Bizi Takip Edin

Söyleşi

Rusya’nın yeni dış politika vizyonu

Yayınlanma

Rusya – Ukrayna savaşının uluslararası ilişkilerde köklü ve kalıcı değişimleri beraberinde getirdiği bir gerçek. Burada tartışmalı olan husus değişimin gideceği yön ve alacağı biçim. Geleceğin neye benzeyeceğini bire bir tahmin etmek mümkün değil. Ancak olasılıkları görmek açısından canlı ve dinamik olarak işleyen Türk-Rus ilişkilerini irdelemek öğretici. ABD’nin müttefiklerine ve dünyaya dayattığı yaptırımlara katılmayan Türkiye, Rusya ile ilişkilerini her alanda geliştiriyor. Batı kurumları içindeki kurumsal varlığını da sürdürmeye devam ediyor. Yeni güçlenen Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi kurumlara ilgi gösteriyor.

Rusya ile pratik ilişkilerdeki iş bitiricilik ise ayrı bir seviyeye ulaşmış durumda. Astana sürecinden Tahıl Koridoruna, askeri iş birliklerinden çatışmalı alanlardaki ortak eylemlere kadar bir dizi uzlaşı, uzlaşamama ve müzakere süreci akıyor. Türk-Rus ilişkilerinde şu an için çekilen fotoğraf seneye muhtemelen çok daha fazla değişmiş olacak. Acaba iki devlet de Soğuk Savaş’a ve tarihe dayanan eski kalıplarını kırıyor mu? Ya da eski “kalıp” ile yeni belirsiz çok kutuplu düzen arasında plansız bir şekilde salınım mı söz konusu…

Elbette bu değişimin sınırlarına ve ulaşacağı noktaya siyasi liderler ve onları iş başına getiren toplumlar karar verecek. Ancak biz de bu sürece fikir zemininden katkı koyabiliriz. Bu düşünceden hareketle St. Petersburg Devlet Üniversitesi Diplomatik Araştırmalar Direktörü Prof. Dr. Stanislav Tkachenko ile konuştuk. Rusya lideri Vladimir Putin’in sık sık fikir toplantılarına katıldığı Valdai Kulübü’nün de üyesi olan Prof. Tkaçenko, Rus dış politikasının Ukrayna savaşıyla ile birlikte kökten değişeceğini ve Batı ile olan ilişkilerde normalleşmenin nesiller alacağını söylüyor. Tkaçenko’ya göre “zorlayıcı diplomasi” Batı’ya karşı belli ölçülerde başarısız oldu ve artık Afrika, Latin Amerika ve Asya’ya açılma zamanı. Türkiye’nin ise Moskova’dan bakınca uluslararası ilişkilerde “yeni bir olgu” olarak görüldüğünü dile getiren Tkaçenko, Türkiye’nin çok kutuplu yeni ortamda bir kutbun lideri olma potansiyeli taşıdığı değerlendirmesini yaptı. Çok kutuplu ortamda sürekli müzakere ve diyaloğun önemine atıf yapan Tkaçenko çok kutupluluğu özetle; “ilişkilerin üç beş yılda bir baştan sonra değişebileceği esnek bir sistem” olarak tarif ediyor…

  • Hoş geldiniz Profesör Stanislav Tkaçenko, bize vakit ayırdığınız için teşekkürler.

Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim, çok memnun oldum.

  • Profesör, ilk sorum bu devasa savaşın sıfır noktasıyla alakalı olacak. Her gün Ukrayna sorunu hakkında konuşuyoruz. Bildiğimiz gibi Rusya Ukrayna’daki faaliyetlerini “özel askeri operasyon” olarak tanımlıyor. Batı ise “Rus işgali” ya da “Rusya’nın saldırısı” gibi başka terimler kullanıyor. Başta ben de bu çatışmanın adı hakkında emin değildim belki de başka bir tanım gerekiyordur. Bu sorunun ilk nasıl başladığını bunca bilgi bombardımanı altında soruyorum. Bu konudan sonra da günümüze gelip yeni süreçteki Türkiye-Rusya ilişkilerini ve Rusya’nın Orta Doğudaki büyük stratejisini konuşacağız.

Şu an Ukrayna’daki çatışma ile ilgili sorunla başlayacak olursam, bir düşünce kuruluşu sayılabilecek Valdai Kulübü’nün düzenlediği ve Rus Devlet Başkanının da katıldığı foruma ben de katıldım. Ayrıca Valdai Kulübü’nün üyesiyim. Bu sene de düzenlenen forumda Rus Devlet Başkanıyla dört saat boyunca konuşma fırsatımız oldu ve orada başkana sorulan sorulardan birisi Ukrayna’daki şu an olan durumun bir “iç savaş” olduğuna katılıp katılmadığıydı. Putin de “Evet bu doğru, bu bir iç savaştır” diye cevap verdi. Bu aslında şu an yaşanan çatışmanın en önemli boyutlarından birisi. Çünkü şimdi ben ne kadar jeopolitik düzenden ve Avrupa’nın yeni güvenlik yapılanmasından bahsetsem bile eski Sovyet Cumhuriyetlerinde yaşayan insanların düzeyinde en nihayetinde bu bir iç savaştır. Ama tabi Batı ile Rusya arasındaki bu çatışmanın özüne dönecek olursak aslında 21. yüzyılın başlarındaki tek kutuplu dünya George W. Bush yönetiminde başlamıştı. İlk karşı karşıya gelme ise 2004’te Ukrayna’daki sözde Turuncu Devrim’di. Bundan sonra ilişkilerimiz 2014’te Doğu Ukrayna’daki çatışmaya kadar kötüleşmeye devam etti ve başta Kırımlılar ve Sivastopol Rusya’ya katıldı. Yani 2022’deki çatışmaya giden bu süreç aslında kaçınılmazdı. Bu gibi bir çatışmaya giden bu süreci engellemek imkansızdı. Dolayısıyla benim görüşüme göre Rus hükumeti çok hızlı bir hamleyle ilk vuruşu yapmaya karar verdi. Çünkü bir yandan da Ukrayna’nın bir vekil olduğunu ve bu çatışmanın sadece bir iç savaş olmadığını aynı zamanda Rusya ile ABD ve saldırgan NATO üyeleri arasında, Rusya’yı Avrupa Siyasi-Ekonomik Bölge’sinden atmaya yönelik bir vekalet savaşı olduğunu da görüyoruz. 2021 Aralığından beri çatışmanın bu safhasında Rusya ABD’ye, NATO’ya ve OECD’ye Avrupa’nın yeni güvenlik yapılandırılması için müzakere tekliflerinde bulundu ve Rus teklifleri Batı tarafından reddedildi. Şubat’ın sonlarında başlayan bu askeri operasyon da bu uzun kitabın sadece bir sayfası oldu.

“İlk planda öngörülenler gerçekleşmedi”

  • Profesör, siz bu çatışmayı engellemenin hiçbir yolu olmadığını söylediniz ama bazı uzmanlar da “Rusya’nın bu savaştan kaçınma ihtimali var mıydı?” diye soruyor. Çünkü yine bir değerlendirmeye göre bu Rusya için hazırlanan bir tuzaktı. Siz Rusya’nın tıpkı Afganistan’da olduğu gibi stratejik bir hata yapıp kendini kırılgan bir noktaya getirmiş olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ukrayna’nın silahlandırılmasının Rusya’yı bu çatışmada savurma ve nihayetinde kendiliğinden yenilmesini sağlama amacı olduğunu söyleyen makale ve yazıların sayısı gittikçe artıyor. Çünkü bu yaklaşıma göre Rusya aslında kendisinin varlığına güvenliğine ve istikrarına çok da büyük bir tehdit olmayan bir savaşta ama bu görüş artık Rusya’da popülerliğini yitirmeye başladı. Çünkü Ukrayna’nın 2022’de Luhansk ve Donetsk bölgelerine ve 2023’te de Kırım’a operasyon düzenlemeye hazırlandığı yönündeki istihbarat bilgileri ortaya çıktı. Elbette hala devam eden bir süreçten bahsediyoruz. Hiç şüphe yok ki 2022 Şubat’ında Moskova’daki, Kremlin’de birçok insan buradaki özel askeri operasyonun hemen hemen aynı zamanlarda gerçekleşen Kazakistan’daki olaylardaki gibi olacağını değerlendirdi. Tıpkı Kazakistan’daki gibi birkaç bin paraşütçü ile bu isyanın veya terör saldırılarının bastırılabileceğini düşünenler vardı. Tabi bu ilk planda öngörülenler gerçekleşmedi ve şimdi de Rusya yeni hedefleri amaçlayan yeni bir strateji geliştiriyor. Bu süreçte söylemler de oldukça değişti. Ukrayna’nın Nazilerden arındırılmasından başlayan bu söylemler çok temel sorunlara yöneldi. Bu temel sorunların başında Rusya Federasyonu’nun güvenliği ve Rusya’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğinin garantisini aldığı, askeri altyapının şeffaf olduğu, iki tarafın da birbirine ani saldırılarda bulunamayacağı, Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden yapılandırılması gibi konular var.

“Türkiye’nin köprü olacağını umut ediyoruz” 

  • Okuduğum bir makalenizde “Rusya’nın zorlayıcı diplomasisi” dediğiniz, Başkan Putin’in dış siyasette aldığı kararlar ve Rusya’nın diplomatik eğilimleri hakkında bir kavramdan bahsediyorsunuz. Sorum ise Rusya’nın dış politikadaki eğilimlerinin Ukrayna’yla beraber nasıl değişeceği üzerine. Mesela Rusya ‘zorlayıcı diplomasi’den uzaklaşıp başka bir dış siyaset modeline geçiş yapabilir mi?

Bu büyük oranda akademik bir soru aslında. Çünkü SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya için asıl meselelerden ve araştırma konularından birisi Rusya’nın askeri ve nükleer gücünün nasıl dış siyasetin gerçek bir alanında kullanılabileceği ve nasıl Avrupa’daki ve dünyadaki kurumlar tarafından hak ettiği değeri alabileceğiydi.Bahsettiğiniz makalem tam olarak bu konuyla ve Putin’in 1999’da Başbakan olduktan ve 2000’de Devlet Başkanı olduktan sonra geliştirdiği tüm mekanizmalarla alakalıydı. Bu yıl Ukrayna’daki çatışma ve ekonomik yaptırımlar Rusya’nın dış siyasetini kökten değiştirecektir ve hatta bu sürece çoktan girmiş bulunmaktayız. Rusya’nın ABD ve Avrupa’yla ilişkilerinin bozulmuş olduğunu görmek hiç zor değil. Bu ilişkileri tekrar uygun bir tabana oturtmak birkaç nesil ya da 20 ila 40 yıl arası bir zaman alacaktır. Bazı değerlendirmelere göre de ekonomik bağlar, birtakım aracılar yoluyla doğrudan veya dolaylı olarak devam edecek. Türkiye’nin de Rusya ile Avrupa arasındaki yatırım ve ticari akışın yeniden düzenlenmesinde çok önemli bir rol oynayacağını umut ediyoruz.

“Rusya, ABD ve Avrupa için tehdit oluşturmuyordu” 

Ayrıca Rusya’ya yaptırım uygulayan ve Ukrayna’daki savaşa dahil olan aşağı yukarı 50 ülkenin yanı sıra bu çatışmada Rusya’yı destekleyen ya da tarafsız olan dünya nüfusunun da yüzde 80’ini oluşturan yaklaşık 150 ülke bulunmakta. Bunların başında BRICS üyeleri ve Şangay İşbirliği Örgütü üyeleri ve diğer örgütler geliyor. Dolayısıyla uzun vadede Rusya’nın dış siyasetteki eğilimleri öncelikle Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle ekonomik ve ticari bağlar kurmaya yönelik olarak değişecektir. St. Petersburg’da yapılan ekonomi zirvesinde yaklaşık 50 Afrika ülkesi lideri Rus liderlerle birlikteydi. Yani Rusya uzun vadeli stratejisini artık bu yönde kurmaya başladı. Rus dış siyasetinin yeniden şekillenmesinden bahsediyoruz ve bunun da sebebi Rusya’nın eski “zorlayıcı diplomasisi”nin ABD ve Avrupa ile ilişkiler bağlamında başarısız olması. Bunun birçok sebebi vardı. Mesela Rusya, ABD ve Avrupa güvenliği açısından doğrudan bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya’nın nükleer silah kullanması hiç olası değildi ve konvansiyonel silahları da NATO üzerinde müthiş bir tehdit oluşturmuyordu. Böylece hem Rusya hem de NATO için Avrupa’nın güvenlik mimarisini kökten değiştirecek yeni stratejik adımlara yönelik uygun bir alan oluşmuştu.

  • Profesör, yakın dönemle ilgili bir sorum var. Rusya’nın bu zorlayıcı diplomasi çizgisini devam ettirebilmek için içeride yeterli gücü var mı? Ayrıca Rusya’nın iç siyasetini ve gücünün sınırlarını merak ediyoruz. Mesela Rusya’da farklı bir küresel düzen hayali olan bir güç, bir siyasi parti veya bir siyasi sınıf mevcut mudur?

Oldukça zor bir soru. Öncelikle Rus ekonomisinde, Rus finansal sisteminde ve Rus ticari sisteminde mevcut siyaset ve durum şaşırtıcı bir şekilde iyi gidiyor. 2022 yılı için cari dengemiz artıda seyrediyor. Bütçe sistemimiz şimdilik güvende, sağlıklı işliyor. Bir yandan Rus Rublesi değer kazanıyor. Yani makroekonomik açıdan baktığımızda ve dış ticaret yapısına baktığımızda Rusya fena bir durumda değil diyebilirim. Öte yandan Rusya’nın Ukrayna’daki faaliyetlerine halkın desteği oldukça yüksek. Tabi ki şimdi Rusya’da farklı siyasi güçler bulunuyor ve Rusya’nın mesela Herson’da ve Harkiv Oblastı’ndaki askeri başarısızlıkları tartışılıyor. Uzun vadeye baktığımızda da Rus ordusu modernize ediliyorken Batılı akademisyenler ve siyasetçiler, bazı kanaat önderleri anketlerle Rusya’nın içerisinde, örneğin sol partilerden Komünistlerden veya milliyetçilerden, Rusya’ya karşı bir muhalefet aramaya çalışıyorlar.

“Rusya’da yapısal bir muhalafet yok” 

Nitekim bu partiler zaten alenen Rusya’nın askeri operasyonu hakkında şüphelerini dile getiriyorlar. Aynı zamanda bu muhalefet oldukça teknik bir seviyeden ilerliyor. Yapısal bir muhalefet ise bulunmuyor. Bunun sebebi biraz da halkın mutlak bir çoğunluğunun bu çatışmadan ötürü sosyoekonomik refahının müthiş ölçüde kötü etkileneceğini düşünmemesidir. Tabi ki cephedeki can kayıpları Rusya Federasyonu için üstlenmesi çok ağır bir yük. Ayrıca Ukrayna’da bu askeri operasyonun bitmesi üzerine giderek artan beklenti, cephedeki durum donması, müzakerelerle ilgili. Sonuç olarak  ihtilafın çözülmesine yönelik seçenekler de Rus kamuoyunda oldukça popüler.

  • Profesör, şimdi ise Türkiye – Rusya ilişkilerine gelmek istiyorum. Moskova bu kaotik ortamda Türkiye’nin rolünü nasıl değerlendiriyor merak ediyorum. Mesela bir süper güç adayı olarak mı görüyor? Bu bir seçenek… Veya geçici bir arabulucu olarak mı, ya da Batı bloğunda güvenilir bir NATO üyesi olarak mı, yoksa çok kutuplu dünya düzeninin kutuplarından biri olarak mı görüyor Moskova Türkiye’yi ? Moskova’nın, Türkiye’yi orta vadede yakın bölgemizde ve küresel ölçekte nasıl değerlendirdiğini merak ediyorum.

Bu sorular için çok teşekkür ediyorum Rus dış siyaseti açısından çok önemli sorular bunlar. Her yıl en az birkaç kere akademisyenler ya da gazeteciler Putin’e “Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında ne düşünüyorsunuz? Ona güveniyor musunuz? Sizce istikrarlı ilişkiler kurabileceğiniz birisi olarak görüyor musunuz?” gibi sorular soruyorlar ve cevabı her zaman “evet” oluyor. “Ülkesine ve milli çıkarlarına sahip çıkan birisi. Anlaşma yaptığımızda da sözüne ve hareketlerine güvenebileceğimiz birisi” diye cevap veriyor.

Genelden daha özele inecek olursam Rusya Türkiye’yi sayısı beşi geçmeyecek tam olarak bağımsız olan ülkelerden birisi olarak görüyor. Bu Rusya’da da yeni ortaya çıkan bir tanım. Bu gibi ülkeler kendi çıkarlarına küresel çıkarlardan veya uluslararası örgütlere bağlılıklarından daha fazla önem veriyorlar. Türkiye’nin dışında bu ülkeler arasında Suudi Arabistan, Kuzey Kore, Brezilya, İran, Hindistan ve tabi ki Çin gibi ülkeler var. Bu gibi ülkeler gerçekten yeni çok kutuplu düzende kendi kutuplarını oluşturabilecek ülkeler. Çünkü bunlar kendi bağımsızlıklarını kazanmış yüzlerce yıllık tarihi olan medeniyetleri temsil eden ülkeler. Aynı zamanda bunlar kendi bölgelerindeki entegrasyonun yer yer serbest ticaret anlaşmalarıyla ve bazen de gümrük birlikleriyle merkezini oluşturan ülkeler. Bu açıdan baktığımızda Rusya, Türkiye’yi klasikleşmiş askeri ve siyasi ittifaklar arasında rekabet ve yarıştan daha öteye gidebilen, uluslararası ilişkilerdeki yeni bir olgu olarak görüyor.

“Putin, Türkiye’ye ve Erdoğan’a güveniyor” 

Çift kutuplu sistemde dış siyasette ABD’ye ya da SSCB’ye biat etmeniz yeterliydi. Ancak artık sistem tam olarak çok kutuplulaştı ve bu kutupların kendi aralarındaki anlaşmalar da gelişmeye başladı. Bence de bu uzlaşmalar hali hazırda ilerleyen müzakerelerle sürdürülebilir ve sürdürülmeli. Şimdi Rusya ve Türkiye arasında ilişkilerde gördüğümüz şey ise hassas konular hakkında aralıksız müzakereler ve bu çok önemli. Ukrayna’daki çatışma, Rus ve Ukrayna tahılının Türkiye üzerinden küresel pazarlara ihracatı, Orta Doğu’da ve Suriye’deki durumlar, enerji projeleri, taşıma ve lojistik koridorları gibi…Yani buradan yaklaşmakta olan dünyanın iki ittifakın oyunun kurallarını belirleyip bazen çatışıp bazen ilişkilerin iyileştiği Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir istikrar sağlamayacağını anlayabiliyoruz. Gelmekte olan çok kutuplu dünyada, kalıcı ittifakların aksine tamamen bağımsız olan devletler arasında sürekli müzakereler görülecek. Bu da her üç ya da beş yılda bir ilişkilerin değiştiği, bazen daha uzlaşmacı bazen daha az uzlaşmacı olurken, karşılıklı saygının hep olduğu ve çok kutuplu dünyanın hep olacağı anlayışıyla bu çok kutuplu sistemin Rus dış siyasetinde daha da öne çıkacağı görülüyor.

Bu tarz bir girizgahla başladıktan sonra şunu söylemek istiyorum: Biz Türkiye’yi çok güvenilir ve işlevsel bir arabulucu bir vekil ve barışı sağlayan bir unsur olarak ya da Rusya’ya gerçekleşen gıda krizinde, ticaret gibi çok temel konularda yardım edebilecek bir ülke olarak değerlendiriyoruz.

Putin birden çok kez Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanına güvendiğini 2021’de ve 2022’deki Valdai Forum’larında da söyledi. Çünkü aslında Türkiye Cumhurbaşkanının ülkesini hem içerde hem de uluslararası camiada nasıl koruduğunu anlayabiliyoruz. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kalıcı üyelerinin değiştirilmesi yönündeki fikirlere veya 21. yüzyıldaki süper güçlerin yeniden tanımlanması konusundaki tartışmalara Rusya çok fazla önem vermiyor. Birleşmiş Milletler örgütü 80 yıl önce kuruldu ve dünya o zamandan bu yana çok köklü değişimler geçirdi. Şu anda da küresel sistemdeki süper güçlerin aralarındaki ilişkiler üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Tam bağımsız ülkeler için ve çok kutuplu dünyanın Rus, Çinli ve Hint bölgelerinde askeri ittifaklar oluşturulabilecek ancak sürekli olarak ekonomi çevre ve ticaret gibi konularda müzakerelerin yapılabileceği bir forum oluşturduk.

“Rusya, Suriye’de askeri bir operasyondan memnun olmayacak” 

  • Sayın Profesör, şimdi biraz resmi daraltmak istiyorum çünkü bir yandan da bu sıralar Suriye’de Türk Ordusu’nun operasyon yapma ihtimalini konuşuyoruz. Rusya’nın böyle bir olası operasyona tepkisi nasıl olur. Çünkü biliyorsunuz Türkiye YPG’yi NATO’nun terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın bir uzantısı olarak tanımlıyor ama bir yandan da Batı yıllardır YPG’ye silah yardımlarında bulunuyor. Türk toplumu Moskova’nın Türkiye’nin yapacağı olası bir operasyona tepkisini merak ediyor…

Öncelikle bu tabi ki yüksek siyaset ve diplomasisinin bir konusu ve Rusya’nın tam olarak tutumu ne olacak bilmiyorum, ama yine de Kremlin’den Başkan Putin’in yardımcısından ve Dışişleri Bakanlığından konu üzerine birtakım sinyaller veriliyor. Öncelikle bu askeri operasyondan pek memnun olmayacağız. Türkiye’nin güvenlik endişelerini anlıyoruz, İstanbul’da ve sınır bölgesinde gerçekleştirilen terör saldırılarını düzenleyenlerin cezalandırılması gerektiğini düşünüyoruz.Rusya aynı zamanda güvenlik istihbaratı veya bu saldırıları düzenleyenlerin yakalanmasında işbirliği yapmaktan da memnuniyet duyacaktır. Ancak Rusya olarak maalesef savaşın çok riskli bir iş olduğunu biliyoruz.

Türk Ordusu oldukça büyük, NATO’nun en büyük ikinci ordusu ve oldukça profesyonel. Ancak dağlık ve engebeli arazide bir operasyona gidiyor. Bildiğiniz gibi Rusya, Suriye’deki muhalif Kürt güçlerin büyüklüğünü hesaplamaya çalışıyor. Ve binlerce asker olduğunu hesapladılar. Bu operasyon yavaş ve kanlı ve uzun bir çatışmaya dönebilir. Tabi tam olarak bilemiyorum ama Rusya’nın Türkiye’ye muhtemel mesajı şu olacaktır: Gelin, Kürt güçlerinin bir çeşit bağımsızlık arayışıyla hareket ettikleri alanı sınırlandırmak için Suriye yönetimiyle yani Başkan Esad’la bir işbirliği yapalım. Tabi ki Rusya’nın politikası bölgeyi Amerikalılardan temizlemek ve silah ve diğer askeri teçhizatların aktarılmasını engellemek olacaktır. Çünkü o bölgedeki Kürt güçlerinin saldırabilmesi ve barınabilmesi için ABD desteği hayati bir koşul olarak duruyor. Yani öncelikle Rusya, Suriye ve Türkiye arasında müzakereleri kendine dayanak görüyor ve görecektir. Rusya arabulucu bir rol oynamaya da hazır durumdadır. Tabi askeri seçenek de göz ardı edilmemeli ve bu durumda da Rusya 30 kilometrelik güvenli bölgenin dışındaki etkiyi olabildiğince azaltmaya çalışacaktır.

“Ortadoğu’daki varlığımızın yapısı değişiyor”

  • Profesör, son sorum ise Ortadoğu ile ilgili. Rusya’nın hem İsrail hem de Suriye ile özel ilişkileri var. Ukrayna Savaşı Rusya’nın Ortadoğu siyasetlerini nasıl değiştirdi?

Burada iki ana nokta var. Birincisi doğal olarak Rusya şu an Ukrayna’ya odaklanmış durumda ve Ortadoğu’daki Rus varlığı giderek azalıyor. Baktığımızda Ortadoğu’daki birliklerin geri Rusya’ya çekildiğini ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki donanmasının da azaltıldığını görüyoruz. Aynı zamanda Rusya’nın Suriye’yle ve İsrail’le özel bir ilişkisinin olduğunu söylediniz ancak 10 yıl önce bir hayal gibi gelecek olan Suudi Arabistan’la da gittikçe iyileşen ilişkilerimizin olduğunu söylemek isterim.

  • Belki bu listeye Birleşik Arap Emirlikleri’ni de ekleyebiliriz?

Kesinlikle. Keza İran’la da ilişkilerimiz ayrı bir seviyeye gelmiş durumda. Bu yüzden ilk söyleyeceğim şey askeri varlığın azaldığı ama diplomatik varlığımızın arttığıdır. Özellikle de hem Suudi Arabistan’la hem de İran’la müzakere edebilen belki de tek ülke olarak Rusya OPEC+ anlaşmasında büyük başarılar gösterdi. Bu perspektiften baktığımızda Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı oldukça değişiyor. O yüzden Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı azalıyor demek çok sığ olacaktır. Çünkü Rusya da artık bölgedeki istikrarı sağlamak için farklı araçlar kullanmaya başlıyor. Örneğin Türkiye’deki doğalgaz merkezi veya İran’daki enerji firmalarına sağlanan yatırımlar gibi farklı enerji projelerinde rol alıyor. Kuzey-Güney koridoru veya tahıl ve diğer tarım ürünlerini sağlayan gıda programında Rusya’nın öncü rolü gibi farklı alanlar da bulunmakta.

Yani benim şahsi kanaatim Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı azalmıyor, bu varlığın yapısı değişiyor. Rusya Ortadoğu’nun istikrarına oldukça fazla önem veriyor. Suriye ve Mısır gibi ülkelerle tarihsel bir askeri ittifakımız da mevcut. Başta Ukrayna’daki operasyon Ortadoğu’daki Rus varlığını kötü etkilemiş olsa da, Rusya yakın gelecekte bölgedeki varlığını güvenlik sağlayıcı olarak iyice rayına oturtmuş olacaktır.

Profesör, katılımınız için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Söyleşi

“AfD faşist bir parti değil, faşistler için bir parti”

Yayınlanma

Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde Almanya için Alternatif’in (AfD) büyük bir zafer kazanmasının ardından Almanya’nın geleceğine ilişkin büyük bir belirsizlik ortaya çıktı. Daha sonra Berlin’de Die Linke (Sol Parti) büyük bir sürpriz yaparak birinci parti oldu ve ardından ana akım medya ve müesses nizam siyasetinde büyük bir karşı kampanya başladı.

Gelecek belirsiz ama bazı alametler mevcut: CDU/CSU, SPD ve Yeşiller’de temsil bulan siyaset merkezi büyük bir çatırdama ile yıkıldı, yıkılacak durumda. Ukrayna savaşında ABD’nin rolünün geriye çekilip Avrupa’nın üç büyüklerinin (Almanya, Britanya, Fransa) daha da öne çıkacağı bir modele doğru gidiliyor. Alman sermayesi, ucuz Rusya gazından olup sanayisinin alarm zillerine rağmen Çin ile ilişkileri germeye çalışırken, Berlin’de karamsarlık ve savaş çığırtkanlığı yükseliyor.

Bütün bunları, gazeteci Arnold Schölzel ile Almanya’nın tek solcu günlük gazetesi junge Welt’in Berlin bürosunda konuştuk. Schölzel’in biyografisi oldukça ilginç ve daha ayrıntılı anlatılmaya değer; ama şimdilik şu kadarını söyleyip geçelim: Gazetec, henüz bir delikanlıyken, 1967 yılında Batı Almanya’dan Doğu Almanya’ya (Alman Demokratik Cumhuriyeti – DDR) kaçanlardan. Alman Silahlı Kuvvetleri’nde (Bundeswehr) görev yaparken “eski” Nazi yoğunluğuna dayanamayıp bu kararı almış. Schölzel, tüm DDR tarihi boyunca 1 milyona yakın kişinin Batıdan bu ülkeye geçtiğini söylüyor. “Duvarın ardı”ndan Batıya kaçışların sürekli anlatıldığı bir dünyada, bu mesele daha fazla kurcalanmayı hak ediyor.

Schölzel ile AfD’nin yükselişinden Ukrayna savaşına, Alman merkez siyasetinden Çin ile ilişkilere kadar birçok konuda konuştuk. Belirsizliğe vurgu yapan gazeteci, Alman büyük sermayesi içerisinde Rusya’ya karşı daha agresif tutumdan yana olanların yanı sıra Rusya ile işbirliğine daha yatkın bir kesim olduğunu da inanıyor. Yine de Schölzel, Alman sermaye ve siyaset sınıfındaki önemli bir kesimin, Rusya’ya boyun eğdirebileceğine ve Rusya Federasyonu’nu bir tür sömürge pozisyonuna düşürebileceğine yürekten inandığını düşünüyor. Ona göre AfD, tam da bu belirsizlik ortamı için tutulan bir “yedek güç” ve bu partinin başka koşullar altında sağa doğru daha da radikalleşmesi mümkün.

Son olarak, metindeki köşeli parantezler bana ait.

“Alman sermayesinin mevcut çıkarları CDU-SPD koalisyonu ile örtüşüyor”

Güncel Alman siyasetinden başlayalım. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD’nin son zamanlarda yaptığı “barış” atağı hakkında ne düşünüyorsunuz? ABD gerçekten bir barış mı istiyor yoksa zaman kazanıp Avrupalı müttefiklerini mi ileriye sürmeye çalışıyor?

Bu kesinlikle Trump’ın hedefleri arasında; yani Batı Avrupalıların savaşa para ödemesi. Bunu sanırım dün [18 Ekim] tekrar söyledi; bu her zaman onun hedefi olmuştur. Batı Avrupalılar da bunu büyük bir hevesle kabul ettiler.

Benim ise bu konuda iki nedenden dolayı büyük endişelerim var. Bunlardan biri, ABD ile Birleşik Krallık’ın kıtada Rusya ile özellikle Almanya’nın işbirliği yapmasına karşı çıkan eski jeopolitik geleneği; 120 yıldır böyle. Bu, çok net bir siyaset. ABD ve tüm bu Anglo-Sakson dünyanın çıkarları net. Yani [Zbigniew] Brzezinski’nin The Grand Chessboard (Büyük Satranç Tahtası) adlı eserinde tasarladığı bu Heartland [Kalpgâh] teorisiyle ilgili olan şey, değil mi? Her kim Avrasya kartını oynarsa, ABD’nin dünya gücüne bir tehdittir. Bu anlaşılabilir bir durum.

Ben şunu düşünüyorum: Eğer Rusya ile Batı Avrupa ve özellikle Almanya arasında huzursuzluk yaratmayı amaçlıyorlarsa, tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında da olduğunu düşündüğüm gibi bunda yanlış bir hesap yapabilirler. Şunun inancındayım: Ben buna Alman emperyalizmi diyorum, Alman emperyalizmi hâlâ güneşte bir yer istiyor. Her şey bununla başlar. 1897’de nunu o zamanki Dışişleri Bakanı, daha sonra Şansölye olan [Bernhard] von Bülow ilan etmişti. Bu, o dönemde Büyük Britanya’ya ama tabii ki ABD’ye de meydan okunduğunun ve Almanya’nın kendisinin bir dünya gücü, büyük bir güç pozisyonu iddiaları olduğunun ilanıydı.

Rusya’daki muhataplarım bana inanmıyorlar fakat Alman büyük sermayesinin içinde yine şu görüşe sahip kesimler olduğundan şüpheleniyorum: Biz kendimiz burada büyük bir güç konumu elde etmek zorundayız. Tartışma, bildiğim kadarıyla, bir kez daha şunun etrafında dönüyor: Bunu Rusya ile işbirliği içinde mi başaracağız, yoksa nihayetinde Rusya’yı çökertecek kadar zayıflatan Rusya karşıtı bir politika ile mi?

Bence coğrafyadan, ekonomiden ve tabii ki benim gözümde bir gerçeklik inkârından, yani Alman dış politikasının kıtadaki gerçek güç dengesini inkar etmesinden kaynaklanan konstelasyon bu.

Almanya’nın yine sahip olduğu kanaat –sanırım şu anda hâkim olan politika bu– Rusya’nın dize getirilebileceği inancı. Bunu tekrar tekrar duyuyoruz. Alman kamu televizyonunda sürekli yer bulan Kiesewetter gibi insanlar var; dış politika uzmanı Roderich Kiesewetter. Sabah akşam Kiesewetter, [Claudia] Major ve daha adını unuttuğum niceleri.¹

Yani Alman dış politikası ve güvenlik uzmanlığı çemberinde, arkasında bence katı çıkarların olduğu bir topluluk var ve onlar, Almanya’nın ve AB’nin lider ulusu olarak yine o kadar güçlü olduğuna inanıyorlar ki, bu lider Rusya’yı artık nihayet dize getirebilir.

[Alman Dışişleri Bakanı Johann] Wadephul faz‘da gerçekten de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bir karşılaştırma yaptı. Bu aslında bir şablon: Sovyetler Birliği’ni nasıl küçülttüysek, şimdi Rusya Federasyonu’nu da küçülteceğiz. Bunu çılgınlık olarak görüyorum. Tekrar ediyorum, benim Rus muhataplarım, örneğin zaman zaman konuştuğum Fyodor Lukyanov, benim Alman siyasetçilerinin bu kadar çılgın olduğunu düşünmeme inanamıyorlar ama dürüst olmak gerekirse, korkuyorum. Gerçekten buna inandıklarından korkuyorum. Söylediğim gibi, Wadephul bunu faz’da tekrarladı. Ve bu çok, çok tehlikeli bir oyun tabii ki, bunu herkes biliyor, değil mi? Çünkü Ukrayna ile Rusya arasındaki bu savaş her an daha büyük bir savaşa dönüşebilir ve bunu göze almaya açıkça niyetli insanlar var.

ABD mevcut yapısıyla biraz kenarda duruyor gibi görününüyor, sanırım. Geçen hafta Der Spiegel, NATO’nun Başkomutanı General Alexus Grynkewich ve Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) Genel Müfettişi ile bir röportaj yayınladı. Orada başka şeyler okuyorsunuz. Orada, Alman dış politikasındaki bu savaş çığırtkanlarının retoriğinin aksine Rusya’nın bir savaş planlamadığı okunuyor. Rusya bir savaş planlamıyor. Grynkewich, askeri açıdan fazlasıyla üstün olduğumuzu söyledi. Zaten bu yüzden Rusya kendine bir inisiyatif tanımamalı. Ama bu mülakattan şu anlaşılmıyor: Rusya’yı köşeye sıkıştırıp küçültmek istiyoruz. Bunu Almanlardan ve tabii ki Joe Biden gittikten sonra Almanya tarafından pratikte yönetilen, oluşan istekliler koalisyonundan duyuyorsunuz, değil mi?

Arnold Schölzel

ABD’nin Avrupa’dan çekileceği, ABD’nin NATO’yu dağıtmaya çalıştığı gibi pek çok haber duyduk. Ama aynı zamanda bir şekilde Almanya’yı NATO’nun liderliğini üstlenmeye zorluyorlar; Trump yönetimi, görünüşe göre, Almanya’nın Avrupa’ya liderlik etmesini istiyoruz diyor. Ve bu yeniden silahlanma süreci ve belki de Alman kültürünün militarizasyonu giderek artıyor çünkü ne zaman Berlin’e gelsem, havada giderek daha fazla savaş çığırtkanlığı var gibi geliyor, çok daha fazla. Fakat Alman büyük sermayesinin, büyük burjuvazisinin Ukrayna’da ne yapmaya çalıştığını anlamak zor. Elbette, özellikle silah ve savunma sanayinde bazı büyük yatırımları var. Sanırım bu, bir nevi savaş çabaları ya da dijitalleşme ya da bunun gibi şeyler için bir tür laboratuvar görevi de görüyor, ama yine de Almanya ya da bazı Alman burjuva çevreleri de Ukrayna savaşı nedeniyle bazı sıkıntılar yaşıyor. Alman burjuvazisinin bu çelişen çıkarlarını ve Ukrayna’da ne yapmayı planladıklarını nasıl bir araya getirebiliriz? Neden bunu yapıyorlar?

Gerçekten de asıl hedefin Rusya olduğunu düşünüyorum; tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Rusya’nın çöküşü. Rusya 80’den fazla ulus ve milliyetten oluşuyor. Rusya Federasyonu’nun kendisinde de çok ama çok farklı uluslar bulunuyor. Sanırım bunu 1990’larda ve 2000’lerde Çeçenistan’da, Kafkasya’da, genel olarak Tataristan gibi yerlerde Müslüman nüfus üzerinde ulusal kartı oynayarak denediler. Bu başarısız oldu, tıpkı Çin’de Tibet veya Sincan, yani Uygurlar üzerinden ulusal kartı ve ulusal bölünmeyi getirme çabalarının başarısız olduğu gibi.

Şimdi Rusya’da açıkça ilan edilen hedef –ki kendisi muazzam hammadde zenginliklerine sahip– Rusya’yı siyasi olarak o kadar zayıflatmak ki, yarı bağımlı ya da sömürge statüsüne gerilesin.

Alman İmparatorluğu dönemindeki Alman dış politikasının bir öncüsünü her zaman hatırlarım. Adı Paul Rohrbach. 1916’da şu güzel sözü sarf etmişti: Kiev’e sahip olan, Moskova’yı dize getirebilir. Bu aslında Brzezinski ve evet, 70-80 yıl öncesinden. Alman sermayesinin büyük bir bölümünün, Rusya ile işbirliği içinde kendi hedeflerine ulaşabileceği düşüncesinden vazgeçtiği izlenimine kapılıyorum. Siemens’in Rusya’dan neredeyse tamamen çekilmiş olması gerçeğini bile çok ama çok ciddi bir uyarı işareti olarak görüyorum. Siemens yaklaşık 1860’tan beri Rusya’da çalışıyordu. Lenin’in planı – komünizm, Sovyet iktidarı artı elektrifikasyon; bu elektrifikasyonun büyük kısmını Siemens gerçekleştirmişti.

Dolayısıyla bu ticaretten vazgeçip çekilmek, bence Alman büyük sermayesinin Rusya ile işbirliğinden başka planları olduğunun çok ciddi bir uyarı işareti. Buna ilaveten bence Donald Trump –ama bu Biden ile başlamıştı– Batı Avrupalılara şunu söyledi: Rusya ile ne yaptığınız artık sizin hikayeniz, bizim Çin ile sorunumuz var. Bence şu anda yaşananların arkasındaki arka plan bu.

O halde soru şu: ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin geleceği nasıl olacak? Bu durum tabii ki Avrupa’daki bu konumlanmaları etkiliyor. Açıkçası bu meseleden emin değilim. Çin konusunda Alman büyük sermayesi açıkça ikiye bölünmüş durumda. Bir taraftan, eğer Çin ile işbirliği yapmazsak teknolojik ve iktisadi olarak geride kalacağımızı söylüyorlar. Diğer taraftan ise, sanırım her yola başvurarak Çin ile olan bu sıkı bağdan, bu iktisadi entegrasyondan kopmaya çalışıyorlar ve –nasıl olacağına dair henüz kesin bir fikrim yok– bir şekilde Rusya’yı zayıflamasına yol açacak tavizler vermeye zorlayan bir politika aracılığıyla bağımsızlaşmaya çalışıyorlar.

Bu biraz çelişkili geliyor, çünkü tabii ki Çin ile Rusya arasındaki işbirliği öyle bir boyutta ki, Çin’in Rusya’yı terk ettiğine dair hiçbir işaret yok. Buna inanmıyorum. Ama Çin orada muhtemelen kendi pozisyonunu da alacaktır. Hangisi olduğunu bilmiyorum ama bu çok ama çok karmaşık.

Koçbaşı olarak AfD

Bu tabloda AfD nerede, hangi konumda yer alıyor? Bu parti yüzde 30 oy alıyor ve savaşla ilgili olarak, Alman büyük sermayesi konusunda AfD kendini nasıl konumlandırıyor, bunu açıklayabilir misiniz?

Bence bu Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin de bir ifadesi. Savaş ve Rusya ile ilişkiler politikalarında hemfikir değiller ve neyse ki henüz hiçbir şey kararlaştırılmış değil. Söylediğim gibi, bir agresif varyant var; fakat bunun yanı sıra tabii ki Rusya’ya karşı makul bir politikadan, işbirliği isteyen bir politikadan yana olan yeterli şirket ve sermaye kesimi de var. St. Petersburg’daki son Uluslararası Ekonomi Forumu’nda çok sayıda Alman firması vardı. Gerhard Schröder şimdi Globus’ta bu görevi üstlendi. Diğer büyük Alman şirketleri de Rusya’da hâlâ faaliyet gösteriyor. Örneğin Metro ve otomobil üreticileri tüm kapıları kapatmadı. En azından fabrikalarını tamamen terk etmediler.

AfD ise, genel siyasette benim bakış açıma göre bir politik bir yedek [reserve] oluşumdur. Yani, sanırım iktisadi krizin belki de derinleştiği, Federal Cumhuriyet’te politik bir krizin de yaşandığı bir durumda, AfD “transatlantik sağ” anlamında bir yedektir, özellikle de CDU’yu desteklemek için tabii ki.

[Saksonya-Anhalt eyaletinin başkenti] Magdeburg belki de böyle bir şeyin nasıl görünebileceğinin test edildiği bir laboratuvar. Friedrich Merz’i nihayet AfD’ye karşı bu sözde güvenlik duvarını (Brandmauer) yıkmaya zorlayan etkili güçler de var.

Şimdiye kadar bunun sadece bir söylenti olduğu söylendi fakat örneğin Axel Springer CEO’su Mathias Döpfner’in Merz’den iki kez AfD’ye karşı daha işbirliğine yatkın bir politika izlemesini talep ettiği söyleniyor. Bu sadece bir söylenti, ama hiçbir zaman gerçekten yalanlanmadı da.

Ve Döpfner, Peter Thiel ve Elon Musk ile çok iyi ilişkilere sahip.

Peter Thiel’e daha yeni bir ödül, Axel Springer Ödülü’nü takdim etti ve kendisiyle uzun bir sohbet gerçekleştirdi. Ve buradaki asıl ilginç olan şey –bu benim ve Sevim Dağdelen’in AfD’nin transatlantik sağla ilgili olduğu argümanını güçlendiriyor– Peter Thiel’in konuşmalarda, ödül töreninde Matthias Döpfner ile yaptığı uzun bir sohbetinde ve şimdi de ABD büyük sermayesinden çeşitli insanlarla olan ilişkisi. Örneğin, ABD’nin en büyük bankası olan JP Morgan Chase’in başkanı Jamie Dimon diyor ki, Trump’ın burada yaptığı şey müttefiklerini tehdit etmek, Batı Avrupa’dan NATO’yu çekmeyi gerçek bir politika olarak değil de bir tehdit olarak öne sürmek… Dimon bunun yanlış gittiğini, bunun yanlış bir politika olduğunu, “eski Batı”yı geri kazanmamız gerektiğini söyledi. Bu, Batı Avrupa ile olduğu kadar Japonya, Filipinler ve Güney Kore ile de mantıklı bir işbirliğini yeniden tesis etmek, yani eski Batı’yı yeniden kurmak demek. Bunun Çin politikası açısından siyasi olarak ne anlama geldiğini söylemedi ama iyi bir şey olacağından şüpheliyim. Dolayısıyla bu daha ziyade Demokratların geleneksel politikası olacaktır: içerde Trump ve tüm MAGA hareketine göre daha liberal fakat dışarıda Çin ve Rusya’ya karşı daha sert bir politika izlemek.

Ve bunun, eski Batı’yı yeniden tesis etmek için, AfD ile birleşmesi bana çok mantıklı geliyor. Bu, ABD sermayesi için, ABD’nin Batı Avrupa’ya karşı çatışma politikasından sanırım daha ilgi çekici. Fakat bütün bunlar şu anda o kadar hareket halinde ki, bundan gerçekçi bir politikanın ne çıkacağı hakkında pek bir şey söylenemez. Bunu kabul etmeliyim. Yani işler gerçekten de nereye varacağını söylemenin zor olduğu bir aşamada. Bir kez daha söylüyorum; çıkarlar Almanya’da, Alman büyük sermayesi içinde bölünmüş görünüyor. En azından iki tane var: agresif varyant, işbirliğine yatkın varyant. AfD muhtemelen her ikisine de hizmet ediyor, bu onlar için fark etmez. Onlar, cep ihtiyatı de deriz, büyük siyaset için rekreasyon yedeğidirler. Bunun gerçekten hayata geçip geçmeyeceği başka bir konu, CDU’nun seçim sonuçlarına da bağlı. Orada ise Friedrich Merz CDU’nun oy oranlarını sürekli olarak aşağı çekiyor; öyle ki, AfD’yi gemiye alma zorunluluğu azalmaktan ziyade artıyor.

Tabii ki öncelikle iktisadi düzeyde yönlendirilmeler yapılıyor ve bunlar daha sonra siyasete, Rusya ve Çin’e yönelik politikaya da yansıyor. Fakat dediğim gibi, hangi fraksiyonun orada galip geleceğini söylemek çok zor.

Thiel ödül aldı, yine Papa ve ÇKP’ye çattı

Siz AfD’nin yeterince büyüdüğünde yeni bir CDU veya CDU 2.0’a dönüşeceğini mi düşünüyorsunuz?

Kesinlikle. AfD, CDU’dan bir kopuştu. CDU üyeleri tarafından kuruldu. Doğu Almanya’da, örneğin Saksonya’daki liderliği esas olarak 1990’larda Kurt Biedenkopf yönetiminde şekillenmiş eski CDU’lulardan oluşuyor. Saksonya’da da özellikle güçlü olan AfD, bence bir CDU ürünü.

Elbette her an geri dönebilir. Bir radikalleşme de meydana gelebilir; AfD, Federal Cumhuriyet’in eski CDU’sunda yasaklanmış olan şeyleri –yani antisemitleri, ırkçıları ve aynı zamanda ABD’nin destekçilerini– toplamıştır. Açık faşistler AfD’de memnuniyetle karşılanıyor. Benim görüşüm bu: AfD faşist bir parti değil, ama faşistler için bir partidir. Elbette bu bağlamda bir radikalleşme de yaşanabilir.

Bu aynı zamanda AB içindeki gelişmelere de bağlı. İtalya’mız var, orada işler düşünüldüğünden biraz farklı gidiyor, yani Meloni altında bir radikalleşme yok. Fakat gelecek yıl Fransa’da Marine Le Pen başkan olursa, muhtemelen burada Almanya’da da yolun nereye gittiğine yeniden karar vermek zorunda kalacağız. Şu anda çok ama çok şey açıkta duruyor.

Aynı durum Die Linke (Sol Parti) için de mi geçerli? Çünkü sanırım sizin gazeteniz Junge Welt’te, Die Linke’nin giderek daha çok kentli, havalı kesimin partisi haline geldiğini, yani bir nevi yeni bir SPD gibi olduğunu anlatan bir makale okumuştum. Bu doğru mu?

Evet. Berlin’de seçimleri kazansa da özellikle Doğu Almanya’da sürekli kan kaybediyor. 10 yıl öncesine kadar tüm Doğu Almanya’da seçmenleri %20 civarındaydı; şimdi çoğunlukla %10’un altında ve burada Berlin’de büyük ölçüde gerçekten göçmen nüfusun –veya göçmen kökenli nüfusun– oy verdiği bir istisna var. Elif Eralp, baş aday, bunda büyük bir rol oynadı.

Şunu da söylemek gerekir ki, Berlin’de 2,5 milyon seçmen vardı, aynı zamanda ilk kez 16 yaşından itibaren oy kullanılmasına izin verildiği için çok sayıda genç insan vardı. Fakat Berlin’de yıllardır yaşayan ama seçme hakkı olmayan yeni bir rekor insan sayısı da vardı: 1,4 milyon. Bunlar tabii ki –sanırım bunların neredeyse 1 milyonu– Alman pasaportu olmayan insanlar, bu daha önce hiç görülmemişti.

Sol’un tüm programı bence, evet, sosyal demokrat bir program. Sanırım Sol’un bu seçim zaferini tekrarlaması da çok zor olacak. Daha sonraki seçimlerde bu zaferi tekrarlamayacaklar.

Fakat CDU, SPD ve Yeşiller gibi ana akım partiler, Berlin’deki Die Linke’yi antisemitist ya da benzeri bir şey olarak göstererek, AfD’yi normalleştirmek istiyorlar gibi görünüyor. Çünkü Die Welt gibi yayınlarda bazı haberler okudum ya da videolar izledim; orada AfD’nin şu anda bile Die Linke’den daha normal olduğu iddia ediliyor. Die Linke’yi, AfD’yi normalleştirmek için kullanmak mümkün mü?

Evet. AfD Saksonya-Anhalt’ta seçimleri kazandığında [CSU lideri ve Bavyera Eyaleti Başbakanı] Markus Söder bunun demokrasi olduğunu söyledi. Fakat Sol Parti Berlin’de kazandığında, “Onlara verdiğimiz tüm parayı keseceğiz, şunu yapacağız, bunu yapacağız,” dedi. Söyleyebilirim ki CSU ve Markus Söder için, soru aynı zamanda AfD ile nasıl başa çıkılması gerektiği ve bence onlar AfD hakkındaki politikalarını nasıl yöneteceklerine dair kararını vermişler.

AfD, CDU ile ittifak kurmayı hedefliyor

Ama yine de CDU’da da, AfD ile nasıl başa çıkılacağı konusunda bir tür bölünme var. Çünkü partinin bir kısmı bu partiyi yasaklamak istiyor, diğer kısmı ise “hayır, bunu yapmayın” diyor. Bu partiyi yasaklamak mümkün olabilir mi?

Birlik örgütlerinin parti adlarında bu “C” harfi var, yani Christian (Hristiyan). Büyük Hristiyan kiliseleri var; Katolikler, Roma Katolikleri ve Lüteryenler, CDU/CSU içinde çok güçlüler. Ve ayrıca Yahudiler var. Örneğin Karin Prien, gençlik ve sosyal işler bakanı. Prien Yahudi bir aileden geliyor ve örneğin onunla AfD arasında herhangi bir işbirliği olacağını sanmıyorum. Yani haklısınız, CDU da kendi içinde bölünmüş durumda ve bu büyük sorunlara yol açacaktır.

Çin konusuna değinmiştiniz ama son zamanlarda Almanya’da Çin aleyhine pek çok tartışma yaşanıyor. Sanırım birkaç yıldır hem Alman devlet yetkilileri hem de otomotiv sektörü gibi büyük sektörler, Çin’e karşı temkinli bir tutum sergiliyordu. Örneğin, Çin’e karşı herhangi bir gümrük vergisi uygulanmasını istemiyorlardı. Ancak son zamanlarda tavırlarını değiştirip Rusya aleyhinde olduğu gibi sert söylemlere yöneldiler.

Hayır, durum daha karmaşık. Annalena Baerbock’u hatırlıyor musunuz, şu ünlü [Yeşil] dışişleri bakanını. O, bir Çin stratejisi sunmuştu, değil mi? Bu stratejide Çin “ortak, rakip ve sistemik düşman” olarak tanımlanmıştı. Bunun sonucu “decoupling” [ekonomileri ayrıştırma] olacaktı.

Bugün bakıldığında bunun başarısız olduğunu söyleyebilirim. Artık kimse bu Çin stratejisinden bahsetmiyor ve sanırım bu strateji henüz üç yıllık. Artık kimse bundan bahsetmiyor. Ayrıca daha sonra “decoupling” de temkinli, çok temkinli bir “risk azaltma” [derisking] sürecine dönüştü. Bunlar, meşhur tedarik zincirleri meselesi. Yani, tüm yumurtaları tek bir sepete koymaktan kaçınmak istersiniz; bir kriz durumunda Çin’den gelen teslimatlara bağımlı kalmak istemezsiniz.

Öte yandan, geçen yıl ilk kez Çin’e gittim ve Çin basınında, Alman yöneticiler hakkında, burada Handelsblatt’ta, faz’ın ekonomi bölümünde ya da Süddeutsche Zeitung’da okuduklarınızdan tamamen farklı şeyler yazıyor. Çin’deki Alman yöneticiler, özellikle otomotiv sektöründe, sadece burada üretim yapmakla kalmamamız gerektiğini, aslında burada araştırma ve geliştirme faaliyetlerini de yürütmemiz gerektiğini söylüyorlar.

BMW geçen yıl Çin’de kendi araştırma ve geliştirme tesisini kurdu. VW için de durum aynı. Bunun gerekçesi ise şu: Burada, tabiri caizse, dünyanın ön saflarında, küresel teknolojinin ön saflarında yer alıyorlar; biz de bunun bir parçası olmazsak, küresel pazardaki fırsatlarımızı kaçıracağız.

Alman şirketleri için artık tamamen farklı, stratejik meseleler söz konusu; sadece bu sektörde değil, yapay zeka gibi bir sektörde de. Bunu oldukça açık bir şekilde dile getiriyorlar: Almanya belirli teknik alanlarda o kadar geride kalmış ki, ancak Çin ile işbirliği yaparak ayak uydurabiliyor.

Alman siyasetindeki üsluba gelince… Ben olsam temkinli olurdum. Siyasetçiler tutumlarında temkinli hale geldiler ama Alman medyası ise gelmedi. Burada ekonomi gazetelerinde bile Çin’de teknolojik açıdan gerçekte neler olup bittiğini duymuyorsunuz.

Elbette istisnalar var. Bugün faz’ın ekonomi bölümünde, Çin’in yazılım alanında Nvidia’yı neredeyse yakaladığı yazıyor. Daha kısa bir süre önce bile, yapay zeka yazılımı konusunda Çin’in Nvidia’nın ve büyük ABD’li teknoloji şirketlerinin, aylar, hatta yıllar gerisinde olduğu konuşuluyordu. Bugünkü faz, ikisinin birbirine çok yakın olduğunu belirtiyor ve her şeyden önce Çin’in stratejisinin her şeyi açık kaynak haline getirmek olduğunu vurguluyor. Bu da inanılmaz derecede ucuz ve herkesin erişimine açık olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla faz bunu, tabiri caizse, devasa bir rekabet olarak tanımlıyor: Almanlar da bu rekabete katılacak; doğal olarak ucuz olan yere yönelecekler, değil mi?

Almanya’da zorunlu askerliğe karşı okul grevi başlıyor

Bugün (19 Ekim) Berlin’de başlayan yatırım forumunda Şansölye’nin Nvidia’nın CEO’su Jensen Huang ile görüşmesi bekleniyor ve o, az önce Berlin’e giderken Londra’da Bild gazetesine verdiği demeçte, Almanya’nın teknoloji alanında ne kadar geride kaldığını görmekten yüreğinin parçalandığını söyledi. Ona göre Almanya (ne de olsa her zaman kibardırlar) çok yetenekli insanlara sahip ama artık gerçekten işe koyulmaları gerekiyor.

Açıkçası ben Çin’de sadece bir tür siyasi turist olarak bulunuyordum ama Almanya’da neler olup bittiğini okuduğumda şunu öğrendim: 2019’dan beri devam eden iktisadi durgunluk. 2019’dan beri durgunluk yaşıyoruz ve bu arada buna ücretler de dahil; bu da tabii ki halk arasında büyük bir hoşnutsuzluk kaynağı. İşte AfD’nin aslında büyüdüğü zemin bu.

Mesele sadece Rusya ile barış değil; her şeyden önce, elbette, sanayi ve mavi yakalı istihdamın kaybı. Yüzbinlerce işten bahsediyoruz; sadece otomotiv elektroniği sektöründe bile şu anda her ay 10.000 iş kaybediliyor. Mesele şu ki, yatırımlarda bir düşüş yaşandı. Almanya’daki yabancı yatırımlar henüz 2019 seviyesine tekrar ulaşamadı.

İşte bu yüzden bugün burada gerçekleşen gibi bir yatırım zirvesi düzenliyoruz. Çin’den bir siyasi turist olarak geri döndüğümde dedim ki, “İnsan bir izlenim ediniyor, biraz abartılı ve tam olarak doğru değil, ama Almanya, Çin’e ve orada sergilenenlere kıyasla bir sanayi müzesine benziyor.”

Bu açık bir strateji ve Federal Cumhuriyet bununla yüzleşmek zorunda: Bence tam da bu durum –bu zayıflık ve gerileme– yüzünden şu anda burada yatırım konferansı düzenleniyor. Yani, siyasetteki saldırganlık kısmen bu zayıflıktan kaynaklanıyor. Görüldüğü gibi, zemin kaybediyoruz ve bu bir sorun.

Fransa’da ve başka Avrupa ülkelerinde başta gençlik olmak üzere birçok kesim sokakta ama Almanya’da benzer bir eğilim yok. Örneğin üç sene önce Berlin’de şahit olduğumuz barış mitinginde yer alan katılımcı sayısı ile bu sene yapılanları kıyaslarsak bariz bir katılımcı düşüşü de var. Buna ne dersiniz?

Bu doğru. Fakat Almanya’da da bir yıldan bu yana devam eden “Okul Grevi” var. Bu eylemlerde gençler zorunlu askerlik uygulamasına karşı önemli bir direniş sergiliyorlar. Fransa’da olduğu gibi bir sokak hareketliliği olmasa da Okul Grevleri Almanya gibi bir ülke için gayet büyük görünüyor.


¹ Roderich Kiesewetter: CDU’lu milletvekili ve partinin dış politika sözcüsü. Rusya’ya karşı sert tutumuyla biliniyor. Claudia Major: Doğu Berlin doğumlu Alman güvenlik ve savunma politikası uzmanı. Rusya’nın iç bölgelerinin vurulmasının meşru olduğunu savunurken, yakın zamanda Çeçen ayrılıkçılarla buluşması da Almanya’da gündem olmuştu. (Editörün notu)

Okumaya Devam Et

Söyleşi

Emekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti

Yayınlanma

ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, Washington yönetiminin İran’a karşı net bir askeri stratejiden yoksun olduğunu ve çatışmada inisiyatifin Tahran’a geçtiğini belirtti.

ABD ordusundan emekli Yarbay ve askeri analist Daniel Davis, Washington’da Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç’un sorularını yanıtladı.

Daniel Davis Harici Medya’ya verdiği mülakatta ABD’nin İran’a yönelik askeri harekatını, Washington’daki stratejik karar alma mekanizmalarını, ABD-İsrail ilişkilerini, modern savaş doktrinindeki dönüşümü ve küresel güç dengelerini ele aldı.

İran savaşına ilişkin soruları yanıtlayan emekli Yarbay Daniel Davis, ABD yönetiminin sahada ulaşılabilir bir askeri stratejiye sahip olmadığını dile getirdi. Davis, “ABD’nin bir arzusu var, bir stratejisi yok diyeceğim. İran tarafına boyun eğdirmek, onları köşeye sıkıştırmak, Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek, bölgedeki hiç kimse için tehdit oluşturmadıklarını kanıtlatmak ve nükleer silahlara asla sahip olmamalarını sağlamak istiyor. Arzumuz bu. Fakat bu hedeflerin hiçbirine ulaşmak için bir strateji bulunmuyor” dedi.

Geçmişteki askeri deneyimlerine dayanarak sahadaki coğrafi ve teknik zorlukları aktaran Davis, “Doğrudan muharebe tecrübesine sahip bir asker olarak, örneğin Afganistan ile Pakistan arasındaki bu dağların bazılarında muharebe tecrübesi edinmiş biri olarak biliyorum ki İran’ın içindeki dağların birçoğu aynı dağ kategorisindedir. Batı Avrupa’nın büyük kısmı kadar geniş olan ve batı cephesinin tamamını bu tür sıradağların kapladığı bir ülkeyi fethetmenin ne kadar zor bir askeri görev olacağını biliyordum. Bu nedenle karada hiçbir şey yapamayacağınızı biliyordum. Ancak sadece hava gücüyle de, sahip olduğu bu tür bir savunma kapasitesi bulunan ve bu nitelikteki bir ülkeye boyun eğdiremeyeceğinizi biliyordum” ifadelerini kullandı.

İran’ın savunma altyapısının uzun yıllara dayandığını belirten Davis, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Özellikle bunu yirmi yıldır öngörüp yer altı mağaraları, üretim tesisleri, depolama tesisleri inşa ederek ve insansız hava araçları ile füzelerinde üretim kabiliyetleri geliştirerek her türlü hazırlığı yapmışken bunu yapamazsınız. Bunları yenmenizin hiçbir yolu yok. Çünkü bu tür tesisler yalnızca Tomahawk, Jasmine seyir füzeleri, PSM veya ATAC gibi tüm taarruz füzelerimize karşı dayanıklı olacak şekilde değil, aynı zamanda hayatta kalacak şekilde tasarlandı. Çoğu nükleer patlamadan da sağ çıkabilecek kapasitededir. Ben burada, ABD’de bunlardan bazılarının içinde bulundum. Fiziksel olarak bir dağın altında olan bazılarında bulundum. Bunların inşa edildikleri dönemde Sovyetler Birliği’nin sahip olabileceği en büyük nükleer silahlara karşı özel olarak tasarlandığını biliyorum. Buradakiler de aynı türden şeylerdir. Bir savaşı başlatma eylemine girişmeden önce, düşmanın bu kadar büyük olduğunu, bu tür savunmalara sahip olduğunu biliyorsanız ve herkes bunların nükleer olmayan konvansiyonel mühimmatlarımıza karşı dayanıklı olduğunu biliyorken, açıkça başaramayacağınız bir şeye onları zorlamak için neden bir savaş başlatırsınız?”

Savaş kararının arkasındaki kabullere değinen Davis, “Bunun Benjamin Netanyahu tarafından körüklenen bir fantezi olduğunu düşünüyorum. ‘Liderlerine suikast düzenlersek, Venezuela’da Maduro’ya ne olduysa aynısı olur. Oraya gidip onu yakaladınız ve devre dışı bıraktınız, bunu yaptığınızda tüm hükümetin kontrolünü ele geçirdiniz, ülkeyi temelde size teslim ettiler, burada da aynısı olacak’ denildi. Venezuela’nın İran gibi olduğunu düşünen hiç kimse hiçbir şeye dikkat etmemiştir. Kültür, tarih, din, tecrübeleri, son 47 yılda gerçekleşen her şey Venezuela’dakinden kökten farklıdır ve Venezuela’da sahip olduğumuz gibi süreci kolaylaştıracak içeriden bir kişiye de sahip değilsiniz. Fakat Başkan Trump böyle düşünmüş görünüyor” diye konuştu.

“28 Şubat’ta savaşı başlattığında kaderimizi mühürledi, bu savaşı kaybettik”

ABD Başkanı Donald Trump’ın kararlarındaki tutarsızlıklara ve harekatın gidişatına işaret eden Davis, “Bu durum onun sıkışıp kaldığının kanıtıdır. Çünkü bana göre 28 Şubat’ta savaşı başlattığında kaderimizi mühürledi. Bu savaşı kaybettik. Şu anda devam ediyor olsa bile, bunu kazanmamızın mantıklı bir yolu yok. Çünkü İran tarafının sahip olduğu kozu ortadan kaldıramayız” dedi.

Askeri baskı araçlarının yetersiz kaldığını belirten Davis, “Hâlâ füzelerimiz, uçaklarımız, uçak gemilerimiz ve tüm bu tür unsurlarımız var. Bu yüzden uygulanabilir görünüyor. ‘Belki yeterince iyi bir anlaşma yaparsak ya da üzerlerinde yeterince baskı kurarsak, belki abluka uygulayıp halkı hükümetin fikrini değiştirecek kadar zor durumda bırakırsak’ diye düşünülüyor. Bu bir fantezidir. Başkan Trump’ın elindeki tek şey bu. Çünkü sadece askeri gerçekliğe, stratejik gerçekliğe, kültürel ve dini gerçekliğe dayanarak hareket etseydi, bunun akılsızca bir hareket olduğunu bilirdi ama bilmiyor” açıklamasını yaptı.

Trump’ın müzakere yaklaşımını ve varılan mutabakatın bozulmasını anlatan Davis, şu ifadeleri kullandı: “Kendisi işlem odaklı birisi ve ilişkilerin bugünden yarına çözülmesini istiyor. Örneğin mutabakat muhtırası döneminde bu süre 60 gün olacaktı. Savaşa başladıktan sonra elde edilebilir hiçbir askeri hedef kalmadı. Arzuladığınız şeyler ne olursa olsun artık onlara ulaşamazsınız çünkü gerçekle yüzleştiniz. Şimdi bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor ancak bu anlayış içinde bile rasyonel ve tutarlı bir bakış açısına ulaşamıyor. Herhangi bir rasyonel kişi, 17 Haziran’da mutabakat muhtırası imzalandığında bunun ona bir çıkış yolu sağladığını düşünürdü. Bu muhtıranın şartlarını uygularsınız, kriz çözülür, çifte abluka kaldırılır ve Hürmüz Boğazı yeniden açılabilirdi.”

Mutabakat metninin maddelerine ve sonrasındaki gelişmelere değinen Davis, “Trump’ın imzaladığı şartlarda İran’ın Hürmüz Boğazı’nın idari kontrolüne sahip olduğu ancak 60 gün boyunca hiçbir geçiş ücreti talep edemeyeceği belirtiliyordu. İran bunu kabul etti fakat sadece bir kelimeyi, ‘yalnızca 60 gün boyunca’ şartını kabul etti. Sonrasında ücret alacaklarını kamuoyuna açıkladılar ancak bu 60 gün boyunca almayacaklardı. Metinde ABD’den hiçbir şekilde bahsedilmiyordu. Bizim bir söz hakkımız olmadı. İşleyişin nasıl olacağına karar verme yetkisi Umman ile birlikte İran’a bırakıldı. Bunun planını hazırlamaları için onlara 60 günün 30 gününü verdik. Fakat dört beş gün geçtikten sonra ABD aniden Umman ile birlikte yeni bir güney koridoru ilan etti” dedi.

Kararın bozulma sürecini aktaran Davis, şunları kaydetti: “Boğazı yeniden açacak bir adım üzerinde anlaşılmışken ve trafik savaş öncesi seviyesinin yaklaşık üçte birine çıkmışken, ilk gün birçok sevkiyat doğrudan geçmişken Trump, başlayan felaketten makul bir çıkış yolu bulma yönündeki bu gelişmeyi bizzat geri çevirdi. Washington’daki bazı kaynakların aktardığına göre kendi çevresindeki savaş yanlılarının ve İsrail tarafındakilerin yoğun baskısı altında kaldı. Bu baskıya karşı geri adım attı ve beşinci paragrafa kendini dahil ederek şartları değiştirdi. İsrail’e Lübnan’ı kapsayan ve tüm cephelerde ateşkes öngören birinci paragrafı hiçbir zaman uygulatmadı. Onlara 30 gün süre dahi tanımadık, beş gün geçmeden müdahale ettik. Trump’ın bir hedefi var, ona ulaşamıyor, başka bir şart öne sürüyor ve sonra onu da geri alıyor. Çok kolay yönlendiriliyor; bir karara varıyor, sonra birisi onunla konuşuyor ve fikrini değiştiriyor.”

Benzer bir durumun Suudi Arabistan ile ilişkilerde de yaşandığını hatırlatan Davis, “Suudi Arabistan ile harika bir anlaşma yaptığını söyledi, ertesi gün ise ‘İbrahim Anlaşmaları’nı imzaladıkları sürece’ diyerek şartı değiştirdi. Suudi Arabistan ise bunun anlaşmanın bir parçası olmadığını ve hiç konuşulmadığını açıkladı. Bu durum, Başkan Trump’ın baskı gördüğünde sürekli taviz verdiğini gösteriyor. Bu temelde ABD ile nasıl herhangi bir anlaşmaya varılabilir? Bu durum hiçbir askeri ve diplomatik çıkış noktasının kalmadığı anlamına geliyor çünkü kendisi buna izin vermiyor” dedi.

“Kontrol artık ekonomik bir mesele değil, ulusal güvenlik zorunluluğudur”

Mevcut açmazdan karşılıklı bir çıkış imkanının kalıp kalmadığına yönelik soru üzerine Davis, “Mutabakat muhtırası elimizdeydi, bu anlaşmayı almıştık. Ancak Başkan Trump ve Bakanı Scott Bessent, ‘beğendiğimiz bir anlaşma olduğu sürece yeni bir anlaşma istiyoruz’ dediler. Zaten bir anlaşmanız vardı, şimdi hangi anlaşmadan bahsediyorsunuz? İran tarafı iki ay önce yaptığı bir anlaşmadan farklı yeni bir anlaşmayı neden müzakere etsin? Bu tamamen mantıksızdır. İran tarafı sahip olduğu füze şehirleri ve boğazı kontrol edebileceği diğer yarım düzine alternatif yöntemle askeri üstünlüğü elinde tutuyor. Resmi yetkililerinin sosyal medyada belirttikleri gibi, boğazın kontrolü artık sadece ekonomik bir mesele değil, askeri bakımdan çok daha güçlü olan Amerikan rakibini dengede tutabilecekleri tek araç olduğu için bir ulusal güvenlik zorunluluğudur” diye konuştu.

Petrol krizinin etkilerini değerlendiren Davis, “Stratejik Petrol Rezervleri azalıyor. Bu durum şu ana kadar bir krizi engelledi fakat jet yakıtı, dizel ve gübre gibi ürünleri karşılayamıyor. Bu şekilde devam edilir ve sorun ertelenirse, bir gün rezervler tükenecek ve petrol olmadan ekonomik faaliyet sürdürülemeyecek. Baskı Başkan Trump’ın üzerindedir ve İran tarafı bunun farkındadır. Ablukanın kendilerine zarar vereceğini biliyorlar ancak bizim tarafımızdan çok daha uzun süre ve daha derin acılara katlanabileceklerini hesaplamış durumdalar. Bu varoluşsal bir meseledir; ellerindeki tek kozu tahmin edilemez bir başkana teslim ederlerse daha sonra yeniden saldırıya uğrayacaklarını bilirler” ifadelerini kullandı.

“Toplumda refleks olarak var olan İsrail desteği kırıldı”

ABD ile İsrail arasındaki ilişkilere değinen Davis, Amerikan toplumunda belirgin bir ayrışmanın başladığını söyledi. Davis, “Eskiden toplumun tüm kesimlerinde ve tüm nesillerde refleks olarak ‘Elbette İsrail yanlısıyız, onlar bizim demokratik müttefikimiz’ denilirdi. Bu durum 7 Ekim sonrasındaki Gazze sürecine kadar devam etti. İsrail 7 Ekim’de bir saldırıya uğradı, buna karşılık vermesini kimse yadırgamadı. Ancak sonrasında olanlar sorun yarattı. İsrail bu fırsatı Gazze Şeridi’ni yok etmek, Batı Şeria’daki baskıyı artırmak, yeni yerleşimciler getirmek ve ilhakı konuşmak için kullandı” dedi.

Siyasi elitler ile halk arasındaki görüş ayrılığını aktaran Davis, “Amerika’da büyük bir bölünme var. Elitler soykırımdan, Batı Şeria ve Gazze’de kadın ve çocukların öldürülmesinden etkilenmiyor; İsrail’in müttefik olduğunu savunarak gözlerini kapatıyorlar. Ancak Amerikan halkının gözleri kapalı değil. Sosyal medyadan insani acıları görüyorlar ve geçmişteki ezberleri taşımıyorlar. Bu elitler sadece parayla satın alınmış değiller; onlarca yıl boyunca bizim çıkarlarımızla İsrail’in çıkarlarının bir olduğuna gerçekten inandılar. Onların zihninde İsrail hakkında olumsuz bir şey söylemek ABD hakkında olumsuz bir şey söylemekle eşdeğerdir. Özellikle genç nesiller ve tüm nesillerin büyüyen bir kısmı çıkarlarımızın aynı olmadığını kabul ediyor” açıklamasını yaptı.

Savaşın ABD’ye maliyetine dikkat çeken Davis, şunları kaydetti: “Başkan Trump’ı önce İsrail, önce İngiltere veya Almanya değil, önce Amerika ilkesini uygulaması için seçtik. Savaşa girerek Amerika’nın ihtiyaçlarını feda edenlere karşı bir öfke var. Kamuoyuna yansıyan rakamlara göre en az 600 Amerikalı yaralandı, duyumlarıma göre bu sayı binden fazladır. Harcanan paralar, hasar gören tesislerimiz ve tahrip edilen uçaklarımız var; 40 ila 50 civarında uçağımız zarar gördü veya yok edildi. Üslerimiz harap oldu ve muhtemelen hiçbir zaman yeniden inşa edilmeyecek. Bölgedeki jeopolitik etkimizi de kaybettik. Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt ile olan ilişkilerin eski haline dönebileceğinden şüpheliyim. Çünkü tüm bu yapının temel varsayımı onları koruyabileceğimiz yönündeydi; kendimizi bile koruyamadık.”

“Hâlâ 1992 yılındaymışız gibi yaşıyoruz”

Askeri teknolojideki değişimi değerlendiren Davis, ABD’nin geleneksel askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Davis, “Amerika’da çok sayıda insan hâlâ 1992 yılındaymışız gibi yaşıyor. Sovyetler Birliği yeni dağılmıştı, Çin askeri ve ekonomik olarak gelişmekte olan bir köylü ordusuydu ve biz Çöl Fırtınası Harekatı sonrasında mutlak bir hakimiyete sahiptik. Artık 1992 yılında değiliz. Ruslar 2022’de Ukrayna savaşındaki başlangıçtan sonra hatalarını düzelttiler; çok daha güçlü bir kara gücü, füze ve insansız hava aracı kuvveti haline geldiler. Çin ise büyük bir teknolojik ve endüstriyel kapasiteye ulaştı” dedi.

İran örneği üzerinden mevcut durumu açıklayan Davis, “İran’ı bir sinek gibi ezebileceğimizi düşündük ancak füze şehirleri ve teknolojileri nedeniyle bunu yapamadık. İran’ı saf dışı bırakamıyorsak, bunun çok daha ötesinde güce sahip olan Çin veya Rusya karşısında ne yapabiliriz? Hipersonik füzeler ve yeni Oreşnik füzesi gibi kategorilerde geride kaldık. 2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan savaşında Türklerin kullandığı Bayraktar TB2 araçlarını gördüğümde zırhlı birlik geçmişine sahip biri olarak savaşın doğasının değiştiğini anlamıştım. ABD ise 2030 yılına kadar 300 bin insansız hava aracı üretmekten bahsediyor. Ukrayna ve Rusya sahasında taktiklerin altı haftada bir değiştiği bir ortamda bizim sistemlerimiz son derece yavaş kalıyor. Geçen yıl yayımlanan tank müfreze kılavuzunu Ukraynalı askerler alaya aldı ve bu yöntemlerle sahada on dakika bile hayatta kalınamayacağını söylediler” diye konuştu.

“Çin’i çevreleme fikri bir fanteziden ibarettir”

ABD’nin Çin’e yönelik askeri yaklaşımını eleştiren Davis, “Çin’i askeri olarak çevreleme stratejisinden bahsediliyor. Kendi sınırları içindeki faaliyetlerini mi, teknolojik gelişmelerini mi yoksa ordularını büyütmelerini mi engelleyeceksiniz? Güçlü bir ekonomiye ve devasa bir nüfusa sahip bir ülkeyi durduramazsınız. Asya-Pasifik bölgesinde Çin ile savaşa girip kaybetmekten başka bir sonuç elde edemeyiz. Çin’in gemi inşa kapasitesi bizimkinin yaklaşık 200 katıdır; topçu mühimmatı, uçak ve füze üretiminde bizden katbekat üstün durumdalar. Soğuk Savaş döneminden kalma yöntemlerimiz artık çalışmıyor. Yapmamız gereken şey, kendi savunmamızı güçlü tutmak ve caydırıcılık sağlamaktır; bölgeye milyarlarca dolar harcayarak vurulacak ileri üsler kurmak değil” değerlendirmesinde bulundu.

İki ülke arasındaki diplomatik ilişki potansiyeline değinen Davis, “Başkan Trump’ın kişisel olarak Çin ile savaşa girmenin akılsızca olduğunu bildiğini düşünüyorum. Ancak Pentagon ve askeri sanayi kompleksi Çin’i sürekli bir düşman olarak görüyor ve her yıl daha fazla bütçe, daha fazla üs ve füze talep ediyor. Kimse diplomasiyi düşünmüyor. Oysa Çin ile dostane olmasa bile karşılıklı yarara dayalı, barışçıl ve istikrarlı ilişkiler geliştirebiliriz. Tayvan konusunda da liderlerin Ortadoğu’da ve Ukrayna’da yaşananları gördükten sonra yardım gelmeyeceğini anladıklarını ve bağımsızlık söylemini geri çekerek daha işbirlikçi bir tutum benimseyeceklerini düşünüyorum. Çin bir savaş başlatmak istemiyor; Hong Kong benzeri bir model arzuluyor. En kötü senaryoda bir çatışma çıksa bile bu Çin ile Tayvan arasındadır, ABD savaşa dahil olup kaybetmeyi seçmemelidir” dedi.

ABD içindeki silah lobisinin gücünü koruduğunu vurgulayan Davis, “Askeri sanayi kompleksi hâlâ son derece güçlüdür ve tüm güç kollarını elinde tutmaktadır. Kongre üyeleri, medya ve halkla ilişkiler ağları üzerinden kontrolü sürdürüyorlar; bu yapının zayıfladığına dair bir işaret görmüyorum” ifadelerini kullandı.

“İsrail’e dair doğruları söyleyecek birini istemediler”

Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi bünyesindeki görevinin iptal edilme sürecine ilişkin bilgi veren Davis, konuyu şu sözlerle aktardı: “Tulsi Gabbard bana gelip Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nde üç numaralı yönetici olmamı istediğinde, ülkeme hizmet etmekten onur duyacağımı söyledim. Ancak 7 Ekim’den bu yana İsrail’in yürüttüğü politikalara ve Gazze ile Lübnan’daki savaşa açıkça karşı çıktığımı, bu görüşlerin yönetim içinde hoş karşılanmayabileceğini belirttim. Kendisi geçmişteki isabetli analizlerimin bu durumu telafi edeceğini düşündü. Görevlerimden biri başkana günlük istihbarat brifingini sunmak olacaktı.”

Adaylığının geri çekilme aşamasını anlatan Davis, “İsrail basınında ve Amerikan medyasında aleyhimde yazılar çıktı. Ben görüşlerimi hiçbir zaman gizlemedim; Benjamin Netanyahu’nun politikalarının İsrail’e zarar verdiğini ve bizi de aşağı çekeceğini söyledim. Ben ‘Önce Amerika’ ilkesini savunuyorum ancak yönetim içinde ‘Önce İsrail’ diyen ve Netanyahu’ya yönelik hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan çok sayıda kişi var. İsrail konusunda doğruları söyleyecek birini istemediler. Laura Loomer gibi isimlerin paylaşımları sonrasında süreç büyüdü. CIA yalan makinesi testini başarıyla geçip göreve başlayacağım gün, Susie Wiles’a Rusya-Ukrayna savaşı konusunda başkanı zor durumda bıraktığım aktarıldı. Trump ateşkes olacağını söylerken ben programımda Vladimir Putin’in mevcut avantajıyla ateşkese yanaşmayacağını ifade etmiştim. Ateşkesi desteklediğimi belirtmeme rağmen bu bir gerekçe yapıldı ve atama teklifim geri çekildi” diyerek mülakatı tamamladı.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”

Yayınlanma

Geçtiğimiz yıllarda Yordam Kitap’tan yayımlanan ‘Uzlaşmaz Marx’ eseriyle tanıdığımız Alman filozof Michael Quante ile kitabından hareketle, Almanya’nın içinde bulunduğu krizleri ve kargaşa içindeki dünyayı anlamak için felsefenin sunabileceği imkanları konuştuk.

Michael Quante, doktorasını Hegel felsefesi üzerine Münster Westfälische Wilhelms-Universität’te tamamlamıştır. Aynı üniversitenin felsefe bölümünde öğretim üyeliği yapmakta; Centrum für Bioethik (Biyoetik Merkezi) başkanlığı ve Centre for Advanced Studies in Bioethics (İleri Biyoetik Çalışmaları Merkezi) üyeliği görevlerini yürütmektedir. Quante ayrıca Ethical Theory and Moral Practice ve Hegel Studien dergilerinde editörlük görevi üstlenmiştir. Quante’nin özellikle Alman idealizmi (Hegel ve Marx), eylem teorisi, etik ve biyomedikal etik alanlarında çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.

Ferhan Bayır: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz! İnsanlar, kapitalizmin dünyanın sonunu getireceğini düşünürken, kapitalizmin sonunu düşünemiyor. Kitlelerin bilinçaltındaki politik endişe neden politik bir bilince çıkamıyor?

Michael Quante:

Benim teşhisim biraz farklı. Bence şu anda demokrasinin, Batılı demokratik toplumların derin bir krizini yaşıyoruz ve Aydınlanma’nın aşınmasına tanıklık ediyoruz. Karşı-Aydınlanma çağındayız. Bunun milliyetçilikle, kimlik politikalarıyla ve kültürel antagonizmalarla ilgisi var. Ancak kapitalizm bu gerici akımlarla da gayet iyi yaşayabiliyor; çünkü büyük finansal kaynaklar üzerinden, insanlara hizmet etmeyen, aksine şirketlerin ve küçük grupların çıkarına işleyen kâr mekanizmaları bundan etkilenmiyor. Bu kapitalizmin krizi değil; özgürlükçü toplumsal düzenin krizidir. Kapitalizmin işleyebilmek için özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur. Kapitalizmin şu anda zayıfladığına inanmıyorum. Bence kapitalizm bugün dünya çapında çirkin yüzünü gösteriyor.

F.B.: Diğer taraftan 2008 krizinden bugüne, Marx bu denli güncel tartışmaların merkezindeyken kapitalizme alternatif sistemlerin konuşulmamasını nasıl yorumluyorsunuz? Sürekli Marx’ın tartışıldığı ama ütopyasız çağda yaşamak paradoks değil mi?

Quante:
Marx, krizler sayesinde güncel bir düşünür olarak keşfedildi ya da yeniden keşfedildi. Ancak bugün eksik olan şey, Marx’ın kapitalizm eleştirisi temelinde politik olarak örgütlenen, büyük ve birleşik bir siyasal hareketin varlığıdır. Yani entelektüel düzeyde bir ilgi ve Marx’ın yaşamaya devam ettiği izole politik gruplar var. Ama toplumsal ya da dünya ölçeğinde politik olarak harekete geçme fikri yok.

Buna bir de yeni medyanın yarattığı giderek daha karmaşık iletişim ve enformasyon ağları ekleniyor. Bu durum, tartışmaların küçük, kapalı baloncuklar içinde, kendi yankı odalarında sürüp gitmesine yol açıyor. Bu tartışmalar, insanların temel sorunlar ve çatışmalar konusunda küresel bir bilinç geliştirmesini sağlamıyor. Buna eşlik eden milliyetçi dönüşle birlikte, bu süreçlerden etkilenen insanlar birbirlerine karşı konumlandırılıyor; kendilerini büyük bir hareketin parçası olarak örgütlemeyi başaramıyorlar.

Marx’ın entelektüel güncelliği, toplumun belirli kesimleri için görünür durumda. Marx’tan alıntı yapmayı seven çok; ama onu gerçekten okuyan az. Adeta bir kilise babası gibi. Ancak toplumsal süreçleri, felsefi-politik bir dünya görüşü aracılığıyla örgütleme ve bir araya getirme fikri artık işlemiyor.

“Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar”

F.B.: Kitabınız, Marksist felsefeyi Hegelci gelenek içinde eleştirel ve aynı zamanda antropolojik bir yaklaşım olarak yeniden kurma girişimi şeklinde tanımlanıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da çok sayıda düşünür Marx ile Hegel’i yeniden bir araya getirmeye çalıştı. Sizin Hegel ile Marx arasındaki ilişkiye dair yorumunuz, daha önceki yaklaşımlardan hangi yönleriyle ayrılıyor?

Quante:
Benim yapmaya çalıştığım şey, Batı Marksizmi geleneği içinde yer alıyor. Bu doğru. Benim yaklaşımımın tutarlı biçimde ileri taşıdığı nokta ise, felsefi antropoloji geleneğini çok güçlü bir şekilde merkeze almak. Marx’ın erken dönem insan anlayışını, kapitalizm eleştirisiyle bir araya getirmek ve ayrıca çağdaş sistematik felsefeden bazı teorem ve düşünce kalıplarını da bu çerçeveye dahil etmek. Sanırım daha önce var olmayan kombinasyon tam da bu.

Analitik Marksizm vardı; orada Hegel geleneği hiçbir rol oynamıyordu. Erken dönem yazılara ilgi duyan Hegelci Marksizm vardı. Daha çok geç dönem Marx’la ilgilenen yapısalcılık vardı. Bir de Ortodoks Marksist düşüncede sözde bilimsel dünya görüşü vardı. Ben ise bütün bu geleneklerin en iyi yanlarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Burada peşinde olduğum iki farklı amaç var.

Birincisi gerçekten Marx’ı daha iyi anlamak; burada ben bir Marx araştırmacısıyım. İkincisi ise Marx’ın felsefesinin araçlarıyla bugünü daha iyi anlamak. Bunlar tamamen farklı iki hedef. Bu kitapta ikisini de sunuyorum. Marx üzerine yazdığım başka kitaplarda daha çok Marx araştırmacısı olarak çalışıyorum. Ama bu kitapta söylemek istediğim şey şu: Bu düşünürü dikkatle inceleyin; dünyayı daha iyi anlamak için ondan çok şey öğrenilebiliriz.

Her zaman şunu söylüyorum: Marx’ta hazır çözüm reçeteleri bulamazsınız; onları kendiniz geliştirmek zorundasınız. Marx bir kilise babası değil, eleştirel bir filozoftur.

F.B.: Marx ne zaman tartışmaların merkezi figürü olsa aynı zamanda Hegel’e olan ilgilinin de artmasını nasıl yorumlamak gerekir? Marx’ın fikirlerinin derinleştirmek için Hegel kaçınılmaz bir uğrak mı? Yoksa Althusser’in dediği gibi, Marx’ın radikalliğini ehlileştirmek için mi Hegel’e dönüş yapılmaktadır?

Quante:
Bunlar iki farklı soru. İlk olarak şunu söyleyeyim: Ben aynı zamanda bir Hegel araştırmacısıyım ve Hegel konusunda da Marx’ta olduğu gibi paralel bir yol izliyorum. Bir yandan Hegel araştırmacısı olarak, geleneksel Hegel yorumlarından farklı bazı yeni yönler içeren bir yorum geliştiriyorum. Öte yandan Hegelci kavramları sistematik tartışmalarda kullanıyor ve Hegel’in de birlikte düşünülebilecek, çalışılabilecek bir düşünür olduğunu söylüyorum. Yani benim için bunlar, hem araştırdığım hem de kendi felsefemi yapmak için kavramsal araçlar kullandığım iki temel referans düşünür.

Diğer soru ise Hegel ile Marx arasındaki ilişki. Marksizm-Leninizm’de Hegel bir öncü figür olarak görülür ve Hegel’i fazla öne çıkarırsanız resmî Marx yorumundan sapmış olursunuz. Ortodoks Hegel araştırmalarında ise Marx, Hegel’in temel felsefi kavrayışlarını yanlış yorumlayan biri olarak değerlendirilir. Her iki yaklaşımda da Hegel ile Marx birbirine karşıt kutuplar halinde konumlandırılır. Ama bu ikna edici değil, çünkü Marx’ın düşüncesinde çok güçlü Hegelci unsurlar bulunuyor. Aralarındaki ilişki çok daha karmaşık.

Bununla birlikte aralarında temel farklar da var. En önemli farklardan biri şu: Hegel, burjuva toplumunu — dolayısıyla kapitalizmi de — toplumsal açıdan akılcı bir düzenin içine entegre etmeye inanıyordu. Marx ise bunun ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu. Burada çok derin bir ayrım söz konusu. Politik açıdan bakıldığında bu, sosyal piyasa ekonomisi ile sol sosyalist fikirler arasındaki farka karşılık geliyor. Yani bu iki filozof aslında iki farklı toplumsal modelin adı haline geliyor.

Bir diğer mesele de politik aktivizmle ilgili. Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Yani taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar. Bu yüzden sol içinde her zaman iki farklı projeyi temsil ettiler; hatta bazen “sol” ile “sol olmayan” arasında bir ayrımı, yani burjuva toplum teorisi ile sol toplum teorisi arasındaki karşıtlığı simgelediler. Ama artık bu tıkanıklıklardan çıkmak gerekiyor.

Bugünün akıllı bir sol siyaseti ne yalnızca Marx’tan ne de yalnızca Hegel’den türetilebilir. Bunlar sadece ilham kaynaklarıdır. Sorumlu bir politika geliştirebilmek için başka düşünürlere, başka bilim alanlarına ve başka yönelimlere de ihtiyacımız var. Sol içindeki bütün bu tartışmalar, büyük düşünürlerin mirası üzerinden yürüyen ve sonu gelmeyen bir kavga haline geliyor. Oysa birlikte politik eylem içinde dayanışma kurmak yerine, bu durum sayısız fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bence artık bundan vazgeçmek ve şu soruyu sormak gerekiyor: Felsefenin hangi argümanlarıyla iyi, toplumsal açıdan normatif olarak makul bir politika örgütleyebiliriz?

“Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil”

F.B.: Kitabınızda çarpıcı bir yorumda bulunuyorsunuz “Marx’ın ekonomi politik eleştirisi, bir adalet teorisi değildir”. Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz?

Quante:
Evet, bu Hegel ve Marx’ta ve genel olarak solda, sosyal demokrasi ile sosyalist tasarımlar arasındaki ayrımla çok yakından bağlantılı. Marx, 1875’te SPD’nin ilk parti programını okumuş ve onu eleştirmiştir. Sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiride, kapitalizmdeki adalet sorununu yalnızca servetin dağılımı meselesi olarak gördüklerini, dolayısıyla çözümü de yalnızca yeniden dağıtımda aradıklarını söyler. Marx’a göre bu, yeterince derin bir analiz değildir. Kapitalizmin asıl sorunu, insanın yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma hem kapitalist zengini hem de yoksulu aynı ölçüde etkiler. O, mevcut toplumsal düzen içinde bir yeniden dağıtım değil, toplumsal düzenin kendisinin dönüşmesini ister.

Böylece Hegel ve Marx üzerinden okunabilecek şey, Marksizm içinde yeniden ortaya çıkar. Analitik Marksist gelenekte, John Rawls’un da etkisiyle Marx’ın kapitalizm eleştirisini bir adalet teorisi olarak yeniden kurma fikri vardır. Ancak bu, Marx düşüncesinin antropolojik ve Hegel eleştirisi boyutları göz ardı edilmedikçe ciddi biçimde savunulamaz.

Çünkü Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil. Zengin ile fakirin arasında farklı bir yeniden dağıtım fikrine karşı çıkmazdı; ama bunun sadece bir semptom olduğunu söylerdi. Kapitalizm içinde herkes eşit olsa bile yabancılaşma devam eder. Marx’ın sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiri de, bu radikal antropolojik ütopyayı gözden kaçırmalarıdır.

F.B.: Sayısız adaletsizliklerin olduğu dönemde yaşıyoruz. Derin ekonomik eşitsizliğin neden olduğu bölüşüm adaletsizliği, diğer tarafta köklü anayasal geleneğe sahip ülkelerde dahi temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı hukuksal adaletsizlikler dönemindeyiz. En çok adalet teorisine ihtiyacımız varken, Marx’ın bu konuda bize nasıl yardımcı olabilir?

Quante:
Marx elbette adalet sorularına da yardımcı olabilir; çünkü politik ekonomi eleştirisi, sermayenin neden biriktiğini, neden tekelleştiğini ve sermayenin özel mülkiyeti nedeniyle politik müdahalenin neden artık işlevini yitirdiğini açıklar. Çünkü gerçek iktidar artık siyasi kurumlarda değildir. Bunların hepsi Marx’ın analiziyle yeniden kurulabilir.

Ancak Marx’ın başka bir boyutu daha vardır: Kapitalist dünya düzeni doğayı tahrip eder ve insanın kendi yaşamını anlamlı bir bütün olarak kavrayabilmesini engeller. Doğanın tahribi adeta “yeşil Marx”tır; bu, ekolojik sorundur. Bu artık sadece dağıtım adaletiyle ilgili değildir, aynı zamanda kaynakların doğaya zarar vermeden kullanılmasıyla ilgilidir.

Anlam sorunu ise yabancılaşma teorisidir. Burada şunu da söylemek gerekir: Daha önce kimlik politikaları, ezoterik eğilimler, yeniden yükselen milliyetçi ve dini dünya yorumlarından bahsettik. Bunlar bir eksikliğin semptomlarıdır; çünkü insanların gündelik toplumsal yaşam pratiklerinde hayatlarını anlamlı ve başarılı bir şekilde kavrayabilmeleri artık zorlaşmıştır.

Bu ise yalnızca maddi kaynaklarla ilgili bir mesele değildir. Yaşam kalitesi araştırmalarına bakarsanız, insanın hayatını “başarılı” ya da “anlamlı” görmesi zenginlikle doğrudan ilişkili değildir. Burada çok daha derin antropolojik sorular devreye girer. Marx’ta bunları başka yerlerde öğrenmek mümkündür ve bunlar dağıtım ve dağıtımın optimizasyonunun çok ötesine geçer. Sonuçta mesele, insanın kendi hayatıyla ve doğayla nasıl bir ilişki kurmak istediği ve “iyi bir yaşamı” hangi kategoriler içinde tanımladığıdır.

F.B.: Öyleyse, bazı düşünürlerin Marx’ın etik felsefesinin olmadığı görüşüne katılmıyorsunuz. Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ahlaki boyutunu nasıl yorumluyorsunuz?

Quante:
Öncelikle şu var: Marx’ın yaşadığı dönemde Avrupa’da yükselen burjuva toplumunu eleştiren, oldukça heterojen bir akım bulunur. Bu akım kapitalizmi ahlaki kavramlarla eleştiriyordu. Marx bu yaklaşımı çeşitli nedenlerle ikna edici bulmaz. Ona göre kapitalizme yönelik eleştiri, normatif yorumlar üzerinden değil, ekonomik yapıların analizi üzerinden kurulmalıdır. Ünlü on birinci tezin anlamı da budur: “Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir.”

Bununla birlikte Marx’ın ekonomi analizi üzerinden geliştirdiği kapitalizm eleştirisi örtük bir etik boyut da içerir. Yani bu eleştiri aslında etik bir yönelim taşır. Marx, kapitalizmi salt ekonomik terimlerle eleştirilebileceğini düşünmez; onun için ekonomik eleştiri nihayetinde şu soruya dayanır: İnsanlar bu kurumlar içinde iyi ve anlamlı bir yaşam sürebilir mi, süremez mi? Bu ise ekonomik değil, etik bir sorudur. Fakat Marx bunu başlangıç noktası olarak değil, ekonomik eleştirisinin örtük yönlendirici ilkesi olarak kullanır.

Hegel’le birlikte Marx, dönemin ahlak felsefesinin (özellikle Kant ve Fichte’nin) keskin bir eleştirmenidir. Kendisi Hegel üzerinden Aristotelesçi etik geleneğe daha yakındır. Bu, ödev ve adalet etiği değil, iyi yaşam etiğidir. Bu nedenle, yönelim değişimi ortaya çıkar. Marx bu anlamda Hegel gibi, Kantçı özerklik fikri ile Aristotelesçi polis fikrinin bir sentezini oluşturur.

Bu yüzden ben “ahlaki Marx”tan ziyade “etik Marx” demeyi tercih ediyorum; çünkü Hegel’de ve Marx’ta ahlak eleştirisi oldukça serttir. Burada “ahlak” ile kastedilen şey, Kantçı ve Fichteci anlamda, biçimsel, a priori, deneyimden bağımsız ve antropolojik olmayan iyi niyet anlayışıdır.

Bu ise ayrı bir konu.

FB: Bu tartışmanın diğer bir ayağı ise güncel siyasete uzanıyor. Son elli yılda sol partilerin politik ahlakı göz ardı ettiğine ve birçok özgürlük konusunu aşırı sağa bıraktığına dair yorumlar için ne söylersiniz? Özellikle pandemi döneminde sol partilerin daha çok devletin kısıtlamalarını talep ederken, sağ partilerin bireysel özgürlük adına bu uygulamalara itiraz etmesini nasıl yorumlarsınız?

Quante:
Şimdi sizin en başta yaptığınız bir yoruma geri dönerek konuşuyorum. Ben burada Marx’ın felsefesini anlatıyorum, Marksist felsefeyi değil. Konferanslarda sık kullandığım bir slogan var: “Marx’ı Marksizm’in moloz yığınından kurtarmak gerekir.” Çünkü Engels’ten itibaren Marx’ın düşüncesi belirli bir çizgide tek yönlü hale getirilmiştir.

Marksizm içinde de farklı kollar oluşur. Bunlardan biri, “artık felsefe yapmıyoruz, bilim yapıyoruz; ahlak vaaz etmiyoruz, ekonomik yasaları açıklıyoruz” diyen çizgidir. Buna göre bunu yapmayan kişi Marksist değildir, küçük burjuva entelektüelidir. Böyle bir yaklaşım, ahlaki ve etik tartışmaları reddeder ve yalnızca ekonomik çıkarlar üzerine konuşmayı yeterli görür. Bu Marx değildir, Marksizm-Leninizm içinde yer alan belirli bir pozitivist çizgidir.

Bunun yanında Troçkist ve Luxemburgcu gelenek vardır; bu çizgi kendiliğinden kitle örgütlenmesine dayanır, yani oldukça anarşizan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık Bolşevik gelenek, merkezi ve devlet temelli planlı politik müdahaleyi esas alır. Bu nedenle bazı sol gruplar devleti siyasal etkinin tek güçlü aracı olarak görürken, anarşist sol devletin bir burjuva tahakküm aygıtı olduğunu savunur. Böylece solda “devlet yanlıları” ve “devlet karşıtları” şeklinde bir ayrım oluşur.

Sol partiler anlamlı yaşam sorusunu ne kadar az gündeme getirirse, o kadar büyük bir boşluk oluşur. Bu boşluğu din, milliyetçilik ve çeşitli ezoterik akımlar doldurarak insanlara gündelik hayatta eksik olan anlam teklifleri sunar. Bu noktada solun geniş bir eğitim ve kültür politikası üretmesi gerekir.

Sık kullandığım bir başka sloganı da söyleyeyim: “Heimat (yurt/aidiyet) kavramını sağa bırakmamalıyız.” Çünkü biz Marksist iktisatçılar olarak bu tür konular hakkında konuşmuyoruz. Bu büyük bir kültürel-politik hatadır. Gramsci veya Walter Benjamin gibi yazarlar bunu anlamıştı. Ancak klasik sol, kendi içindeki fraksiyonlara bölünmüş durumda ve her biri küçük parçalar üzerinden birbirleriyle mücadele ediyor.

Engels’ten itibaren Marksizm’de siyasi ideal çoğu zaman yukarıdan aşağıya işleyen otoriter bir modele dönüşmüştür. Bu da Marx’ın bir filozof olduğu düşüncesiyle uyumlu değildir.

“Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık”

F.B.: Kitabınızın başında merkez kapitalist ülkelerin sorunlarını artık çevre ülkelere ihraç edemediğinden bahsediyorsunuz. Bugün Almanya da derin ekonomik ve sosyal kriz içinde. Almanya nasıl bir yol izleyecek? Bu sorunlarını nasıl çözebilir?

Quante:
Almanya’da şu anda yaşanan şey, ciddi bir krizdir; hatta iki dünya savaşı arası döneme benzer, demokratik kriz söz konusudur. Büyük belirsizlikler var. Jeopolitik güç dengeleri değişiyor. Pek çok insanın siyasi kurumlara güveni yok. Yönünü kaybetmiş, kaygı içinde olan insanlar var.

Sosyal düşüş endişelerine ve genel huzursuzluğa insanlar çoğunlukla evrensel sol değerlerle değil, dışlayıcı milliyetçi tepki verirler. Asıl sorun budur. Almanya ekonomik olarak, toplum olarak sorunlar yaşıyor, ancak bu dünya çapında ilk 5 ekonomi içinde yer alan bir ülkenin sorunudur; yani bir çöküş senaryosu değildir. Asıl mesele küresel Güney’le karşılaştırmayı yapabilmektir.

Buradaki temel sorun, Almanya’daki insanların demokratik kurumlara ve açık toplum değerlerine artık sahip çıkmamalarıdır. Bunları savunulması gereken değerler olarak değil, kolayca riske atılabilecek şeyler olarak görmeye başlamışlardır. Ayrıca Almanya’da ciddi bir gelir eşitsizliği vardır; ancak çoğu insanın yaşam standardı, küresel Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek kabul edilebilir.

Bu nedenle Almanya’daki kriz aslında ekonomik bir çöküş değil, demokrasiyle özdeşleşmenin zayıflaması ve “eski iyi günler”e dönüş umududur. İnsanlar kendilerini değiştirmeden her şeyin yeniden iyi olabileceğine inanmak isterler. Bu ise irrasyoneldir.

Buna ek olarak elbette ekolojik sorunlar vardır; fakat bunlar ulusal değil, küresel sorunlardır. Almanya’ya özgü bir durum değildir. Almanya’nın özel bir özelliği de jeopolitik olarak askeri ittifaklar meselesini ciddiye almak zorunda olmasıdır. Benim kuşağım bunun göz ardı edilebileceğini düşünüyordu; ancak artık bunun acı bir şekilde yeniden tartışılması gerekiyor.

Birçok insan belirsizlik içinde hızlı ve basit cevaplar arıyor. Oysa şu soruyu ciddiyetle düşünmek gerekiyor: saldırganlara karşı kendimizi savunmak istiyor muyuz? Avrupa ise Avrupa’da yaşanabilecek yaşam biçimini korumak istiyorsa kendini savunup savunmayacağını düşünmek zorundadır.

Almanya’nın savaş sonrası toplumu, NATO’nun korumasıyla bu meseleleri düşünmesine gerek olmadığını sanmış ve kendini pasifist bir toplum gibi görmüştür. Bu artık sürdürülebilir değildir.

İç toplumsal düzlemde ise çatışmaların çözülmesi gerekir: gelir dağılımı ve adalet sorunları vardır. Ancak bunlar sınıf savaşı değildir; bu tür metaforlar yanlıştır. Öte yandan bunların tamamı yalnızca ulus-devlet düzeyinde çözülemez. Avrupa’da sosyal politikalar ulusal düzeyde kalmaktadır ve bu tamamen yanlış bir ölçek meselesidir. Avrupa çapında sosyal politikaya ihtiyaç vardır. Aynı şekilde uluslararası adalet ve sağlık politikaları gereklidir.

Dünya şu anda çok daha agresif ve sorunlu bir hale gelmiştir. Bu nedenle Alman toplumu bir yönsüzlük içindedir. Uzun süre geçerli olan anlatılar—sosyal devlet, emek-sermaye uzlaşması, “bir daha asla Alman topraklarından savaş çıkmayacak”, ihracata dayalı ve açık toplum modeli—şu anda çökmektedir. Bu da insanları şu soruyla baş başa bırakıyor: Yaşamaya değer değerler nelerdir?

Bu soruya net cevaplar yok ve insanlar sağın verdiği basit cevaplara yöneliyor; bu cevaplar insanlık dışıdır, ancak karmaşık düşünmeyen insanlar için çekicidir. Bu çekiciliğin nedeni şudur: “Hiçbir şeyi değiştirmene gerek yok, her şeyi eski haline getirebiliriz” vaadi. Ama “eski zamanlar” iyi değildi. Bu bir romantizmdir.

F.B.: Bazı tarihçi ve düşünür, Almanya’nın uzun süredir belirsizlikler içinde kendisini arayan ve kimliğini bulmaya çalışan bir ülke olarak tarif ediyor. Alman filozofu olarak, siz Almanya’yı nasıl tanımlıyorsunuz?

Quante:
Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık. Bu, benim kuşağımın—45’ten sonra doğan ve benden biraz daha büyük olan insanların—biyografik kimliğinin derin bir parçasıdır: Almanya bir daha asla böyle bir şey yapmamalı ve asla o kadar güçlü olmamalı ki yeniden saldırganlaşmasın.

Aynı zamanda NATO, “ekonomik mucize” sayesinde, kanlı savaşları küresel Güney’de gerçekleşti ve bizzat Amerikalılar tarafından yürütüldü. Özellikle ekolojik krizler, finans krizleri ve benzeri süreçlerle birlikte 2000’lerden itibaren büyük göç hareketleri yaşandı.

Bu göçler şunu ifade ediyor: Küresel Güney’de hiçbir şansı olmayan gruplar, botlarla Avrupa’ya geliyor ve burada sistemleri zorluyor, bir tür rahatsızlık yaratıyor. 2015’te bu durum Almanya’da büyük bir yardımseverlik dalgası doğurdu; ancak üç yıl sonra bu tutum değişti.

Daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Biz çok uzun süre, başkalarının bizim için “rahatsız edici” sorunları çözdüğü ve bizim de “ahlaken her şeyi doğru yapan demokratlar” olduğumuz yanılsaması içinde yaşadık. Şimdi ise demokrasinin son derece kırılgan bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Demokrasi parlamentoda değil, eğitim süreçlerinde başlar; anaokulundan itibaren başlar.

Bu yüzden ben hep şunu söylüyorum: Marx bugün yaşasaydı proletaryaya seslenmeden önce anaokullarına ve okullara giderdi. Çünkü biz gençleri yaşamlarının ilk on yılında kaybediyoruz. Onlara doğru tutumları kazandıramıyoruz. Bu, Marx’ın kapitalizm eleştirisinde değil, onun felsefi antropolojisinde bulunur.

F.B.: Alain Badiou, AB’yi eleştirdiği bir konuşmasında, “Şahsi olarak uzun süredir Fransa ile Almanya’nın birleşmesinin taraftarıyım… Tek bir ülke, tek bir federal devlet, iki egemen dil. Pekâlâ mümkün bu…böylece felsefe hakikaten Fransız-Alman felsefesi olacak ve belki de en ihtişamlı dönemini yaşayacaktır” diyor. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı yoksa nostaljik bir özlem mi?

Quante:
20 yıl önce dokuz meslektaşımla birlikte disiplinler arası bir kitap yazdık. Bu kitapta Avrupa’nın yalnızca serbest dolaşım piyasası olmaktan çıkıp bir Avrupa refah devleti kurması gerektiğini savunduk. Şunu söyledik, Avrupa’da ortak bir sosyal devlet ve Avrupa düzeyinde sosyal kurumlar olmadan, bir süre sonra Avrupa ulusal egoizmler yüzünden dağılır.

Jürgen Habermas ile de aynı fikirdeyim: Eğer özgürlükçü bir yaşam sürmek istiyorsak, Avrupa’nın federal parçalara dönüşmesi gerekir; Avrupa Parlamentosu’nda yalnızca ulusal egoizmler temelinde stratejik ittifaklar kuran yapılarla yetinemeyiz. Ulusal egemenlik, Avrupa düzeyine devredilmelidir.

Burada asıl soru şudur: Avrupa hangi değerleri ve normları temsil ediyor? Bu hiç de açık değildir, hatta oldukça belirsizdir. Ortak bir değer konsensüsü yoktur. Ortada sadece ortak bir düşman vardır. Bu da problemdir. Ve şimdi birden fazla “düşmanımız” var: Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu durum büyük bir yönsüzlük ve aşağı doğru düşme korkusu yaratır. İnsanlar bu durumda daha agresif hale gelir. Sorun budur.

Buna karşı tek çözüm eğitim ve aydınlanmadır.

F.B.: Son olarak güncel konuyla ilgili bir soru daha. Kitabınızda Marx’ın temel kavramı olarak yabancılaşmanın altınız çiziyorsunuz. Kapitalist mübadele ilişkisinin neden olduğu yabancılaşmayı aşmak için Marx’ın insani tanınma (anerkennung) kavramını gündeme getiriyorsunuz. Bugünkü yapay zeka teknolojisi karşısında insani tanınma mücadelesi daha da zorlaştı mı? Yoksa yabancılaşmayı aşabilecek yeni imkanlar da sunmakta mı?

Quante:

Şu anda “yapay zekâ” diye bir şey yok. Sadece çok karmaşık hesaplama programları var; bunlar zeki değildir.

Her büyük teknoloji bazı potansiyeller taşır ve bunların kontrol edilmesi gerekir. Teknoloji hiçbir zaman tamamen nötr değildir; içinde riskler barındırır ve ayrıca hem insanın özgürleşmesi hem de baskı altına alınması için kullanılabilir. Bu, teknolojinin dış kullanım boyutudur.

Bence yapay zekânın mevcut imkânlarını küçümsememek gerekir, ama onu bir “şeytan” haline de getirmemek gerekir. Bu felsefi olarak yanlıştır. Ayrıca şu soru önemlidir: Bu tür küresel ağ bağlantılı bilgi teknolojilerinin üretim araçları özel mülkiyette mi olmalı, yoksa toplumsal denetim altında mı?

Bu oldukça Marxçı bir sorudur. Eğer küresel ölçekte ağ bağlantılı bilgi teknolojilerimiz varsa, bunlar teknokratların ya da “otistik” uzmanların elinde değil, kamusal egemenlik altında olmalıdır.

Teknoloji bazı amaçlar için faydalıdır; bizi yüklerden kurtarır. Ama yanlış kullanılırsa çok tehlikeli olabilir. Bu durum bir çekiç için bile geçerlidir; yani basit bir araç için de aynıdır. Her şey onun nasıl kullanıldığına bağlıdır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English