Diplomasi
Rusya, Sahel’deki nüfuz mücadelesinde rakiplerini açıkladı

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyinin (RIAC) yayımladığı rapora göre, Sahel bölgesinde Batı’nın etkisinin azalmasıyla oluşan boşluğu Rusya, Çin, Türkiye ve İran doldurmaya çalışıyor. Raporda, Burkina Faso, Mali ve Nijer’deki askeri yönetimlerle ilişkilerini güçlendiren bu ülkelerin, bölgede özellikle Fransa’nın yerini almak için rekabet ettiği belirtiliyor.
Batılı ülkelerin Afrika’nın Sahel bölgesindeki etkisinin zayıflaması, yeni dış aktörlerin oluşan boşluğu doldurma arzusunu körükledi.
Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyinin (RIAC) yayımladığı Sahel Devletleri İttifakı: Yeni bölgesel bloğun askeri-siyasi olanakları başlıklı raporda, bu aktörler arasında yalnızca Rusya ve Çin’in değil, İran ve Türkiye’nin de yer aldığı ifade edildi.
RIAC uzmanları, 2020’lerin başında askeri yönetimlerin iş başına gelmesinin ardından “Sahel üçlüsü” olarak anılan Burkina Faso, Mali ve Nijer’le hangi ülkelerin ne tür ortaklıklar kurduğunu analiz etti.
Coğrafi olarak Sahel, kuzeyde Sahra Çölü ile güneydeki verimli topraklar arasında yer alan ve Atlantik’ten Kızıldeniz’e kadar uzanan tropik savan kuşağı olarak tanımlanıyor.
Sahel’de yeni ittifak
Sahel Devletleri İttifakı (AGS), Burkina Faso, Mali ve Nijer’in kurduğu askeri birlik olarak biliniyor. İttifak, 2023 yılında bu ülkelerde darbeyle yönetime gelen liderler tarafından kuruldu.
Bu liderler, 2021’de Malili Albay Assimi Goïta, 2022’de Burkina Fasolu Yüzbaşı İbrahim Traoré ve 2023’te Nijerli General Abdourahmane Tchiani oldu.
Liderlerin tamamı kendilerini geçiş dönemi başkanı ilan ederek istikrar sağlandıktan sonra seçim yapma taahhüdü verdi.
Temmuz 2024’te üç ülke, AGS’yi konfederasyona dönüştüren bir anlaşma imzaladı. Bu gelişmeden altı ay önce ise iktidar değişikliklerini olumsuz karşılayan ve Nijer’e askeri müdahaleyi gündeme getiren Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğundan (ECOWAS) ayrılmışlardı.
Rusya’nın askeri ve siyasi desteği
Rusya, bölgeye büyük önem veriyor. “Sahel üçlüsü” ile yürütülen temaslar esasen askeri-teknik işbirliğine odaklanırken, bu ülkelere siyasi destek de sağlanıyor.
Örneğin, Mali’de bir seçim sistemi kurma ihtiyacı bulunuyor.
Nisan 2025’te üç ülkenin dışişleri bakanları, Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile bir araya geldi. Lavrov, Moskova’nın Sahel Devletleri Birleşik Güçlerinin kapasitesini artırmaya, üç ülkenin ordularının savaş gücünü yükseltmeye, asker ve polis yetiştirmeye ve başka alanlarda da destek vermeye hazır olduğunu söyledi.
Lavrov ayrıca, “Afrika kıtasının ve entegrasyon yapılarının çok kutuplu daha adil bir dünya düzeninde hak ettiği yeri almasına yardımcı olacağız,” diye konuştu.
Fransa’nın bölgeden çekilişi
“Sahel üçlüsü” ülkeleri, uzun yıllar eski sömürgeci güç Fransa ile yakın ilişkiler sürdürdü. 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi’nin devrilmesinin ardından artan terör tehdidiyle mücadele için Fransa, bölgede Serval (2013–2014) ve Barkhane (2014–2022) adıyla iki askeri harekât yürüttü.
Ancak darbeler sonrası ilişkiler bozuldu ve Paris, birliklerini bölgeden çekti. Fransa’nın tutumu sertleşse de yaklaşımı ülkelere göre farklılık gösteriyor. Nijer’de tüm diplomatik faaliyetlerini sonlandıran Paris, Burkina Faso ve Mali’deki büyükelçiliklerini ise açık tuttu.
Fransa, askerlerini bütünüyle çekerken vize ve öğrenci değişim programlarını kısıtladı ve kültür kurumlarına bu ülkelerden sanatçılarla işbirliği yasağı getirdi.
Buna karşın Fransız şirketleri bölgeden tamamen çekilmedi. Devlet şirketi Orano, Nijer’de küçültülmüş kapasiteyle çalışmaya devam ediyor; reaktif sağlıyor, uranyum ihraç ediyor ve üretimi yeniden başlatmayı planlıyor.
Burkina Faso, Mali ve Nijer’den Fransız askerlerinin çekilmesi 2023’te tamamlandı. Paris’in Afrika’daki askeri varlığı Gabon, Cibuti, Fildişi Sahili, Senegal ve Çad ile sınırlı kaldı.
Ancak kısa süre sonra bu ülkeler de Fransa ile savunma işbirliğini sonlandırarak birliklerin çekilmesini talep etti.
RIAC raporuna göre, “2024 başına gelindiğinde Fransa’nın Nijer, Mali ve Burkina Faso’yla kopuşu siyasi, askeri ve insani düzeyde belirginleşmişti.”
Uzmanlar, ilişkileri yeniden kurmanın tek yolunun “ordu elitlerine açık olmak” olduğunu değerlendiriyor.
Çin’in “iç işlerine karışmama” ilkesi
Çin’in Afrika politikasının temelini “iç işlerine karışmama” ilkesi oluşturuyor. Pekin, hangi yönetime sahip olursa olsun işbirliğine hazır olduğunu vurguluyor. Ancak bunun tek istisnası, ülkelerin Tayvan konusunda Pekin’e destek vermesi olarak öne çıkıyor. Sahel’deki darbeler, bu yaklaşımı sınamış oldu.
Bir yandan Çin, Burkina Faso, Mali ve Nijer ile çalışarak bu ilkeye bağlılığını gösterirken, diğer yandan ECOWAS ve Afrika Birliği gibi çok taraflı yapılara karşı bir pozisyona düştü.
Çin’in Sahel’deki ekonomik varlığı görece küçük. Nijer’de Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) ve Çin Ulusal Nükleer Kurumu (CNNC) sırasıyla 4,6 milyar ve 480 milyon dolar yatırım yaptı.
CNPC, Nijer’den Benin’e uzanan 2 bin kilometrelik petrol boru hattı ve günlük 20 bin varil kapasiteli SORAZ rafinerisini inşa etti.
Mali’de Ganfeng Lithium, Goulamina lityum madeninde ve Bamako bağlantılı demiryolu hatlarında yüzde 50 hisse aldı. Burkina Faso’da ise Çin yatırımları, ülkenin 2018’de Tayvan ile ilişkilerini kesmesinin ardından başladı. Pekin, optik fiber ağları için 94 milyar dolar finansman sağladı.
Çin ayrıca altyapı projeleriyle de öne çıkıyor. Mali’de üniversite, meslek eğitim merkezi, konferans merkezi, futbol stadyumları, Nijer Nehri köprüsü ve ulusal müze yenilemesi gibi projeleri finanse etti.
Ancak Çin yatırımları, ülke içinde eleştirilere neden oluyor. RIAC’a göre, “Çinli inşaat firmaları Mali’de sektörün büyük kısmını tekeline aldı, yerli şirketleri ve yabancı sözleşmeleri dışladı.”
Türkiye’nin söylemi
Türkiye’nin Batı Afrika’daki varlığı, Libya’daki askeri faaliyetleri veya Somali’deki yatırımları kadar belirgin olmasa da önem kazanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2018’de Cezayir, Moritanya, Mali ve Senegal’e yaptığı ziyaret, bu durumun bir göstergesiydi.
Türkiye, son yıllarda Fransa ve Batı’nın operasyonlarını sık sık eleştirirken, Afrika güvenlik girişimlerini destekledi ve “temiz geçmişi” vurgulayan sömürgecilik karşıtı bir söylem kullandı.
RIAC raporunda, “Ankara ticari fırsatlar ararken, askeri yardımı hem yatırımlarını korumanın hem de yeni yönetimlerle bağ kurmanın aracı olarak öne çıkarıyor,” denildi.
Burkina Faso’da yönetim değişmeden önce Bayraktar SİHA’ları ihraç edilmişti. Ülkenin lideri Traoré, Baykar Defence Başkanı Haluk Bayraktar’ı devlet nişanıyla ödüllendirerek, “barış, güvenlik ve terörle mücadeleye katkısından” dolayı Türkiye’yi Burkina Faso’nun temel müttefiklerinden biri ilan etti.
Mali ile de darbeler öncesinde eğitim, ticaret ve yatırım projeleriyle desteklenen askeri yardım üzerinden ilişkiler başlamıştı. Nijer ise Türkiye’nin bölgedeki merkezi olarak görülüyor.
Rapora göre, “Niamey, coğrafi yakınlığı nedeniyle Libya sahası açısından Ankara için her zaman önemliydi.”
Darbenin ardından Erdoğan, “askerin Fransız etkisini sınırlama kararının yıllarca süren baskıya haklı bir yanıt” olduğunu söyledi ve Türkiye’nin Afrika’daki tüm aktörlerle olumlu ilişkiler kurmak istediğini belirtti.
İran’ın “izolasyondan çıkma” stratejisi
Batı’nın çekilmesiyle İran da Afrika’daki temaslarını artırdı. Tahran, “Avrupa siyaseti ve sömürgeciliğine” direnen Sahel ülkelerine destek mesajları verdi.
İran, bölgedeki konumunu savunma ürünleriyle güçlendirmeye çalışıyor. Bu kapsamda insansız hava araçları ve karadan havaya füzeler göndererek terörle mücadelede “güvenilir bir ortak” olduğu iddiasını öne çıkarıyor.
Nijer uranyumu da işbirliğinde önemli bir faktör olarak görülüyor. Basında, Tahran’ın askeri teçhizat karşılığında yaklaşık 300 ton uranyum konsantresi almaya çalıştığına dair haberler yayımlandı. Ancak ülkede Fransız Orano şirketinin hâlâ faaliyet göstermesi dikkat çekiyor.
RIAC’a göre, İran’ın Sahel’deki çabaları büyük bir ekonomik kazançtan ziyade “uluslararası alanda daha az izole görünmeyi hedefleyen geniş bir stratejinin parçası.”
Uzmanlar, Sahel’in Tahran için “henüz keşfedilmemiş bir fırsatlar alanı” olduğuna işaret ediyor.
Diplomasi
Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.
Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.
Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.
Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.
Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.
Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.
Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.
Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.
Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.
Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.
Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.
Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.
Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.
Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.
Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”
Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:
“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”
Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.
Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.
Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.
Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.
Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.
Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.
Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.
Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.
Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.
191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.
Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.
Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.
Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.
Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.
Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.
Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.
Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.
Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”
BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.
Diplomasi
ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.
Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.
Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:
“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”
Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor
ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.
Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.
Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.
İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı
Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.
Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.
Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.
Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.
İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.
Diplomasi
AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.
Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.
ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.
Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.
Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.
Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.
Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.
Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:
“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”
Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.
Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.
Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.
Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.
Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.
Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı










