda rol kapmaya çalışmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi.
“Afganistan ile işbirliğini tanıma şartına bağlamadık”
Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Yardımcısı Celalzade’nin Afganistan ziyaretine ilişkin bilgi veren Bekai, görüşmelerin konsolosluk işleri ve halklar arası ilişkiler çerçevesinde yürütüldüğünü kaydetti.
İran ile Afganistan arasında 900 kilometreyi aşan ortak sınır bulunduğunu, çok sayıda Afgan göçmenin İran’da yaşadığını ve geniş ticari ilişkilerin mevcut olduğunu belirten Bekai, “Afganistan yönetimini resmi olarak tanıma konusunu, iki ülkenin çıkarları için gerekli olan işbirliklerine şart koşmadık. Tanıma süreci hukuki bir prosedürdür ve zamanı geldiğinde bu konuda karar verilecektir” dedi.
“Lübnan adına karar vermiyoruz”
İran’ın Lübnan ve Umman’ın iç işlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaları reddeden Bekai, “Biz kimse adına karar vermiyoruz. Lübnan’ın adının mutabakat zaptında yer alması, İran’ın uluslararası güvenliği koruma konusundaki sorumluluk bilincini göstermektedir. Biz metnin birinci maddesinde Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması gerektiğini vurguladık, bu bir karar alma meselesi değildir; karar Lübnan halkına aittir” diye konuştu.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki uluslararası baskılara da değinen Bekai, Lübnan halkının direnişin silahının egemenliklerini korumadaki değerini en iyi bilen kesim olduğunu ve bu konudaki kararı yine Lübnan halkının vereceğini ifade etti.
“Trump’ın iddiaları yalandır”
ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakerelerde İran’ın tavrına ilişkin iddialarını yalanlayan Bekai, “Yalan söylemek ABD’nin davranış kalıbı ve bağımlılığı haline gelmiştir. Cumartesi günü Maskat’ta yapılan görüşmeler yalnızca Hürmüz Boğazı üzerine odaklanmıştı. Umman’ın arabuluculuğuyla gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık ancak Umman üzerindeki baskılar nedeniyle bu sonuca ulaşılamadı” dedi.
Trump’a yönelik suikast iddialarının ise hiçbir zaman müzakere masasında yer almadığını ekledi.
“Lindsey Graham’ın ölümü özgür insanları üzmeyecektir”
ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın ölümü hakkında gelen bir soru üzerine Bekai, “Azrail adildir. Hayat felsefesini tecavüz, savaş ve terör üzerine kurmuş, soykırımın en büyük destekçisi olmakla övünmüş bir figür için bölge halklarının yas tutması beklenemez. Bu saldırgan senatörün ölümü, hiçbir özgür insanın kalbini acıtmayacaktır” yorumunda bulundu.
Ortadoğu
ABD İran’da iki su pompa istasyonunu vurdu

ABD ordusunun İran’ın Huzistan ve Buşehr vilayetlerindeki sivil su altyapısına yönelik düzenlediği saldırılarda bir kişi hayatını kaybetti, dört kişi yaralandı. Harg Adası’na su tedarikinde kesintiye yol açan saldırıyı “savaş suçu” olarak nitelendiren İranlı yetkililer sivil altyapının hedef alınmasına tepki gösterdi. Devrim Muhafızları Ordusu ise saldırıya misilleme olarak Bahreyn ve Umman’daki ABD askeri hedeflerinin vurulduğunu duyurdu.
ABD ordusu, İran’ın güneybatısında yer alan Huzistan ile güneyindeki Buşehr vilayetlerinde sivil su altyapısını hedef alan hava saldırıları gerçekleştirdi.
Yerel yetkililerin açıklamalarına göre iki su pompa istasyonunun hedef alındığı saldırılar, bölgedeki tarımsal faaliyetleri aksatırken Harg Adası’na yönelik su tedarikinde de geçici kesintilerin yaşanmasına yol açtı.
Huzistan vilayetinden bir yetkili, ABD’ye ait askeri mühimmatın Mahşehr kentindeki bir tarımsal sulama pompa istasyonuna isabet ettiğini bildirdi.
Yetkili, patlama sonucunda istasyonda görevli bir kişinin hayatını kaybettiğini, dört kişinin ise yaralandığını açıkladı.
Huzistan Su ve Elektrik Kurumu Genel Müdürü Abbas Sadriyanfer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Mahşehr ile Hendican kentleri arasındaki Hendican bölgesinde faaliyet gösteren RMD drenaj pompa istasyonunun pazartesi günü sabahın erken saatlerinde “Amerikan-Siyonist düşman” tarafından vurulduğunu kaydetti.
Sadriyanfer, saldırı sırasında tesiste görev yapan Zohre ve Cerrahi Sulama Şebekesi İşletme Şirketi çalışanı Şakir Muhsini’nin yaşamını yitirdiğini, yaralanan bir diğer personelin ise hastanede tedavi altına alındığını ifade etti.
Söz konusu tesisin bölgedeki tarımsal atık suların tahliyesi ve idaresinde kritik bir rol üstlendiğini vurgulayan Sadriyanfer, sulama ve drenaj şebekelerinin verimliliğinin korunması için istasyonun kesintisiz çalışmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.
“Sivil altyapının vurulması açık bir savaş suçudur”
İran Su Endüstrisi Sözcüsü İsa Bozorgzade, Hendican’daki RMD drenaj pompa istasyonuna düzenlenen saldırının doğrudan halkın yaşamına, sağlığına ve geçim kaynaklarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu belirtti.
Bozorgzade, “Su, tüm uluslararası belgelerde ve hukuk kurallarında olduğu gibi Doğu ve İran kültürü ile medeniyetinde de kutsal bir yere sahiptir. Suya saldırmak, insanların temel haklarına saldırmaktır” ifadelerini kullandı. Su sektörüne hizmet veren bir emekçinin hayatını kaybetmesinin saldırının niteliğini açıkça ortaya koyduğunu söyleyen Sözcü, bu eylemin sadece sivil altyapıyı değil, doğrudan halka hizmet götüren sivilleri hedef aldığını vurguladı.
Saldırıyı “düşünce ve eylemde çaresizliğin bir göstergesi” olarak nitelendiren Bozorgzade, “Düşman su tesislerini hedef aldığında aslında kendi acziyetini sergiliyor. Bu davranış ne onurlu bir eylem ne de askeri bir başarıdır; sadece kötülüğün dışa vurumudur” diye konuştu.
Bozorgzade, saldırının tesisteki faaliyetleri tamamen durdurmayı amaçladığını, ancak su sektörü çalışanlarının hasarı en aza indirmek ve durumu kontrol altına almak için sabahın erken saatlerinden itibaren yoğun bir çalışma yürüttüğünü aktardı. Su tesislerinin ve çalışanlarının hedef alınmasının açık bir savaş suçu teşkil ettiğini savunan Sözcü, uluslararası toplumun ve sorumlu kuruluşların bu saldırılara karşı sessiz kalmayarak faillerin hesap vermesini sağlaması gerektiğini dile getirdi.
Diğer yandan İranlı yetkililer, pazartesi sabahı erken saatlerde Huzistan vilayetine bağlı Ahvaz, Omidiye, Mahşehr, Behbehan, Dezful, Endimeşk, Abadan ve Şadegan çevresindeki çok sayıda noktanın da ABD mühimmatlarıyla hedef alındığını açıkladı.
Bölgelerdeki hasar tespit çalışmalarının devam ettiği bildirilirken, İran medyası Ahvaz’ın dış kesimlerindeki iki ayrı noktanın daha vurulduğunu aktardı. Bununla birlikte, Ahvaz Uluslararası Havalimanı’nın hedef alındığına yönelik iddialar ise resmi kaynaklarca yalanlandı.
Devrim Muhafızları misilleme operasyonlarını açıkladı
Su pompa istasyonuna yönelik saldırıların ardından yazılı bir açıklama yayımlayan Devrim Muhafızları Ordusu, düzenlenen operasyonlara misilleme olarak Bahreyn’de bulunan ABD askeri altyapısının hedef alındığını duyurdu. Açıklamada ayrıca Umman’da konuşlu FPS tipi uzun menzilli hava gözetleme radarı ile bir deniz gözetleme radarının imha edildiği bilgisine yer verildi.
Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Sevgili ve dirençli İran halkı, Silahlı Kuvvetler’deki evlatlarınızın kararlı ve güçlü operasyonları, çocuk katili ABD ordusunu çaresizliğe sürükledi. Amerikalı saldırganlar, son saldırılarında Mahşehr ilçesindeki tarımsal su pompasını hedef alarak halk düşmanı karakterlerini bir kez daha gösterdi.”
Açıklamanın devamında, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerinin Bahreyn’in Cufeyr bölgesindeki ABD askeri tesislerini hedef aldığı belirtilerek, “Cufeyr’de alevler yükselirken, kahraman Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerindeki cesur evlatlarınız, misilleme operasyonunun beşinci aşamasında güçlü füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla Umman Sultanlığı’ndaki FPS uzun menzilli hava gözetleme radarını ve deniz gözetleme radarını da vurup imha etti” denildi.
Geçen ay da binlerce kişi susuz kalmıştı
Su altyapısına yönelik gerçekleştirilen bu son saldırılar, ABD’nin geçen ay Hürmüzgan vilayetine bağlı Sirik ilçesindeki su tesislerini hedef almasının ardından kaydedildi.
Kavurucu yaz sıcaklarının yaşandığı o dönemde düzenlenen saldırılar nedeniyle bölgedeki 20 binden fazla kişinin içme suyuna erişiminin kesildiği bildirilmişti. Söz konusu operasyonlarda Kuhestek kasabası ile Bemani bölgesindeki 10 köyün su dağıtım şebekesi büyük hasar görmüştü.
İki ülke arasındaki askeri hareketlilik, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nda Tahran ile Washington arasında daha önce imzalanan mutabakat zaptını ihlal ettiği belirtilen gemi geçişlerini engellemesinin ardından yeniden tırmanışa geçti. Yaşanan bu gelişmelerin ve ABD’nin bölgedeki askeri tahkimatını artırmasının ardından İranlı yetkililer, Hürmüz Boğazı’nın tüm transit geçişlere kapatıldığını duyurdu.
Ortadoğu
İran saldırısından kurtulan ABD’li askerlerden komutanlara suçlama

ABD’nin İran ile girdiği çatışmanın ikinci gününde Kuveyt’teki limanda konuşlu birliğe düzenlenen ve altı askerin ölümüyle sonuçlanan İHA saldırısına ilişkin iç soruşturma tamamlanma aşamasına geldi. Saldırıdan kurtulan askerler, komutanları istihbaratı göz ardı etmekle suçluyor. Soruşturmanın ise herhangi bir disiplin cezası öngörmediği belirtiliyor.
İran’ın insansız hava aracıyla (İHA) Kuveyt’teki Şuaibe Limanı’nda yer alan ABD üssüne düzenlediği saldırıdan kurtulmayı başaran Amerikalı askerler, komutanlarını ihanetle ve olası saldırı uyarılarını kulak ardı etmekle suçluyor.
The Washington Post gazetesinin askeri kaynaklara ve iç soruşturmaya aşina kişilere dayandırdığı haberine göre, askeri yetkililer saldırı öncesinde gelen kritik istihbarat verilerini dikkate almadı.
Saldırının, ABD ile İran arasında başlayan çatışmaların ikinci günü olan 1 Mart’ta düzenlendiği belirtildi. ABD Kara Kuvvetleri 103’üncü Lojistik Destek Komutanlığı bünyesinde görev yapan altı askerin hayatını kaybettiği, onlarca askerin ise yaralandığı aktarıldı.
Haber kaynakları, bu saldırıyı çatışma sürecinde Amerikan ordusunun tek seferde en çok kayıp verdiği olaylardan biri olarak nitelendiriyor.
“Limandaki güvenlik açıkları biliniyordu”
Gazeteye konuşan askeri personel, Şuaibe Limanı’nın İran için olası bir hedef olduğunu gösteren istihbarat raporlarının komuta kademesi tarafından göz ardı edildiğini ileri sürdü.
Askerler, tesisin İHA saldırılarına karşı korumasız olması sebebiyle personelin buraya yerleştirilmemesi yönünde tavsiyeler yapıldığını ancak bu uyarıların dinlenmediğini ifade etti.
Görüşlerine başvurulan bazı kaynaklar, saldırı sırasında Tugay Generali Clint Barnes’ın sergilediği tutumu da eleştirdi. İddialara göre Barnes, patlamanın ardından binadan çıkarak sığınağa yönelirken, çok sayıda asker içeride kaldı.
Yaralıların tahliyesi ve kurtarma çalışmaları ise binada kalan diğer subaylar ve erler tarafından gerçekleştirildi.
Saldırı sırasında hedef alınan binada olan Binbaşı Steven Ramsbott, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Eğer bu hatalardan ders çıkarmazsak ve hepimiz aynı yalana inanmaya devam edersek, gelecekte başka bir birlik de aynı durumu yaşayacak ve kendisini bizim düştüğümüz koşulların içinde bulacak” dedi.
Soruşturmada komutanlara ceza öngörülmüyor
ABD ordusu, askerlerin yönelttiği somut suçlamalar hakkında açıklama yapmaktan kaçınırken, komuta kademesinin kararlarını ve sahada attığı adımları savunarak bu kararların gerekçeli olduğunu bildirdi.
The Washington Post’un ulaştığı bilgilere göre, olayla ilgili başlatılan askeri iç soruşturma son aşamaya geldi.
Soruşturmanın ön raporunda, birliğin Şuaibe Limanı’na yerleştirilmesi veya saldırı sonrasındaki tıbbi yardım sürecinin yönetilmesi hususunda komutanlara yönelik herhangi bir kişisel sorumluluk yüklenmediği ve disiplin cezası uygulanmasının tavsiye edilmediği aktarıldı.
Saldırı sabah saatlerinde hazırlıksız yakaladı
CNN’in haberine göre, Şuaibe Limanı’nda taktik operasyon merkezi olarak kullanılan üç bölmeli treylere yönelik saldırı 1 Mart sabahı erken saatlerde düzenlendi. Saldırının ani gerçekleşmesi sebebiyle askeri personelin tahliye edilmeye veya sığınağa geçmeye fırsat bulamadığı kaydedildi.
Vurulan binada patlamanın ardından saatlerce yangın çıktığı, şok dalgasının duvarları yıktığı ve yapısal unsurların iskeletten ayrıldığı belirtildi.
Olayın ertesi günü ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın misilleme saldırılarında altı Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonu 28 Şubat 2026 tarihinde başlamıştı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor











