Bizi Takip Edin

Söyleşi

‘Rusya ile savaş berabere sona eremez’

Yayınlanma

Estonya Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Marko Mihkelson, Harici’ye konuştu: “Rusya ve Çin’in oluşturduğu varoluşsal tehdit, NATO müttefikleri olarak birleşmemiz gerektiğini gösteriyor… Bu savaş berabere sona eremez. Uluslararası hukuk ve adaletle ilgilenen ülkeler olarak amacımız, saldırganlığın karşılıksız kalmamasıdır.”

Gazeteci kökenli bir siyasetçi olan Marko Mihkelson, daha önceki parlamentolarda da Dışişleri Komitesi Başkanı, AB İşleri Komitesi Başkanı ve Milli Savunma Komitesi Başkanı olarak görev yapmış ve 2000-2003 yılları arasında Baltık Rusya Araştırmaları Merkezi Direktörü olarak çalışmıştır. 1997-2000 yılları arasında Estonya’nın en büyük ulusal günlük gazetesi Postimees’in genel yayın yönetmenliğini yürüten Mihkelson, bu görevi üstlenmeden önce Postimees’in Moskova muhabiri olarak görev yapmıştır.

Rusya-Ukrayna savaşı ve Baltık ülkelerine etkileri üzerine gazeteci Dr. Esra Karahindiba’nın sorularını yanıtlayan Marko Mihkelson, İsrail-Filistin savaşı ve Orta Doğu’daki gerilimler üzerine de değerlendirmelerde bulundu.

‘Rusya’nın hedefi dünya düzenini değiştirmek’

Suwalki Koridoru ile başlayalım. Bu koridor Rusya’ya karşı “savunmasız” olarak tanımlanıyor ve herhangi bir aksilik durumunda Baltıkların istikrarını bozabileceği söyleniyor. Bu tür bir istikrarsızlık tüm Baltık ülkelerinin Avrupa’ya erişimini kesebilir, bu koridor aynı zamanda NATO’nun Baltıklara açılan tek yolu. Rusya’nın Estonya, Letonya, Litvanya veya Polonya’yı işgal edeceği iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz, bakıldığında; Rusya’dan böyle bir açıklama gelmedi. Hiçbir yetkili Suwalki Koridoru işgal niyetini dile getirmedi. Bu iddialar nereden geliyor?

Öncelikle ne olup bittiğini anlamamız gerekiyor. Kesinlikle, Rusya’nın NATO’ya yönelik tehdidi ciddi ve varoluşsal bir tehdit. Bu sadece Estonya, Letonya, Litvanya ve Rusya ile sınırı olan diğer ülkeler için bir endişe değil. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş, yalnızca Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü yok etme veya ülkeyi siyasi haritadan silme girişimi değil, aynı zamanda dünya düzenini değiştirme amacını taşıyor. Nihai hedefleri, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana kurulan Batı güvenlik mimarisini yok etmek. Bu mimarinin köşe taşı Estonya, Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve diğer ulusları da birleştiren NATO’dur. ABD ve diğer demokratik ülkeler tarafından başı çekilen bu ittifak, mevcut Rusya rejimi için bir tehdittir, ki bu rejim ağır otoriter, hatta belki de totaliter bir rejimdir. Rusya, sınırlarını genişleterek hayatta kalmak istiyor, tıpkı Ukrayna’da gördüğümüz gibi.

Ekim 2023’te, Putin açıkça belirtti ki Ukrayna’ya karşı yürütülen savaşın amacı, sadece Avrupa bölgesindeki jeopolitik gerçekliği değiştirmek değil, aynı zamanda dünya düzenini değiştirmek. Bu nedenle Rusya, Batı ülkelerinin, başta ABD olmak üzere dünya lideri olarak egemenliğini sarsmak için Çin ile stratejik ittifaklar kurmaya ve Kuzey Kore ve İran ile daha yakın ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. NATO’yu yok etmek, ittifakı zayıflatmak için her NATO üyesinin herhangi bir tehdit veya saldırı altındaki müttefiki savunma taahhüdünün ciddiyetini test edebilirler.

Teorik olarak uzun zamandır biliyoruz ki belki bizi ittifakın farklı bölgelerinde test etmek isteyebilirler, Karadeniz’den Baltık Denizi’ne, yukarı kuzeyden belki başka bölgelere kadar. İnsanların spekülasyon yaptığı ve Rusların bizi test edebileceğini düşündüğü bölgelerden biri Baltık bölgesi ve sizin de belirttiğiniz gibi, Suwalki Koridoru gibi bazı alanlar Rusların ilgisini çekebilir.

Suwalki Koridoru’nun dikkat edilmesi gereken tek alan olduğunu düşünmüyorum. Ve sadece Baltık uluslarının Rusya tarafından doğrudan tehdit edilebilecek tek ülkeler olmadığını, aynı zamanda Avrupa’da barışın yeniden sağlanmasıyla ilgilenen müttefikler olarak, uluslararası olarak tanınan sınırların sağlam olduğunu ve güç kullanılarak değiştirilemeyeceğini temin etmek için Ukrayna’ya yardım etmemiz gerektiğini anlamamız gerekiyor. Rusya, sınırları değiştirmeye çalıştığı için, bu savaşta Ukrayna’nın kazanmasını sağlamak ve Rusya’nın barışa karşı en büyük suçu olan bu ciddi savaşı başlatmanın bedelini ödemesini sağlamak zorundayız. Bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en ciddi savaş.

‘Estonya’da Birleşik Krallık, Fransa ve ABD gibi üç nükleer devletin askerleri bulunuyor’

Suwalki Koridoru’ndaki riskleri azaltmak için siz ve müttefikleriniz neler yapıyorsunuz?

En önemlisi risk sadece ittifakımızın belirli bölgelerine doğrudan tehdit oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda savunmaya yapılan yatırımlara da dikkat çekmek gerekli. Rusya’ya veya bize varoluşsal tehdit oluşturan herkese, hazır olduğumuzu ve “bize saldırmayı veya bu bölgedeki istikrarı bozmayı bile düşünmeyin” mesajını veriyoruz.

Estonya, GSYİH’sının %3,4’ünü kendi savunmasına yatırıyor ve caydırıcılık önlemlerini artırmak için müttefiklerle aktif olarak çalışıyor. Estonya’da Birleşik Krallık, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi üç nükleer devletin askerleri bulunuyor. NATO içinde, Türkiye dahil olmak üzere müttefiklerle yakın çalışıyor ve eğitimler gerçekleştiriyoruz. İttifakın güçlü ve birlik içinde kalmasını sağlıyoruz, son 75 yılda olduğu gibi tehditleri caydırıyoruz, Estonya NATO’da 20 yıldan az bir süredir yer almasına rağmen.

Ancak bu, bize tehdit oluşturabilecek herkese çok ciddi bir mesaj: İttifak hala güçlü, birleşik ve karşılaşabileceğimiz her türlü tehdidi caydırmak için birlikte çalışıyor. Şu anda, savunma harcamalarını ciddi şekilde artırmayı, daha yakından çalışmayı, birlikte eğitim yapmayı ve Rusya’ya veya başka birine dünya düzenini değiştirme konusundaki çılgın fikirlerinin başarılı olamayacağını göstermeyi ciddiye almak en önemlisi.

‘Nükleer silahlarınız yoksa, nükleer silahlara sahip ülkeler tarafından doğrudan tehdit edilebilirsiniz’

Nükleer caydırıcılık konusunda, son aylarda Rusya’nın Belarus ile askeri işbirliğini artırdığını ve ortak nükleer tatbikatlar yaptığını gördük. Bu bağlamda nükleer savaş riskleri ne kadar gerçekçi?

Rusya’nın nükleer tehditleri, Ukrayna’ya yönelik saldırganlığını ve soykırım eylemini kabul etmeye zorlamak için şantaj olarak kullanılırken, Belarus de facto olarak Rusya tarafından siyasi olarak işgal edilmiş durumda ve NATO müttefiklerine, Polonya ve Litvanya gibi ülkeler üzerinde baskı ve yasadışı göçü bir silah olarak kullanmak için kullanılıyor.

Rusya Federasyonu’na, nükleer silah kullanma konusundaki herhangi bir gerçek tehdidin kararlı ve yıkıcı önlemlerle karşılanması gerektiğini açıkça belirtmeliyiz.

Saldırgan politikaların çıkarları doğrultusunda nükleer silahların kullanımı dünyada kimse tarafından kabul edilemez. Nükleer silahlar, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana yarım yüzyıldan fazla bir süredir caydırıcı bir önlem olarak hizmet etmiştir; ister beğenelim ister beğenmeyelim, varlar ve demokratik veya otoriter olsun, çok farklı siyasi sistemlere sahip ülkeler tarafından kabul edilen dünya ve uluslararası kuralları sürdürmenin önemli bir parçasıdırlar.

Belki de hepimiz için en mühim olan şey, nükleer silahların yayılmasının, şimdiye kadar yaptığımız gibi kontrol edilebilir durumda kalmasını sağlamaktır. Buradaki tehlike, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı kazanması durumunda, dünyanın daha da istikrarsız hale gelmesi ve hala nükleer silah peşinde olan ülkelerin bu hedeflerine ulaşmada daha aktif hale gelmeleridir. Gördüğümüz gibi, nükleer silahlarınız yoksa, nükleer silahlara sahip ülkeler tarafından doğrudan tehdit edilebilir veya saldırıya uğrayabilirsiniz. Ukrayna, 1994’te Sovyetler Birliği’nden miras aldığı tüm nükleer silahlarını teslim etti ve ABD, Çin ve Rusya dahil olmak üzere birkaç ülke, Ukrayna’ya asla saldırmayacaklarına söz verdi, özellikle de Rusya. Ne yazık ki, 2014’ten beri görüyoruz ki, nükleer silahlarından vazgeçen ülkeler saldırıya uğramakta ve egemenliklerini kaybetme tehdidi altındadır. Rusya’nın saldırganlığının başarılı olması durumunda, görebileceğimiz en tehlikeli eğilim budur.

‘Ne yazık ki Batı, Ukrayna’ya savaşı kazanma konusunda doğrudan yardım sağlamadı’

ABD’nin Almanya’ya hipersonik füzeler konuşlandırma kararı Moskova’nın misillemesine yol açtı. Bu tırmanış hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eğer gerilimi tırmandıran biri varsa bu Rusya’dır. Rusya, 90’lı yıllardan bu yana askeri güç kullanarak egemenliğini artırmaya yönelik agresif politikalar izliyor. Bu, Güney Kafkasya’da, Dağlık Karabağ krizinde, Moldova’da ve 2008’de Gürcistan’ı işgal ederek gerçekleştirilmiştir. Rusya, Gürcistan topraklarının üçte birini işgal etti ve NATO müttefiklerinin Güney Kafkasya’da genişlememesi konusunda anlaşmalarını sağladı. 2014 yılında, Rusya Ukrayna’ya karşı savaşı başlattı, Kırım’ı işgal etti ve yasa dışı olarak ilhak etti. Bundan sonra, Rusya 2015’te Suriye’ye girdi. Rusya’nın her yerde gerilimi tırmandırdığını gördük. Batı ülkeleri, ABD ve diğerleri de dahil olmak üzere, Rusya’ya saldırganlıklarının sınırları olduğunu göstermek için harekete geçti. Ne yazık ki, Batı ülkelerinden henüz doğrudan bir yardım görmedik. Batı ülkeleri ve yalnızca Batı ülkeleri değil, dünyaya jeopolitik anlamda öngörülebilirliği ve istikrarı geri getirmek isteyen tüm ülkeler, Ukrayna’ya bu saldırganlığa karşı savunma ve bu savaşı kazanma konusunda doğrudan yardım sağlamadı. Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve egemenliği en önemlisidir. Bu, sadece bir ulus olarak Ukrayna için değil, aynı zamanda küresel savaş veya çok daha felaketle sonuçlanabilecek çatışmalara girmek istemeyen Türkiye, Estonya ve diğer ülkeler için de önemlidir. Rusya’nın daha fazla saldırganlığını caydırmaya yardımcı olan her önlem, barış ve dünya düzeni için daha iyidir.

‘Rusya ve Çin’in oluşturduğu varoluşsal tehdit, NATO müttefikleri olarak birleşmemiz gerektiğini gösteriyor’

Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden sonra, bazı uzmanlar kuzey ülkelerini sarstığı gibi Avrupa’da merkezkaç eğilimlerin güçlendiğini söylüyor. Trump’ın başkanlığı NATO’da belirsizlikler yarattı ve Çin’in uluslararası işlerdeki varlığı daha derinleşmiş gibi görünüyor. Eğer bu gerçekten doğruysa, bazı uzmanlar bu bölgedeki ülkelerin bu risklerden kaçınmak için NATO blokundan uzaklaşmalarının daha mantıklı olacağını savunuyorlar. Bu konudaki görüşünüz nedir?

(Gülüyor) Ülkemizdeki ortalama bir Estonyalıya sorarsanız, size tarihten bir hikaye anlatır. İkinci Dünya Savaşı’ndan çok ama çok zor, trajik bir ders aldık. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Estonya tarafsız bir ülkeydi. 1939’da tarafsız olmanın güvende olduğumuz ve 30’ların sonlarında dünyada yaşanan kargaşanın bize dokunmayacağı anlamına geldiğini umuyorduk. Hayatta kalacağımızı düşünüyorduk, ancak ne yazık ki durum böyle olmadı. Bu trajik bir hataydı ve nüfusumuzun %25’ini ya Sovyet işgalcileri veya Nazi Almanyası tarafından öldürüldü ya da Estonya’dan ayrılmak zorunda kaldılar ya da zorla Sibirya’ya sürüldüler.

1991’de Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra bağımsızlığımızı yeniden kazandığımızdan bu yana, her zaman yalnız kalmamamız gerektiği konusunda güçlü bir siyasi mutabakat olmuştur. Bu durum, bugün hâlâ çok güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Her an, dünyada ne kadar çok dost ve müttefikimiz olursa, uluslararası ilişkilerde bir türbülans yaşandığında – şu anda çok çalkantılı uluslararası ilişkilerin ortasındayız – küçük ülkemiz o kadar iyi savunulmuş olur. İyi müttefiklerimiz ve gerekirse bizi desteklemeye ve savunmaya hazır dostlarımız varsa, daha güvende oluruz. NATO’nun, özgür ulusların bir ittifakı olarak, 75 yıl boyunca, ki bu tarihsel olarak çok önemlidir, yalnızca bu ittifakın Avrupa ve transatlantik bölgesinde barışı sağladığını herkese gösterdiğini söyledim.

75 yıl boyunca NATO müttefikleri arasında birçok anlaşmazlık olmuştur. Türkiye’nin NATO komşularıyla nasıl başa çıkılacağını Estonya’dan çok daha iyi bildiğini düşünüyorum. Aynı zamanda, bugün Rusya’nın ve sadece Rusya’nın değil, aynı zamanda Çin’in de oluşturduğu varoluşsal tehdit, bize dünyayı öngörülebilir ve istikrarlı tutmak istiyorsak ve uluslararası ticaret, yenilikçilik ve iklim değişikliği gibi küresel sorunlarla başa çıkmak için istikrarın faydalarından yararlanmak istiyorsak, NATO müttefikleri olarak birleşerek birlikte çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Ukrayna’da on binlerce insan öldü. Askeri ve soykırımsal güç kullanan ülkelerin başarılı olamayacağından emin olmalıyız çünkü Rusya’nın sınırları zorla hareket ettirebileceğini, insanları öldürebileceğini, sürgün edebileceğini ve işkence edebileceğini kabul edersek, diğer ülkelerin de aynısını yapabileceğini kabul etmiş oluruz. Bu, doğrudan cehenneme giden ve küresel istikrarsızlığa, muhtemelen Üçüncü Dünya Savaşı’na giden bir yoldur. Bu yüzden bir arada kalmalıyız; NATO ittifakı, bizi ve bizim bölgemizi istikrar ve barış içinde tutan en iyi ittifaktır.

‘Üçüncü Dünya Savaşı’nı önlemek için Ukrayna bu savaşı kazanmalı’

Şimdi herkes Üçüncü Dünya Savaşı’ndan, başka bir büyük savaş olasılığından bahsediyor. Bu sadece önlem aldığınız bir senaryo mu yoksa bu terimi caydırıcı bir unsur olarak mı kullanıyorsunuz?

Hayır, bu sadece caydırıcı bir unsur değil çünkü biri başka bir ulusa karşı büyük askeri güç kullanıyorsa ve bir ulusu tamamen yok etmeyi amaçlıyorsa, örneğin Ukrayna’da, 40 milyon insanın yaşadığı bir yerde, Rusya’nın 2014’te Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş, ancak Şubat 2022’den bu yana çok daha büyük bir şekilde, sadece Birleşmiş Milletler’in bir üyesini, aslında Ukrayna’nın 1945’te Birleşmiş Milletler’in kurucu babası olarak olduğunu yok etmekle kalmayıp, aynı zamanda dünya düzenini değiştirmeyi amaçlıyordur. Birisi, Hitler’in 1930’larda Nazi Almanyası’nın dünyanın nasıl yapılandırıldığını tamamen değiştireceğinden emin olma fikrine sahipse, bu mevcut dünya düzenine doğrudan bir meydan okumadır. Birisi dünya düzenini zorla değiştirmek isterse, bu büyük bir küresel çatışmaya, bir savaşa yol açabilir.

Bazen insanlar Orta Doğu’da zaten var olan çok travmatik olaylar ile Gazze ve İsrail-Hamas çatışması arasındaki bağlantıyı görmez. Bu çatışma, 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik büyük bir terör saldırısıyla başladı. Son birkaç yılda Sahel bölgesinde olanlar, oradaki çatışmanın doğasının değişmesi ve Doğu Asya’da Güney Çin Denizi veya Tayvan Boğazı etrafında potansiyel bir çatışma konusunda artan gerilimler; tüm bu sıcak noktalar birbiriyle bağlantılıdır. Uluslararası toplumun sorumlu üyeleri olarak görevimiz, bu tehditler hakkında açık ve dürüst olmak ve bu büyük çatışmayı önlemek için birlikte çalışmaktır. Ne yazık ki, her gün bu duruma daha da yaklaşıyoruz. Bunu neden söylüyorum? Ukrayna’da olanlara yeterince ciddi şekilde dikkat etmediğimiz için her gün bu duruma daha da yaklaşıyoruz. Üçüncü Dünya Savaşı’nı veya benzer küresel bir çatışma durumunu önlemek için anahtar mesele, Ukrayna’nın bu savaşı kazanması gerektiğidir. Rusya bu savaşı kazanamaz; onların saldırganlığı kabul edilemez. Aksi takdirde, sindirmemiz gereken çok daha kötü haberler olacak.

‘Bağımsızlığımızı savunmak için Sovyetler Birliğiyle ilgili tüm anıtları kaldırma kararı aldık’

Rusya’nın, Baltık ülkelerinin tarihi anıtları kaldırarak veya saldırarak tarihe saygısızlık yaptığı ve bu durumun bölgede önemli bir nüfusa sahip Rus vatandaşlarını rahatsız ettiği eleştirilerine yanıtınız ne olur?

Ben bir tarihçi olarak, Tartu Üniversitesi’nde tarih okudum. Bu konular ve sorular benim için çok önemli. Tarihi gerçekten silah olarak kullanan birkaç ülkeden biri Rusya’dır ve bunu uzun süredir yapıyor. Uzun yıllar boyunca var olan rejim, tarihi kendi halkının zihinlerini kontrol etmek ve Baltık devletleri de dahil olmak üzere başkalarına saldırmak için bir araç olarak kullanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında olanlar hakkında tamamen farklı bir anlayışa sahibiz. Rusya, herkese bizi 1944’te İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kurtardıklarını söylüyor. Ancak, 1944’te Nazi Almanyası Estonya’dan çıkarıldıktan sonra başka bir işgalin başladığı gerçeğini kabul etmiyorlar. Özgür bir ulus olmadık. Ulusal bayrağımız artık dalgalanıyor. 1944’te bu bayrak bağımsızlık ve özgürlüğün bir işareti olarak geri getirilmedi. Sovyet işgali sırasında bağımsızlığımızı yeniden kazandığımızda bu bayrağı tekrar yükseltebildik. Tarihe olduğu gibi saygı göstermek söz konusu olduğunda, gerçekler Stalin’in Sovyetler Birliği’nin 1939’da Avrupa’yı etki alanlarına ve kontrol edebilecekleri bölgelere bölmek için Hitler ile bir anlaşma yaptığıdır. Baltık devletleri Sovyetler Birliği’ne verildi ve 1940’ta bizi işgal ettiler, Estonya, Letonya ve Litvanya’yı işgal ettiler ve Finlandiya’ya karşı bir savaş başlattılar. Finlandiya, 1939-40 Kış Savaşı sırasında cesurca savaştı.

Ne yazık ki, tarafsızlık konusunda size anlattığım gibi, tarafsız bir ülke olarak bu türbülanstan kurtulabileceğimizi umduk. Yapamadık. Bu, toplumumuzun ve halkımızın kalbinde çok derin bir yaradır çünkü birçok Estonyalı, 1941 veya 1949’da çocukken zorla Sibirya’ya sürgün edilmiştir. Ebeveynleri öldürüldü veya korkunç şeyler yaşadılar. Ukrayna’daki çocuklarla bugün yaşananlar benzer. Ukrayna’dan zorla kaçırılan 20.000’den fazla çocuk var. Hiçbir şey değişmedi.

Şubat 2022’de Ukrayna’da tam ölçekli savaş başladığında, Estonya olarak kamu alanımızdan Sovyetler Birliği’nin Estonya’yı işgaliyle ilgili tüm anıtları kaldırma kararı aldık. Bu çok muntazam bir şekilde gerçekleştirildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında öldürülenlerin mezarlarına saygı gösteriyoruz. Ve her şey çok düzenli bir şekilde yapılıyor. Ancak şu anda Ukrayna’da yaşanan korkunç olaylara saygı sunan herhangi bir kamu faaliyetini kabul etmeyeceğiz.

İstemesek de bu durum geçmişten anıları canlandırıyor… Maalesef Rusya değişmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında veya sonrasında kullandıkları yöntemleri, araçları ve şiddeti bugün Ukrayna’da kullanıyorlar. Bu, Rusya’ya karşı değil; bağımsızlığımızı, egemenliğimizi savunmak ve Rusya gibi diktatörlükler altında ölen tüm kurbanları onurlandırmak içindir.

Rusya ile hâlâ bir sınır sorununuz var. Son durum nedir?

Şubat 2014’te bakanlar tarafından imzalanmış bir sınırımız var, ancak parlamento tarafından onaylanmadı.

Bu soruyu şuraya bağlamak için sordum: Korkuyor musunuz?

Hayır, kesinlikle hayır. Eğer korkarsanız, zaten kaybetmişsinizdir. Ne olup bittiğini, neden olduğunu anlamalı ve kararlar almaya hazır olmalısınız. Estonya’da siyasetçiler olarak, insanların stres seviyesinin her zamankinden daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu doğal. Avrupa’da, Avrupa’nın ortasında büyük bir savaş devam ediyor. Ne yazık ki, bunun sonunu göremiyoruz. Barışın sağlanmasını, savaşın bitmesini ve insanların bu dehşetten kurtulmasını görmek istiyoruz.

Ancak, bu savaşın nasıl sona ermesi gerektiği konusunda Türk meslektaşlarımız ve dostlarımızla farklı görüşlere sahip olabiliriz. Birkaç hafta önce, Cumhurbaşkanımız Sayın Alar Karis ile birlikte Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirdim. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştük ve Dışişleri Bakanı Fidan ile bu konuları tartışma fırsatı bulduk. Bu durumun istikrar için bir tehdit olduğu konusunda hemfikiriz. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü saldırgan savaş, bölgesel istikrar için doğrudan bir tehdittir.

Ateşkesin istediğimiz barışı getirip getiremeyeceği konusunda Türkiye ile farklı düşünüyoruz’

Türkiye, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekliyor ve Kırım’ın ilhakını kabul etmiyor. Türkiye ayrıca, ateşkes ve arabuluculuğu destekliyor. Hangi noktada görüşleriniz ayrılıyor?

Bir ateşkesin, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve egemenliğini onurlandıracak şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, istediğimiz barışı getirip getiremeyeceği konusunda farklı düşünüyoruz. Arabuluculuk çabalarını yüksek takdirle karşılıyoruz çünkü bu gerekli. Ancak, bu sadece bölgesel bir çatışma değil. Rusya’nın amacı yalnızca bir ulusu yok etmek ve ortadan kaldırmak değil. Hem Putin hem de Medvedev, tüm Ukrayna’yı yok etmek istediklerini açıkça söylediler. Ateşkesle ilgilenmiyorlar. Belki sadece daha fazla güç toplamak ve tekrar başlamak için geçici bir ateşkesle ilgileniyorlar. 2014 ve 2015’te Minsk Anlaşmaları ile ne olduğunu gördük. O yıllar boyunca Doğu Ukrayna’daki cephe hatlarına defalarca seyahat ettim. Şubat 2022’den bu yana cephe hatlarına dört kez gittim. Orada neler olup bittiğini kendi gözlerimle gördüm. Sadece gazetecilerin haberlerinden değil…

Bu savaş berabere sona eremez. Uluslararası hukuk ve adaletle ilgilenen ülkeler olarak amacımız, saldırganlığın karşılıksız kalmamasıdır. Savaş suçları ciddi bir şekilde ele alınmalıdır. Rusya, Kiev’deki bir çocuk hastanesine yapılan son saldırı da dahil olmak üzere, zaten çok sayıda savaş suçu işledi. Sadece bir anlaşma yaparak ve savaş suçluları ile müzakere ederek bu mesele çözülemez. Bağımsız bir ulus olarak Ukrayna’nın hayatta kalması gerekiyor ve onlar da barışla çok ilgililer, ancak bağımsız olarak NATO’ya giden yollarını seçemezlerse kimsenin onları tekrar işgal etmesini engelleyemezler. Rusya’nın barış anlayışı, Ukrayna’nın tamamen teslim olması, onu savunamayacak kadar küçültülmüş bir orduyla tarafsız bir ülke haline getirmektir. Bu, Ukraynalı politikacılar tarafından Başkan Zelenski de dahil olmak üzere, kabul edilemez. Ukrayna, barış formülleri için aktif olarak destek arıyor, İsviçre’de konferanslar düzenliyor ve Dışişleri Bakanı Kuleba’nın da bulunduğu Çinli yetkililerle Ukrayna’nın durumunu anlamak için etkileşimde bulunuyor.

‘Kuzey Kore, İran, Çin, Rusya’ya yardımcı oluyor. Barışa giden yol çok daha zor’

Putin birkaç kez müzakereye açık olduğunu belirtti. Çin’den dönerken bir kez daha müzakereye açık olduğunu söyledi. Ancak Zelenski, yasa ile Rusya ile müzakere yapmayı yasakladı. Bir tarihçi olarak, geçmişte birçok savaşın barış anlaşmalarıyla sona erdiğini, örneğin Westfalya Anlaşması ile sona eren 30 Yıl Savaşları’nı biliyorsunuz. Avrupalılar büyük katliamlar yaşadılar, milyonlarca insan öldü ama barış anlaşmalarına ulaştılar. Barış anlaşmasına nasıl ulaşırsınız? Müzakere edersiniz. Bu konuda Türkiye’nin yaklaşımından farklılaştığınızı anlıyorum, ancak Türkiye’nin yaklaşımı, tarihin barışın yalnızca müzakere ile mümkün olduğunu gösterdiğini kanıtlıyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?

Öncelikle, Estonya ve Türkiye bu savaşın, üzerinde anlaşmaya varılan barışın kalıcı barışı sağladığı ve dünya düzenini dramatik bir şekilde değiştirmek isteyenler tarafından gelecekteki saldırılardan ülkelerimizi ve milletlerimizi koruduğu bir şekilde sona ermesi gerektiği konusunda aynı sayfada. Ben 17. yüzyıl kadar geriye gitmezdim; yine de dünya o zamandan beri değişti. Son 100 yılda, I. ve II. Dünya Savaşları gibi büyük savaşlar, bugünkü savaşa çok benzer şekilde, kalıcı barışın bazen onun için savaşmayı gerektirdiğini gösterdi.

2008’de Gürcistan’ın beşte birinin Rusya tarafından işgal edilmesiyle meydana gelen bölgesel çatışma gibi değil. Savaş sadece 5 gün sürdü. Bugün, bu savaş 10 yıldan fazla bir süredir devam ediyor. 10 yıldır Rusya Ukrayna’yı yok etmeye çalışıyor. Ve sadece Ukrayna’da aktif değiller. Ayrıca Kuzey Kore ve İran ile çok daha büyük bir ittifak kuruyorlar. Kuzey Kore doğrudan yardımcı oluyor. İran, askeri teçhizatıyla doğrudan yardımcı oluyor. Çin, ekonomik olarak Rusya’ya yardımcı oluyor, eğer araçlar ve imkanlarıyla değilse de… Ve bu, siyasetçiler veya diplomatlar olarak bizim dikkate almamız gereken bir nokta. Bu sefer barışa giden yol çok daha zor. Ve maalesef, bazen kalıcı barışı sağlamak için savaşmanız gerekir.

Ve bu yüzden, geçmişten bildiğimiz Rusya hakkında bilgimizden dolayı, Estonya’nın çok net bir pozisyonu olduğunu savunuyorum. Türkiye’nin Rusya’yı birçok ulustan daha iyi bildiğini biliyorum, ki Türkiye geçmişte Ruslarla birçok askeri çatışmada bulunmuş. Rusya’nın sınırlarını anlamasını ve diğer ülkelerin sınırlarına saygı duymasını sağlamak için, saldırganlık savaşlarında yenilmeleri gerekir. Burada genel olarak Rusya’yı yenmekten bahsetmiyoruz, bu saldırganlıktan bahsediyoruz.

Toprakların işgali kabul edilemez. Putin size müzakereye hazır olduğunu söylediğinde, aslında Ukraynalılardan ne kadar daha fazla toprak alabileceğini müzakereye hazır olduğunu söylüyor. Bu toplantıdan önce açıkça “Bana şunu ver, bunu ver,” diyerek işgal edilmemiş Herson ve Zaporijya bölgelerini kastediyor. “Ve belki o zaman müzakereleri düşünebiliriz” diyor. Ama aynı zamanda, Medvedev gibi insanlar veya diğerleri doğrudan bize, sadece orada kalmakla değil ötesiyle ilgilendiklerini söylüyorlar. Tüm ulusu, tüm Ukrayna devletini yok etmekle ilgileniyorlar. Rus imparatorluğunu yeniden kurmak istiyorlar. Brzezinski’nin 90’ların başında söylediği gibi, eğer Rusya imparatorluğu yeniden kurmak istiyorsa, Ukrayna olmadan bunun olmasını hayal etmek imkansız.

Son 10 veya 20 yıl içinde veya daha uzun süredir yaptıkları şeye, 1994-97 yılları arasında Moskova’da gazeteci olarak çalıştığım dönemde şahit oldum. Çeçen savaşını, 1994-96 yılları arasında Birinci Çeçen Savaşını izledim. Ve o zaman zaten bu tür bir emperyal baskının hiçbir yere gitmediğini anladım. İnsanlar, Sovyet imparatorluğu çöktükten sonra, Sovyetler Birliği çöktükten sonra, bunun geçmişte kalacağını ve Rusya’nın yeni gerçekliği kabul edeceğini düşündüler. Aslında, Çeçenistan’da birinci savaş sırasında ve daha sonra Putin iktidara geldiğinde olanlar, Rusya’nın kendi ülkesini veya imparatorluğunu parçalamayı durdurmak ve güç kullanarak genişlemek istediğine dair bize net bir sinyal verdi.

Ve işte 2008’de Gürcistan’a karşı olan şey buydu. 2014’ten bu yana Ukrayna’ya karşı olan şey de budur. Ağustos 2020’deki sözde cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra Belarus’ta olan şey, Rusya’nın Belarus’taki durumu fiilen kontrol etmesidir. Ayrıca Orta Asya ülkelerine, özellikle Kazakistan’a doğru genişlemek istiyorlar. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan ve daha sonra Rusya’ya geri dönen ünlü Rus yazar Aleksandr Solzhenitsyn’in fikirlerini hatırlayın. Kendisi 70’lerde KGB tarafından sınır dışı edilmişti. Onun fikrine göre, Rusya bir imparatorluk olmalı, Belarus, Ukrayna ve Kazakistan’ın topraklarını içermelidir.

‘Yapılması gereken şey, Türkiye’nin 2014’ten bu yana yaptığı gibi, Ukrayna’ya yardım etmek’

Bu düşünce tarzının zihinlerine güçlü bir şekilde yerleşmiş olduğunu görüyorsunuz. Ve bu, komşularına karşı çok agresif bir davranış şeklini tetikliyor. Ve ne yazık ki, bu bizi şu anda Ukrayna’da devam eden bu çok trajik savaşa götürdü. Ve bu yüzden, geçici bir barış yapmaya çalışmanın bir süre için bazı hayatları kurtarabileceğini, ancak ne yazık ki uzun vadeye hizmet etmediğini söylüyorum. Amacımız Avrupa’da kalıcı barışı yeniden sağlamaktır. Bugün yapılması gereken şeyin, Türkiye’nin 2014’ten bu yana yaptığı gibi, Ukrayna’ya yardım etmek olduğunu düşünüyorum. Bildiğimiz gibi, Türkiye’nin Ukrayna’ya yardımı önemli olmuştur ve herhangi bir ilhakı tanımama yönünde siyasi kararlar almıştır. Ancak bugün Rusya’nın müzakereleri ciddiye almasını sağlamanın tek yolu, fethetme, güç kullanarak yeni bir gerçeklik kurma fikrinin çıkmaz bir politika olduğunu görmelerini sağlamaktır. Hayal ettikleri başarılara ulaşamayacaklar.

Ve bu yüzden NATO müttefiklerinin Washington’da kabul ettikleri şeyin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nihai deklarasyon çok iyi. Ancak Ukrayna’ya olan desteğimizin ve yardımımızın zafer kazanana kadar devam etmesini sağlamalıyız. Geçici barış bazı hayatları kurtarabilir ancak Avrupa’da kalıcı barışın uzun vadeli hedeflerine hizmet etmez. Ukrayna’ya yardım etmek çok önemlidir, Türkiye’nin 2014’ten bu yana yaptığı gibi, önemli destek ve ilhakları tanımama yönünde siyasi kararlar… NATO müttefiklerinin desteği, Ukrayna zafer kazanana kadar sürmeli.

Kaja Kallas, AB’nin dış politika şefi olmak üzere istifa etti, Estonya’nın NATO ve AB içindeki rolünü yeni liderlik altında nasıl görüyorsunuz? Estonya, Rusya’nın müdahalesinden bu yana Ukrayna’nın güçlü bir destekçisi oldu. Bölgesel güvenliği sağlamak ve Ukrayna’ya destek olmak için AB ve NATO’nun atması gereken adımlar neler? Ayrıca, Kaja Kallas yönetiminde Estonya savunma bütçesini önemli ölçüde artırdı. Ulusal savunmaya yapılan bu yatırımı nasıl sürdürmeyi veya genişletmeyi planlıyorsunuz?

Kaja Kallas’ın rolü son derece önemli. Onun için çok iyi bir haber… Son birkaç yıl boyunca liderliğinin tanınması, hem başbakanımız hem de Rus saldırganlığını caydırmak ve karşı durmak konusunda müttefikler arasında çok açık ve önde gelen bir ses olarak tanınması önemli; bu, ilk kez bir Estonyalı politikacının bu tür yüksek bir tanınma ve AB içinde Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi olarak bir görev ile taltif edilmesidir.

Ve eminim ki 1 Kasım’dan itibaren göreve başladığında, AB’nin ortak çabalarını tüm zorluklarla başa çıkmak için aktif olarak yönetecektir. Sadece Ukrayna’da gördüğümüz değil, aynı zamanda Orta Doğu, Asya ve Afrika’da da karşılaştığımız zorluklarla başa çıkmak için. Bu kesinlikle onun için bir mücadele olacak.

İsrail-Gazze için yaklaşımı ne olacak? Önceki cevabınızda bunun 7 Ekim’de başladığını söylediniz. Ancak gerçek şu ki, bu birçok kişiye göre bu 1948’den beri devam ediyor. Çünkü bu süregelen bir durum. Filistinliler ve Gazze’deki insanlar işgal altında ve çok fazla insan öldürüldü. Bunu kabul edersiniz, değil mi? Onun yaklaşımı ne olacak?

Kaja’ya sormalısınız. Bir sonraki röportajınızda, onun yüksek temsilci olarak pozisyonunu bilmiyorum. 1 Kasım’dan itibaren ona sorabilirsiniz.

Peki sizin yaklaşımınız nedir?

Ne yazık ki, 7 Ekim’de ve sonrasında ya da bölgedeki son on yıllarda ne olduğuna gelince, çok fazla çıkarın temsil edildiğini anlamamız gerekiyor. Sadece Filistinliler veya İsrailliler veya İsrail’e karşı olan Arap devletleri arasındaki doğrudan şiddet değil, aynı zamanda birçok Arap devleti hala İsrail’in bir devlet olarak varlığını tanımıyor. Ne yazık ki, İran veya Rusya veya bazı diğer ülkelerin çıkarlarının da temsil edildiğini görüyoruz.

Bugün son derece karmaşık bir durum var. Hepimiz insan olarak her türlü acıya karşıyız, hem 7 Ekim’deki bu akıl almaz terör saldırısından etkilenenler hem de diğerleri için. Bu saldırıdan sadece 7 gün sonra Kibbutz Bari ve Nova müzik festival yerindeydim. Ve inanın, birçok hoş olmayan sahne gördüm. Bu, yürek inciten bir durumdu. Bunun öncesinde uzun bir hikaye olduğunu biliyorum. Ancak 7 Ekim’den önce nispeten istikrarlı bir dönem olduğunu da biliyoruz. Her ne olursa olsun, hiçbir türlü şiddet kabul edilemez. Ve özellikle tecavüz, işkence ve öldürme söz konusu olduğunda kabul edilemez. Ve maalesef, bu duruma verilen yanıt, Gazze’de birçok insanın hayatını kaybetmesine yol açacak.

Kusura bakmayın, tecavüzlerin hepsi yalan haber olarak rapor edildi ve kanıtlandı. Söylediğiniz hiçbir örnek gerçek değil…

Lütfen bu konuya girmeyelim. Bu konuyu araştırmacılara bırakıyorum. Birçok kişinin bildiği gerçekler var. Ancak lütfen…

‘Ukrayna’da Rusya’yı durdurmak, Orta Doğu’daki gerilimleri çözer’

Putin’i bir savaş suçlusu olarak görüyorsunuz. Netanyahu da gözünüzde bir savaş suçlusu mu?

Her halükarda, bu savaşın insanların barış içinde yaşama temel haklarına saygı gösterilerek sona ermesini sağlamak için uluslararası çabalar gerektirir. Ancak ne yazık ki, şu anda gördüğümüz şey, ABD’nin başkanlık seçimleriyle meşgul olduğu. Avrupa Komisyonu geçiş döneminde. Ukrayna’da savaş devam ediyor. Ve ne yazık ki, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığı ile Orta Doğu’da büyük ölçüde olanlar arasında doğrudan bir bağlantı gördüğümü söyledim. Daha önce Suriye’de ve Halep’te binlerce insanı öldürmeye yönelik Rus müdahalesinde ve bölgede yeni bir jeopolitik gerçeklik yaratma çabalarında gördüğümüz gibi.

İsrail’in iç politikası bunun üzerinde büyük bir etkiye sahip ve durumu şu anda çözmek çok daha zor. Gerçekten büyük bir bulmaca. Ne yazık ki, Gazze’de kalıcı barışı yeniden sağlamak için herhangi bir acil çözüm görmüyorum. Ancak Rus saldırganlığına karşı, uluslararası toplumun uluslararası kurallara dayalı dünya düzenini tanıyan bir şekilde müdahale etmesi, Orta Doğu’da İran ve diğerlerini de içeren gerilimlerin çözülmesine yardımcı olacaktır.

Ancak bir gerçek var: Hastaneler vuruluyor. Çocuklar öldürülüyor. Kadınlar öldürülüyor. Hamile kadınlar öldürülüyor. Ve İsrailli askerler, Gazze’de neler olduğunu TikTok videolarında dalga geçerek paylaşıyorlar.

Mariupol’da kaç kişinin öldüğünü biliyor musunuz?

Tabii ki biliyorum. Rusya-Ukrayna savaşını ilk günden beri yakından takip ediyorum.

Rusya veya 7 Ekim olayları olduğunda her savaş suçu, Hamas’ın terör örgütü olarak tanınması gerekenler de dahil olmak üzere, kınanmalıdır.

Netanyahu da 7 Ekim’den sonra on binlerce sivili öldürdü. O da gözünüzde Putin gibi bir savaş suçlusu mu?

Uluslararası Ceza Mahkemesi bu konuda kararını vermeli. Ancak tüm savaş suçları eşit şekilde ele alınmalıdır. Bu çok açık bir husustur. Putin gibi suçlularla başa çıkmak için, geleceğimizi düşünmeli ve küresel barışı yeniden sağlamalıyız.

Çok iyi bir politikacı olduğunuzu söyleyebilirim.

(Gülüyor)

Söyleşi

“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”

Yayınlanma

Geçtiğimiz yıllarda Yordam Kitap’tan yayımlanan ‘Uzlaşmaz Marx’ eseriyle tanıdığımız Alman filozof Michael Quante ile kitabından hareketle, Almanya’nın içinde bulunduğu krizleri ve kargaşa içindeki dünyayı anlamak için felsefenin sunabileceği imkanları konuştuk.

Michael Quante, doktorasını Hegel felsefesi üzerine Münster Westfälische Wilhelms-Universität’te tamamlamıştır. Aynı üniversitenin felsefe bölümünde öğretim üyeliği yapmakta; Centrum für Bioethik (Biyoetik Merkezi) başkanlığı ve Centre for Advanced Studies in Bioethics (İleri Biyoetik Çalışmaları Merkezi) üyeliği görevlerini yürütmektedir. Quante ayrıca Ethical Theory and Moral Practice ve Hegel Studien dergilerinde editörlük görevi üstlenmiştir. Quante’nin özellikle Alman idealizmi (Hegel ve Marx), eylem teorisi, etik ve biyomedikal etik alanlarında çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.

Ferhan Bayır: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz! İnsanlar, kapitalizmin dünyanın sonunu getireceğini düşünürken, kapitalizmin sonunu düşünemiyor. Kitlelerin bilinçaltındaki politik endişe neden politik bir bilince çıkamıyor?

Michael Quante:

Benim teşhisim biraz farklı. Bence şu anda demokrasinin, Batılı demokratik toplumların derin bir krizini yaşıyoruz ve Aydınlanma’nın aşınmasına tanıklık ediyoruz. Karşı-Aydınlanma çağındayız. Bunun milliyetçilikle, kimlik politikalarıyla ve kültürel antagonizmalarla ilgisi var. Ancak kapitalizm bu gerici akımlarla da gayet iyi yaşayabiliyor; çünkü büyük finansal kaynaklar üzerinden, insanlara hizmet etmeyen, aksine şirketlerin ve küçük grupların çıkarına işleyen kâr mekanizmaları bundan etkilenmiyor. Bu kapitalizmin krizi değil; özgürlükçü toplumsal düzenin krizidir. Kapitalizmin işleyebilmek için özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur. Kapitalizmin şu anda zayıfladığına inanmıyorum. Bence kapitalizm bugün dünya çapında çirkin yüzünü gösteriyor.

F.B.: Diğer taraftan 2008 krizinden bugüne, Marx bu denli güncel tartışmaların merkezindeyken kapitalizme alternatif sistemlerin konuşulmamasını nasıl yorumluyorsunuz? Sürekli Marx’ın tartışıldığı ama ütopyasız çağda yaşamak paradoks değil mi?

Quante:
Marx, krizler sayesinde güncel bir düşünür olarak keşfedildi ya da yeniden keşfedildi. Ancak bugün eksik olan şey, Marx’ın kapitalizm eleştirisi temelinde politik olarak örgütlenen, büyük ve birleşik bir siyasal hareketin varlığıdır. Yani entelektüel düzeyde bir ilgi ve Marx’ın yaşamaya devam ettiği izole politik gruplar var. Ama toplumsal ya da dünya ölçeğinde politik olarak harekete geçme fikri yok.

Buna bir de yeni medyanın yarattığı giderek daha karmaşık iletişim ve enformasyon ağları ekleniyor. Bu durum, tartışmaların küçük, kapalı baloncuklar içinde, kendi yankı odalarında sürüp gitmesine yol açıyor. Bu tartışmalar, insanların temel sorunlar ve çatışmalar konusunda küresel bir bilinç geliştirmesini sağlamıyor. Buna eşlik eden milliyetçi dönüşle birlikte, bu süreçlerden etkilenen insanlar birbirlerine karşı konumlandırılıyor; kendilerini büyük bir hareketin parçası olarak örgütlemeyi başaramıyorlar.

Marx’ın entelektüel güncelliği, toplumun belirli kesimleri için görünür durumda. Marx’tan alıntı yapmayı seven çok; ama onu gerçekten okuyan az. Adeta bir kilise babası gibi. Ancak toplumsal süreçleri, felsefi-politik bir dünya görüşü aracılığıyla örgütleme ve bir araya getirme fikri artık işlemiyor.

“Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar”

F.B.: Kitabınız, Marksist felsefeyi Hegelci gelenek içinde eleştirel ve aynı zamanda antropolojik bir yaklaşım olarak yeniden kurma girişimi şeklinde tanımlanıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da çok sayıda düşünür Marx ile Hegel’i yeniden bir araya getirmeye çalıştı. Sizin Hegel ile Marx arasındaki ilişkiye dair yorumunuz, daha önceki yaklaşımlardan hangi yönleriyle ayrılıyor?

Quante:
Benim yapmaya çalıştığım şey, Batı Marksizmi geleneği içinde yer alıyor. Bu doğru. Benim yaklaşımımın tutarlı biçimde ileri taşıdığı nokta ise, felsefi antropoloji geleneğini çok güçlü bir şekilde merkeze almak. Marx’ın erken dönem insan anlayışını, kapitalizm eleştirisiyle bir araya getirmek ve ayrıca çağdaş sistematik felsefeden bazı teorem ve düşünce kalıplarını da bu çerçeveye dahil etmek. Sanırım daha önce var olmayan kombinasyon tam da bu.

Analitik Marksizm vardı; orada Hegel geleneği hiçbir rol oynamıyordu. Erken dönem yazılara ilgi duyan Hegelci Marksizm vardı. Daha çok geç dönem Marx’la ilgilenen yapısalcılık vardı. Bir de Ortodoks Marksist düşüncede sözde bilimsel dünya görüşü vardı. Ben ise bütün bu geleneklerin en iyi yanlarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Burada peşinde olduğum iki farklı amaç var.

Birincisi gerçekten Marx’ı daha iyi anlamak; burada ben bir Marx araştırmacısıyım. İkincisi ise Marx’ın felsefesinin araçlarıyla bugünü daha iyi anlamak. Bunlar tamamen farklı iki hedef. Bu kitapta ikisini de sunuyorum. Marx üzerine yazdığım başka kitaplarda daha çok Marx araştırmacısı olarak çalışıyorum. Ama bu kitapta söylemek istediğim şey şu: Bu düşünürü dikkatle inceleyin; dünyayı daha iyi anlamak için ondan çok şey öğrenilebiliriz.

Her zaman şunu söylüyorum: Marx’ta hazır çözüm reçeteleri bulamazsınız; onları kendiniz geliştirmek zorundasınız. Marx bir kilise babası değil, eleştirel bir filozoftur.

F.B.: Marx ne zaman tartışmaların merkezi figürü olsa aynı zamanda Hegel’e olan ilgilinin de artmasını nasıl yorumlamak gerekir? Marx’ın fikirlerinin derinleştirmek için Hegel kaçınılmaz bir uğrak mı? Yoksa Althusser’in dediği gibi, Marx’ın radikalliğini ehlileştirmek için mi Hegel’e dönüş yapılmaktadır?

Quante:
Bunlar iki farklı soru. İlk olarak şunu söyleyeyim: Ben aynı zamanda bir Hegel araştırmacısıyım ve Hegel konusunda da Marx’ta olduğu gibi paralel bir yol izliyorum. Bir yandan Hegel araştırmacısı olarak, geleneksel Hegel yorumlarından farklı bazı yeni yönler içeren bir yorum geliştiriyorum. Öte yandan Hegelci kavramları sistematik tartışmalarda kullanıyor ve Hegel’in de birlikte düşünülebilecek, çalışılabilecek bir düşünür olduğunu söylüyorum. Yani benim için bunlar, hem araştırdığım hem de kendi felsefemi yapmak için kavramsal araçlar kullandığım iki temel referans düşünür.

Diğer soru ise Hegel ile Marx arasındaki ilişki. Marksizm-Leninizm’de Hegel bir öncü figür olarak görülür ve Hegel’i fazla öne çıkarırsanız resmî Marx yorumundan sapmış olursunuz. Ortodoks Hegel araştırmalarında ise Marx, Hegel’in temel felsefi kavrayışlarını yanlış yorumlayan biri olarak değerlendirilir. Her iki yaklaşımda da Hegel ile Marx birbirine karşıt kutuplar halinde konumlandırılır. Ama bu ikna edici değil, çünkü Marx’ın düşüncesinde çok güçlü Hegelci unsurlar bulunuyor. Aralarındaki ilişki çok daha karmaşık.

Bununla birlikte aralarında temel farklar da var. En önemli farklardan biri şu: Hegel, burjuva toplumunu — dolayısıyla kapitalizmi de — toplumsal açıdan akılcı bir düzenin içine entegre etmeye inanıyordu. Marx ise bunun ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu. Burada çok derin bir ayrım söz konusu. Politik açıdan bakıldığında bu, sosyal piyasa ekonomisi ile sol sosyalist fikirler arasındaki farka karşılık geliyor. Yani bu iki filozof aslında iki farklı toplumsal modelin adı haline geliyor.

Bir diğer mesele de politik aktivizmle ilgili. Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Yani taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar. Bu yüzden sol içinde her zaman iki farklı projeyi temsil ettiler; hatta bazen “sol” ile “sol olmayan” arasında bir ayrımı, yani burjuva toplum teorisi ile sol toplum teorisi arasındaki karşıtlığı simgelediler. Ama artık bu tıkanıklıklardan çıkmak gerekiyor.

Bugünün akıllı bir sol siyaseti ne yalnızca Marx’tan ne de yalnızca Hegel’den türetilebilir. Bunlar sadece ilham kaynaklarıdır. Sorumlu bir politika geliştirebilmek için başka düşünürlere, başka bilim alanlarına ve başka yönelimlere de ihtiyacımız var. Sol içindeki bütün bu tartışmalar, büyük düşünürlerin mirası üzerinden yürüyen ve sonu gelmeyen bir kavga haline geliyor. Oysa birlikte politik eylem içinde dayanışma kurmak yerine, bu durum sayısız fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bence artık bundan vazgeçmek ve şu soruyu sormak gerekiyor: Felsefenin hangi argümanlarıyla iyi, toplumsal açıdan normatif olarak makul bir politika örgütleyebiliriz?

“Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil”

F.B.: Kitabınızda çarpıcı bir yorumda bulunuyorsunuz “Marx’ın ekonomi politik eleştirisi, bir adalet teorisi değildir”. Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz?

Quante:
Evet, bu Hegel ve Marx’ta ve genel olarak solda, sosyal demokrasi ile sosyalist tasarımlar arasındaki ayrımla çok yakından bağlantılı. Marx, 1875’te SPD’nin ilk parti programını okumuş ve onu eleştirmiştir. Sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiride, kapitalizmdeki adalet sorununu yalnızca servetin dağılımı meselesi olarak gördüklerini, dolayısıyla çözümü de yalnızca yeniden dağıtımda aradıklarını söyler. Marx’a göre bu, yeterince derin bir analiz değildir. Kapitalizmin asıl sorunu, insanın yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma hem kapitalist zengini hem de yoksulu aynı ölçüde etkiler. O, mevcut toplumsal düzen içinde bir yeniden dağıtım değil, toplumsal düzenin kendisinin dönüşmesini ister.

Böylece Hegel ve Marx üzerinden okunabilecek şey, Marksizm içinde yeniden ortaya çıkar. Analitik Marksist gelenekte, John Rawls’un da etkisiyle Marx’ın kapitalizm eleştirisini bir adalet teorisi olarak yeniden kurma fikri vardır. Ancak bu, Marx düşüncesinin antropolojik ve Hegel eleştirisi boyutları göz ardı edilmedikçe ciddi biçimde savunulamaz.

Çünkü Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil. Zengin ile fakirin arasında farklı bir yeniden dağıtım fikrine karşı çıkmazdı; ama bunun sadece bir semptom olduğunu söylerdi. Kapitalizm içinde herkes eşit olsa bile yabancılaşma devam eder. Marx’ın sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiri de, bu radikal antropolojik ütopyayı gözden kaçırmalarıdır.

F.B.: Sayısız adaletsizliklerin olduğu dönemde yaşıyoruz. Derin ekonomik eşitsizliğin neden olduğu bölüşüm adaletsizliği, diğer tarafta köklü anayasal geleneğe sahip ülkelerde dahi temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı hukuksal adaletsizlikler dönemindeyiz. En çok adalet teorisine ihtiyacımız varken, Marx’ın bu konuda bize nasıl yardımcı olabilir?

Quante:
Marx elbette adalet sorularına da yardımcı olabilir; çünkü politik ekonomi eleştirisi, sermayenin neden biriktiğini, neden tekelleştiğini ve sermayenin özel mülkiyeti nedeniyle politik müdahalenin neden artık işlevini yitirdiğini açıklar. Çünkü gerçek iktidar artık siyasi kurumlarda değildir. Bunların hepsi Marx’ın analiziyle yeniden kurulabilir.

Ancak Marx’ın başka bir boyutu daha vardır: Kapitalist dünya düzeni doğayı tahrip eder ve insanın kendi yaşamını anlamlı bir bütün olarak kavrayabilmesini engeller. Doğanın tahribi adeta “yeşil Marx”tır; bu, ekolojik sorundur. Bu artık sadece dağıtım adaletiyle ilgili değildir, aynı zamanda kaynakların doğaya zarar vermeden kullanılmasıyla ilgilidir.

Anlam sorunu ise yabancılaşma teorisidir. Burada şunu da söylemek gerekir: Daha önce kimlik politikaları, ezoterik eğilimler, yeniden yükselen milliyetçi ve dini dünya yorumlarından bahsettik. Bunlar bir eksikliğin semptomlarıdır; çünkü insanların gündelik toplumsal yaşam pratiklerinde hayatlarını anlamlı ve başarılı bir şekilde kavrayabilmeleri artık zorlaşmıştır.

Bu ise yalnızca maddi kaynaklarla ilgili bir mesele değildir. Yaşam kalitesi araştırmalarına bakarsanız, insanın hayatını “başarılı” ya da “anlamlı” görmesi zenginlikle doğrudan ilişkili değildir. Burada çok daha derin antropolojik sorular devreye girer. Marx’ta bunları başka yerlerde öğrenmek mümkündür ve bunlar dağıtım ve dağıtımın optimizasyonunun çok ötesine geçer. Sonuçta mesele, insanın kendi hayatıyla ve doğayla nasıl bir ilişki kurmak istediği ve “iyi bir yaşamı” hangi kategoriler içinde tanımladığıdır.

F.B.: Öyleyse, bazı düşünürlerin Marx’ın etik felsefesinin olmadığı görüşüne katılmıyorsunuz. Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ahlaki boyutunu nasıl yorumluyorsunuz?

Quante:
Öncelikle şu var: Marx’ın yaşadığı dönemde Avrupa’da yükselen burjuva toplumunu eleştiren, oldukça heterojen bir akım bulunur. Bu akım kapitalizmi ahlaki kavramlarla eleştiriyordu. Marx bu yaklaşımı çeşitli nedenlerle ikna edici bulmaz. Ona göre kapitalizme yönelik eleştiri, normatif yorumlar üzerinden değil, ekonomik yapıların analizi üzerinden kurulmalıdır. Ünlü on birinci tezin anlamı da budur: “Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir.”

Bununla birlikte Marx’ın ekonomi analizi üzerinden geliştirdiği kapitalizm eleştirisi örtük bir etik boyut da içerir. Yani bu eleştiri aslında etik bir yönelim taşır. Marx, kapitalizmi salt ekonomik terimlerle eleştirilebileceğini düşünmez; onun için ekonomik eleştiri nihayetinde şu soruya dayanır: İnsanlar bu kurumlar içinde iyi ve anlamlı bir yaşam sürebilir mi, süremez mi? Bu ise ekonomik değil, etik bir sorudur. Fakat Marx bunu başlangıç noktası olarak değil, ekonomik eleştirisinin örtük yönlendirici ilkesi olarak kullanır.

Hegel’le birlikte Marx, dönemin ahlak felsefesinin (özellikle Kant ve Fichte’nin) keskin bir eleştirmenidir. Kendisi Hegel üzerinden Aristotelesçi etik geleneğe daha yakındır. Bu, ödev ve adalet etiği değil, iyi yaşam etiğidir. Bu nedenle, yönelim değişimi ortaya çıkar. Marx bu anlamda Hegel gibi, Kantçı özerklik fikri ile Aristotelesçi polis fikrinin bir sentezini oluşturur.

Bu yüzden ben “ahlaki Marx”tan ziyade “etik Marx” demeyi tercih ediyorum; çünkü Hegel’de ve Marx’ta ahlak eleştirisi oldukça serttir. Burada “ahlak” ile kastedilen şey, Kantçı ve Fichteci anlamda, biçimsel, a priori, deneyimden bağımsız ve antropolojik olmayan iyi niyet anlayışıdır.

Bu ise ayrı bir konu.

FB: Bu tartışmanın diğer bir ayağı ise güncel siyasete uzanıyor. Son elli yılda sol partilerin politik ahlakı göz ardı ettiğine ve birçok özgürlük konusunu aşırı sağa bıraktığına dair yorumlar için ne söylersiniz? Özellikle pandemi döneminde sol partilerin daha çok devletin kısıtlamalarını talep ederken, sağ partilerin bireysel özgürlük adına bu uygulamalara itiraz etmesini nasıl yorumlarsınız?

Quante:
Şimdi sizin en başta yaptığınız bir yoruma geri dönerek konuşuyorum. Ben burada Marx’ın felsefesini anlatıyorum, Marksist felsefeyi değil. Konferanslarda sık kullandığım bir slogan var: “Marx’ı Marksizm’in moloz yığınından kurtarmak gerekir.” Çünkü Engels’ten itibaren Marx’ın düşüncesi belirli bir çizgide tek yönlü hale getirilmiştir.

Marksizm içinde de farklı kollar oluşur. Bunlardan biri, “artık felsefe yapmıyoruz, bilim yapıyoruz; ahlak vaaz etmiyoruz, ekonomik yasaları açıklıyoruz” diyen çizgidir. Buna göre bunu yapmayan kişi Marksist değildir, küçük burjuva entelektüelidir. Böyle bir yaklaşım, ahlaki ve etik tartışmaları reddeder ve yalnızca ekonomik çıkarlar üzerine konuşmayı yeterli görür. Bu Marx değildir, Marksizm-Leninizm içinde yer alan belirli bir pozitivist çizgidir.

Bunun yanında Troçkist ve Luxemburgcu gelenek vardır; bu çizgi kendiliğinden kitle örgütlenmesine dayanır, yani oldukça anarşizan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık Bolşevik gelenek, merkezi ve devlet temelli planlı politik müdahaleyi esas alır. Bu nedenle bazı sol gruplar devleti siyasal etkinin tek güçlü aracı olarak görürken, anarşist sol devletin bir burjuva tahakküm aygıtı olduğunu savunur. Böylece solda “devlet yanlıları” ve “devlet karşıtları” şeklinde bir ayrım oluşur.

Sol partiler anlamlı yaşam sorusunu ne kadar az gündeme getirirse, o kadar büyük bir boşluk oluşur. Bu boşluğu din, milliyetçilik ve çeşitli ezoterik akımlar doldurarak insanlara gündelik hayatta eksik olan anlam teklifleri sunar. Bu noktada solun geniş bir eğitim ve kültür politikası üretmesi gerekir.

Sık kullandığım bir başka sloganı da söyleyeyim: “Heimat (yurt/aidiyet) kavramını sağa bırakmamalıyız.” Çünkü biz Marksist iktisatçılar olarak bu tür konular hakkında konuşmuyoruz. Bu büyük bir kültürel-politik hatadır. Gramsci veya Walter Benjamin gibi yazarlar bunu anlamıştı. Ancak klasik sol, kendi içindeki fraksiyonlara bölünmüş durumda ve her biri küçük parçalar üzerinden birbirleriyle mücadele ediyor.

Engels’ten itibaren Marksizm’de siyasi ideal çoğu zaman yukarıdan aşağıya işleyen otoriter bir modele dönüşmüştür. Bu da Marx’ın bir filozof olduğu düşüncesiyle uyumlu değildir.

“Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık”

F.B.: Kitabınızın başında merkez kapitalist ülkelerin sorunlarını artık çevre ülkelere ihraç edemediğinden bahsediyorsunuz. Bugün Almanya da derin ekonomik ve sosyal kriz içinde. Almanya nasıl bir yol izleyecek? Bu sorunlarını nasıl çözebilir?

Quante:
Almanya’da şu anda yaşanan şey, ciddi bir krizdir; hatta iki dünya savaşı arası döneme benzer, demokratik kriz söz konusudur. Büyük belirsizlikler var. Jeopolitik güç dengeleri değişiyor. Pek çok insanın siyasi kurumlara güveni yok. Yönünü kaybetmiş, kaygı içinde olan insanlar var.

Sosyal düşüş endişelerine ve genel huzursuzluğa insanlar çoğunlukla evrensel sol değerlerle değil, dışlayıcı milliyetçi tepki verirler. Asıl sorun budur. Almanya ekonomik olarak, toplum olarak sorunlar yaşıyor, ancak bu dünya çapında ilk 5 ekonomi içinde yer alan bir ülkenin sorunudur; yani bir çöküş senaryosu değildir. Asıl mesele küresel Güney’le karşılaştırmayı yapabilmektir.

Buradaki temel sorun, Almanya’daki insanların demokratik kurumlara ve açık toplum değerlerine artık sahip çıkmamalarıdır. Bunları savunulması gereken değerler olarak değil, kolayca riske atılabilecek şeyler olarak görmeye başlamışlardır. Ayrıca Almanya’da ciddi bir gelir eşitsizliği vardır; ancak çoğu insanın yaşam standardı, küresel Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek kabul edilebilir.

Bu nedenle Almanya’daki kriz aslında ekonomik bir çöküş değil, demokrasiyle özdeşleşmenin zayıflaması ve “eski iyi günler”e dönüş umududur. İnsanlar kendilerini değiştirmeden her şeyin yeniden iyi olabileceğine inanmak isterler. Bu ise irrasyoneldir.

Buna ek olarak elbette ekolojik sorunlar vardır; fakat bunlar ulusal değil, küresel sorunlardır. Almanya’ya özgü bir durum değildir. Almanya’nın özel bir özelliği de jeopolitik olarak askeri ittifaklar meselesini ciddiye almak zorunda olmasıdır. Benim kuşağım bunun göz ardı edilebileceğini düşünüyordu; ancak artık bunun acı bir şekilde yeniden tartışılması gerekiyor.

Birçok insan belirsizlik içinde hızlı ve basit cevaplar arıyor. Oysa şu soruyu ciddiyetle düşünmek gerekiyor: saldırganlara karşı kendimizi savunmak istiyor muyuz? Avrupa ise Avrupa’da yaşanabilecek yaşam biçimini korumak istiyorsa kendini savunup savunmayacağını düşünmek zorundadır.

Almanya’nın savaş sonrası toplumu, NATO’nun korumasıyla bu meseleleri düşünmesine gerek olmadığını sanmış ve kendini pasifist bir toplum gibi görmüştür. Bu artık sürdürülebilir değildir.

İç toplumsal düzlemde ise çatışmaların çözülmesi gerekir: gelir dağılımı ve adalet sorunları vardır. Ancak bunlar sınıf savaşı değildir; bu tür metaforlar yanlıştır. Öte yandan bunların tamamı yalnızca ulus-devlet düzeyinde çözülemez. Avrupa’da sosyal politikalar ulusal düzeyde kalmaktadır ve bu tamamen yanlış bir ölçek meselesidir. Avrupa çapında sosyal politikaya ihtiyaç vardır. Aynı şekilde uluslararası adalet ve sağlık politikaları gereklidir.

Dünya şu anda çok daha agresif ve sorunlu bir hale gelmiştir. Bu nedenle Alman toplumu bir yönsüzlük içindedir. Uzun süre geçerli olan anlatılar—sosyal devlet, emek-sermaye uzlaşması, “bir daha asla Alman topraklarından savaş çıkmayacak”, ihracata dayalı ve açık toplum modeli—şu anda çökmektedir. Bu da insanları şu soruyla baş başa bırakıyor: Yaşamaya değer değerler nelerdir?

Bu soruya net cevaplar yok ve insanlar sağın verdiği basit cevaplara yöneliyor; bu cevaplar insanlık dışıdır, ancak karmaşık düşünmeyen insanlar için çekicidir. Bu çekiciliğin nedeni şudur: “Hiçbir şeyi değiştirmene gerek yok, her şeyi eski haline getirebiliriz” vaadi. Ama “eski zamanlar” iyi değildi. Bu bir romantizmdir.

F.B.: Bazı tarihçi ve düşünür, Almanya’nın uzun süredir belirsizlikler içinde kendisini arayan ve kimliğini bulmaya çalışan bir ülke olarak tarif ediyor. Alman filozofu olarak, siz Almanya’yı nasıl tanımlıyorsunuz?

Quante:
Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık. Bu, benim kuşağımın—45’ten sonra doğan ve benden biraz daha büyük olan insanların—biyografik kimliğinin derin bir parçasıdır: Almanya bir daha asla böyle bir şey yapmamalı ve asla o kadar güçlü olmamalı ki yeniden saldırganlaşmasın.

Aynı zamanda NATO, “ekonomik mucize” sayesinde, kanlı savaşları küresel Güney’de gerçekleşti ve bizzat Amerikalılar tarafından yürütüldü. Özellikle ekolojik krizler, finans krizleri ve benzeri süreçlerle birlikte 2000’lerden itibaren büyük göç hareketleri yaşandı.

Bu göçler şunu ifade ediyor: Küresel Güney’de hiçbir şansı olmayan gruplar, botlarla Avrupa’ya geliyor ve burada sistemleri zorluyor, bir tür rahatsızlık yaratıyor. 2015’te bu durum Almanya’da büyük bir yardımseverlik dalgası doğurdu; ancak üç yıl sonra bu tutum değişti.

Daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Biz çok uzun süre, başkalarının bizim için “rahatsız edici” sorunları çözdüğü ve bizim de “ahlaken her şeyi doğru yapan demokratlar” olduğumuz yanılsaması içinde yaşadık. Şimdi ise demokrasinin son derece kırılgan bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Demokrasi parlamentoda değil, eğitim süreçlerinde başlar; anaokulundan itibaren başlar.

Bu yüzden ben hep şunu söylüyorum: Marx bugün yaşasaydı proletaryaya seslenmeden önce anaokullarına ve okullara giderdi. Çünkü biz gençleri yaşamlarının ilk on yılında kaybediyoruz. Onlara doğru tutumları kazandıramıyoruz. Bu, Marx’ın kapitalizm eleştirisinde değil, onun felsefi antropolojisinde bulunur.

F.B.: Alain Badiou, AB’yi eleştirdiği bir konuşmasında, “Şahsi olarak uzun süredir Fransa ile Almanya’nın birleşmesinin taraftarıyım… Tek bir ülke, tek bir federal devlet, iki egemen dil. Pekâlâ mümkün bu…böylece felsefe hakikaten Fransız-Alman felsefesi olacak ve belki de en ihtişamlı dönemini yaşayacaktır” diyor. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı yoksa nostaljik bir özlem mi?

Quante:
20 yıl önce dokuz meslektaşımla birlikte disiplinler arası bir kitap yazdık. Bu kitapta Avrupa’nın yalnızca serbest dolaşım piyasası olmaktan çıkıp bir Avrupa refah devleti kurması gerektiğini savunduk. Şunu söyledik, Avrupa’da ortak bir sosyal devlet ve Avrupa düzeyinde sosyal kurumlar olmadan, bir süre sonra Avrupa ulusal egoizmler yüzünden dağılır.

Jürgen Habermas ile de aynı fikirdeyim: Eğer özgürlükçü bir yaşam sürmek istiyorsak, Avrupa’nın federal parçalara dönüşmesi gerekir; Avrupa Parlamentosu’nda yalnızca ulusal egoizmler temelinde stratejik ittifaklar kuran yapılarla yetinemeyiz. Ulusal egemenlik, Avrupa düzeyine devredilmelidir.

Burada asıl soru şudur: Avrupa hangi değerleri ve normları temsil ediyor? Bu hiç de açık değildir, hatta oldukça belirsizdir. Ortak bir değer konsensüsü yoktur. Ortada sadece ortak bir düşman vardır. Bu da problemdir. Ve şimdi birden fazla “düşmanımız” var: Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu durum büyük bir yönsüzlük ve aşağı doğru düşme korkusu yaratır. İnsanlar bu durumda daha agresif hale gelir. Sorun budur.

Buna karşı tek çözüm eğitim ve aydınlanmadır.

F.B.: Son olarak güncel konuyla ilgili bir soru daha. Kitabınızda Marx’ın temel kavramı olarak yabancılaşmanın altınız çiziyorsunuz. Kapitalist mübadele ilişkisinin neden olduğu yabancılaşmayı aşmak için Marx’ın insani tanınma (anerkennung) kavramını gündeme getiriyorsunuz. Bugünkü yapay zeka teknolojisi karşısında insani tanınma mücadelesi daha da zorlaştı mı? Yoksa yabancılaşmayı aşabilecek yeni imkanlar da sunmakta mı?

Quante:

Şu anda “yapay zekâ” diye bir şey yok. Sadece çok karmaşık hesaplama programları var; bunlar zeki değildir.

Her büyük teknoloji bazı potansiyeller taşır ve bunların kontrol edilmesi gerekir. Teknoloji hiçbir zaman tamamen nötr değildir; içinde riskler barındırır ve ayrıca hem insanın özgürleşmesi hem de baskı altına alınması için kullanılabilir. Bu, teknolojinin dış kullanım boyutudur.

Bence yapay zekânın mevcut imkânlarını küçümsememek gerekir, ama onu bir “şeytan” haline de getirmemek gerekir. Bu felsefi olarak yanlıştır. Ayrıca şu soru önemlidir: Bu tür küresel ağ bağlantılı bilgi teknolojilerinin üretim araçları özel mülkiyette mi olmalı, yoksa toplumsal denetim altında mı?

Bu oldukça Marxçı bir sorudur. Eğer küresel ölçekte ağ bağlantılı bilgi teknolojilerimiz varsa, bunlar teknokratların ya da “otistik” uzmanların elinde değil, kamusal egemenlik altında olmalıdır.

Teknoloji bazı amaçlar için faydalıdır; bizi yüklerden kurtarır. Ama yanlış kullanılırsa çok tehlikeli olabilir. Bu durum bir çekiç için bile geçerlidir; yani basit bir araç için de aynıdır. Her şey onun nasıl kullanıldığına bağlıdır.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

Gazeteci Lynch: Trump, Avrupa sağı için artık bir yük haline geliyor

Yayınlanma

Dış politika yazarı Lily Lynch, Harici’ye verdiği mülakatta Orta Avrupa ve Balkanlar’ın değişen siyasi manzarasını değerlendirdi. Analizleri New Statesman ve New Left Review başta olmak üzere The Baffler, Noema ve Liberties gibi mecralarda yayımlanan Lynch, mülakatta Macaristan’daki seçim sonuçlarından Sırbistan’ın dış politika tercihlerine kadar geniş bir çerçeve çiziyor.

2025 yılında LA Press Club’dan ödül alan ve makaleleri Best American Essays seçkisine giren yazar, Ukrayna savaşının bölge liderleri üzerindeki etkilerini ve Avrupa genelinde sağ popülizmin girdiği yeni evreyi ele alıyor. Söyleşi, Trump döneminin Avrupa sağı için yarattığı yeni gerçekliklere ve Balkanlar’daki hassas dengelere dair kapsamlı bir bakış sunuyor.

Macaristan ile başlamak istiyorum; özellikle de son dönemde Viktor Orbán ve Fidesz’i andıran, Péter Magyar liderliğindeki sağ popülist Tisza Partisi’nin seçim zaferi üzerinden. Bu zafer Macaristan’ın geleceği için ne ifade ediyor? Orbán’ın yakın çevresini içine alan derin yolsuzluklar ve güç istismarı uluslararası basında da geniş yankı bulmuştu. Seçim listesinin en başındaki üç ana partinin de sağcı olması, oldukça karamsar bir tablo çiziyor.

Magyar’ın kazandığı başarının birkaç önemli gerçeği su yüzüne çıkardığı kanaatindeyim. Bunlardan ilki, sağ fikirlerin Macaristan’da hâlâ geniş kitlelerce benimseniyor olması. Magyar’ın göç gibi konularda Orbán’dan pek de farklı bir duruş sergilememesi bunun en somut göstergesi. Dolayısıyla bu seçimlerde sağ siyaset yenilgiye uğramadı; aksine, bu çizginin Macaristan’da ne kadar kökleşmiş olduğu ve halkın hissiyatını doğrudan yansıttığı bir kez daha tescillendi.

Bununla birlikte, sağ popülizmin belirli bir türünün artık toplumda bir yorgunluk yaratmaya başladığını düşünüyorum. Bu; siyonizmle eklemlenmiş, Orbán’ın da şahsında cisimleşen, Trumpvari, kişi odaklı ve yer yer maskaralık düzeyine varan popülizm türüdür. Magyar’ın başarısı; MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) tarzı popülizmden kopmuş, belki biraz daha az revizyonist, daha vakur ve ciddi bir sağ siyasete duyulan özlemi fısıldıyor: Göç karşıtı ve muhafazakâr, ancak mevcut statükoyla daha barışık bir siyaset bu.

Seçim sonuçları aynı zamanda Trump markasının giderek daha zehirli bir hal aldığını, Orbán’ın Trump’ı böylesine sahiplenmesinin -hatta seçim öncesinde JD Vance’i kendi adına kampanya yürütmesi için davet edecek kadar ileri gitmesinin- faydadan çok zarar getirdiğini gösteriyor. Trump, özellikle Avrupa’daki sağ için artık bir yük haline geliyor. Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerinden sonra, Avrupa’da hiç kimse hem Trump’ı destekleyip hem de egemenliğe saygı duyduğunu iddia edemez. Oysa kendisini “egemenlik savunucusu” olarak pazarlayan Orbán’ın bir zamanlar vazettiği tam da buydu. Nihayetinde görünen o ki Orbán, yalnızca Brüksel’den gelen müdahalelere karşı çıkıyor, Trump Amerika’sının dayatmalarına ise kapıyı sonuna kadar açıyordu.

Öte yandan, Orbán’ın bilinçli olarak körüklediği kültür savaşı da artık kendisine eskisi kadar getiri sağlamıyor. Kayda değer bir ekonomik başarı sunamayan, yolsuzluk algısının ise bu denli ayyuka çıktığı bir düzende, toplumsal cinsiyet gibi meseleler üzerinden yürüttüğü kültür savaşı hamleleri, onu iktidarda tutmaya yetmedi. Dahası, Orbán’ın toplumu yeniden gelenekselleştirme çabaları da hüsranla sonuçlandı. Hayata geçirdiği doğum yanlısı politikalar oldukça maliyetliydi ancak doğum oranlarını artırmada pek bir varlık gösteremedi. Orbán döneminde kiliseye gidiş oranları, dinin otoritelerce hoş karşılanmadığı sosyalist dönemin bile gerisine düştü.

Sırbistan’a da değinmekte fayda var. Aleksandar Vučić liderliğindeki hükümet, genellikle “çok yönlü dış politika” olarak tanımlanan bir çizgi izliyor gibi görünüyor. Bir yanda AB üyeliği perspektifi, diğer yanda ise Rusya ile tarihsel kökleri olan bağlar… Ancak Ukrayna savaşı sürecinde Moskova’dan gelen açıklamaları, özellikle de Dış İstihbarat Servisi’nin (SVR) üçüncü taraflar aracılığıyla Kiev’e silah teslimatı yapıldığı iddialarına gösterdiği sert tepkiyi nasıl okumalıyız? İki kutup arasında salınan bu “eşik devlet” olma hali ne kadar sürdürülebilir?

Vučić’in Sırbistan’ın karmaşık jeopolitik konumunu nispeten iyi yönettiği bir dönem vardı. Bundan on yıl öncesine dayanan Vučić döneminin altın çağında Sırbistan; Rusya, Çin, Türkiye, ABD ve Bağlantısızlar Hareketi üyesi pek çok Küresel Güney ülkesiyle ilişkilerini aynı anda yürütürken, bir yandan da AB adaylığını koruyabiliyordu. Fakat Şubat 2022, onun için her şeyi değiştirdi. Avrupa’nın ortasında, artık sadece Donbas ile sınırlı kalmayan topyekûn bir savaşın patlak vermesi, Sırbistan’ın politikasını diğer Avrupa ülkeleriyle uyumlu hale getirmesi yönündeki baskıları bir anda artırdı. Bu durum uygulamada; Rusya’ya yaptırım uygulanması, BM Genel Kurulu’ndaki Ukrayna oylamalarında AB ve NATO ülkeleriyle tam bir uyum içinde hareket edilmesi gibi beklentileri beraberinde getirdi.

Vučić’in Sırbistan üzerinden Ukrayna’ya dolaylı silah satışına izin verdiği bir gerçek; bu hamle ona Batı başkentlerinde ciddi bir kredi kazandırdı. Ruslara karşı ise mazeretlere sığındı: Devasa bir baskı altında olduğunu ve Batı’ya temel olarak “hayır” diyemediğini iddia etti. Rusların bir süreliğine, gönülsüzce de olsa bunu sineye çektiğini düşünüyorum. Ancak Vučić’in durduracağına dair söz vermesine rağmen Ukrayna’ya silah akışı kesilmeyince, Rusya cephesinden sert tepkiler gecikmedi.

Belki Çin hariç, artık bu aktörlerin hiçbirinin Vučić’e güvendiğini sanmıyorum. Vučić uzun süre herkesin duymak istediğini söyleyen bir figürdü. Bunun en çarpıcı örneği, Sırbistan’ın BM Genel Kurulu’ndaki bir Ukrayna oylamasında “evet” oyu vermesinin hemen ardından Vučić’in çıkıp bunun “bir hata” olduğunu ve aslında “hayır” oyu vermek istediklerini söylemesiydi. Bu, bilinçli bir muğlaklık stratejisiydi: Hangi mesaja inanmalıydınız? Atılan resmi oya mı, yoksa Vučić’in basına yaptığı açıklamaya mı? Yıllarca bu sanatı ustalıkla icra etti; Washington’a ayrı, Moskova’ya ayrı, Brüksel’e ayrı mesajlar verdi. Bu tür bir belirsizliği bir süre, hatta belki uzunca bir süre idare edebilirsiniz; ancak savaşın her şeyi berraklaştıran bir etkisi vardır. Bir noktada, artık seçim yapmak zorunda kalırsınız.

Vučić aynı zamanda ikinci Trump yönetiminin kaybedenlerinden biri oldu. Bu durum, tam olarak umduğunun aksi yönünde gerçekleşti; zira Sırbistan’ın Trump için doğal bir müttefik olacağını bekliyordu. Aksine, mevcut yönetim tarafından defalarca reddedildi. Vučić, Trump’ın iktidara gelir gelmez Ukrayna’daki savaşı bitireceği beklentisiyle çok yönlü dış politikasına sadık kalmıştı. Trump’ın savaşı bir anda sonlandıracağına gerçekten inandığını düşünüyorum. Eğer bu gerçekleşseydi, üzerindeki AB baskısı hafifleyecek ve işi çok daha kolaylaşacaktı. Uzun lafın kısası, son dönemdeki iki gelişme onun bu çok yönlü yaklaşımını çıkmaza soktu: İlki Şubat 2022’de başlayan topyekûn savaş, ikincisi ise Trump’ın yeniden seçilmesi ve sonrasında Beyaz Saray ile kurulan o müphem ilişkiler.

Burada, son yıllarda periyodik olarak için için kaynayan ve yer yer patlak veren bir fay hattına dönüşen Kosova meselesine de değinmek yerinde olabilir. Kosova’da Aralık ayında yapılan seçimlerde Albin Kurti yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu konuda elinizdeki bilgileri veya gözlemlerinizi paylaşmanız mümkün mü? Önümüzdeki yıllarda burayı çokça konuşacakmışız gibi görünüyor.

Albin Kurti, kariyerini bir anlamda Kosova’nın kuzeyinde “Sırp Belediyeler Birliği” ya da “Sırp Belediyeler Topluluğu” denilen yapının kurulmasına karşı çıkmak üzerine inşa etti. Kosova’nın kuzeyi, Kurti hükümetini meşru kabul etmeyen ve büyük oranda Belgrad’ın ağzına bakan, buna rağmen kendilerini Sırp hükümeti tarafından da terk edilmiş hisseden bir Sırp çoğunluğa ev sahipliği yapıyor. Kosova ile Sırbistan arasında 2013 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması uyarınca, Kosova hükümetinin -yine de Priştine’ye bağlı kalacak şekilde- bir tür kısıtlı özyönetim katmanı sağlayan bu Birliği kurması gerekiyor. Karşılığında ise Sırbistan bölgeden elini çekecek ve kontrolü Kosova hükümetine devredecekti.

Bu durum, Kosova’da her zaman büyük bir tartışma konusu oldu; zira bazıları bunun nihai bir Sırp ayrılıkçılığına zemin hazırlayacağına inanıyor. Kurti’nin görevde kalması, bu cephede pek bir ilerleme kaydedilmeyeceği anlamına geliyor. Bu tıkanıklık Batı başkentlerinde Kurti’ye karşı ciddi bir hayal kırıklığı yarattı; nitekim kendisi geçen yıla kadar AB yaptırımları altındaydı.

Mevcut statüko ne kadar gergin olursa olsun, topyekûn bir savaşın kapıda veya kaçınılmaz olduğunu savunanlara katılmıyorum. NATO’nun Kosova’daki barış gücü KFOR bünyesinde yaklaşık 4 bin 500 asker bulunuyor. Yine de yerel ölçekli şiddet olaylarının ara ara nüksedeceğinden eminim; bu zaten her bir iki yılda bir yaşanıyor. Ancak bu şiddet dalgalarının topyekûn bir savaşa evrileceğine pek ihtimal vermiyorum. Tüm o sertleşen duygulara ve güvensizliğe rağmen, Balkanlar’da hiçbir tarafın yeni ve büyük bir savaşa girecek dermanı yok.

Son olarak, Avrupa genelinde yükselen sağ popülist dalgayı nelerin tetiklediğine ve bunun Avrupa’nın geleceğini nasıl şekillendireceğine dair geniş perspektifli değerlendirmenizi merak ediyorum. Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi, o sözde “düzen karşıtı” profil ya doğrudan düzene, yani Brüksel bürokrasisine boyun eğiyor ya da akıl almaz bir yolsuzluk sarmalı üretiyor. Bu gerçekten ilgi çekici bir mesele, görüşlerinizi duymayı çok isterim.

Sağ popülist dalgayı tetikleyen unsurlara dair vereceğim yanıt pek de orijinal sayılmaz. Bu dalganın hemen öncesinde, kurumlara, uzmanlara ve liberalizme olan inancın genel bir krize girmesine yol açan 2007-2008 finansal krizinin gelmiş olması bir tesadüf değil. Bu sarsıntı, “seçkinlere” karşı popülist bir tepkinin yeşermesi için oldukça bereketli bir zemin hazırladı. Elbette bu düzen karşıtı siyasetçiler, “bataklığı kurutma” veya yerleşik güçlerle savaşma vaatleriyle iktidara geliyor; ancak koltuğa oturdukları anda son derece konvansiyonel politikaları benimseyiveriyorlar. Ya da Orbán örneğinde olduğu gibi, yerleşik mutabakattan gerçekten kopuyorlar ancak bu sefer de eleştirdikleri o liberal “seçkinlerden” çok daha derin bir yolsuzluk batağına saplanıyorlar. Siyasette söylem ile uygulama arasında her zaman bir uçurum vardır; fakat bu uçurum, sağ popülizmde hiç olmadığı kadar derinleşiyor.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

‘Sözde uluslararası düzen çöküyor; geriye kalan tek hakikat ulusal çıkarlardır’

Yayınlanma

İsviçreli gazeteci, Die Weltwoche dergisi Genel Yayın Yönetmeni Roger Köppel, Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici’ye verdiği bu kapsamlı mülakatta, sarsılan küresel nizamın röntgenini çekiyor. “Kurallara dayalı uluslararası düzenin” çöküşünü realizmin soğukkanlı merceğinden yorumlayan Köppel, modern ittifakların ulusal çıkarlar karşısındaki kırılganlığını çarpıcı tespitlerle dile getiriyor.

İran-İsrail hattındaki gerilimlerden NATO’nun içsel sancılarına, Çin’in yükselen bir alternatif oluşundan teolojinin siyasetle imtihanına kadar pek çok kritik başlık, Köppel’in kendine has ve ödün vermez perspektifiyle yeniden şekilleniyor. Vatikan ile Amerikan sağındaki popülist figürler arasındaki sürtüşmeyi de değerlendiren Köppel, dinin jeopolitik bir enstrüman olarak geri dönüşünü özgün bir dille sorguluyor.

Türkiye’nin bu “kadim ve kutsal” çatışma coğrafyasında üstlendiği merkezi arabuluculuk rolüne özel bir vurgu yapan Köppel, ahlakçı retoriğin ötesinde, sahici bir diplomasinin imkânlarını tartışmaya açıyor. Bu söyleşi, büyük güçlerin gölgesinde yeniden kurulan dünyada, pragmatizmin ve diyaloğun son sığınağına dair bir yol haritası sunuyor.

İran üzerine devam eden görüşmelerle başlamak istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Hürmüz Boğazı’na dair bir mutabakat olduğuna dair tartışmalar var; ancak sonrasında işler epey sarpa sardı. Şimdiyse İran, Amerikan tarafının ablukayı kaldırmaması nedeniyle boğazı yeniden kapatacağını iddia ediyor. Daha genel bir çerçeveden bakacak olursak, bu ateşkes süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceğini öngörüyorsunuz?

Şayet bunu bilseydim, elimde çok kıymetli bir bilgi olurdu. Muhtemelen borsa hareketlerini önceden kestirebildiğim için çok zengin bir adam olurdum. Maalesef ulusal çıkarların, güvenlik kaygılarının ve hatta dini itikatların savaş meydanına indiği, fevkalade müşkül bir vaziyetin içerisindeyiz. Günün sonunda sağduyunun galip gelmesini ve tüm tarafların bu korkunç durumu sükûnete erdirmek için bir yol bulmasını temenni etmekten başka bir şey gelmiyor elden. Fakat bu nasıl başarılabilir… Ben bir İsviçreliyim; burada herhangi bir tavsiyede bulunmak benim için çok ama çok güç. Tüm tarafları anlayabiliyorum. İsrail’in güvenlik kaygılarını anlıyor, buna büyük bir hak veriyorum. Başkan Reagan’dan bu yana İran konusunda oldukça net bir tavır sergileyen Amerikan tutumunu da kavrayabiliyorum. Bir yanda da İran var; en azından Avrupa’nın gözünde, diğer ülkeler için bir tehdit olarak görülebilecek bir yola girmiş -ki burada kelimelerimi ihtiyatla seçiyorum- balistik cephanelikler inşa eden, nükleer patlayıcılar üzerinde deneyler yapan o muazzam medeniyet… Gerçekten çok çetin bir mesele. Yine de bir şekilde iyimserliğimi koruyorum. Bir çözüm bulacaklarına inanıyorum; fakat şu an için bunun nasıl olacağını kestirmek çok güç.

İran savaşı söz konusu olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasında bir tür ihtilaf baş göstermişti. Donald Trump’ın, Grönland fiyaskosunun ardından zaten gerilen bağlar sebebiyle Avrupalı müttefiklerinden belli başlı beklentileri vardı. Avrupa’nın neden hiçbir yardım göndermediğini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce Trump haklı mıydı? Yoksa Avrupa mı haklıydı? NATO’nun bu iki kanadı arasındaki mevcut durum nedir?

AB ile ABD arasındaki münasebette tanık olduğumuz bu tabloyu, Antalya’daki bu forumda ele alınan o temel meselenin; yani sözde uluslararası düzenin çöküşünün, o nizamın çatırdayışının bir emaresi olarak görüyorum. Bu ittifakların günümüz dünyasında hiçbir ehemmiyet taşımadığını, NATO gibi askeri paktlar düzeyinde bile müşahede edebiliyorsunuz. Ulusal çıkarların hüküm sürdüğü bir dünyadayız. Aslına bakarsanız, tarihin her döneminde ulusal çıkarların hüküm sürdüğüne inanıyorum; ancak bazen büyük bir riyakârlıkla beraber “uluslararası düzen” ya da “kurallara dayalı nizam” üzerine tumturaklı nutuklar atılıyordu. Nihayetinde mesele her daim ulusal çıkarlardan ibaretti. Bugün bunu NATO’da da görüyoruz: Avrupalılar NATO üzerinden konuşmak ya da bu yapıyı kullanmak kendi çıkarlarına uygun düştüğünde “Biz NATO üyesiyiz” diyorlar. Ancak NATO’nun en büyük gücü olan Amerika Birleşik Devletleri çıkıp “Şimdi bize yardım etmek zorundasınız” dediğinde Avrupalılar “Hayır” cevabını veriyor. Bu durumu yargılamak, kim haklı kim haksız demek niyetinde değilim. Sadece şunu belirtmek isterim ki; bu durum bizlere, uluslararası kurallara dayalı sistemlerin ve NATO gibi ittifakların bugün ne bir güvenlik ne de bir nizam sağlayabildiğini gösteriyor. Artık tek geçer akçe ulusal çıkarlar ve ulusal liderlerin bir araya gelip çatışmalara çözüm üretme kabiliyetidir. İşte bu yüzden Antalya’daki bu forum hayati bir önem taşıyor. Zira her an, her dakika yeni çatışmaların patlak verebileceği böylesi bir “ulusal çıkarlar” dünyasında, diplomasiyi yeniden canlandırmak, konuşmak ve bu tür etkileşim platformları oluşturmak fevkalade kıymetli. Bir gün Ukrayna Dışişleri Bakanı’nı, ertesi gün Rusya Dışişleri Bakanı’nı burada ağırlamamız harika bir olay. Keşke Avrupa’da da benzer forumların sayısı artsa. Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirim de tam bu noktada: Çok fazla ahlak dersi veriyoruz; sürekli kimin kötü, kimin iyi adam olduğunu dikte etmeye çalışıyoruz fakat diplomasi yoluyla ortak bir zemin, müşterek çözümler bulmak için yeterince çaba sarf etmiyoruz.

Avrupa’nın Rusya veya Çin ile olan ilişkilerine baktığımızda, özellikle de ikinci Trump yönetiminden önceki NATO toplantılarında, bu ülkelerin genel Batı nizamı için birer hasım olduğu hep iddia edilirdi. Fakat şimdi, bilhassa Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağların kopma noktasına gelmesiyle birlikte, birçok AB üyesinin Çin ile kurulabilecek güvenlik alternatifleri aradığına şahitlik ediyoruz. Özellikle İspanya Başbakanı’nın Çin ziyareti, Emmanuel Macron’un benzer çıkışları ve Keir Starmer’ın Xi Jinping ile görüşmesi bu duruma örnek. Genel olarak bakıldığında, Çin’i Amerika Birleşik Devletleri’ne bir alternatif olarak görüyor musunuz? Sizce Avrupa rotasını Doğu’ya çevirir mi?

Ben tarafsız bir ülke olan İsviçre’den geliyorum. Biz düşman edinmemeye gayret ederiz. Çok küçük bir ülkeyiz; kendimizi savunabilmek mecburiyetindeyiz. İsviçre dünyaya sonuna kadar açıktır; herkesle çalışırız. Hatta son yıllarda tarafsızlığımız bir nebze zedelendi; zira Avrupa Birliği, Rusya’ya yönelik yaptırımlara iştirak etmemiz, hatta Ukrayna’ya silah göndermemiz için İsviçre’ye çok baskı yaptı. Bereket versin ki silah gönderme işine asla girmedik. Hukuki manada katı bir tarafsızlık sergiledik. Ancak yaptırımlar sebebiyle o mutlak bitaraflığımızı bir parça kaybettik. İsviçre dünyaya tamamen açık bir ülke. Bence pek çok Avrupa ülkesi de bu yolu izlemeli ve kendilerini bu tür çatışmacı dünya görüşlerine hapsetmemeli. Elbette başka çıkarlar da söz konusu olabilir. Baltık ülkelerinin Sovyetler Birliği ve Rusya ile olan geçmişlerine bakarsanız durumun çetrefilli olduğunu görürsünüz. Polonya’nın farklı bir geleneği var; onlar kendi yollarını kendileri tayin edecek. Fakat genel olarak söylemem gerekirse, günümüz dünyasında güçlü ikili ilişkilere yatırım yapmalıyız. Avrupa ülkeleri elbette Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmalı, hakeza Çin ile de Rusya ile de. Rusya, Avrupa’nın komşusu; ama Avrupa dediğimiz nedir ki? Avrupa, farklı tarihlere ve farklı ulusal çıkarlara sahip küçük ve orta ölçekli ülkeler topluluğudur. AB ise bu çıkar çokluğunu yönetmek için fazla hantal kalan bir yapı. Bu yüzden İsviçre perspektifinden şunu ısrarla savunuyorum: Rusya ile bir an evvel barışın. Çin ile savaşa ya da çatışmaya girmeyin. Başkalarına ahlak dersi vermeyi, üstten bakıp himayeci bir tavır takınmayı bırakın. Artık büyük güç siyasetinin bir parçası olmayan küçük bir ülkeler grubu olmaya çalışın. Bırakın başkaları “büyük güç” olsun. Bizler büyük ekonomik güçler, bilimsel güçler, diplomasi ve uzlaşı güçleri olabiliriz; dünyanın geri kalanını ise bu gezegende var olan o büyük yırtıcı güçlere bırakabiliriz. Elbette büyük güçlerin büyük dertleri olur. Biz ise daha küçük dertleri olan daha küçük ülkeleriz.

İlk Trump döneminde hâkim olan bir görüş vardı; eğer Avrupa ülkeleri mümkün olduğunca dişini sıkarsa, sonunda Avrupa ile yeniden çalışmaya hevesli bir lider gelecekti; ki o isim Joe Biden oldu. Joe Biden seçildiğinde ise Ukrayna savaşı patlak verdi ve ardından Avrupa ülkelerinin NATO çatısı altında yeniden kenetlendiğine şahit olduk. Ancak şimdi ilişkilerdeki gerilim o kadar şiddetli ki, işler bir daha eskisi gibi olmayabilir. Yine de pek çok uluslararası toplantıda, California Valisi Gavin Newsom gibi -ki kendisi ABD’nin bir sonraki başkanı olabilir- isimlerin “2028’e kadar dişinizi sıkmanız gerek” dediğini duyuyoruz. Sizce bir Demokrat ya da Amerikan yerleşik düzenine daha yakın bir isim başkanlık koltuğuna oturursa, o “kolektif Batı” mefhumu geri döner mi? Avrupa ve ABD ilişkileri eski günlerine kavuşur mu?

Doğrusunu isterseniz, bu manada Trump öncesi döneme dönülmemesini temenni ediyorum. Zira Donald Trump -ki kendisi Amerikan Başkanı’dır- bana göre vakti çoktan gelmiş bir şeyi yaptı: “Rusya ile yeniden konuşmalıyız, diplomasiye yönelmeliyiz” dedi. Biden döneminde diplomasi namına hiçbir şey yoktu. Eğer Gavin Newsom ikinci bir Biden olmak niyetindeyse -yani Rusya ile diplomasiye kapalı, “Batı ve diğerleri” diyerek bizleri dünyanın geri kalanına karşı konumlandıran o kolektif Batı anlayışını sürdürecekse- bunun geleceği fethedebilecek bir felsefe olduğunu düşünmüyorum. Elbette Amerika Birleşik Devletleri devasa bir ülke; adeta bir Godzilla. Ve böyle bir devin çok fazla sorunu vardır. Çin bölgesinde Tayvan ile, Japonya ile bir sürü ittifakı ve angajmanı söz konusu. Kolay değil. Küresel çıkarlarınız olduğunda neler yapabileceğinizi iyi hesaplamanız gerekir. Bence realiteyi domine eden asıl eğilim -ki Trump bunu fark etti- Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı tahakküm kurduğu dönemin artık kapanmış olmasıdır. Bu, 1990’da Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra geçerliydi. O zaman Ruslar yere serilmişti; Çin ise Mao Zedong sonrası hâlâ çok zayıftı, daha yeni toparlanıyordu. Şimdi bambaşka bir dünyadayız. Ekonomik olarak temelde bir numara olan bir Çin var. Çok hızlı büyüyen bir Hindistan var. Rusya toparlandı. Rusya, kendi güvenlik kaygılarının hiçe sayılmasını, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini hazmetmiyor. Bunu anlayabiliyorum. Ruslar “Hayır, bunu istemiyoruz” diyorlar. Amerikalılar, Rus veya Çin askeri yapılarının Kanada veya Meksika’da bulunmasına asla müsamaha göstermezdi. Başkan Putin gibi sekiz yıl beklemezler, böyle bir şey olduğunda sekiz saat içinde müdahale ederlerdi. Dolayısıyla Trump, Amerika’nın dünyanın tek hâkimi olacak kadar güçlü olmadığını idrak etti. Bu yüzden kendi birincil nüfuz alanlarına; yani Güney Amerika’ya ve petrolün merkezi olan Ortadoğu’ya odaklanmaya başladı. Çin ile bir rekabeti var ama Trump en nihayetinde bir pragmatisttir. Muhtemelen İran konusunda kendine gereğinden fazla güvendi; bunu anlayabiliyorum. İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda ne ABD’nin ne de İsrail’in çıkarlarını koruyamaz, bunu istemez de. Bu yüzden bir şeyler yapmak zorundaydılar; ancak belki de güçlerini gözlerinde fazla büyüttüler. Göreceğiz, bilemiyorum ama çok kutuplu bir dünyanın inşa edildiğine tanıklık ediyoruz; bu yüzden de bolca diplomasiye ve pragmatizme muhtacız. Trump’ın pragmatist biri olduğunu düşünüyorum. Biden için aynı şeyi söyleyemem. Gavin Newsom da bir pragmatist gibi durmuyor. Bilemiyorum. Bu yüzden, kim olursa olsun; diplomasiyi ve diyaloğu terk eden, o eski Batı üstünlüğü taslayan tavırlara dönmeyen liderler göreceğimizi umuyorum. Bu durum ne Batı için ne dünyanın geri kalanı ne de hiç kimse için iyi bir şey.

İlk yanıtınızda dini çatışmalardan biraz bahsetmiştiniz. Benim anladığım kadarıyla, Trump ile Papa arasındaki o ufak sürtüşmeye atıfta bulunuyordunuz. Geçtiğimiz hafta bu durum kontrolden çıktı; her iki taraftan gelen açıklamalar oldukça sertti. Donald Trump ve bilhassa Katolik olan J.D. Vance, Papa’ya teolojik meseleler hakkında konuşurken dikkatli olması gerektiğini söyledi ki bu başlı başına ilginç bir durumdu. Sizce bu durum, Donald Trump’ın kendine yönelik eleştirileri hazmedememesinden mi kaynaklanıyor, yoksa arka planda mezhepsel bir çatışma mı görüyorsunuz? Çünkü Palantir’den Peter Thiel gibi figürlerin Roma’da toplantılar yaptığını, Papa ve Deccal hakkında konuştuklarını biliyoruz. Hatta Steve Bannon, Papa Francis’i devirmekten ve Vatikan’ı alaşağı etmekten bahsediyordu. Amerikan popülist sağında Vatikan ile derdi olan pek çok isim var. Genel olarak ne dersiniz; bu bir mezhep meselesi mi?

Aslında ilk cevabımda bir başka İncilî çatışmaya, yani İsrailoğulları ile İsmailoğulları arasındaki kadim kavgaya telmihte bulunmuştum; hani şu büyük peygamber İbrahim’e, medeniyetin o ulu atasından doğan iki büyük kavme dayanan o mesele… Ve tabii ki İslam’ın dünyadaki hükümranlığı döneminde de büyük imparatorluklardan biri olan İran ve diğer tarafta “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olan Yahudiler… Dinin Ortadoğu siyasetinin çok büyük bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu boyutu Batı siyaseti için de dile getirmeniz çok yerinde oldu. Benim tavsiyem, Trump’ın her söylediğini lafzıyla değil, ama onu ciddiye alarak değerlendirmenizdir. Onun kampından veya diğer taraflardan gelen her çıkışı mutlak bir ciddiyetle ele almaya hacet yok. Ben bir Protestanım ama teolojiye ilgi duyarım. Vatikan ile yaşanan bu sözel güreşi, bu ağız dalaşını biraz şaşkınlıkla izledim; ardından Amerikan Başkanı Donald Trump’ın kendini adeta İsa gibi resmettiği o absürt fotoğrafları gördük. Benzer şeylere daha evvel de tanık olmuştuk. Trump’ın aklını yitirdiğini düşünenler var; bunun bir emaresi olmamasını umuyorum. Bilemiyorum, bunu Amerikalıların kendilerinin çözmesi gerek. Ancak bu benim için -ve umarım yanılıyorumdur- Ortadoğu’da işlerin planlandığı gibi gitmediğini fark eden Amerikan liderliğindeki o sinirlilik halinin absürt bir göstergesinden ibaret. Amerikan Başkanı, Ukrayna’daki savaşı bitireceğini söylediği için kendini azımsanmayacak bir baskı altına soktu; savaş ise hâlâ sürüyor. İsrail için bir vizyonu var, Ortadoğu için bir vizyonu var; muazzam bir başarı olan İbrahim Anlaşmaları var ancak bunlar şu an pek de gündemde değil. İran ile bir savaş görüyorsunuz, bir son, bir acil çıkış kapısı bulamıyor gibi. Muhtemelen bu söz düelloları yaşadığı stresin bir semptomu. Öte yandan, Trump’ın şimdiye dek o kadar çok tuhaf şey söylediğine şahit olduk ki, bunu fazla ciddiye almazdım. Elbette Papa’nın vazifesi eleştirmektir; savaş çıkaran güçleri eleştirmek onun görevidir. Ve Tanrı’yı siyasi emellere alet etmenin bir suç olduğunu söylerken de yerden göğe kadar haklıdır; ki bu sadece Hristiyanlar için değil, günümüzün diğer tüm dinleri için de geçerli. Bazı güçler siyaset yapmak için Tanrı’yı kullanıyorlar. Bu her daim tehlikelidir ve bence en büyük kutsala saygısızlıktır. Bir Protestan olarak şunu söyleyebilirim; Tanrı’dan bahsederken aslında kendinden bahseden o güruh çok tehlikeli bir türdür. Bu adamlara karşı ihtiyatlı olmalıyız. Papa bunu söylerken haklı. Trump da elbette kendi argümanını ortaya koymak istiyor. Buna çok fazla kulak asmazdım. Peter Thiel… Roma’daki o konferanslara katıldım, onları dinledim. Evet, oradaydım; gizli toplantılardı, bu yüzden bir şey anlatmam doğru olmaz. Ancak gazetelerde onun ne söylediğine dair çıkan haberleri okuyunca gülümsüyorum. Babam da Katolikti. Peter Thiel’ın Vatikan anlayışı, orayı “Deccal” olarak görmek üzerine kurulu değil. Kendi gazetem için onunla yaptığım mülakatta Deccal ile neyi kastettiğini izah etmişti. Deccal’in, gücü elinde toplayan ve insanların gözünü boyayan küresel bir bürokrasi olduğunu söyledi; “Sizi kıyametten, Armageddon’dan, iklim felaketinden biz kurtaracağız; ebedi barışı biz getireceğiz” diyen bir yapı. Yani Peter Thiel Vatikan’a veya başka bir şeye karşı değil. O, çalışmaları ışığında İncil’in “Deccal” olarak tesmiye ettiği o küresel bürokratik devletten endişe duyuyor. Tabii bu tanımı kabul etmeyecek pek çok ilahiyatçı var; onların Deccal tanımı çok daha dar. Fakat fevkalade ilginç ve entelektüel düzeyi çok yüksek bir konferanstı. Peter Thiel’ı eleştiren pek çok politikacının kendisinin böyle bir konuşma yapabileceğini sanmıyorum. Bu yüzden onu dinlemek benim için çok ufuk açıcıydı.

Son bir soru. Türkiye hakkında olacak. Daha spesifik olarak, bölge genelinde şahit olduğumuz son gelişmeler, Türkiye ve İsrail’in bölgenin yeni rakipleri haline geldiği yeni bir durumu ortaya çıkarıyor. İran biraz daha geri planda kalmış görünüyor. Artık bu durum hem Türkiye hem de İsrail tarafından kabul edildiği için üslup da giderek sertleşiyor. Dün Sayın Tom Barrack buradaydı ve kendisine tam da bu soru sorulduğunda, bunun sadece söylemden ibaret olduğunu ifade etti. Bu ülkelerin savaşmak zorunda olmadığını, savaş yolunda olmadıklarını söyledi. Fakat kendisi bu meselede tabii ki bir taraf ve haliyle bu iki ülkenin böyle bir kavgaya tutuştuğunu görmek istemez. Siz bu konuda ne dersiniz? Yakın gelecekte Ortadoğu’da İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma bekliyor musunuz?

Müdahil devlet adamlarının bazı beyanatlarına kulak kabarttığımda, ortada pek bir diplomasi göremiyorum; üslup oldukça çatışmacı. Dün Türk Cumhurbaşkanı’nı dinledik; Erdoğan görüşlerini son derece net bir biçimde ortaya koydu. Hakeza Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da fevkalade vakur ve derinlikli bir şahsiyet olmasına rağmen sert ifadeler kullandı. Korkarım ki şu an burada, İsrail ile muhtemelen Türkiye arasında hâlâ çok ciddi bir çatışma süreci içerisindeyiz. Bir İsviçreli olarak temennim, Cumhurbaşkanı Erdoğan idaresindeki Türkiye’nin -ki burada iç siyasetten bahsetmiyorum, buna karışmak istemem, Türkler kendileri için neyin uygun olduğuna kendileri karar verir- dışarıdan baktığımda, Türkiye’yi uluslararası diplomasinin ana aktörü olarak akıllıca konumlandırmış çok güçlü bir devlet başkanı görüyorum. Umuyorum ki Türkiye, kazandığı bu ağırlığı ve saygınlığı, İsrail’in meşru güvenlik kaygılarını da gözeten bir yol bulmak için kullanabilir. İsrail’i şu manada anlayabiliyorum; son seksen yılda pek çok savaş yaşadılar. Bu savaşları başlatan onlar değildi. İsrail, sorumluluğu Avrupalılara, bilhassa da Almanlara ait olan Holocaust gibi korkunç bir felaketin küllerinden doğdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu devleti kurdular ama Ortadoğu’daki bazı uluslar bunu kabul etmedi. Savaşlar çıktı; İsrail bu savaşları kazandı, toprak kazandı ve “barış için toprak” felsefesiyle bu toprakları geri verdi. Toprakları verdiler ama barışı alamadılar. Şimdiyse yeni ve daha sert bir siyasi ajanda var; “Hamas katliamından sonra strateji değiştiriyoruz, artık barış için toprağa inanmıyoruz; artık toprak barıştır” diyorlar. Bu bir nevi Rus perspektifine benziyor. Rusya defalarca saldırıya uğradı; kendilerini korumak için bir “güvenlik kuşağına” ihtiyaç duyduklarını söylediler ve meseleye kilometre kare hesabı üzerinden bakmaya başladılar. Sorun şu ki İsrail de aynı şekilde düşünmeye başladı. Ancak özünde yatan meşru güvenlik kaygılarıdır. İsrail’in Pakistan’dan Portekiz’e uzanan bir imparatorluk kurmak isteyen emperyalist bir güç veya devasa bir bölgesel oyuncu niyetinde olduğunu sanmıyorum. Fakat meşru güvenlik kaygıları mevcut. Ve Türkiye, bu dünyanın merkezinde büyük bir arabulucu, muazzam bir diplomatik güç olarak yer alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’i masaya oturtmanın bir yolunu bulacağını umuyorum. Suriye meselesinde gördüğüm kadarıyla diğer güçlerle büyük bir uzlaşı içerisindeler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişteki başarılarına bakınca, buraya barış getirmek için eşsiz bir konumda olduğunu düşünüyorum. Fakat bu nasıl olur, bilemem. İsviçre’de biz Ortadoğu için “Bu bir İncilî çatışmadır” deriz; yani çözümü çok zordur. Bu çatışma sahasında yaşamadığımız için memnunuz. Avrupa’nın merkezinde yaşıyoruz; orada da pek çok savaş gördük ama Tanrı’ya şükür onlar geride kaldı. Umalım ki geri dönmesinler.

Eğer bu İncilî bir çatışmaysa, o zaman hepimiz hapı yutmuşuz demektir. Hiç iyi bir şey değil bu.

Hayır, eğer bu bir İncilî çatışmaysa hapı yutmuş sayılmayız; zira o zaman hepimizin Tanrı’nın çocukları olduğunu söyleyebiliriz ve Tanrı bu dünyayı insanlar sürekli savaşsın diye yaratmadı. Sadece bir yol bulmalıyız… Mutlaka bir çözümü olmalı, henüz onu bulamadık o kadar.

Birileri teoloji üzerine konuşurken dikkatli olunması gerektiğini söylemişti, sanırım burada durmalıyım.

Katılıyorum.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English