Bizi Takip Edin

Görüş

Rusya karşısında çöken Batı cephesi: Ukrayna ve İsrail

Avatar photo

Yayınlanma

Almanya Başbakanı Olaf Scholz, “İsrail’in güvenliği Almanya için bir ulusal güvenlik meselesidir” diyebilir.

Ancak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin; dili, dini ve tarihi bir olan sınır komşusu Ukrayna için ulusal güvenlik meselesi diyemez.

ABD Başkanı Joe Biden, “Eğer İsrail olmasaydı bir İsrail icat etmek zorunda kalırdık” diyebilir.

Ancak Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, burnunun dibindeki Tayvan ile birleşmeyi düşünemez. Hatta Tayvan’ın Çin’in bir parçası ve ulusal güvenlik meselesi olduğunu söyleyemez.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Biz Çin’e yaklaşmıyoruz. Çin, Batı’ya doğru ilerliyor” diyebilir. Dahası Çin’in ticari ve diplomatik ilişkilerini bile NATO için tehdit görebilir. Ancak Asya’da ilk kez açacakları NATO Japonya Ofisini tehdit görmez. Nitekim NATO’nun yıllardır Rusya’ya doğru çılgınlar gibi ilerlediğini de kabul etmez.

ABD ve Almanya için binlerce kilometre uzaklıktaki İsrail, bir ulusal güvenlik meselesi olabilirken Türkiye için Irak ve Suriye’deki terör örgütleri bir ulusal güvenlik meselesi olamıyor.

ABD ve AB ülkeleri yukarıdaki söylemlerini eyleme dökmekten geri kalmıyor. ABD, AB ve NATO; Ukrayna’da Rusya ile savaşırken Gazze’de ABD ile Avrupa Birliği’nin parası ve silahı İsrail için akıyor. Bunun yanında meşhur Batılı değerler, normlar, kurallar ve hukuk Ukrayna’da ayrı İsrail’de ayrı çalışıyor. Rusya’ya eşi benzeri görülmemiş ve sadece Batılı ülkeler tarafından 18.000 yaptırım uygulanırken, Putin kısa sürede savaş suçlusu ilan edildi. Ancak aynı sistem, hukuk, kurallar, değerler ve normlar İsrail ve Netanyahu için işletilmedi. Rus saldırganlığı diye yıllarca Batılılar tarafından dile getirilen tezler bugün Batının verdiği silahlar ile İsrail’in yaptığı soykırım neticesinde çöktü. Ukrayna ve İsrail’de yaşanan Batı ikiyüzlülüğü sonucu ABD ve Avrupa ahlaki savaşı kaybetti. Çünkü Latin Amerikalılar, Afrikalılar, Asyalılar ve hatta Avrupa halkları bile Batılı hükümetlerin İsrail’e verdiği desteğin ikiyüzlülük olduğunu düşünüyor. Batı’nın küresel ahlaksızlığı sonucu Orta Doğu’da yaşanan güven ve itibar kaybı BRICS ve BRICS ülkelerinin işine yaradığı tartışmasız. ABD ve Avrupa Birliği insanlığını, vicdanını ve hukukunu kaybetmişken Türkiye, Rusya, Çin, Brezilya, Güney Afrika gibi Batı dışı ülkeler insanlığın, vicdanın ve hukukun sözcüsü oldu. Gazze için toplanan BRICS bile ilk defa siyasi bir pozisyon alarak siyasi bir yorumda bulundu. Ukrayna ve Gazze savaşı Avrupa’yı ABD’nin hükmü altına alırken Asya, Afrika ve Latin Amerika arasındaki entegrasyonu değişik biçimlerde hızlandırdı. Afrika Birliği son zirvesinde Gazze halkıyla dayanışma içinde olduğunu belirtip ABD ve Avrupa’nın yapmadığı ateşkes çağrısında bulundu.

ABD’nin ve AB’nin önceliği Ukrayna yerine İsrail olunca Ukrayna’nın 2023’te düzenleyeceği “Barış Zirvesi’’ bile 2024 yılına ertelendi. Birde 2023 yılında Ukrayna’nın başarısız karşı taarruzu tüm soru işaretlerini beraberinde getirdi. Ukrayna’nın karşı taarruzunun başarısızlığı ABD, Avrupa Birliği ve NATO için büyük bir stratejik başarısızlık örneği oldu. Çünkü Ukrayna taarruzu; Batı’nın parası, Batı’nın silahı, Batı’nın teknolojisi ve Ukraynalı askerler ile yürütüldü. Ukrayna bugün tamamen ABD ve Avrupa’ya bağlı ve bağımlı bir sömürge ülkesine dönüştü. Maalesef Ukrayna özgürleşmedi, Avrupa gibi daha çok ABD’nin egemenliği altına girdi.

Rusya ve Putin ise Batı dışı dünyada hala saygı duyulan devlet ve lider konumundadır. Bunu ABD’nin geleneksel müttefikleri olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Putin’i samimi, gösterişli ve destansı şekilde karşılaması sırasında gördük. Savaş suçlusu iddia edilen bir lider ve ABD’nin baş düşmanı ilan edilen bir devlet Körfez’de itibar ve güven duyulan bir lider ve ülkedir. Hatta Kral Selman, Putin’i; “Krallık ve halkının özel ve çok değerli bir konuğu olarak” tanımladı. Bunun yanında İsrail’in Gazze saldırıları ile alakalı olarak birçok Arap lider Rusya lideri Putin’i aramasının yanında Netanyahu’nunda Putin ile görüştüğü unutulmamalıdır. Putin, Müslüman âlemine diplomatik ve ekonomik destek verirken Zelenski liderliğindeki Ukrayna İsrail’i destekledi. Oysa Hamas, Moskova’da ağırlandı. Gerçek şu ki Rusya tecrit edilemedi ve zayıflatılamadı tam tersine Putin iktidarını güçlendirdi. İç cephede Wagner lideri Prigojin ve Irkçı muhalif Navalny oyun dışı kaldı. Wagner Rus ordusuna bağlandı. Dış cephede ise Batı’nın son zamanlarda stratejik ortak olarak tanımladığı Kazakistan’ın lideri Tokayev, “Putin ve Rusya hala küresel gündemi şekillendiren bir lider ve ülke konumundadır. Rusya’nın tüm görüşleri tüm dünyada dikkate alınıyor. Rusya olmadan hiçbir sorun çözülemiyor” dedi. ABD ve Batı’nın Çin’e karşı kurtarıcı gördüğü Hindistan ise “Rusya için çok güvenilir ve değerli bir ortak’’ açıklamasında bulundu. Hatta Hindistan Dışişleri Bakanı tarafından Rusya, çok kutuplu dünyanın güçlü bataryası olarak tanımlandı.

Savaş ve yaptırımlarla geçen 2 yılda Rus devleti, Rus halkı, Rus ekonomisi ve Rus ordusu dayanıklılığını ve direncini tüm dünyaya ispatladı. Ukrayna ile birlikte ABD ve Avrupa Birliği’nde yorgunluk başlarken Ruslarda dinamizm yükseldi. Dahası savaş devam ederken Rus askeri gücü, Güney Afrika’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde ve Suudi Arabistan’da görücüye çıktı. Rus askeri endüstrisi savaşa ve yaptırımlara rağmen silah anlaşmaları yapmaya devam etti. Rusya bir yandan savaş ile mücadele ederken bir yandan dünyanın dört bir yanında askeri tatbikatlara katıldı. Rus savaş makinesinin kendini geliştirme, dönüştürme ve yenileme durumunu başarı ile gerçekleştirdiği görüldü. Hem askeri hem psikolojik üstünlüğü sağlayan Rus ordusu cephedeki durgunluk ve yorgunluk iddialarına rağmen ilerlemeye devam ediyor. Askeri inisiyatifi ele geçiren Rusya şuan elindeki toprakları kaybetmek bir yana Odessa ve Karadeniz kıyıları için hazırlanıyor. Rus ordusunun şuan dünyadaki savaşa en hazır ve en deneyimli ordulardan biri haline geldiğini Batılı otoriteler söylüyor. Bunun yanında Ukrayna savaşı Rusya’nın askeri mühimmat üretiminin Avrupa Birliği’nin toplamından çok daha üstün bir duruma gelmesine sebep oldu. Özellikle topçu mühimmatı ve füze konusunda Rusya kritik bir üretim gücüne dönüştü. Açıkçası NATO, Rusya’nın askeri üretim kapasitesini hafife aldı ve büyük bir hata yaptı. Ekonomik cephede ise Putin Rusya’sı; savaşa ve yaptırımlara rağmen ücret artışı, düşük işsizlik, sosyal destekler, enflasyonun düşük tutulması ve savaşın finansmanı konusunda büyük bir başarı gösterdi. Bu başarı 2023 yılında Rus ekonomisinin ABD ve Avrupa ülkelerinden daha fazla büyümesi ile taçlandırıldı. Artık yaptırımlarla mücadele konusunda Rusya tüm dünya ulusları ve devletleri için model ülke oldu. Rusya savaşa rağmen Afrika ülkelerine binlerce ton tahıl yolladı. Avrupa’ya bile hala Rus tahılı gidiyor. 18.000 yaptırım ile boğuşan Rusya hem Afrika’yı hem de Avrupa’yı besliyor. Gazze’ye gönderilen yardımları söylemiyorum bile.

Gazze demişken İsrail 4 ayda Gazze’de 30.000’e yakın insanı öldürdü. Bunların 12.000’i çocuk ve 8.000’i kadındı. Yaralı sayısı ise 70.000’e yaklaştı. Bu yaralılar asker değil, hep çocuk ve kadındı. Bu süreçte yüzlerce cami ve okul yıkıldı. Yüzlerce BM görevlisi ve gazeteci İsrail tarafından öldürüldü. Oysa 2 yılı geçen Rusya-Ukrayna savaşında 10.582 sivil ölürken bunun sadece 500’ü çocuktu. Yaralı sayısı ise 20.0000 civarındaydı. İsrail saldırganlığı ve vahşeti tüm dünyanın gözü önünde Batılı ülkelerin desteğiyle devam ederken Rus saldırganlığı hikâyesinin de gerçek olmadığı ortaya çıktı. Papa Francis bile İsrail’in Gazze’de terör taktiği uyguladığını açıklarken Rusya’yı böyle bir şey ile suçlamadı. Vatikan Dışişleri Bakanı, Francis’in Ukrayna konusunda “Batı’nın Papazı” olarak görülmek istemediğini ifade etti. Hatta küreselleşmiş ve çok kutuplu bir kilise de tarafsız bir Papa olacağı ifade edildi. Ancak İsrail konusunda Papa Francis’in gayet taraf olduğunu görüyoruz.

Papa kadar olamayan Batılı partnerlerimiz Türkiye başta olmak üzere devamlı Batılı olmayan birçok ülkedeki cezaevleri için eleştirel ve suçlayıcı raporlar yayınlıyor. Ancak İsrail cezaevlerinde hiçbir suçu bulunmayan binlerce Filistinli ile alakalı raporlar görmüyoruz. Batı hukuku, değerleri ve kuralları nerede sormak gerekiyor. İsrail 5.000 Filistinliyi yargılamadan cezaevlerinde tutuyor. Ancak ABD ve AB raporlarında bunlarla ilgili tek kelime yok. Bununla beraber İsrail’in, Gazze’ye saldırıları yanında Lübnan ve Suriye’de yaptığı saldırılarda uluslararası hukuka aykırıdır. Bir ülke düşünün komşularına saldıran, topraklarındaki insanları sorgusuz sualsiz tutuklayan, on binlerce çocuk ve kadını öldüren. Bugün Kore Demokratik Cumhuriyeti (Kuzey Kore) mi yoksa İsrail mi haydut bir devlet konumundadır. Orta Doğu’da model ülke görülen ve gösterilen İsrail’in saldırganlığı hatta yok ediciliği tüm dünyaya bambaşka bir fotoğraf gösterdi. Bu vahşet dolu fotoğraf yine kendini, sistemini, hukukunu ve değerlerini model gören ABD ve Avrupa Birliği’nin gerçek yüzünü gösterdi.

Son süreçte Amerikalı gazeteci Tucker Carlson tarafından gerçekleştirilen Putin röportajı X’te 200 milyondan fazla izlendi. Bunu hazmedemeyen Avrupa Birliği’nden Amerikalı gazeteciye yaptırım talebi geldi. Avrupa Birliği demişken IMF ilk kez savaştaki bir ülkeye yani Ukrayna’ya kredi vererek kendisi ile ters düştü. Daha ilginci Avrupa Birliği, Gürcistan’a aday ülke statüsü verirken, Ukrayna ve Moldova ile üyelik görüşmelerinin resmen açılmasına karar verdi. Bunların siyasi kararlar olduğundan şüphe etmemek gerekiyor. Çünkü AB kriterlerinin hiç birini karşılamayan bu ülkeler apar topar AB ile üyelik sürecine girmesi AB hukukuna, değerlerine ve teamülüne aykırıdır. Oysa birçok kriteri gerçekleştiren Türkiye 50 yıldır bekletiliyor. En kötüsü ise AB üyesi Macaristan, Ukrayna konusunda meşru veto hakkını kullanacak diye Avrupa Birliği tarafından ekonomisinin yıkılması ile tehdit edildi. AB hukuk sistemi bile durumun vahametini gösteriyor.

Rus anlatısının bizlere Batı’nın ikiyüzlülüğünü, tek taraflılığını ve hiç kimseye acımayacağını gösterdi. Düşünün ki Gazze ve Ukrayna’da ABD ve Avrupa Birliği hala ateşkes istemiyor. Oysa dokunulmaz olan BM tesisleri İsrail tarafından bombalanıyor ve BM çalışanları öldürülüyor. Batılı uluslararası sistemin ve örgütlerin çaresizliği alarm veriyor. Zaten İsrail, BM tarafından bu zamana kadar alınan 1.000 kararın hiç birine uymadı. Çünkü ABD ve AB tarafından hep desteklendi. Bu destek öyle aşırı dogmatik ve tutucu ki Amerika’da Harvard, Pensilvanya ve MIT öğrencileri Gazze’deki olayları protesto ettikleri için yargılanırken birde bu protestolara izin veren rektörler Kongre’ye ifade vermeye çağırıldı. Hatta biri istifa etmek zorunda kaldı. Özgürlük, insan hakları ve barış laflarını ağzından düşürmeyen ABD’deki son durum bu. İsrail’in Gazze saldırıları sonucu ABD ve Avrupa Birliği’nin yıllarca insan hakları, demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi değerleri nasıl istismar ettiği ortaya çıktı. Batılı ülkeler ve Batı medeniyeti yüzyıllarca kendi coğrafyalarını, değerlerini, kurallarını, kanunlarını ulaşılması gereken bir hedef ve cennet olarak sundu. Oysa Ukrayna’da gerçekleşen Batı’nın vekâlet savaşı ve Gazze’de yaşanan soykırım durumun böyle olmadığını net bir şekilde gösterdi. ABD’nin küresel caydırıcılığı Ukrayna’da, itibarı ise Gazze’de çöktü. Amerikan Başkanlığı yapmış ve yeniden Başkan adayı olan Trump, süper güç konumundaki ABD’nin gerilediğini söylerken Rusya’nın Napolyon ve Hitler’i yenen bir savaş makinesi olduğunu ifade etti. CIA Direktörü William Burns kaleme aldığı son makalesinde, ABD’nin artık tartışmasız bir üstünlüğe sahip olmadığını yazdı.

Tüm bunların sonucu geçilmez Rus savunması karşısında yenilmez Batı silahları, tükenmez Batı parası, yıkılmaz Batı algısı ve kırılmaz Batı direnci tamamen iflas etti. Ukrayna ve İsrail’de ulaşılmaz Batı değerleri, esnetilmez Batı kuralları ve eğilip bükülmez Batı hukuku çöktü.

Siyaset Bilimci – Umur Tugay YÜCEL
X: @umur_tugay

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English